Posts Tagged Bahçeli

Yeni rejim için ‘açılım’ operasyonları

Büyük şair Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’na “korkma” diye başlaması ne çok şey anlatır: Abdülhamit’in istibdadına karşı mücadele eden bir kuşağın parolasıdır, Anadolu’nun işgaline karşı direnmeye çağrıdır, bağımsızlık için ölümün üzerine yürümenin adıdır ve gelecek kuşaklara bırakılan bir “boyun eğme” mesajıdır.

Aslında Akif “korkma” diyerek sadece Türkiye’nin İstiklal Marşı’nı yazmamıştır, aynı zamanda evrensel bir konu olan toplumların “direnme hakkı”nın nasıl kullanılacağının da yolunu işaret etmiştir: Korkma, medeniyet dediğin tek dişi kalmış bir canavardır!

Siyasal İslamcılar Akif’in Abdülhamit karşıtlığını ve istibdada karşı siyasal konumlanışını hep perdelediler, onu “İslamcı bir şair” parantezine sıkıştırarak tabanlarına pazarladılar. 

1) Cumhurbaşkanlığı seçiminin ön operasyonları

Türkiye 10 gündür artarak süren siyasal operasyonları konuşuyor. Konunun hukukla bir ilgisi olmadığı ortada.

Ümit Özdağ’ı “Cumhurbaşkanı’na hakaretten” gözaltına alıp, yolda “halkı kin ve düşmanlığa takrik” suçunu ekleyip tutukladılar. Ayşe Barım’a “menajerlik tekelleşmesi” üzerinden soruşturma başlatıp, Gezi’den tutukladılar. Barım’ın ajansındaki sanatçıları tanık diye dinleyip, ifadeyi beğenmeyince “yalancı tanıklıktan” soruşturma açtılar. Barış Pehlivan’ı, Serhan Asker’i, Seda Selek’i gündemdeki bilirkişiyle telefonda yaptıkları röportajı “yayınlamaktan” gözaltına aldılar, bilirkişiyle “yazılı” yapılan röportaj ise aynı gün yandaş gazetede sorunsuz yayımlandı.

“Turpun büyüğü heybede” denilerek adeta tepkileri ölçe ölçe süren bir operasyon var. Turpun büyüğü belli: Ekrem İmamoğlu.

22 yıldır Erdoğan’ı hem de üç kere yenebilen tek kişi olarak İmamoğlu, bu operasyonların asıl hedeflerindendir. Dolayısıyla bu operasyonları birinci olarak “cumhurbaşkanlığı seçiminin” ön çarşışması diye yorumlayabiliriz.

2) Açılım operasyonları

Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te TBMM’de DEM Partisi sıralarına giderek tokalaşması, bu operasyonların miladıydı. Düne kadar kapatılmasını ve vekillerinin Meclis’ten atılmasını istediği partiye uzattığı o el, yeni bir sürece “buyurun” işaretiydi. Nitekim 22 gün sonra Bahçeli “Öcalan umut hakkından yararlansın, gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek “yeni açılım” sürecini fiilen başlatmış oldu.

Açılımların kanunudur: Açılım ile kumpaslar paralel süreçlerdir. 

İlk açılımda görüldü: Açılımın ilerleyebilmesi kumpaslarla toplumun sindirilmesine bağlıydı. Sonuç? Kumpaslar çöktü, açılım bitti!

İşte bugünkü operasyonları ikinci olarak açılım operasyonları diye yorumlayabiliriz.

3) Yeni rejim operasyonları

Evet, operasyonlar birincisi cumhurbaşkanlığı seçimi mücadelesinin parçasıdır, ikincisi açılımın gereğidir. Ancak asıl mesele bu iki sütunun üzerine konulmaya çalışılan yeni rejimdir.

Parlamenter rejimi yıkıp yerine bir “başkanlık rejimi” inşa etmeye başladıklarından beri vurguladım, vurguladık: Tamam, rejimi yıktılar ama yerine yeni bir rejim inşa edemediler, temelini attılar, kat çıkmaya uğraşıyorlar. 

İşte bugün bir korku iklimi oluşturarak, aslında ”yeni kat çıkmaya” çalışıyorlar. O nedenle bu operasyonlar, üçüncü olarak yeni rejim inşasının operasyonlarıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ocak 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Teröristle pazarlık, muhalife hapis

İktidar bir yandan teröristle pazarlık yapıyor, diğer yandan “terör propagandası yaptığı” iddiasıyla muhaliflerine operasyon düzenliyor. 

Ahmet Türk; hem terörle iltisaklı olduğu iddiasıyla Mardin Belediye Başkanlığı görevinden alınıp yerine kayyum atanıyor, hem de özel istekle DEM’in İmralı heyetine dahil edilip, parti parti dolaştırılıyor. 

Özel istek demişken… DEM Milletvekili Cengiz Çandar açıklıyor: “Ahmet Türk, Irak KDP’sine ve Mesut Barzani’ye eleştirilerde bulunmuştu. Öcalan, ’Kürt toplumunda saygın bir isimdi, o da heyette olsun’ diye ısrarcı olunca, devlet Mesut Barzani’nin olurunu aldı” (Medyascope, 14.1.2025).

AKP-MHP-DEM-İmralı dörtgeninde Açılım yürürken, DEM’in pek çok belediyesine kayyum atandı. DEM’in tepkisi “sıradan açıklama” yapmaktan öteye gitmedi. İlk açılımın yürütücüsü AKP’li Yalçın Akdoğan’ın bu süreçte kayyum atanmasını “kuvvetler ayrılığı var” diye açıklaması (HabertürkTV, 14.1.2025) ise siyasi mizah literatürümüze önemli bir katkı oldu.

Cumhura ’hazmettirme’ yöntemi

İktidarın bu “teröristle pazarlık, muhalife ‘terör propagandası’ soruşturması” tutumunu nasıl yorumlamalıyız peki? Sanırım AKP’nin ilk açılımdan çıkardığı en önemli sonuç, süreç boyunca kamuoyuna “taviz veriliyor” görüntüsü hissettirmemek, süreç boyunca terörle mücadele yapma görüntüsü vermek, olmalı. 

AKP bunu DEM belediyelerine kayyum atayarak ve kimi CHP’lilere “terörle iltisaklı” diye operasyon düzenleyerek yapıyor. 

MHP’nin durumu ise daha zor. Çünkü hem ilk açılıma muhalefet eden bir parti olarak tabanını bu kez tersine ikna etmesi zor hem de genel başkanları Bahçeli’nin “Öcalan umut hakkından yararlansın, TBMM’ye gelip DEM parti grubunda konuşsun” ağırlığındaki sözü tabanın hazmetmesi zor… 

Hazmetme meselesi önemli. Anımsayın, Erdoğan ilk açılımda şöyle demişti: “Hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım” (Milliyet, 25.9.2009).

Bahçeli milliyetçi tabana Öcalan açılımını hazmettirebilmek için “vatan, millet, sakarya” yolunu seçti, grup toplantısında şöyle dedi: “Türkiye, 12 Ada’sız yaşasa bile 12 Ada’nın Türkiye’siz yaşaması tam bir hayaldir” (cumhuriyet.com.tr, 14.1.2025). AKP’nin daha önce de “İnönü’nün ihaneti” diyerek siyasi araç yapmaya çalıştığı bu konu hakkında gerçeği öğrenmek isteyenler için okuma önerisi: Hazal Papuççular, Türkiye ve 12 Ada, İş Bankası Yayınları, 2019.

Sözde milliyetçilik

Yunanistan ile sorunlar, hem “yerli ve milli” AKP’nin hem de “ülkücü milliyetçi” MHP’nin sık sık siyasi kaldıraç olarak kullanmak istediği konudur. Öyle ki hem 147 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesine 22 yıl boyunca göz yumdular, hem anlaşmalara aykırı olarak adaların silahsızlandırılmasını seyrettiler ama hem de Osmanlı döneminde verilen adalar üzerinden CHP’yi suçladılar!

Bu tabloyu tabana hazmettirebilmek için de gün oldu Yunanistan’a “bir gece ansızın gelebiliriz” deyip sonra “o söz size değildi” geri adımı attılar; gün oldu 12 ada dediler… 

Halbuki gerçekte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle “Yunanistan’la tüm sorunları, bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih etmiş” durumdalar (AA, 23.11.2024).

‘Öcalan’ın hiçbir talebi yok’ masalı

Taraflar, öncekinden farklı olarak bu kez sürece “çözüm süreci”, “demokratikleşme süreci” gibi bir isim vermekten ve “müzakere” görüntüsünden özenle kaçınıyor. 

AKP, MHP ve DEM sözcülerine bakılırsa ortada değil bir pazarlık, müzakere bile yok; Öcalan’ın hiçbir talebi yok, hatta Abdülkadir Selvi’nin yazdığına bakılırsa Erdoğan milletvekillerine şöyle demiş: “Ev hapsi, mev hapsi diye bir şey yok. Adamın kendisi de çıkmak istemiyor” (Hürriyet, 15.1.2025).

Yani anlatılanlara bakılırsa Öcalan, hiçbir şey istemeden, 50 yıllık örgütünü tasfiye edecek! Madem Öcalan artık bir “barış güvercini”, o zaman heyetlere, partilerle görüşmelere, demeçlere, karşılıklı mesajlare ne gerek var? Madem Öcalan karşılıksız örgütünü tasfiye edecek, neden bir kerede o açıklamayı yapmıyor?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2025

, , , , , ,

1 Yorum

Açılım karşıtlığının 4 nedeni

Bazıları Kürt etnik kimliğime işaret ederek “Neden Kürtlerin yakaladığı bu fırsata karşı olduğumu” sorguluyor, bazıları da sosyalist kimliğime işaret ederek “biz solcuların barışa karşı çıkmaması gerektiğini” söylüyor!

Hatta bazı aydınlarımız da, beklenenin tersine, Devlet Bahçeli’nin öncülüğündeki bu açılımın kolaylaştırılması için çaba gösterilmesini savunuyor!

Bir sosyalist ve Kürt kökenli Türk olarak Erdoğan-Bahçeli‘nin Öcalan Açılımı’na neden karşı olduğumu dört maddede açıklayayım:

1) İktidarın güvenilmezliği

Bir kere 22 yıllık uygulamalarından hareketle, bu iktidarın hiçbir politikasına güvenmiyorum. 22 yılda onlarca kez görüldü; her politikalarının altında bir ajanda, bir başka hedef var. (Bugün de barış ve silah bırakma adı altında içeride “yeni anayasa ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık“ sağlama, dışarıda ”Irak ve Suriye Kürtleriyle Türkiye’yi genişletme“ hedefi var.)

Ayrıca Erdoğan 22 yılda 22 çeşit siyasi aktörü, çeşitli biçimlerde kullandı: Batıcı liberalleri, sol liberal aydınları, Kürt örgütlerini, bazı Alevi örgütlerini, MHP’den BBP’ye Türk-İslamcı milliyetçilerini, VP’den DSP’ye ulusalcıları, azınlıkları, sanatçıları, futbolcuları vd. 

Erdoğan bugün de Öcalan Açılımı için Bahçeli’yi koçbaşı yapmış görünüyor; sonucuna göre pozisyonunu elbette güncelleyecektir.

Bu şartlarda, DEM Partisi aktörlerinin kendilerini ikinci kez Erdoğan’ın kullanımına açmış olması, artık siyaset biliminin konusu olmanın ötesindedir.

2) Demokratikleşme hayali

Erdoğan ve Bahçeli’nin merkezinde olduğu bir politikadan, demokratikleşme çıkmasını beklemek, en hafifinden siyasi saflıktır.

Erdoğan’ın muhaliflerini toptan terörist ilan ettiği günler daha dündü. Bahçeli’nin HDP’nin kapatılmasını istemesi daha dündü. Bahçeli’nin HDP’yi kapatmayan Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını istemesi daha dündü. DEM’li belediyelere kayyum atanması daha dündü.

Siyasal İslamcılıktan demokratikleşme beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Siyasal İslamcılıkta demokrasi, iktidara götüren bir tramvaydır, iktidar durağına gelinince inilir!

3) Komşularla savaş riski

Bu Açılımın hedefi barış değildir; tersine aslında savaşın tohumlarını ekiyorlar. 

Çünkü “Irak ve Suriye Kürtleri Osmanlı’daki gibi Türklerle yaşamak istiyor” diyorlar, bu Araplarla savaş tohumudur. 

Çünkü “Esad sonrası konjonktürde İran’a karşı Türk-Kürt-Arap ittifakı” diyorlar, bu Farslarla savaş tohumudur.

Yani Türk-Kürt barışı diye sunulan, aslında Ortadoğu’da yeni savaş riskidir.

4) PKK’nin silahı ABD’nin silahıdır

Kimi ülkelerin terörle nasıl masaya oturduğu, uzun müzakerelerle nasıl barış getirdiği anlatılıyor medyada. Doğru ama arada büyük bir fark var. 

O örgütler, son tahlilde o ülkenin sorunuydu, konusuydu. Ancak PKK, biraz da Türk devletinin yanlış politikaları nedeniyle, sadece Türkiye’nin konusu olmaktan çoktan çıkmış durumda.

PKK, 90’lara kadar Türkiye’nin konusuydu, 2003’e kadar bölgenin konusuydu, ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte uluslararası bir konuya dönüştü. Yani bırakın konunun ülke düzleminde olmasını, artık bölge düzleminde bile değildir; uluslararası düzlemdedir.

Hatta PKK’den silah bırakmasının istenilebileceği adres bırakın İmralı’yı, Kandil bile değildir; doğrudan Washington’dur! 

PKK’nin elindeki silah ABD’nin silahıdır. Dolayısıyla Türkiye PKK’nin silahlarını teslim almak istiyorsa, ABD’yle müzakere, hatta mücadele etmelidir. 

ABD’yle müzakere/mücadele edebilmek için de Türkiye’nin güçlü bir müttefik ağı inşa etmesi gerekiyor. Bunun için de önce “Irak ve Suriye Kürtleriyle Türkiye’yi genişletme” hayalinden çıkılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ocak 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Misakı bölücülük!

Misakı Milli‘yi tamamlamaya çalışmak, 100 yıl sonra Misakı Millicilik değil, Misakı bölücülüktür. Sadece Irak ve Suriye’yi böleceği için değil, sonrasında Türkiye‘yi de böleceği için bölücülüktür.

AKP ve MHP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle genişleştme” projesi, Türkiye’yi bir ucu Irak ve Suriye’yle, bir ucu İran’la karşı karşıya getirecek bir yıkım projesidir. 

Dahası bu, Türklere ve Kürtlere demokrasi değil, daha otoriter rejim demektir!

Önce Irak ve Suriye Kürtleri

DEM’in İmralı heyetinden Ahmet Türk’ün şu sözleriyle AKP ve MHP’nin “Neo-Misakı Millicilik” trenine bindiğini önceki yazımda aktarmıştım: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Aytunç Erkin, Nefes, 4.1.2025)

Irak ve Suriye açısından bölücülük olan bu durumun gelecekte doğuracağı asıl tehlikeye de dikkat çekmiştim: Irak ve Suriye Kürtleriyle “genişleyen Türkiye”, “İran Kürtleri” ile daha da genişlemek isterse ne olacak? Tam da ABD’nin istediği gibi bir Türk-Fars savaşı mı?

DEM’lilerin soruma yanıtı fazlasıyla Misakı Millici! Şöyle diyorlar: “Misakı Milli sınırları Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyor, İran Kürtlerini kapsamıyor. Endişenize yer yok.”

Sonra İran Kürtleri

MHP’nin Türk milliyetçiliği ile DEM’in Kürt milliyetçiliği birleşince etkisini katlamış olmalı. Zira Ahmet Türk çıtayı yükseltmiş.

İsmail Saymaz’a konuşan Ahmet Türk sayı veriyor: ”Bugün Ortadoğu’da 50 milyonluk bir Kürt nüfusu var ve hepsinin yüzü Türkiye’ye dönük, kendilerini Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Bunu kalıcı hale getirmek lazım.”

50 milyon diyerek, işe İran Kürtlerini de dahil etmişler. Hani Misakı Milli Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyordu? Hani Türk-Fars savaşı konusunda endişe etmeme gerek yoktu?

‘Siyasal Alevicilik’ kavramının hedefi

“Siyasal Alevicilik” kavramının da şu sıra dolaşıma sokulması tesadüf değil. Bu soruna eğilenler çoğunlukla meselenin Suriye boyutuna dikkat çekiyorlar, haklılar. Ama bir de ihmal edilmemesi gereken şu boyutu var ve yarın bu esas haline gelebilir: 

Erdoğan ve Bahçeli’nin Türk-Kürt birliği için işaret ettiği iki tarihsel dönem var: İlki Malazgirt, ikincisi de Yavuz Sultan Selim dönemi… 

Peki Yavuz Sultan Selim döneminin özelliği ne? İran coğrafyasındaki Safevi devletine karşı Osmanlı’nın Kürtlerle ittifakı. Türk Safevilere karşı Türk Osmanlıların Kürtlere ittifakı yani. Şu farkla: İran ve Doğu Anadolu’daki Şii-Alevi Türkmenlere karşı Sünni Türk- Sünni Kürt ittifakı!

Astana Platformu’na rağmen iktidar medyası, Suriye’de sürekli Alevi/Nusayri Esad ile Şii İran karşıtlığı yaptı. Şimdi İran’a, Şiiliğe, Nusayriliğe, Aleviliğe karşı Sünni Türk-Kürt ittifakı yapmayı ince ince işliyorlar.

Kimlik

Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Kürtlük alt kimliğim, Türklük üst kimliğim. Bu topraklardaki 24 farklı milliyet, cumhuriyet devrimiyle bir millete/ulusa dönüştük.

Kavimler, klanlar, milliyetler, milletler/uluslar… Tarihsel perspektiften bakıldığında hepsi değişken, oysa sınıflar ortaya çıktığından beri ve sınıflar ortadan kalkana kadar asıl olan kimlik, sınıfsal kimliktir.

Emperyalizm çağında, coğrafyamızı alt kimlikler üzerinden yeniden haritalamaya çalışmak, tüm kimliklerin aleyhine olacaktır. Tarihe not düşmek adına yazayım: Bundan en büyük acıyı çeken de ne yazık ki biz Kürtler oluruz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ocak 2025

, , , , , , ,

3 Yorum

Yeni paradigmanın iflası

Öcalan’ın mesajı üzerinden “yeni paradigma”nın ne olduğu tartışılıyor. Öcalan DEM’lilerle gönderdiği mesajda “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya ben de gerekli katkıyı sunacağım” diyor. Peki Erdoğan ve Bahçeli’nin güç verdiği “yeni paradigma” nedir?

Paradigma, en yalın haliyle ”izlenen mevcut model, yöntem” demektir. Fikret Başkaya’nın ünlü Paradigmanın İflası kitabının alt başlığı “Resmi İdeolojisinin Eleştirisine Giriş” idi ve Başkaya esas olarak Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist olmadığı iddiası üzerinden “paradigmayla” hesaplaşmaya çalışıyordu. 

Kemalist Devlet karşıtlığı cephesi

Hem “Siyasal İslamcılar” hem de ”Ayrılıkçı Kürtler” açısından yıkılmak istenen paradigma “Kemalist Devlet” idi ve ikisi de iki ayrı koldan Kemalist Devlet ile çarpıştı. En önemli müttefikleri de ABD ve AB oldu. (Kemalist görünümlüler ve sermayenin rolü ayrı bir yazı konusu.)

AKP’liler “100 yıllık parantez”, DEM’liler “100 yıllık yıkım süreci” diyerek Kemalist Devlet’ten arta kalanlara karşı fiilen aynı cepheden saldırılarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla Siyasal İslamcı ile Ayrılıkçı Kürt, zaman zaman siyasi kazanç için çatışsa da tarihsel olarak Kemalizme karşı nesnel ittifak halindedir. 

Ülkücü milliyetçiler mi? Kemalist Devrim’in milliyetçiliği etnisiteye dayanmıyordu ve en önemlisi antiemperyalistti. Türkiye’nin yıkım sürecini başlatan NATO’culuk, Türk milliyetçiliğinin bu iki özelliğini, ülkücü milliyetçilik ile adım adım değiştirdi. 12 Eylül ile Türk-İslam sentezciliğinin devlete egemen yapılmaya çalışılması, MHP’den İslamcı-Türkçü BBP’nin çıkması, sonra MHP’nin de İslamcılaşması ve en sonunda Türk-İslam sentezinin AKP-MHP ittifakı eliyle rejim değiştirmesi bir bütün süreçtir.

Türkiye’yi Kürtlerle genişletme

Yeni paradigma dedikleri ise 22 yıldır inişli çıkışlı uygulamaya çalıştıkları “ABD’nin küresel düzeninin altında bir alt bölgesel düzen kurma” hedefidir. Bunun somut ifadesi ise ”Türkiye’yi Kürtlerle genişletme”dir. AKP-MHP koalisyonunun eski Osmanlı vilayetlerine plaka dağıtması da bu yeni paradigmanın karikatür halidir!

Esad yönetiminin yıkılması, AKP-MHP iktidarının yeni paradigmasının yeni aşamasını başlatmış oldu. Suriye’yi yeni paradigmalarının oyun sahası haline getirdiler. Öcalan’ı yeni oyun sahasında yardımcı aktör olarak görüyorlar.

Önceki yazımda belirtmiştim, planları şu: Öcalan PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıklayacak, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ise Federal Suriye içinde özerkliğin kabulü üzerinden silahlı güçlerini Suriye ordusuna entegre edecek.

Asıl amaç Irak ve Suriye’deki Kürtleri Türkiye himayesine almak elbette… 

ABD’nin İran hedefi

Suriye’deki aktörlerin pozisyonları, mücadeleleri bakımından karışık ama hedefleri bakımından sadedir: ABD ve PYD Suriye’nin kuzeydoğusunda bir cephe. Türkiye ise HTŞ ile yakın ama ABD’nin müttefiki. HTŞ iktidarını aynı zamanda İsrail’e borçlu ve bu nedenle çatışma istemiyor. İsrail hem Suriye’nin güneyini işgal ediyor, hem kuzeydeki PYD’yi kolluyor. HTŞ ise Türkiye’nin desteğine rağmen asıl ABD’nin olurunun peşinde.

Tüm bu güçler Esad’ı devirmede fiilen ittifak yaptılar. Ve hepsi İran’ın Suriye’deki varlığından rahatsızdı. Şimdi direniş ekseninin kara bağlantısının kopmasından topluca memnunlar.

Peki ilerleyen süreçte tüm bu güçler, fiilen İran’a karşı aynı cephede toplanırlar mı? İşte asıl soru ve “yeni paradigmanın son aşaması” budur!

Anımsayın, ABD ve İsrail 90’lardan beri Türkiye’de İran karşıtlığını besliyor. Siyasi cinayetlerde sürekli Tahran’ı işaret ederek kamuoyu oluşturmaya çalıştılar. ABD ve İsrail, bölgede asıl olarak bir Türk-Fars çatışması arzuluyor. 

Geçen yıllardaki pek çok düşünce merkezi raporundan biliyoruz ki Washington, Ankara’nın “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hevesini, işte bu amacı doğrultusunda kullanmak isteyecektir. 

Önemle uyaralım: 1639 statükosunu bozmaya çalışmak ise daha baştan “yeni paradigmanın iflası” demektir! 

Türk-Kürt birliğinin paradigması bellidir: Atlantik düzeninde yıkıma uğrattıkları cumhuriyetimizi, devrimle yeniden inşa etmek!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2025

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bahçeli-Öcalan’ın ABD formülündeki rolü

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un “DEM’lilerin Öcalan’la görüşme talebine olumlu yanıt verdik” açıklamasından sonra Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder İmralı’ya gittiler ve iki saatlik görüşmeden sonra Öcalan’ın “Erdoğan ve Bahçeli’ye olumlu yanıtıyla” döndüler. 

Gerçi Adalet Bakanı “DEM’lilerin talebiyle” diyor ama talebin asıl sahibi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ydi. Önce “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demişti, ancak bunun doğuracağı siyasi faturayı görünce, talebini “DEM’liler gitsin İmralı’da Öcalan’la görüşsün” şeklinde güncellemişti. 

Bahçeli’nin rolü

O nedenle bugün asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: Bahçeli’nin 1 Ekim’de TBMM’de DEM sıralarına gidip tokalaşması ve sonra 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesi ile HTŞ’nin 27 Kasım’da başlattığı “Esad yönetimini devirme” harekatı arasında bir ilişki var mı?

Çerçeveyi genişletelim: Ecevit hükümeti, ABD’nin “Irak’a saldırıda Türkiye üzerinden kuzey cephesi açılması” talep ve baskılarına karşı koydu. Başbakan Ecevit’in yardımcısı Bahçeli ise 7 Temmuz 2002’de bırakın koalisyon ortaklarını, kendi parti yöneticilerini bile bilgilendirmeden 3 Kasım 2002 için erken seçim ilan ederek ABD’ye direnen hükümeti dağıttı. Sonuç? ABD’nin kuzey cephesi talebini kabul eden AKP hükümetinin yolu açıldı!

ABD’nin Irak’a harekatının en temel sonucu ise “Federal Irak” ile Barzani devletinin Türkiye’ye komşu yapılması oldu.

Öncesinde, 1999’da, Başbakan Ecevit bile şaşırmış, “ABD Öcalan’ı bize niye teslim etti, anlamadım” demişti. Bahçeli anlamıştı muhtemelen. Kolayca hem “asılmaması şartını” kabul etti, hem de Türkiye’nin AB kapısına bağlanarak kurumlarının çökertilmesini… 

1 Ekim’de düğmeye basıldı

Evet, Bahçeli’nin “Öcalan açılımı”nın elbette Suriye’yle de ilgisi var. Nitekim Öcalan, kendisine gönderdiği yanıtı, “Gazze ve Suriye’de hadiseler göstermiştir ki… “ diyerek şekillendiriyor ve şöyle diyor: “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Heyet (Buldan ve Önder) bu yaklaşımımı gerek devletle gerekse siyasi çevrelerle paylaşacaktır. Bunlar ışığında gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.”

Çağrı? Bahçeli “Öcalan gelsin TBMM’de PKK’yi tasfiye ettiğini açıklasın” demişti ya… 

Kim ne kazanacak?

İlk “çözüm” sürecinin tıkaçlarının başında PKK’nin Suriye’deki özerklik kazanımı geliyordu zaten. Bugünkü “çözüm” süreci ise bu bakımdan “kaldığı yerden devam” anlamına geliyor.

Planları şu: Öcalan PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıklayacak, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ise Federal Suriye içinde özerkliğin kabulü üzerinden silahlı güçlerini Suriye Savunma Bakanlığına devredecek…

Karşılığında DEM yeni anayasaya destek verip Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak. Böylece ilk “çözüm” sürecinin bir başka tıkacı olan Selahattin Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisi de tamamen silinmiş olacak. 

ABD’nin formülü

Tabloyu daha iyi anlayabilmek için YPG komutanı Mazlum Abdi ile HTŞ lideri Colani’nin son açıklamalarını birlikte değerlendirmemiz gerekiyor. 

YPG komutanı Mazlum Abdi, “yeni Suriye ordusuna entegre olmaya hazırız” diyor, “Suriye’nin birleşik olarak kalmasını ama siyasi sisteminin şeklinin değişmesini” istiyor, “ademi merkeziyetçi ve çoğulcu bir devlet inşası” talep ediyor, “özerk bölge temsilcilerinin söz sahibi olması gerektiğini” belirtiyor. 

HTŞ lideri Colani ise PYD/YPG ile görüştüklerini belirtip, “Kürt güçleri ordu saflarına entegre edilecek. Kürtler Suriye’nin ayrılmaz bir parçasıdır” diyor.

Özetle PKK’nin Suriye kolu, silahlı güçlerini Suriye ordusuna entegre etme karşılığında, Federal Suriye içinde özerk bölgenin tanınmasını amaçlıyor. Bu ABD’nin formülüydü. İşte Bahçeli-Öcalan açılımı, bu formülün gerçekleştirilmesi içindir.

ABD’nin stratejik formülü dün Federal Irak’tı, bugün Federal Suriye; yarın mı?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2024

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Halepçilik tuzağı

Daha önce “82 Kerkük, 83 Musul” diye TBMM Grup Toplantısında plaka dağıtan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, şimdi de Halep’e göz dikti!

Bahçeli, son TBMM Grup Toplantısında “Halep iliklerine kadar Türk ve Müslüman’dır. Bunu Halep kalesine çekilen Türk bayrağı söylüyor” dedi ve ekledi: “Tarih tekerrür edecek, reklam arası son bulacak, coğrafya yeni baştan aslında dönecek.” (AA, 3.12.2024)

Bu fetih çılgınlığı AKP medyasına da yansımış durumda. Her akşam ekranları dolduran iktidar propagandacıları, devletlerarası hukuku ayaklar altına alarak, kahvehanede bile konuşulamayacak hevesleri dile getiriyorlar. “82. il Halep” bile kesmiyor, “83 Şam, 84 Kudüs, 85 Mekke, 86 Medine, 87 Kahire” diye el yükseltiyorlar. 

İktidarın sözcüleri açık açık “400 yıl biz yönettik, bizimdir” diyorlar, açık açık Neo-Osmanlı bir coğrafyanın hayalini kuruyorlar, bunu gerekçelendirmek için de sözde Misakı Millicilik yapıyorlar!

Ya Astana ya Washington modeli

Bu siyasal iklim, Suriye’de rejim değişikliğine soyundukları ve Esad’a 6 ay süre biçtikleri ilk dönemde de olmuştu. “ABD’nin küresel düzeninin altında alt bölgesel düzen kurma” hayaliyle Neo-Osmanlıcı bir dış politika izlediler, bunu “Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’nin kuzeyine genişletme” diye sundular, bunu gerçekleştireceklerini sanarak terör örgütüyle masaya oturup “PKK açılımı” yaptılar… 

Bakın çok benzer bir sahne yaşıyoruz yine. Esad’ın köşeye sıkıştığını, Suriye’nin parçalanacağını, o nedenle Halep’in hakları olduğunu iddia ediyorlar. Ve aynı süreçte kör topal ilerletmeye çalıştıkları bir “Öcalan açılımı” var.

Kısacası ikinci kez “stratejik derinlik” dedikleri çukura düşüyorlar. O çukurdan çıkmalarını sağlayan Astana sürecine de sırtlarını dönme işareti veriyorlar. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Sorunlar Astana süreci ile yönetilecek bir durum olmaktan çıktı” diyor. Önemle belirtelim: Astana modelinden vazgeçen, yeniden Washington modeline savrulur. 

Esad mı, Colani mi?

Washington modelinde ne var peki? PYD liderine yine Ankara’da kırmızı halı var! Esad’la komşuluk yerine, Colani’yle, Abdi’yle komşuluk var. Adana Mutabakatıyla sınır güvenliği sağlanan “tek Suriye” yerine, 910 km boyunca çetelerin, grupların kontrol ettiği sınır var. 

Evet, Ankara “Halep’i fetih” hevesiyle yanlış istikamete giriyor. O istikamette sadece denetimi altındaki “silahlı muhalif” dediği terör gruplarıyla ittifak kurmuş olmayacak, kaçınılmaz olarak ABD’yle, İsrail’le, PKK’yle de aynı cephede yer almış olacak. Esad karşıtlığı hepsini aynı cephede yanyana getirmiş olacak. 

Sadece Amerika’nın Sesi’nin şu haberi bile anlamak isteyenler için çok öğretici: “ABD’nin desteklediği ve omurgasını YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye ordusu arasında ülkenin kuzeydoğusunda çatışmalar yaşanıyor. Bu gelişmeyle, geçen hafta isyancıların ilerlemesi karşısında Halep’i kaybeden Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esat için yeni bir cephe açılmış oldu.” (Amerika’nın Sesi, 3.12.2024).

Ankara destekli gruplar kuzeybatıdan, ABD destekli PKK/PYD/YPG kuzeydoğudan, İsrail güneyden ve havadan Suriye ordusunu ve Şam yönetimini hedef alıyor.

Ankara’da en azından güvenlik bürokrasisi içerisinde bu tabloyu doğru okuyabilen kimse yok mu? Türk devleti bu kadar mı kadro erozyonuna uğradı? 

ABD tuzağı

Daha önemlisi, ABD’nin tezgahına bu kadar çok düşülmesi normal mi? 

Anımsayınız, ABD, Irak’ta da benzer tuzağa düşürdü. Türkiye PKK’yle mücadele ederken, Barzanistan’la komşu oldu! 

Şimdi de aynı süreç işliyor. ABD, “PKK başka PYD/YPG başka” diyecek; Ankara, Halep hevesiyle, Fırat’ın batısında “nüfuz bölgesi” karşılığında, Fırat’ın doğusunu kabullenmeye kalkacak…

Halepçilikle girilen yolun sonu budur; o yola girmek istemeyenin önündeki yol açıktır: 1) Rusya ve İran’la Astana ortaklığını sürdürmek ve 2) Ankara-Şam normalleşmesini sağlamak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Aralık 2024

, , , , , ,

Yorum bırakın

Masadaki üç konu

Biden’ın gitmeye, Trump’ın gelmeye hazırlandığı şu geçiş döneminde, Ankara ile Washington’u yakından ilgilendiren dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. 

O gelişmelere bazı açıklamaları, yalanlanmayan kimi iddiaları ve kulislerde konuşulanları eklediğinizde ister istemez akla şu soru geliyor: Acaba ABD ile AKP arasında bir pazarlık mı olası? 

Bugün bu sorunun peşine düşeceğiz. 

1) S400-F35-F16

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtladı. Güler bir soruya verdiği yanıtta “Amerikalıların F35 konusunda, bizim KAAN’ı yapabileceğimizi ve uçtuğunu görünce, biraz düşünceleri değişti. Onlar şimdi kendileri F35’i verebileceklerini ifade ediyorlar” dedi (AA, 26.11.2024).

ABD’nin fikri gerçekten KAAN nedeniyle mi değişti, yoksa başka gelişmeler mi var? 

Geçen hafta Bloomberg’in haberiydi: “Türkiye Rusya’dan satın aldığı S400 hava savunma sistemini ‘elden çıkarmadan sınırlı kullanımını kabul edebileceğini‘ ABD’ye iletti, karşılığında F35 programına geri dönülmesini istedi.”

İddia buydu ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, bu iddiayı/haberi yalanlamadı.

2) Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği

Güney Kıbrıs Cumhurkanı Nikos Hristodulidis, 30 Ekim’de Beyaz Saray’da ABD Başkanı Joe Biden ile “Güney Kıbrıs’ın NATO’ya üyeliğini” ele aldı. Yunan Kathimerini gazetesi, “katılım planı”nın ayrıntılarını yazdı. Öncelikle Güney Kıbrıs’ın “NATO’ya üyeliğin başlangıcı sayılan önemli bir organizasyona katılımı” sağlanacaktı. ABD bu süreçte hem Rum askerlerini eğitecek, hem Güney Kıbrıs’ın askeri tesislerini NATO standartlarında modernize edecekti. 

Türkiye’nin vetosu mu? Plana göre vetoyu engellemek için Kıbrıs konusunda olumlu gelişmeler başlatılacak, Rumlar bazı veto ettiği süreçlerin önünü açacak, Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanacak…

İlginçtir, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan basın temsilcileriyle bir araya geldiği toplantıda, Anadolu Ajansı’nın metnine göre şöyle dedi: “Fidan, Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair, tüm sorunları bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiklerini dile getirerek, meselenin aşırı politize edilmesini doğru bulmadıklarını…” (AA, 23.11.2024).

3) ‘Suriyeli Kürtlerin ev ödevi’

Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerle tokalaştı, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” dedi, önceki gün de ”İmralı’yla DEM arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyorum” dedi (AA, 26.11.2024).

Ardından Erdoğan, bir kez daha, “Sayın Bahçeli cesur ve ezberleri bozan bir teklif ortaya koymuştur. Bahçeli ile uyum halindeyiz” dedi, PKK’ye “silahları gömdüğünüz anda önünüz açılır” mesajı verdi (tccb.gov.tr, 27.11.2024).

Ve dikkat çeken bir ifade… Fidan TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtlarken “Suriye’deki Kürtler Türkiye’ye karşı ev ödevlerini biliyorlar” dedi!

Sonuç: Pazarlık öncesi ön hazırlık 

Evet, masada üç konu var. Bu kritik üç konuda Trump’ın tam olarak nasıl bir çizgi izleyeceği kesin değil. O nedenle üç konudaki gelişmeleri bir pazarlıktan çok, 20 Ocak’ta Beyaz Saray’a oturacak Trump’la yapılacak olan pazarlığın ön hazırlığı diye değerlendirmek daha doğru olacak sanırım. 

Nitekim Yaşar Güler’in “Trump ABD askerlerini bölgeden çekecek” (AA, 13.11.2024) ve Hakan Fidan’ın “Trump ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisini gözden geçirecek” (AA, 23.11.2024) değerlendirmesi de bir temenni olarak, pazarlığın ön hazırlığı gibi görünüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2024

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Psikolojik savaş ve şok terapisi

Son 22 yıllık siyasi pratiğin sonuçlarından ikisi şudur:

1) AKP 22 yıldır başarılı olduğu için değil, muhalefet başarısız olduğu için iktidarını sürdürebilmektedir: Erdoğan’ın karşıtlarını müttefik yaparak, onları birbiriyle çarpıştırarak, aynı müttefiki iki kez kullanarak iktidarını sürdürebilmesinin nedeni, Türkiye’nin muhalefet sorunudur.

2) AKP, ne söylüyorsa tersini yapan, ne yaparsa tersini söyleyen bir iktidardır: Erdoğanizm, “Atlantikçi, neoliberal sünni siyasal İslamcı” bir harekettir. Halkı yardıma muhtaç edip dinle avutarak, ülkeyi Atlantik projelerine eklemleyip “yerli ve milli propagandası” yaparak, büyük burjuvaziyi memnun edip “beyaz Türkler edebiyatı” yaparak, devlet olanaklarıyla kendi burjuvazisini semirtip halka “dava” için kemer sıktırarak bir “piramit” inşa etti.

Sersemletme operasyonu

22 yılın bu iki sonucunu, 1 Ekim’den bu yana yaşanan ve adeta planlı bir “şok terapisi” olarak uygulanan gelişmeler nedeniyle anımsattım.

Devlet Bahçeli 1 Ekim’de, daha üç gün önce kapatılmasını istediği, TBMM’den atılmasını savunduğu partiyle tokalaşarak muhalefete, 22 Ekim’de de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek topluma “şok terapisi” başlattı.

Terapi, muhalefeti ve toplumu bir projeye kanalize etmek için; şoklu olması ise bunu ancak sersemleterek yapabileceği için. Nitekim öyle de oldu. DEM yöneticileri birden Bahçeli’de büyük siyasi olgunluk ve “devlet aklı” gördüler, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise bunun normalleşme hamlesinin bir yansıması olduğunu sandı. “Öcalan’ın TBMM’ye davet edilebilmesi” gibi en uçuk seviyeden uygulanan şok da toplumu önemli oranda sersemletti. 

Erdoğan’ın CHP planı

İktidarın 30 Ekim’de CHP’li bir belediye başkanına PKK’li olduğu iddiasıyla operasyon düzenlemesi de yine muhalefeti hedef alan şok terapisiydi. 

Önceki yazımda belirttim: Operasyon, öncelikle CHP’yi AKP-MHP planına zorlama, ikincil olarak da CHP’yi içeriden vurarak zayıflatma amaçlıydı. 

Şok terapisiydi: İktidar bir yandan PKK’nin başını TBMM’ye çağırıyor ama bir yandan da muhalefetin bir belediye başkanını, PKK’lilerle irtibatı olduğu iddiasıyla tutukluyor!

İktidar bir yandan Ekrem İmamoğlu’nu uyduruk “ahmak davasıyla” siyasi yasaklı ilan etmeye çalışıyor, bir yandan da eski danışmanı olan belediye başkanını PKK’li diye tutukluyor. Neden? Çünkü Erdoğan, yeni anayasa ile yeniden aday olabildiğinde(!) dişine uygun bir cumhurbaşkanı adayının rakip olmasını istiyor. Çünkü Erdoğan İstanbul’da üç kez seçim kaybettiği İmamoğlu’yla yarışmak istemiyor. 

Ve ne yazık ki Erdoğan CHP’deki üç başlılık nedeniyle, bu oyun planını uygulayabileceğini hesaplıyor.

Özel’in oyun planı ne?

Başta da belirttik: Türkiye’nin asıl sorunu muhalefet sorunudur. Erdoğan’ın karşısına rakip diye MHP’li Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkaran, Erdoğan’ın anayasaya aykırı üçüncü kez adaylığına “mağdur olmasın” diye itiraz etmeyen CHP, her şeye rağmen, AKP Türkiye’yi çöküşe götürdüğü için son yerel seçimden birinci parti çıktı. 

Normalde 22 yılın ardından birinci parti olan CHP’nin hızla “erken seçim” için baskı kurması lazımdı. Özgür Özel tersini yaptı, iktidarla normalleşme süreci başlattı! Öyle ki iktidar göstere göstere bunun kendileri için “muhalefeti yumuşatma” süreci olduğunu ortaya koymasına rağmen, Özel bu tutumunu sürdürdü.

Erken seçim konusu, sonrasında CHP’de bir iç basınca dönüştüğünde bile Özel, yok gelecek sene, yok 2026’da, diyerek konuyu sulandırdı.

İşte buradayız: AKP’nin oyun planı açık, CHP tabanı bu nedenle asıl Özgür Özel’in oyun planını sorgulamalıdır!

Ne yapmamalı?

CHP birinci parti olarak erken seçim baskısı kuracak mı? CHP normalleşme yerine iktidarla birinci parti gibi mücadele edecek mi? CHP binalardan çıkıp kitlelerle alanlarda mücadeleyi örgütleyecek mi? CHP Erdoğan-Bahçeli’nin “Öcalan açılımına” karşı çıkıp, cumhuriyetçi bir cephe kuracak mı? CHP AKP’nin yeni anasaya girişimine kategorik olarak karşı duracak mı? CHP, Erdoğan’ın CHP içini zayıflatma operasyonlarına karşı sağlam pozisyon alacak mı? CHP üç başlı görüntüye son verecek mi: Başarısız Kılıçdaroğlu kendisini çare gibi sunmaktan vazgeçecek mi, İmamoğlu’nu siyasetten tasfiye operasyonuna Özel direnecek mi?

Bunlar daha taktik düzlemdeki sorunlardır, program ve strateji düzlemindekilere değinmiyoruz bile… Ki problemler de işte asıl oradan başlıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2024

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

CHP’yi “plana” zorlama operasyonu

Erdoğan-Bahçeli’nin “Öcalan açılımı” başlattığı şartlarda, CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in KCK’lilerle irtibatı iddiasıyla tutuklanmasının tek anlamı var: AKP-MHP ittifakı CHP’yi “plana” zorlamaya çalışıyor.

Zira CHP Genel Başkanı Özgür Özel, sürece genel çerçevede bir destek verse de, ”iş anayasa değişikliğine gelecekse biz orada yokuz” diyor. 

Oysa Erdoğan’a asıl lazım olan yeni anayasadır. Kürt sorunu, açılım, çözüm süreci gibi başlıklar talidir, asıl konu Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasadır. 

CHP’nin komisyonlarına dahil olmadığı bir yeni anayasa sürecinden sonuç alınabilmesi olası değil. Erdoğan’ın istediği şu: CHP komisyona dahil olup sürece meşruiyet kazandırsın, sonra dilerse tabanı için “hayır” desin. “Nasılsa ondan sonraki süreç Kürtlerin oylarıyla yürütülür” diye düşünülüyor… 

Operasyon aynı zamanda İmamoğlu’na

Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in 10 yıldır PKK/KCK’lilerle irtibatlı olduğu iddia ediliyor. Bu doğruysa devlet açısından durum vahimdir. Zira mesele Özer’in nasıl belediye başkanı adayı olabildiği ile sınırlı değildir, nasıl dekan ve rektör yardımcısı gibi üst düzey devlet memuru olabildiği de vardır…

Bu durumda ya “parti devleti mekanizmaları“ zafiyet içindedir ya da “parti devleti mekanizmaları” sonraki süreçlere koz biriktirmektedir!

Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi bu esas olarak bir “CHP’yi AKP-MHP planına zorlama operasyonudur” ama aynı zamanda CHP içini hedef alan, İmamoğlu’na karşı da bir operasyondur. 

Zira savcılığa ek olarak MHP’li yetkililerin de dillendirdiği “belediyelerin Kandil’e peşkeş çekildiği” iddiası operasyonun merkezindedir ve hedefi de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’dur. Açık ki AKP-MHP ikilisi, plana zorlamada CHP içi dengeleri, cumhurbaşkanlığı yarışı gibi konuları da kullanmaktadır. 

Erdoğan’ın planı

Bahçeli’nin “Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısıyla süren “Öcalan açılımı”, daha önce de belirttiğimiz gibi esas olarak “Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açma” açılımıdır; “Kürt sorunu”, “ABD-İsrail planını engelleme”, ”bölgede yeni oyun kurma” şeklindeki propagandalar, bu esası örtme amaçlıdır.

Diğer yandan Erdoğan’ın bu netameli süreç için sahaya “siyaseten çaresiz” Bahçeli’yi sürdükten sonra bir süre net açıklama yapmaması, gerek AKP içinde, gerek Cumhur İttifakı saflarında farklı yorumlandı, “Erdoğan’ın sürece destek vermediği” şeklinde algılandı. 

Oysa Bahçeli’nin risk alarak başlattığı süreç, Erdoğan’ın sürecidir, Erdoğan içindir. Nitekim Erdoğan, konunun tartışılması ve kamuoyunda normalleştirilmesi durumuna paralel olarak adım adım konuştu, konuşmaktadır. Son olarak Bahçeli’ye büyük övgülerle teşekkür ederek sürece desteğini daha açık şekilde ilan etmiştir.

Başkanlık açılımı

Mesele başkanlıktır, diğer her konu bu konuya endekslidir. Bahçeli’nin “ne Kandil ne Edirne, adres İmralı’dan DEM’e uzansın” diyerek muhatap belirlemesi, meselenin başkanlık olmasıyla ilgilidir.

Anımsayın: İmralı, yani Öcalan 2013’te “başkanlık sistemine” destek vereceğini açıklarken, Edirne, yani Demirtaş 2015’te “seni (Erdoğan’ı) başkan yaptırmayacağız” demişti. 

Yine Erdoğan’ın 2022’de “Edirne’deki (Demirtaş) İmralı’ya (Öcalan’a) hesap verecek” demesi de aynı bağlamdadır. 

Özetle konu dün de Erdoğan’ın başkanlığıydı, bugün de… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2024

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın