Posts Tagged Bahçeli

Öcalan’ın Misakı Milli’si

Biri 21 Nisan, diğeri 30 Mayıs tarihli iki İmralı Notu sızdırıldı. Bunu hangi kesimin ne amaçla sızdırdığı ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu. Çünkü Öcalan, DEM heyeti ve devlet yetkililerinin yaptığı bu görüşmelerin “düzeltilmemiş” ham hali, en azından görüşmede adı geçen kimi iç ve dış aktörler nezdinde sorun çıkaracak cinsten. 

İşin o boyutunu uzmanlarına bırakarak, İmralı Notlarındaki “Misakı Milli” konusunu ele alacağım.

Açılımın zokası

Biliyorsunuz, daha öncekiler de dahil her açılımda “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” denildi. Bu son açılım da aynı hedefle, Misakı Milli denilerek yürütülüyor.

Kuşkusuz “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” konusu bir hayaldir, ama kurulmaktadır. Cumhur İttifakı’nın Suriye’de “nüfuz bölgesi” elde etme amacından tutun, Halep’e, Musul’a, Kerkük’e plaka dağıtmalarına kadar pek çok politikaları bu amaçladır. 

Ama “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefi, aynı zamanda Türk ve Kürt milliyetçilerini projeye kaydetmenin zokasıdır. Türkiye’nin genişlemesi Türk milliyetçileri için, Kürt bölgesinin büyüyecek olması da Kürt milliyetçileri için zokadır.

Öcalan önce Suriye’yi işaret etti

Peki Öcalan bu konuda ne diyor? Aynen şöyle diyor 21 Nisan’da: “Misakı Milli, Türk-Kürt ittifakının özüdür. Bu ittifak birinci planda Suriye’de yürüyecek. Birinci plan bu. Türkiye’ye Türkiye katar bu. Suriye eşittir Türkiye kadar değerdir.”

Misakı Milli açısından birinci plan Suriye. Ya ikinci plan? Onun da Irak olduğunu biliyoruz.

Öcalan’ın Misakı Milli formülü; ABD Büyükelçisi Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önerisini, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap ümmeti” çıkışını ve elbette Bahçeli’nin Halep’e, Musul’a, Kerkük’e plaka dağıtmasını bütünlüyor. 

Misakı Millicilik, bugün Osmanlıcılıktır

Misakı Millicilik elbette bazılarının kulağına hoş gelebilir. Ama Öcalan’ın, Barrack’ın, Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin bugün savunduğu Misakı Millicilik, Türkiye’cilik değildir; Osmanlıcılık ve İslamcılıktır!

Osmanlı imparatorluğunun dağıldığı süreçte, dağılmayı önleyebilmek için Osmanlıcılık denendi, İslamcılık denendi, olmadı, olamazdı. En sonunda Türkçülük denendi. 

Misakı Milli bu son sürecin direnme sınırıydı. Harbiye Nezareti ve Almanlar örneğin Mustafa Kemal’i dinleyip, I. Dünya Savaşı sırasında orduyu Halep-Cerablus hattına çekseydi; henüz daha diri durumdaki ordu düşmanı o hat üzerinde durdurabilirdi. Dolayısıyla sonrasında Misakı Milli ilan etmeye bile gerek kalmayacaktı. Ama Mustafa Kemal’i dinlemediler. 

Tarih, keşkeyle, şöyle olsaydıyla, böyle olsaydıyla ilerlemiyor ve elbette tarih geriye de gitmiyor. O günün koşullarında, belirlenen Misakı Milli sınırları içinde elde tutulabilecek azami topraklar elde tutuldu. Daha ilerisi için, Musul için savaşacak güç kalmamıştı. Parmak arası terlikle 28 gün askerlik yapanların bugün bol keseden atmasına benzemiyor işler. Düşünün firar eden asker sayısının fazlalığı nedeniyle, Sakarya savaşı tarihe subay savaşı diye geçti!

Bugün Misakı Millicilik, Türkiyecilik değildir 

Halep alınamadı, Musul alınamadı. Doğru, alınabilseydi Kürt sorunu üzerine yaşanılanlar belki de hiç yaşanmayacaktı. Ama o günün koşullarında mümkün değildi ve genç Türkiye biraz güçlenince, son sınır düzeltmesini Hatay ile yapıp, sınır konusunu kapattı. 

Bugün haritaları yeniden tartışma konusu yapmanın, Misakı Milli üzerinden toprak talep etmenin Türklere de Kürtlere de bir yararı yoktur. Tersine Türklere de Kürtlere de komşularıyla uzun yıllar sürecek kaçınılmaz kan davası demektir bu. Dahası, sorunları harita değişikliğiyle çözme eğilimi, sonrasında Türklerle Kürtleri de karşı karşıya getirecektir.

O nedenle bugün Misakı Millicilik yapmak Türkiyecilik değildir.

Türklerin de Kürtlerin de (ve diğer halkların da) çıkarı, Türkiye, Irak, Suriye ve İran gibi bölge ülkelerinin “Batı Asya Birliği” kurmasındadır. Dört ülke içindeki tüm ortak halklar için de en demokratik çözümdür bu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt, diğeri Alevi” önerisi, Cumhur İttifakı’nın nasıl bir rejim dönüşümü hedeflediğini iyice ortaya koyuyor: Türkiye’yi Lübnanlaştırma!

Bahçeli’nin “Kürt ve Alevi bumhurbaşkanı yardımcıları” önerisi ile Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap ittifakı” söylemi ve ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi” istemesi, aynı hedefin birbirini bütünleyen parçalarıdır.

Örtülü federasyon önerisi

2016’da Türk-İslam sentezi (MHP-AKP) ile rejimi dönüştürmeye başladılar, Türk-Kürt-İslam sentezi (MHP-DEM-AKP) üzerinden dönüşümü tamamlamayı amaçlıyorlar. 

Nereye tamamlanacak peki? Cumhur İttifakının bazı sözcüleri Halep’e, Musul’u Kerkük’e plaka dağıtarak, hedefi “Türkiye’nin Irak ve Suriye kuzeyine genişlemesi” olarak ortaya koyuyorlar. Cumhur İttifakının kimi sözcüleri de bunu “Türkiye İmparatorluğu” diye tarif ediyorlar. 

Hepsinin vardığı yer İslami federasyondur!

Bakırhan’ın işaret ettiği düzen

Ne oldu da üç gün önce DEM’li milletvekillerine terörist muamelesi yapan Bahçeli, üç gün sonra açılım için onlara elini uzattı? 

Bu üzerinde fazlasıyla durulması gereken soru, önce geçiştirildi, “ne önemi var, önemli olan el uzatılmasıdır” dendi, sonra taraflar “çünkü karşı taraf yenildi, mecbur kaldı” türünden propagandif yanıtlar ürettiler ama artık DEM yönetimi de asıl yanıtın etrafından daha fazla dolanamıyor, kısmen esasa işaret ediyor. T24’ün “Sizce Ortadoğu koşulları mı zorladı” sorusuna DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan şu yanıtı veriyor: “Hem Ortadoğu hem içerisi. Yeni bir düzen tartışmaları var, bunun ana zemini Ortadoğu” (T24, 18.7.2025).

Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın fırsat ortaklığı

Uzun zamandır anlatmaya çalışıyoruz: ABD, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. Erdoğan-Bahçeli ikilisi de Öcalan da bunun kaçınılmaz olduğu varsayımından hareketle ”fırsattan yararlanmak” istiyorlar. Kuşkusuz Erdoğan-Bahçeli ikilisi ile Öcalan’ın yararlanmak istediği fırsatlar tamamen örtüşmüyor, hatta bazı aşamalarda karşı karşıya bile geliyor, gelecek ama yine de taraflar “Yeni Ortadoğu” fırsatından yararlanmakta ortaklaşarak açılımı başlattılar.

Erdoğan ve Bahçeli için Yeni Ortadoğu, Türkiye’ye Irak ve Suriye’nin kuzeyi ile entegrasyon kapısını açabilir, Öcalan için Yeni Ortadoğu, “Apocu hareket”e, Türkiye’de ve Suriye’de iktidara ortak olma yolu açabilir. 

Fırsat değil hayal

Gazze’de Hamas’ın zayıflatılması, Lübnan’da Hizbullah’ın geriletilmesi, Suriye’de Esad rejiminin yıkılması ve İran’a askeri basınç uygulanması, sürecin inişli-çıkışlı ilerlediğini görmeyenlere elbette ABD’nin “yeni Ortadoğu” kurmakta olduğunu düşündürebilir. Ama bu uzun bir sürecin kısa bir kesitidir sadece.

Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan üçlüsü, bu kesitten hareketle, ABD’nin “yeni Ortadoğu” dizaynının fırsata dönüşeceğini umuyor. Tıpkı Turgut Özal’ın “bir koyup üç alma” hayali gibi, tıpkı Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “Yeni-Osmanlı” hayali gibi… 

Boğazlaşma önerisi

Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp, her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir.

Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, Meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.

Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları demek, haliyle Sünni Türk cumhurbaşkanı demektir. Kürtlerin kendi içinde eşitliği, Alevilerin kendi içinde eşitliği, Sünni Türklerin kendi içinde eşitliği ama aslında cumhurbaşkanı ve yardımcıları düzleminde olduğu gibi hiyerarşi ve eşitsizlik demektir bu. Her etnisitenin, her mezhebin kendi içinde eşitliği ama aralarında bir hiyerarşi ve eşitsizlik demektir bu. (Lazlar için bakanlık, Çerkesler için müsteşarlık, Caferiler için genel müdürlük vb. diye eşitsizlik derinleşerek ilerler bu modelde.)

Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” dediğini, Bahçeli “Sünni Türk cumhurbaşkanı ile Kürt ve Alevi yardımcıları” diye somutlamış özetle. Buradan demokrasi çıkmaz, buradan Lübnanlaşma çıkar, Lübnan’da sık sık olduğu gibi boğazlaşma çıkar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Temmuz 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Pekeke

Türkiye’yi ne PKK bölebilir ne de Kürtler. Türkiye’yi (potansiyeli açısından) Türkiye’yi yönetenler bölebilir, Türkiye’yi “Kürt karşıtı ırkçılar” bölebilir. 

Elbette onlar da son tahlilde bölemez, böldürtmeyeceğiz. Sadece potansiyel farklarına işaret ediyorum.

Peki neden mi bu girişi yaptım? Anlatayım:

Açılımın gereği

Biliyorsunuz, Türkiye’deki son açılımın hem dış hem iç boyutunun olduğunu önemle belirtiyorum: Açılım 1 Ekim’de Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşması ve 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesiyle başlarken, İdlib’de ABD ve Türkiye destekli gruplar Şam’a yürüyüşe geçmenin son hazırlıklarını yapıyor, İstanbul’da da CHP’yi hedef alacak operasyonların ilki 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e operasyonla başlıyordu.

Ahmet Özer hem terör hem yolsuzluk iddiasıyla tutuklandı. Aylar sonra 14 Temmuz’da açılımın yeni aşaması gereği terör suçundan tahliye edildi (Yolsuzluk suçlamasından tutukluluk hali devam ediyor). Çünkü hem siyaset yapan CHP’li Ahmet Özer’i terörist ilan edip, hem de PKK’lilere siyaset yolu açılmasını savunmak bir arada yürütülemezdi.

Ahmet Özer’e suçlama

Duruşmadaki ilginç bir suçlama, asıl gelmek istediğim yere işaret ediyordu:

Ahmet Özer’i terörist olmakla suçlayan Erkan Çakır isimli bir tanık var. Bu şahıs CHP’nin eski Muş Gençlik Kolları Başkanı. Aynı zamanda CHP’nin kurultay davasının da tanıklarından. 

Çakır, Ahmet Özer’in terörist olduğunu nasıl anlamış, biliyor musunuz? Mahkemede aynen şöyle söyledi: “Bizim bölgede söyleyişte farklılık oluyor. Özer ‘Pekeke’ diyor, biz ‘Pekaka’ diyoruz. Örgüt üyeliği buradan yeterince belli oluyor” (Cumhuriyet, 14.7.2025).

Özel harpçi kafası

Ne acı ki böyle bir “ayrım” var ve ne yazık ki bu ayrımın kaynağı Türk devletinin psikolojik savaş merkezi…

Evet, özel harpçiler, “Kürtler Pekeke diyor” diye ”Türkler için Pekaka’yı” bir fark olarak icat etti. Böylece Pekeke diyen örgütçü, Pekaka diyen Türkiyeci oldu!

Halbuki Türkçe açısından doğrusu Pekeke’ydi. Olsun, bir özel harpçinin ifadesiyle, örgüte böylece “kaka” denmiş olacaktı! Bunu savunana “peki KKTC’nin söyleyişini neden hiç hesaba katmıyorsunuz” diye sormuştum da, biraz düşünüp, “o kısmı çok önemli değil” demişti.

Türkçeyi doğru kullanmaya çalışan 12 kitaplı bir yazar, üç binden fazla makale yazan bir gazeteci ve yüzden fazla kitabı yayına hazırlamış bir editör olarak ben de Pekeke diyorum. Ve sırf bu nedenle “bölücü”, “gizli örgütçü” ve “PKK’li” ilan ediliyorum hemen her gün. Özellikle YouTube kanalımdaki yayınların altında böyle sayısız suçlama var.  

Ne mücadele!

Ne yazık ki bu anlayış 80’lerle sınırlı değil, bugün de sürüyor. Anımsayacaksınız, açılım yokken, yani topu topu altı ay önce, iktidar YPG’yi, İngilizce telaffuz ediyordu, “vaypici” diyordu. Neden İngilizce? Sırf PKK’ye “kaka” diyebilmek için Türkçeyi doğru kullanmayanlar gibi, örgüte “piç” demek için İngilizcesini tercih ediyorlardı çünkü!

Terörle ve teröristle ne mücadele ama! Örgüte kaka, piç deyip, örgütün başına “bebek katili” deyip, şimdi konumunu “kurucu önder”e yükselttiler, TBMM’de konuşmaya davet ettiler!

Harf kanunu ne diyor?

Türkçeye, diline sahip çıkmayıp bu psikolojik savaşa yenilenlere ısrarla anlatmaya çalışıyorum: 

Türkçede ”ka” sesi yok, ”ke” sesi var. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü Türk Dil Kurumu (TDK) İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi”ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede ”ka” sesinin olmadığını, ”ke” sesinin olduğunu belirtir. Piyasada edinebileceğiniz hemen tüm “ana yazım kılavuzları”nın giriş kısmında yer alan “Türk alfabesi levhası”nda da bu harfin “ke” diye okunduğunu görebilirsiniz. TDK’nin internet sitesinde yer alan “Ses, Harf ve Alfabe” köşesinde de, harflerin nasıl okunduğunu inceleyebilirsiniz.

Sonuç olarak dile sahip çıkmak, dili doğru kullanmak, ülkeyi iyi savunabilmenin de gereklerindendir. Öcalan’ı “kurucu önder” yaptıktan sonra, en milliyetçi Bahçeli Pekaka dese ne olur, demese ne olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Üçlü ittifakın iki amacı

Açılımın dış boyutunu, Suriye ayağını, Türkiye’yi Kürtlerle genişletme amacını bu köşede bir kaç yazıda etraflıca ele aldık.

Açılımın iç boyutunu, Erdoğan’ın devleti dönüştürme hedefi bağlamında yine bir kaç yazıda tartıştık. Bir kaldıraç olarak açılımla hedeflenen rejime işaret ettik. Açılım ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasa arasında bir bağ olduğunu da belirttik.

Bugün her iki boyutu birlikte ele alarak çözümlemeye çalışalım:

Paralel üç süreç

Son altı aylık iç ve dış bazı gelişmeleri kronolojik olarak anımsayalım:

1) HTŞ ve SMO grupları, 27 Kasım 2024’te İdlib’den çıkarak Halep, Hama ve Humus üzerinden 8 Aralık’ta Şam’a girdi ve Esad rejimini yıktı. Bu taarruz hazırlığının ekim ayında başladığı anlaşılıyor.

ABD ve Türkiye’nin, terör örgütü kabul ettiği HTŞ ile aslında bir süredir işbirliği yaptığı, daha sonra muhatapları tarafından açıklandı. ABD’nin Eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, göreve başladığından itibaren HTŞ lideriyle çalıştıklarını, onu Esad yönetimine ve Suriye ordusuna karşı koruduklarını açıkladı. Eski ABD Büyükelçisi Robert Ford, HTŞ lideriyle, onu siyasete hazırlama amacıyla görüştüğünü söyledi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, HTŞ’yle zaten temasta olduklarını belirtti. 

2) MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 1 Ekim 2024’te, TBMM yasama dönemi açılışında, daha önce Meclis’ten atılmalarını savunduğu DEM Partisi sıralarına giderek, milletvekilleriyle tokalaştı. Bahçeli 22 Ekim’de “Öcalan Meclis’e gelsin, terör örgütünü lağvettini açıklasın” dedi. Öcalan 27 Şubat 2025’te PKK’ye çağrı yaptı. PKK o çağrıya uyarak 5-7 Mayıs 2025’te kongresini topladı. 

Kimi açıklamalardan, bu süreçte “devlet heyeti” ile Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı anlaşılıyor. 

3) CHP Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te terör soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Ardından başka CHP’li belediyelere sıra sıra operasyonlar düzenlendi. Sıra 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na geldi.

CHP’li belediyelere iki temel suçlama yapıldı: a) Yolsuzluk suçlaması (Ancak bu konuda iddianamede hiçbir somut veri yok) b) DEM Partisiyle belediye seçimlerinde yapılan kent uzlaşısı üzerinden terörle işbirliği suçlaması.

İki temel sonuç

Bu gelişmelerin şu iki temel sonucu ortaya çıkardığı görülüyor:

1) HTŞ lideri Ahmet eş-Şara, Suriye Cumhurbaşkanı oldu. Şam yönetimi PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile anlaştı. (Daha önce Ankara PYD/YPG’nin PKK’nin Suriye kolu olduğunu savunuyor, Washington ise “PKK başka PYD/YPG başka” diyordu. Bu sorun ABD-Türkiye ilişkilerini zorlayınca, Washington PYD/YPG’nin omurgasını oluşturduğu SDG’yi kurdurmuştu). HTŞ-SDG anlaşmasından sonra Ankara pozisyonunu güncelledi. Önce Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan, PYD/YPG yerine SDG demeye başladı.

2) İktidar CHP’yi DEM’le işbirliği üzerinden terörle işbirliği yapmakla suçluyordu, nitekim bu suçlama süren ”belediyeleri silkeleme” operasyonunun da ana suçlaması durumunda. Ama iktidar aynı zamanda DEM’le açılım üzerinden işbirliğine yöneldi.

Yani iktidarın Ahmet Özer’le başlattığı ve İmamoğlu’na uzanan operasyonunun amacı CHP-DEM kent uzlaşısını ortadan kaldırarak, cumhurbaşkanlığı yolunu temizlemekti. İktidar bunu tamamlamak üzere de Bahçeli’nin koçbaşılığında açılımı başlatarak PKK ve DEM ile anayasa-seçim ittifakına yöneldi.

Başkanlığa karşı vatandaşlık tanımı

Erdoğan yeni anayasa için 11 kişilik takımını açıkladı ve AKP-MHP-DEM üçlüsü yeni anayasa cephesi oluşturdu. Amaç yeni anayasa çıkarıp Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak, karşılığında vatandaşlık tanımını güncellemek.

Ancak mesele şu: Bu tablodan demokratikleşme çıkar mı? Bu tablodan toplumsal barış çıkar mı? Bu tablodan yoksullar yararına adil bir ekonomik bölüşüm çıkar mı? 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Açılım anayasası

Erdoğan’ın Macaristan dönüşü sırasında, uçakta gazetecilere “Benim tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demesi, en çok MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi endişelendirdi.

Kuşkusuz bu endişenin kaynağı, Bahçeli’nin siyaseten Erdoğan’a mahkum olmasıdır. Çünkü Cumhur İttifakı’nın olmadığı şartlarda, MHP daha da eriyecek ve TBMM dışı kalacaktır.

Bahçeli’nin uyarısı

Bahçeli, Erdoğan’ın o sözlerinin ardından bir basın açıklaması yaptı. Açıklama, “Erdoğan’ın yolundan caymaya hakkı yoktur” mesajıyla bir çağrı niteliği taşıyor ama  satır aralarındaki bazı ifadeler nedeniyle aynı zamanda uyarı gibi de okunabilir.

Zira Bahçeli’nin “Derdi vatan ve millet olan bir Cumhurbaşkanının yolundan caymaya hakkı yoktur” sözü, tersinden, aday olmadığı durumda Erdoğan’ı “vatan ve millet karşıtlığına” pozisyonlamaktadır. 

Yine Bahçeli’nin “Tarihi geriye sarmak akıl dışılıktır”, “Tarihin gerisine düşmek izmihlalle (yok olup bitme) eşdeğerdir” şeklindeki sözleri de dikkat çekicidir ve asıl önemlisi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kurum ve kurallarıyla kökleşmesi hususunda elbirliğiyle yapacağımız pek çok şey olduğu her türlü izahtan varestedir” demesidir… 

Erdoğan’ın derdi

Erdoğan’ın “tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demesi, elbette inandırıcı değil. Sorulara önünde yazılı bir kağıt olmadan verilen cevaplar sırasında, muhtemelen, cümlenin önündeki hedefi kuvvetlendirmek amaçlı bir söz bu… 

Çünkü Erdoğan bu sözün hemen öncesinde, “Yeni anayasayı kendimiz için değil, ülkemiz için istiyoruz” demektedir ve “kendisi için istemediği” iddiasına inandırıcılık kazanadırabilmek için de arkasından “tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demiştir.

Erdoğan’ın tekrar aday olabilmek ve tekrar seçilebilmek diye bir derdi vardır ve o dert, bu kez gerçekten büyük bir derttir.

Türkiye’nin yeni anayasaya ihtiyacı var mı?

Asıl mesele de şudur: Türkiye’nin gerçekten yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Yoksa asıl ihtiyaç, anayasaya uyan bir iktidar mıdır?

Unutulmamalı: AKP, 82 Anayasasının zaten dörtte üçünü değiştirmiş durumda. Üstelik, en önemli değişim, bir ihtiyaçtan değil, Erdoğan’a meşruiyet kazandırma gereğinden doğmuştur. Anımsayın, Bahçeli açıkça “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, o zaman anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek o değişikliğin yolunu açmıştı.

Ama Erdoğan bir süre sonra kendisine uydurulan anayasaya da uymadı. Hatta iktidar, Anayasa Mahkemesinin kararlarını bile tanımayan, uygulamayan bir konumdadır. 

Kısacası, Erdoğan’a en uygun anayasa bile, bir süre sonra Erdoğan’a uymayacaktır. Çünkü kurallarla, yasalarla, anayasayla sınırlanmayı kabullenemeyen bir yönetim tarzı var Erdoğan’ın. O nedenle de Türkiye’yi uzunca bir süredir, daha çok kararnamelerle yönetmektedir.

Yeni devlete yasallık kazandırma amacı

İktidarın bugün yeni bir anayasayı savunmasının önemli nedenlerinden biri, PKK’yle yaptıkları açılıma meşruiyet kazandırmak içindir. 

Açılımı devleti dönüştürmükte kaldıraç olarak kullanmakta, dönüşecek yeni devleti yasallaştırmak için de yeni anayasa yapmaya çalışmaktadırlar.

Kısacası, AKP-MHP-PKK’nin Türk-Kürt-İslam rejimine uygun bir yeni anayasadır istedikleri… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Mayıs 2025

, , ,

1 Yorum

Yavuz-İdris’ten Erdoğan-Öcalan’a

Erdoğan-Bahçeli-Öcalan açılımı, bir demokratikleşme hamlesi değildir, hatta amacı doğrudan Kürt meselesi bile değildir. Bu açılımın asıl amacı, “Devletin dönüşümünde kaldıraç: Açılım” başlığı altında kısmen incelediğim gibi, devleti dönüştürmektir.

Devlet, Türk-Kürt-İslam rejimine uygun bir şekilde dönüştürülmek istenmektedir.

Öcalan’ın işaret ettiği ittifak

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin PKK’ye “gelin kongrenizi Malazgirt’te yapın“ çağrısı da, TBMM Başkanı Numan Kurtuluş’un “Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin yapmış olduğu ittifak”a dikkat çekmesi de aynı amacın gereğidir. 

Devleti Türk-Kürt-İslam rejimiyle dönüştürmek isteyenler, köklerini Sünni Yavuz ile Sünni (Şafi) İdris’in Şii Türkmen Şah İsmail’e karşı kurduğu ittifaka dayandırmaktadır. 

Hatta Malazgirt’teki tabloyu da bugünkü ihtiyaçlarına göre yorumlamaktadırlar: Öcalan 1. Açılım günlerinde örneğin “1071’deki (Malazgirt’teki) Türk-Kürt-İslam ittifakı” diyor (İmralı Notları, s.420), örneğin Yavuz-İdris ittifakını “İran hegemonyasına” karşı birliktelik olarak niteliyor (s.318-319).

Misakı Millicilik adı altında

Yavuz-İdris ittifakının güncel versiyonu olarak Erdoğan-Öcalan ittifakı, Türkiye’yi Kürtlerle genişletmeyi savunuyor. Bu tam olarak Yeni-Osmanlıcılıktır.

Nitekim anımsayacaksınız, DEM Partisini’nin İmralı heyetinin kıdemli isimlerinden Ahmet Türk de bunu şu şekilde formüle etmişti: “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” (Nefes, 1.4.2025).

İktidarın “Lozan’ı hezimet” görmesi ama Misakı Millicilik yapması da bundandır: Türkiye’yi Kürtlerle genişleterek Musul, Kerkük ve Halep’i almak istiyorlar. Bahçeli’nin buralar için plaka dağıtması o nedenledir. 

İktidarın Suriye politikasının esası da budur. Erdoğan 10 Kasım 2017’de, Beştepe’de muhtarlara seslenirken “Kurtuluş Savaşı başlarken ilan edilen Misakı Milliye sahip çıkılamadığından” şikayet etmiş ve “Irak ile Suriye politikalarının hedefinin Misakı Milli olduğunu” belirtmiş, “İdlib’de yapılmakta olan budur, Afrin’de yapılmakta olan budur” demişti. 

Yine Öcalan da Misakı Milli’yi bir Türk-Kürt ittifakı diye niteleyerek güncel politik ihtiyacın argümanı haline getirmişti (s.93).

Yani Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan, Misakı Milli adı altında, Türkiye’yi Kürtlerle genişletip, Musul, Kerkük ve Halep’e uzanarak Yeni-Osmanlı inşa etmek istemektedirler. İşte Açılımla da bunu uygun bir Türk-Kürt-İslam rejimi oluşturup, devleti dönüştürmeye çalışmaktadırlar.

Projenin asıl sahibi

Bakınız bugünkü Misakı Millicilik, ne Türkiyeciliktir, ne de Türk ile Kürt’ün yararını gözetmektedir. Bugünkü Misakı Millicilik Yeni-Osmanlıcılıktır ve daha vahimi ABD emperyalizminin bölge planlamasının içindedir.

“Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” planının asıl sahibi Paul Henze’dir, Graham Fuller’dir, CIA’dır, Pentagon’dur, ABD’dir. “Kemalizm bitti” diyen, “Ilımlı İslami Yeni Türkiye Cumhuriyeti” hedefi koyan, “Türkiye’yi Kürtlerle genişletin” diyen onlardır. 

Graham Fuller’in 1999’da “Kuzey Irak’ı alın, Musul Kerkük sizin olsun” demesi de, Büyükelçi Robert Pearson’un 2003’te “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olarak düşünülmeli” demesi de, David Philips’in 2007’deki “PKK’nin silahsızlandırılması, dağdan indirilmesi ve entegrasyonu” raporu da, bugün Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın dile getirdiği tezlerin asıl kaynağıdır.

ABD bugün Suriye’de PYD devletine o nedenle sponsordur, ABD bugün Irak’ta Barzani devletiyle 110 milyar dolarlık enerji işbirliğini o nedenle yapmaktadır. Ve ABD emperyalizminin planlarından Türk’e ve Kürt’e fayda ummak ise eşyanın tabiatına aykırıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK Kongresinde ABD’nin rolü

PKK Kongresinin üç temel mesajı var: 

1) Kararlara göre “PKK adıyla yürütülen çalışmalar sonlandırıldı” ama “Apocu hareket” farklı şekillerde sürecek. Bunu karar metninde bazen “demokratik siyaset yöntemi”, bazen de “öz savunma örgütlülüğü” diye tarif ediyorlar. Yani PKK aslında ortadan kalkmıyor, kimlik ve şekil değiştiriyor.

2) PKK, sorunun kaynağının “Lozan ve 1924 Anayasası” olduğunu ileri sürerek, çözümü de “Lozan ve 1924 Anayasasının öncesine dönmek” şeklinde koyuyor. PKK böylece doğrudan Cumhuriyeti ve ulusal devleti hedef alıyor. Üstelik bir kaç kez Türkiye’yi “soykırım”la suçlayarak!

3) PKK, kararların uygulanabilmesinin şartlarını da açıklıyor: “Öcalan’ın süreci yönlendirmesi, demokratik siyaset hakkının tanınması ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvence!”

Erdoğan ve Bahçeli rahatsız değil

Türkiye’yi ayağa kaldıran bu mesajlar, suçlamalar, iddialar bildirinin muhataplarını hiç rahatsız etmedi! Tersine, Cumhurbaşkanı Erdoğan da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de bildiriyle ilgili memnuniyet açıkladılar. Hatta Erdoğan, “yeni bir safhaya” geçildiğini müjdeledi!

AKP medyası da bildirideki Lozan ve soykırım gibi suçlamaların kulak arkası edilmesini savundu. “Lozan hezimettir” diyenler için, “sorunun kaynağı Lozan’dır” denilmesi elbette bir sorun teşkil etmiyor!

Öcalan da ilk kısa değerlendirmesinde “PKK 12. Kongresinde alınan kararları ve önümüzdeki döneme ilişkin mesajları saygıyla selamlıyorum” dedi. (Oysa Öcalan yıllar önce ‘Sevr’e karşı Lozan’ çizgisini savunmuştu ve bu bakımdan siyasal İslamcılardan daha ileri bir tutum almıştı.)

PKK Kongresinde kim, neyi savundu?

PKK Kongresi’ndeki konuşmaları da inceledim. Açıklanan karar metninin, Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın konuşmalarına paralel olduğu görülüyor. Hatta konuşmalar metne göre daha da üst perdeden: Açıkça 52 yıldır sürdürdükleri mücadelenin zaferle sonuçlandığını, Türk devletinin bu nedenle kendileriyle anlaşmaya oturduğunu savunuyorlar.

PKK liderleri, öncelikle PKK’nin varlığının çeşitli şekillerde süreceğini belirtiyorlar. Karayılan “PKK 2002’de de feshedildi, amaç değişim-dönüşümdü, yeni bir sürecin başlangıcıydı” diyor ve bugünkü kararın da “bir son olmadığını, yeni bir başlangıç olduğunu” savunuyor. Duran Kalkan da “bunun bir son olmadığını, yeni çıkışların önünü açacak bir başlangıç olduğunu, kararın 52 yıllık Apocu hareketin PKK adıyla yürüyüşünün sonlandırılmasından ibaret olduğunu” belirtiyor. Kalkan, Kongrenin hızla tamamlandığını ama “fiiliyatının aylarca süreceğini” belirtiyor, bu zaman diliminde de “Apocu hareketin, misyonununa uygun şekilde yeni sürece taşınacağını” söylüyor. Kalkan, “Bu sonladırıp bitirme değildir, PKK’nin kuruluşundan çok daha güçlü biçimde yeni kuruluşlar için ön açmadır” diyor. Öte yandan Karayılan, “silah bırakma kararının uygulanabilmesi için, önce yasal değişikliklerin yapılmasını” istiyor ve “Önder Apo’ya güveniyoruz ama silahları gerçekten devre dışı bırakmamız için devlete de güvenmemiz gerekiyor” diyor. (ANF, 13.5.2025).

ABD’li sözcü detay vermeden işaret etti

ABD, PKK Kongresi bildirisinden memnun. Dahası bu sonuçta parmağının da olduğu anlaşılıyor. Örneğin ”ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Tommy Pigott, ‘ABD’nin, PKK’nin bu kararında bir etkisinin olup olmadığı’ yönündeki soruya net yanıt vermekten kaçınırken, Türk ve ABD’li diplomatlar arasındaki diplomatik görüşmelerin detaylarına girmeyeceğini söyledi. Sözcü ‘terör örgütünün silah bırakması medeniyet için bir zaferdir’ değerlendirmesi yaptı” (AA, 13.5.2025).

Burada kritik konu, Suriye’deki PYD/YPG’nin durumudur. Nitekim DEM Partili Cengiz Çandar, PKK’nin fesih ve silah bırakma kararının PYD/YPG’yi kapsamadığını vurguluyor.

Anımsayacaksınız, ABD önce HTŞ ile SDG’yi (omurgasını YPG’nin oluşturduğu örgüt), ardından da PYD ile ENKS’yi (Barzanicilerin Suriye kolu) anlaşma masasına oturtmuştu. Yaptırımları aşamalı kaldırma, Washington’un buradaki kozuydu.

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’dayken Suriye’ye yaptırımları kaldırdığını açıkladı. Kararında “Erdoğan’la görüşmesinin” payı olduğuna dikkat çekti. Trump, Riyad’da hem Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile ikili görüşme yaptı, hem de Suudi Veliaht Prensi Selman ve uzaktan erişim yoluyla Erdoğan’ın da dahil olduğu dörtlü zirve yaptı.

Kısacası Açılım ile Suriye’de Esad’ın devrilmesi sürecinin paralel gitmesi ve PKK’nin Kongre kararıyla Suriye’ye yaptırımların kalkması arasında doğrudan bir ilişki var. Hepsinin çıktığı kapı da PKK’nin yeni bir kimlikle Suriye’nin kuzeydoğusunda devletleşmekte olduğudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Devletin dönüşümünde kaldıraç: Açılım

PKK’nin 5-7 Mayıs 2025’te kongre toplayarak “Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki çağrısı temelinde” karar alması ve Erdoğan’ın 8 Mayıs 2025’te “Bugün yarın PKK silahları bırakacak, örgütü feshedecek” demesi, Türk siyasi tarihinde hem bir dönemin kapanışı ama hem de bir dönemin başlangıcıdır.

Bunu “devletin dönüşümü hedefli yeni bir döneme giriş” diye de okuyabiliriz. Şöyle ki:

İlk açılımın devamı 

1 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin DEM’li milletvekilleriyle tokalaşarak başlattığı yeni açılım, 2009 ve 2013’teki açılımların devamı mıdır, yoksa tersi midir? 

İlk açılıma karşı olup şimdiki açılımı destekleyenler, bunun öncekinin tam tersi olduğunu ileri sürüyorlar. Bu kesimlere göre, eski açılım ABD’nin açılımıydı ama yeni açılım ABD’ye karşı yürüyor.

Gerçi AKP ve DEM sözcülerinden bu yönde bir değerlendirme duymadık; ne açılımın ABD’ye karşı olduğunu ne de ilkinin tersi olduğunu söylüyorlar. Hatta tersine bu açılımın, ilkinin hatalarından çıkarılan derslerle daha başarılı devamı olduğunu belirtiyorlar. 

MHP ve benzeri devletçi siyasetlerin “bugünkü açılımın dünkü açılımın tam tersi olduğunu” iddia etmeleri, öncelikle tabanlarına, tutumlarındaki 180 derecelik dönüşü kabullendirebilmek içindir.

TSK’den sonra kurucu parti

23 yıllık AKP iktidarı sermaye sınıfı içindeki değişimin ve haliyle devletin dönüşümünün tarihidir aynı zamanda. Bu dönüşümlerde açılımlar kritik önemdedir. AKP, açılımı devleti dönüştürmekte bir manivela/kaldıraç gibi kullandı.

2009 ve 2013’teki açılımlar Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla paralel yürütüldü, şimdiki açılım da “silkeleme” ve “telef etme” operasyonlarıyla paralel yürütülüyor.

AKP dün açılımı devletin dönüşümünde kaldıraç yaparken, o dönüşüme direnecek kuvvet olarak TSK’yi Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla etkisizleştirdi. 

AKP bugün açılımı yine devletin dönüşümünde kaldıraç yaparken, bu kez ”eski devletin” kurucu partisi CHP’yi etkisizleştirmeye çalışıyor. (Aradaki süreçlerde başta kaset operasyonları olmak üzere çeşitli alt operasyonlarla CHP önemli oranda zaafa uğratıldı zaten.)

Bu süreçte Bahçeli’nin Öcalan için “kurucu önder” ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel için “bir siyasi kurumun yöneticisi” demesi; MHP’nin DEM’le bayramlaşıp CHP’yle bayramlaşmaması; Cumhur İttifakı nezdinde DEM’in normalleştirilip CHP’nin şeytanlaştırılması; Öcalan’ın örgütüne çeşitli yollarla talimat verebilmesi sağlanırken Ekrem İmamoğlu’na sosyal medyanın yasaklanması, devletin dönüşümünde kullanılan psikolojik savaş yöntemleridir.

PKK’nin siyasete entegrasyonu

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te, daha üç gün önce TBMM’den atılmasını istediği DEM milletvekillerinin sırasına giderek onlarla tokalaşması, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun, örgütünü feshettiğini açıklasın” demesi ve Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te bu çağrıya olumlu yanıt vermesi ile HTŞ’nin Türkiye’nin denetimindeki İdlib’den 27 Kasım 2024’te çıkarak ABD-İsrail-Türkiye desteğiyle 8 Aralık 2024’te Esad’ı devirip Şam’a girmesi arasındaki ilişkiyi görmeden, açılım anlaşılmaz. 

Yeni açılım, silah bırakması adı altında PKK’nin Suriye’de devletleşmesi ve Türkiye’de siyasete entegrasyonudur. Parlamenter rejimi yıkıp Türk-İslam sentezli başkanlık rejimine dönüşüm, şimdi Türk-Kürt-İslam sentezli yeni bir dönüşümle ilerletilmek isteniyor. 

PKK, silahlı mücadelesinin zaten hedefi olan Türk siyasetine entegrasyonu getireceği ve Suriye’de devletleşeceği için, Erdoğan da kendisine yeni anayasa ile sınırsız başkanlık yolu açacağı için açılımda uzlaşmış durumda.

Kısacası “teröre diz çöktürülüyor” örtüsünün arkasında başka şeyler oluyor. Tersine terör “50 yıllık mücadelesinin” hedeflerine ulaşıyor adım adım: Bir ”parçada” devletçiği ortaya çıkıyor, bir “parçada” da iktidar koalisyonunun unsuru oluyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mayıs 2025

, , , , , , , ,

1 Yorum

Ankara’nın kulisleri

Ufuk Ötesi okurları bilir, kulis yazmam. Çünkü hem kulislerde pek bulunmam, hem de bu tür kulis haberlerinin subjektif olduğunu değerlendiririm. 

Ancak Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi olarak düzenlediğimiz “çok kutuplu yeni dünya” panelinin son hazırlıkları için üç gündür Ankara’daydım ve bu süreçte haliyle kulislere denk geldim. 

O nedenle bugün iç ve dış politika kulisi yazacağım, zira uzun yıllardır Ankara’nın kulislerini ilk kez bu kadar hareketli gördüm.

’CHP’ye kayyum’ meselesi

“CHP’ye kayyum atanacak” propagandası, çarşamba akşamı katıldığım bir büyükelçilik resepsiyonunun en çok fısıltıyla konuşulan konusuydu. Yoğun bir şekilde ilginç bir “perşembe sabahına uyanılacağı” yorumları vardı.

Bana iki nedenle pek olası gelmedi. Birincisi CHP’yi salon partisi olmaktan çıkarıp onu meydan partisi yapmaya mecbur eden Saraçhane Cephesi, kayyum olasılığının önünü kapatmıştı bence. İkincisi, buna rağmen CHP’ye kayyum atamak, iktidarın siyasi ve ekonomik intiharı olurdu.

Kuşkusuz iktidarın içinde bir kanadın bunu ciddi ciddi düşündüğünün emareleri vardı aslında. Açık açık “karar alındı, FETÖ gibi CHP de tasfiye edilecek” diye yazıyorlardı çünkü. Üstelik “DEM’in normalleştirilip CHP’nin şeytanlaştırılması” ve “Öcalan’ın özgürlüğünün tartıştırılıp Ekrem İmamoğlu ve Ümit Özdağ’ın tutuklanması”, devletin çalışma prensibine de uyuyordu.

AKP ile MHP arasında çelişki var mı?

Ankara kulislerinin ikinci gözde konusu AKP ile MHP arasında bir çelişkinin olup olmadığıydı. Ağırlıklı olarak bir çelişkinin varlığına işaret ediliyordu. Devlet Bahçeli’nin gerek “İmamoğlu’yla ilgili mahkeme süreçlerinin ivedilikle görüşülüp karara bağlanması gerekmektedir” demesi, gerekse “CHP’ye kayyum hem doğru değil hem de mümkün değildir” sözleri, çelişkiye işaret edenlerin en güçlü argümanıydı.

Üstelik öncesine de işaret ediliyor: Örneğin Mardin Belediye Başkanlığına kayyum atanarak Ahmet Türk’ün görevden alınması ama Bahçeli tarafından “İmralı heyetinde olmasının” istenmesi, AKP ile MHP arasındaki çelişkilerden biri olarak savunuluyor. 

Bu arada net olmayan şuydu: Bu çelişki, Bahçeli ile saray arasında mı, yoksa Bahçeli ile iktidarın bir kanadı arasında mıydı? İkincisini savunanların çoğunlukta olduğunu söyleyebilirim.

Dahası o kanadın, aslında Erdoğan sonrasına hazırlık yaptığı, mevzi kazanmaya çalıştığı da iddia ediliyor. Yani asıl çelişkinin AKP içinde olduğu belirtiliyor.

Erdoğan sonrası hesapları

AKP içinde Erdoğan sonrası hesaplarının yapılması normal. Zira Erdoğan şu anda zaten anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanlığı yapmakta. Dördüncüsünü zorlayabilecek siyasi gücü ise artık yok, çünkü AKP birinci parti değil.

Öcalan üzerinden DEM Partisi katkılı yeni anayasa konusu ise o açmazın açarı olarak görülüyor. 

İşte bu aşamada çeşitli senaryolar konuşuluyor. İddialardan biri şu: Yukarıda bahsettiğimiz AKP içindeki o kanat, açılımın ilerleyemeyeceğinden hareketle “Erdoğan’a yeniden başkanlık yolunun açılamayacağı” üzerine yatırım yapıyor. İşte Bahçeli ile asıl bu kanat arasında bir çelişki olduğu belirtiliyor.

Ve asıl önemlisi, bu kanadın yargıda gücü olduğu ve “kaosçu” bir çizgiyi savunduğu iddia ediliyor.

İçerinin dışarıya etkisi

Meselenin bir de dış boyutu var. Şöyle ki Erdoğan’ın yeniden başkanlığı ile anayasa arasında, anayasa ile açılım arasında, açılım ile Suriye arasında, Suriye’deki Türkiye politikası ile ABD ve İsrail politikaları arasında bağ var. 

Bu durum, iktidarın ABD ve İsrail politikasını etkileyecek. İşte orada da AKP içinde ABD-İsrail’in “yeni Ortadoğu düzenine” eklemlenmek isteyenlerle sürecin önceki dönemde olduğu gibi “denge içinde” götürülebileceğini savunanlar arasında çelişkiler olduğu söyleniyor.

Ankara’nın kulisleri böyle işte. Dediğim gibi kulislerin subjektifliği yanıltıcıdır. O nedenle şöyle diyerek bitireyim: “Kulislere inanmayın, kulissiz de kalmayın.” 

Ama asla unutmayın: Osmanlı’da oyun çoktur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK’nin PYD’leşerek devletleşmesi

İki koldan yürüyen müzakerelerin ardından Öcalan çağrısını yaptı: “PKK kongre toplayıp kendisini feshetmeli.“

Öcalan’ın çağrısından pek çok aktör memnun: İçeride Erdoğan memnun, Bahçeli memnun, Özel memnun, Babacan memnun, Davutoğlu memnun, hatta sürece karşı olan Perinçek bile memnun. Kürt aktörler memnun; Mesut Barzani memnun, PYD Eş Başkanı Salih Müslim memnun, YPG Komutanı Mazlum Abdi memnun. Dış faktörler memnun: Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Brian Hughes “sorunlu bölgeye barış getirecek“ dedi, Washington memnun; Almanya Dışişleri Bakanlığı “tarihi fırsat” dedi, Berlin memnun; İngiltere Dışişleri Bakanlığı destek açıkladı, Londra memnun.

Terör örgütünün elindeki silahı bırakmasından ve kendisini lağvetmesinden birbirine karşıt kuvvetlerin memnun olması ender bir durum. Bu da gazeteci olarak bize, arka planını sorgulamayı yüklüyor.

Öcalan’ın çok boyutlu kullanımı

Kürt kökenli bir Türk gazeteci olarak “Kürt sorunu” hep ilgi alanım oldu. Özellikle konuyu bölgesel ve uluslararası boyutlarıyla analiz ederek kitaplar (Büyük Kürdistan, Hükümet-PKK Görüşmeleri, Amerikan Koridoru) yazdım. O nedenle konuya güncelden ve taktik düzlemden çok, geniş tarih aralığından ve stratejik düzlemden bakmaya çalışacağım. 

Önce şu saptamayla başlayalım. Öcalan’ın çağrısında PKK’nin ömrünü tamamlamasına gerekçe yaptığı “reelsosyalizmin 90’larda çökmesi” konusu kritik bir perdelemedir. Zira PKK gerçekte hiçbir zaman sosyalist olmadı, dahası 1980 öncesinde Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda “sosyalist örgütleri temizleme” amacı izlediği için hem Gladyo’nun işine geldi hem de sistem tarafından görmezlikten gelindi.

Bu, birincisi dış faktör olarak PKK’nin daha sonra ABD’yle kuracağı işbirliğinin zeminini anlamak açısından, ikincisi de iç faktör olarak Öcalan’ın siyasette kullanılması bakımından önemlidir.

Erdoğan’ın Öcalan kartı

AKP hükümetinin rejimi ve sistemi erozyona uğratıp devletleşmesiyle, bu süreçlerde Öcalan’ı kullanması arasında önemli bir ilişki vardır. Birkaç örnekle anımsatalım:

– Öcalan Ergenekon operasyonlarında kullanıldı. TSK ve ulusalcılara karşı Kürt hareketinin siyasi desteği alındı.

– Öcalan, Gezi’de “darbe gördüğü” için Taksim’e çıkmayan Kürt siyasi partisine ayar vermekte kullanıldı. Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” mesajıyla Gezi’nin ruhu hedef alındı, Taksim’deki PKK flamalarıyla geniş kitlenin Gezi’ye soğuması sağlandı.

– Öcalan seçimlerde kullanıldı. Örneğin iktidar, İmamoğlu’nun İstanbul seçimini kazanmaması için Öcalan’ı devreye soktu, Kürtlerin oyunu İmamoğlu’na vermemesi istendi.

– Kürt siyasi hareketi içindeki AKP’yi etkileyen çelişmelerde Öcalan kullanıldı. Erdoğan’ın “Edirne’deki (Demirtaş) İmralı’ya hesap verecek” sözü o ilişkinin tipik göstergesidir.

Öcalan’ın anahtarı hangi kapıları açacak?

Daha belirleyici olan ise stratejik düzlemde yaşananlardır. ABD, PKK üzerinden önce Irak Kürdistanı’nı kurdu, şimdi de Suriye Kürdistanı’nı kurmaya çalışıyor. Nasıl mı?

ABD Irak’taki büyük oyunuyla, Türk devletinin PKK’yle mücadele karşılığında Barzanistan’ı tanımasını sağlamış oldu! ABD benzer yöntemle Türk devletini PYD özerkliğini kabul etmeye zorluyor; PKK’nin silah bırakması, kendini lağvetmesi ve Suriye’deki yapının tanınması… (Nitekim YPG Komutanı Mazlum Abdi “Öcalan’ın çağrısı bize değil, PKK’ye” diyor)

Öyle ki PKK’nin feshi “sihirli bir açacak” niteliği kazanmış durumda. Çünkü PKK çok boyutlu ilişkilerde tıkaç niteliği taşıyor; AKP-ABD ilişkilerinin önünde bir tıkaç, Türkiye’nin PYD özerkliğini kabul etmesinin önünde bir tıkaç, hatta Kürt siyasi hareketinin daha geniş zemin kazanmasının önünde bir tıkaç olarak duruyor. İşte Öcalan bu tıkacı çekerek ABD’yi, AKP’yi, PYD’yi, DEM’i, Barzani’yi rahatlatmış oluyor. Artık her aktör “PKK’nin feshi” anahtarıyla kendi yeni kapısını açabilir! 

Erdoğan’ın yeni kapısı da Kürtlerin desteğiyle “sınırsız başkanlık” sağlayan yeni anayasanın kabulü ve seçim desteği…

Demokrasi tramvayından inen siyasal İslamcılıkla Türkiye’nin demokratikleşmesinin mümkün olmadığı, artık daha ağır bir faturayla görülecek.

Asıl mesele ise şudur: PKK zaten PYD’ye dönüştü, konu PKK’nin feshi değil, PYD’leşerek devletleşmesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mart 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın