Posts Tagged Erdoğan

5 ÜLKELİ ÇÖZÜM PLATFORMU

Son üç günde üç önemli ABD yetkilisi, Suriye’de “Türkiye ile birlikte çalıştıklarını” vurguladı!

Önce ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden konuştu ve “Suriye’de Türkiye’yle el ele çalıştıklarını” söyledi.

Ardından ABD’nin Adana Konsolosluğu’na iki ay önce atanan John Espinoza konuştu. Ekspres gazetesine röportaj veren Espinoza, “Probleme en iyi çözümü bulmak için Türkiye Hükümeti ile yakın çalışıyoruz” dedi.

Son olarak da ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, “ABD ile Türkiye’nin gizli çalışmalar yürüttüğünü” açıkladı. Ricciardone, “bu gizli çalışmanın ne kadarının açıklanacağını da AKP Hükümeti’nin bileceğini” söyleyerek topu Erdoğan’ın kucağına bıraktı.

GİZLİ ÇALIŞMA FELAKETLERİ

Uludere’de 34 yurttaşımızın yanlışlıkla bombalanması, F4 keşif uçağımızın Suriye’de NATO yemi yapılması, Akçakale kışkırtması ve Moskova’dan kalkan Suriye uçağının CIA’nın “roket taşıyor” istihbaratıyla Ankara’ya indirilmesi, bu “yakın ve gizli” çalışmanın örneklerindendir…

Ancak üç günde üç ABD’linin “Türkiye’yle birlikte çalıştıklarını” özellikle vurgulaması bize dikkat çekici geldi. Uluslararası ilişkilerde bunun bir anlamı da, “yakın çalışma” durumunun sekteye uğradığının dolaylı işaretidir. Böyle midir, göreceğiz…

ÜÇLÜ MÜZAKERE SİSTEMİ

Bir süredir yazılarımızda Türkiye ile İran’ı aynı platformda buluşturan Dörtlü Komisyon’un, Ankara’nın Suriye sahnesinden çekilebilmesine fırsat yaratacağını savunduk. Nitekim ABD’nin çok rahatsız olduğu bu platform, Suudi Arabistan üzerinden sabote edildi ve üçüncü toplantısı yapılamadı.

Ancak Bakü’de bir araya gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın 40 dakikalık Suriye görüşmesi, yeni bir fırsata işaret ediyor.

Nitekim Erdoğan, görüşmede “üçlü müzakere sistemi”nin ele alındığını açıkladı:

1) Birinci sistem; Türkiye-Mısır-İran. Bu sistem, Suudi Arabistan’ın olmadığı Dörtlü Komisyon platformu zaten.

2) İkinci sistem; Türkiye-Rusya-İran.

3) Üçüncü Sistem; Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan.

Üçlü müzakere sisteminden anlaşılan, Türkiye’nin Mısır-Suudi Arabistan ikilisi ile Rusya-İran ikilisi arasında arabuluculuğa soyunduğudur. Çünkü üç sistemde de Türkiye var ancak İran, Mısır’la aynı platformda yer almasına rağmen, hem İran hem de Rusya, Suudi Arabistan’la hiç bir araya gelmiyor…

Ancak beş ülkeden oluşan üç sistemin tamamen bölge ülkelerinden oluşması çok önemlidir.

AKP-ÖSO İLİŞKİLERİ

Erdoğan bu “üçlü müzakere sistemi”ni açıkladığı basın toplantısında, Ankara ile Tahran’ın bir başka konuda da mutabık olduğunu müjdeliyordu. BM ve Arap Birliği Özel Temsilcisi Lakhdar Brahimi’nin “kurban bayramında ateşkes önerisi” yapması, her iki ülke tarafından memnuniyetle karşılanmıştı.

Ancak aynı saatlerde Özgür Suriye Ordusu’nun Brahimi’nin çağrısına olumsuz yanıt vermesi, Ankara-ÖSO ilişkilerinin geldiği yer açısından not edilmelidir.

AKP-ÖSO ilişkisinin durumunu anlamak için, son iki haftada gerçekleşen şu olgulara da bakmalıyız:

ÖSO karargâhını sınır dışına taşımak zorunda kaldı.

Türk polisi özel evlerde kalan Suriyeli muhaliflere “ya kamplara geçin ya da Suriye’ye dönün” baskısı yaptı.

Daha önce “tampon bölge”nin barajı ilan edilen mülteci sayısı 100 bini geçti ama AKP medyasında nedense pek ilgi görmedi.

RUSYA VE İRAN’IN JESTLERİ

Hepsinden önemlisi ise Ahmedinejad’ın Bakü’de Erdoğan’a “Akçakale’de haklıydınız” demesi ve Rusya’nın indirilen uçak konusunu fazla büyütmemesidir.

AKP medyasında “jest” olarak selamlanan bu iki gelişme, anlaşılan o ki, Türkiye’nin “beşli çözüm platformu”na evet demesine, Rusya ve İran’ın verdiği olumlu karşılıktır.

Bakalım ABD’nin karşı hamlesi ne olacak?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ekim 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

GAZETECİLERE NOTLAR

Ergenekon davasındaki bir gazeteci tanıklığı, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım’ın 3 yıldır boşuna boşuna esir tutulduğunu ortaya koydu.

Bu cümlenin yanlış anlaşılmaması için belirtelim elbette: Bizim Deniz ve diğerleri, tüm Silivri esirleri, bu tanıklıktan önce de zaten haksız ve hukuksuz esir tutuluyorlardı…

TAYFUN DEVECİOĞLU

Bizim Deniz, Başbakan Erdoğan’ın kasetlerini yayınlamaktan yatıyor. Tarih elbette bu kasetleri yayınlamayı değil tersine kasetin konusunu mahkum edecek, o ayrı… Ancak Ergenekon davasında tanıklık yapan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, o kasetlerin kendilerinde de olduğunu, zaten tüm basına e-postayla servis edildiğini, o dönem yayın yönetmenliğini yaptığı Vatan gazetesinin de bu kasetleri haber yaptığını ancak içeriğini yayınlamadığını anlattı.

Bu tanıklık, o kasetleri basın açıklamasıyla duyuran İşçi Partisi yöneticilerini de, o basın açıklamasını haber yapan Aydınlık ve Ulusal Kanal yöneticilerini, bir kez daha aklamış oluyor!

Meslektaşımız Tayfun Devecioğlu, bu açıklamayı daha önce yaptı mı? Ben duymadım… Keşke daha önce de yapsaydı!

ASLI AYDINTAŞBAŞ

Daha önce yapsaydı demişken…

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Silivri’de tutuklu olmasının en büyük kanıtı(!) kendisine ait olduğu iddia edilen Ergenekon belgeleriydi… Perinçek 5 yıldır o bozuk Türkçeyle yazılmış çapsız metnin kendisine ait olamayacağını anlatıyor, metni kendisiyle röportaj yapan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’ın verdiğini söylüyor…

Geçenlerde Perinçek, Aydıntaşbaş’ı davaya tanık olarak getirtti. Aydıntaşbaş belgede kendi el yazısıyla notları olduğu için “o belgeyi ben verdim” demek durumunda kaldı.

Yukarıdaki soruyu bu kez daha vurgulu sormak durumundayım: Ey Aslı Aydıntaşbaş, Türk basınının en militarist kalemi, Suriye’ye savaş ilan eden gazeteci… Neden 5 yıldır çıkıp da “o belgeyi Perinçek’e ben verdim” demedin?

ŞAMİL TAYYAR

Militarizmden bahsetmişken…

Aslı Aydıntaşbaş’la bu alanda yarışan isimlerden biri de gazeteci-milletvekili Şamil Tayyar.

Tayyar, “3 saatte Şam’a varırız” diyor ve Şam’ı Şam’il yapma rüyası görüyor! DSP adaylığından AKP yandaşlığına geçiş hızına göre yapıldığı anlaşılan bu hız hesabı, onun artık “ben buldum, patladı gitti” diyen atıcılar kralı Seyyar Tayyar’ı da geçtiğini gösteriyor!

SELÇUK ÖZDAĞ

Gazetecilikten, daha doğrusu Vakit’ten TBMM’ye transfer olanlardan biri de AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ

Özdağ, “Nazım Hikmet’in naaşı Kurtuluş Savaşı topraklarını kirletir” başlıklı yazısını da koyduğu “Vakitsiz Yazılar” kitabını Meclis’te dağıtmış…

Bakalım, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yazan Nazım’ın naaşını diline dolayan Özdağ’ın Meclis’i kirletmesine ses çıkarılacak mı?

AHMET ŞIK

Bir sözümüz de gazeteci Ahmet Şık’a… Kendisi de Ergenekon tertibiyle bir süre esir kalan Şık, hiç de şık olmayan bir işe imza atmış…

Taraf gazetesini eleştiren Ahmet Şık, meseleyi ne yapıp edip Aydınlık gazetesine getirmiş ve her ikisini de aynı kefeye koyma gafletine düşmüş.

Bu özel yeteneğinin üzerinde durmayacağım ama şimdilik şu kadarıyla yetinelim. Yolu Aydınlık’tan geçmiş Cengiz Çandar, Halil Berktay, Oral Çalışlar ve Alper Görmüş üzerinden Aydınlık’a saldırmak hem şık değil, hem ahlaki değil, hem akıl işi değil, hem de doğru değil…

ORAL ÇALIŞLAR

Oral Çalışlar demişken…

Ustamız Hasan Yalçın aramızda olsaydı, Çalışlar’ın şu yazısından kesin müthiş bir teori çıkarırdı. Bizim çapımız yetmez, naçizane şu kadarını söyleyeyim: Dönmek sadece onur gibi, şeref gibi kavramları değil, doğrudan zekâyı da etkiliyormuş!

Aksi takdirde Çalışlar, Lenin ile Erdoğan arasında nasıl bir ilişki kurabilirdi ki?! Zira parayla yazdırsan, yazılmaz!

Bakın Çalışlar dünkü köşesinde ne diyor: “Lenin’e ait ve çokça kullandığımız bir deyim vardı: ‘Devrim yolu Nevski Bulvarı gibi düz ve engebesiz değildir.’ AK Parti’nin Kürt Sorunu’yla ilişkisi, demokrasi konusundaki tercihleri de çok inişli çıkışlı bir yol izliyor.”

AKP yandaşlığına Lenin’i referans gösterebilmek, en çapsızına nasip oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN, ALP ARSLAN DEĞİLDİR

Başbakan Erdoğan’ın AKP Kongresi’nde 2071 hedefini göstermesi, yoğun gündem nedeniyle olsa gerek, pek tartışılmadı…

Bir kaç köşe yazarı, Erdoğan’ın Malazgirt’in 1000. yıldönümünü hedef göstermesini,  AKP’nin bölgesel politikalarına bağladı. “Türk’ün Kürt’le birleşerek Diyojen’i yenmesi” şeklinde özetledikleri Malazgirt Zaferi’ni güncellediler ve Erdoğan’ın “Ortadoğu’da Kürtlerle birleşerek Türkiye’yi büyütmeyi” hedeflediğini yazdılar.

Bu ters denklemi ayakları üzerine oturtacağız ama gelin önce Malazgirt Savaşı’na dair kısa birkaç şey söyleyelim.

BİZANS AVRUPAİLE ORTADOĞU ARASINDA TAMPONDU

Her ne kadar Türkler 1048’den itibaren Anadolu’ya akınlar düzenlemeye ve yerleşmeye başlamışsa da, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru Diyojen arasındaki 1071 Malazgirt Savaşı, tarihe “Türklere Anadolu kapılarını açan son savaş” olarak geçti.

Hristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasında tampon olan Bizans’ın bu yenilgisi, her şeyden önemlisi Doğu’nun Batı’ya yönelmesinin önünü açtı. Batı’nın bu yönelişe karşı önlemi olan Haçlı Seferleri ise tam olarak etkili olamadı.

Doğu Anadolu’daki bu savaşta askeri büyüklük Bizans’taydı. Diyojen’in ordusu düzenli Rum ve Ermeni birlikleri ile ücretli Slav, Got, Germen, Frank, Gürcü, Uz, Peçenek, Kıpçak-Kuman askerlerden oluşuyordu.

Ancak savaş esnasında Türk kavimleri olan Uz, Peçenek ve Kıpçak-Kuman askerleri saf değiştirmiş, Ermeni askerler ise Malazgirt’e ilerlerken Sivas’ta Ermeni mahallelerini yakan ve pek çok Ermeni önderi öldüren Diyojen’e tepki göstererek kaçmıştı.

TÜRK-KÜRT BİRLİKTELİĞİNİN MİLADI

Alp Arslan’ın ordusunda ise sayıları tartışmalı da olsa Kürtler vardı. İki uç fikri görmek bakımından anımsatalım:

Aysel Tuğluk’a göre “Türkler, Malazgirt Savaşı’nın Kürtler’in desteğiyle kazanmışlardır. Anadolu içlerine doğru yönelirken Kürtler’le ittifak içinde olmayı başarıları için zorunlu görmüşlerdir.”

Tarihçi Erhan Afyoncu ise şöyle değerlendirmektedir: “Malazgirt Savaşı’nın sonucuna tesir edecek büyüklükte olmasa da Kürtler bu savaşta Selçuklu bayrağı altında savaşmışlardır. Ancak burada bir ittifak söz konusu değildir. Kürtler, Mervânî Emirliği Selçuklular’a tâbi olduğu için Malazgirt Savaşı’na katılmışlardır.”

Öyle de olsa böyle de olsa, Türk ve Kürt’ün Malazgirt gibi bölge tarihi açısından kritik öneme sahip bir dönemeci yan yana aldığını söyleyebiliriz. Bu tarih, aynı zamanda “Türk ve Kürt bu coğrafyada bin yıldır beraber yaşamaktadır” şeklindeki gerçekliğin miladıdır.

ERDOĞAN’IN TARİHTEKİ YERİ

Ancak Erdoğan’ın kongrede 2071 hedefi koyması, tarihi ters çevirme gayretidir.

Çünkü Malazgirt, AKP yandaşlarının da sunduğu gibi “Türk ve Kürt’ün birleşerek Diyojen’i yenmesidir” elbette ama AKP, bugün tersini yapmakta ve Diyojen’le yani Batı’yla birleşerek Doğu’ya karşı konumlanmaktadır!

Erdoğan, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olarak; Kürecik radarıyla İran’a karşı İsrail’in güvenliğini sağlamaktadır, Kuzey Irak’ı Irak’tan koparmaya çalışmaktadır, Akdeniz’i Barzani’ye açabilmek için Suriye’ye karşı savaşmaktadır…

Çünkü Erdoğan, Alp Arslan değildir; en fazla Damat Ferit’tir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ekim 2012

, , ,

Yorum bırakın

FATURA ÖNCE DAVUTOĞLU’NA KESİLECEK

Urfa-Akçakale’ye düşen top mermisi ve 5 yurttaşımızın yaşamını yitirmesi, Türkiye-Suriye geriliminin zirvesiydi. 18 aydır adım adım tırmanan gerilim, bu olayla birlikte iniş eğilime giriyor…

Anımsayacağınız gibi “Dörtlü Komisyonun” Türkiye’ye “Suriye sahnesinden çekilme fırsatı” yaratacağını birkaç haftadır savunuyorduk. Çünkü çözümün adresi ancak Türkiye ile İran’ın birlikte bulunduğu bir platform olabilirdi… Cenevre Platformu’nun en önemli eksikliği buydu.

ÇÖZÜMÜN ADRESİ: TÜRKİYE-İRAN İŞBİRLİĞİ

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile İran Cumhurbaşkanı 1. Yardımcısı’nın Akçakale olayından sonra bir araya gelmesi, Ankara ile Tahran’ın Suriye krizinde artık birlikte çalışacağına işaret ediyordu.

Erdoğan ve Muhammed Rıza Rahimi, ikili görüşmenin ardından yaptıkları ortak basın toplantısında bu yönelime girdiklerini açıkça ilan da ettiler.

Başbakan Tayyip ErdoğanBizim asla savaş çıkarmak gibi bir derdimiz olamaz. Savaşın getirdiği neticeler Irak’ta, Afganistan’da ortadadır” diyerek, nesnel olarak ne kadar ileri gidebileceklerinin sınırını çizdi. Dahası ErdoğanÇözüm için İran’la çalışıyoruz. Bizim artık süratle buradan bir netice çıkarmamız çok çok büyük önem arz ediyor.” diyerek yeni yönelimi sergiledi.

AKP’DE SURİYE ÇATLAĞI

Kuşkusuz Beyaz Saray’ın Türkiye’yi Suriye’ye ittiği ancak ABD’nin hem iç sorunları nedeniyle hem de Rusya-Çin-İran bloğunun gücü nedeniyle aktif tutum sergileyemediği koşullarda, AKP Hükümeti’nin de neler yapabileceğinin sınırları belliydi.

Dahası, ABD’nin iteklemesiyle sürdürülen Suriye karşıtlığının AKP’de önemli çatlaklar yarattığı da gün geçtikçe açığa çıkıyordu…

Nitekim Akçakale’ye top mermisinin düşmesinin ardından, Başbakanlık-Genelkurmay-Dışişleri üçgeninde alarm yaşandığı o ilk birkaç saat içinde bu çatlağın izleri açıkça ortaya çıktı. Örneğin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bursa’da “Suriye’ye haddini bildirme” nutukları atarken, bir diğer Başbakan Yardımcısı Beşir AtalayTürkiye’yi Suriye içine çekmeye çalışıyorlar” diyerek “biz bu oyuna gelmeyiz” mesajı veriyordu.

Başbakan Erdoğan’ın Müsteşarı İbrahim Kalın ise gece attığı twit’lerde “Türkiye Suriye’yle savaş istemiyor” diyor ve yapılan misillemeyi de “savaşa girmeden mukabelede bulunuyoruz” sözleriyle açıklıyordu. Kalın’ın bu sözleri, kuşkusuz Erdoğan’ın görüşlerini yansıtıyordu.

AKP, ARTIK BÖLGE İÇİN GÜVENLİK SORUNUDUR

ABD adına girilen bu işten bir sonuç alınamamasının elbette kimi sonuçları olacaktır. Her ne kadar BOP Eşbaşkanlığı verilen Suriye ihalesinin başarısızlığını kendi içinde birilerine fatura ederek telafi etmeye çalışacaksa da, asıl sonuçlar daha kapsamlı ve büyük olacaktır!

Çünkü Suriye krizine kadarki süreçte AKP iktidarı, sadece Türkiye için bir güvenlik sorunuydu. Ancak bu meselede iyice açığa çıktı ki, AKP artık bölge için bir güvenlik sorunu haline gelmiştir!

Biz yine de bitirirken soralım: BOP eşbaşkanlığına verilen Suriye ihalesinin başarısızlığının faturası ilk kime kesilecek? Kullanılamayacak tezkerenin TBMM’de geçmesinin ardından “Türkiye’nin mesajı her halükarda alınmıştır” diyerek durumu geçiştirmeye çalışan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu mu dediniz?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ekim 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN TGB KORKUSU

Başbakan Erdoğan’ın Ankara Üniversitesi’nin açılışını yapması “ileri demokrasimiz” açısından bir ilke daha vesile oldu. Şöyle ki, öğrenciler “uslu” ve “yaramaz” diye ikiye ayrıldı. Üniversite yönetimin yaptığı bu ayrımla oluşturulan listeler açılış günü kapıdaki polislere verildi. Polisler gelen öğrencinin kimliğine bakıp, ismi listede varsa içeri aldı, ismi yoksa içeri sokmadı!

Yani üniversite açılışına üniversite öğrencisi sokulmadı!

Böylesi bir kepazeliğin tek gerekçesi vardı: Başbakan Erdoğan’ın öğrenciler tarafından protesto edilmesini engelleyebilmek.

Bu kafayla üniversiteleri kapatmak zorunda bile kalırlar. Zira protestolar çığ gibi büyüyecek…

GÜL KOKULU REKTÖRLER

Bu son uygulama, üniversitelerin ne hale getirildiğini de ortaya koyuyor. 5-6 yıl önce Cumhuriyete sahip çıkan üniversitelerin çoğunun yönetimi, artık iktidara yandaşlık yapma yarışına soyunmuş akademik bademlerle dolu!

Sadece kendi oyuyla rektör olabilenler bile var…

Bilim ve Gelecek Dergisi’nin son sayısı gelinen yeri anlamamızı sağlıyor. Dergi, son sayısında Türkiye’nin rektör haritasını çıkarmış. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün hangi kriterlerle rektör atadığını, Cemaat-AKP kadrolaşmasının geldiği boyutu, muhalif öğretim üyelerinin nasıl cezalandırıldığını, ayrıntılı incelemiş…

Sonuç olarak üniversiteler, bilimsel bilginin üretildiği merkez olmaktan hızla uzaklaşıyor…

AKP KAFESLEDİ, TGB ÇUVALI ÇIKARTTI!

Erdoğan cephesinden bakılınca bu korkunun dayanakları fazlasıyla görülüyor kuşkusuz…

Örneğin AKP, Türk askerinin başına çuval geçirilmesini “büyük devletler özür dilemez” diyerek geçiştirmiş, “ne notası, müzik notası mı” diyerek durumdan memnuniyetini sergilemişti. Ancak Türkiye Gençlik Birliği TGB, hem de birkaç kez, yakaladığı ABD askerinin başına çuval geçirerek onurumuza sahip çıkmıştı…

Örneğin AKP, ABD’yle birlikte TSK’yi kafeslemiş ama TGB “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyerek gençliğin vatansever sesi olmuştu…

Sayısız örnek için yerimiz yok… Ama AKP’nin TGB’den neden korktuğunu en somut olarak ortaya koyan bir eylemi anımsatarak bitirelim: TGB, bu 19 Mayıs’ta polis rakamlarına göre 250 bin genci Taksim’de toplamış ve “Bağımsız Türkiye” için ant içmişti…

İşte şimdi o andın devamı olarak 29 Ekim’de, Ankara’yı, Cumhuriyet’in başkentini “bağımsız Türkiye” sloganlarıyla inletmeye hazırlanıyorlar…

TELGRAFÇI HAMDİ’NİN TORUNLARIYIZ

Erdoğan’ın korkusu öyle bir noktaya gelmiş ki, artık milli, ulusalcı, solcu gazetelere ambargo uygulamaya bile kalktı.

Nafile… Telgrafçı Hamdi’nin “su borusundan füze yapan” torunları için gazetecilik yapabilmenin sınırları yoktur!

Gelin bugünkü Ufuk Ötesi’ni, Erdoğan’ın durumunu anlatan bir fıkrayla bitirelim:

Napolyon, tekrar dünyaya gönderilmiş. Önce Beyaz Saray’da akşam yemeğinde ağırlanmış. Yemek bittiğinde Napolyon, Obama’ya şöyle demiş: ‘Sizin elinizdeki silahlara sahip olsaydık, Waterloo’da savaşı kaybetmezdik…’

“Ardından Rusya ağırlamış kendisini. Yemek bittikten sonra Napolyon, Putin’e dönmüş: ‘Sizdeki bu KGB bizde olsaydı, Waterloo’da savaşı kaybetmezdik…’

“Nihayet Ankara’da ağırlanmış Napolyon… Yemekten sonra yine konuşmuş: ‘Çok şanslısınız Mösyö Tayyip. Sizdeki bu mükemmel basın bizde olsaydı, Waterloo’da kaybettiğimizi kimse öğrenmeyecekti…

Türkiye yıkıldığınızı, ambargo uyguladığınız bu milli, ulusalcı, solcu gazetelerden duyacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ekim 2012 

, , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’DA İHANETİN ANLAMI

Başbakan Erdoğan’ın beğenmediği her sözü, her uygulamayı “ihanet” olarak algılamasının; karşısında gördüğü her kişiyi “hain” diye damgalamasının birçok nedeni var…

Kuşkusuz en önemli neden, kendisini tek adam görmesidir. Çünkü ancak faşist rejimlerde lider herkesi kolaylıkla hain diye damgalayabilir ve gereğini yerine getirir!

ERDOĞAN’A GÖRE HERKES HAİN

Başbakan Erdoğan son olarak Afyon’daki cephanelik patlamasıyla ilgili yapılan analizlere kızdı ve “Bazı askerler geldikleri ocağa ihanet ediyorlar” dedi.

Erdoğan, geçen hafta da 66 aylık çocuklarına rapor alan aileleri “çocuklarına ihanet etmekle” suçlamıştı!

Erdoğan, aynı konuşmasında, partisinden 7 milletvekilini de hain olarak damgalamıştı: “Anayasa değişikliğiyle ilgili pakette biz parti kapatılmasını ortadan kaldıralım diye bir madde getirdik ama iktidar partisi olarak biz yalnız kaldık, muhalefetin boykotu ve kendi içimizden de bir ihanetle bu paketi geçiremedik.” Yani Erdoğan’ın istediği oyu atmayan herkes haindi!

İsimleri medyaya da yansıyan bu 7 “hain” milletvekilinden 5’i bir sonraki seçimde AKP’den aday gösterilmemişti. Bu olay aslında TBMM’de demokrasi olmadığını, AKP’nin “ileri demokrasisinin”,  “demokrasinin çok ileride” olduğu anlamına geldiğini ortaya koyuyordu.

Erdoğan, MHP’ye yönelik kaset operasyonları sırasında da ihanet kelimesine sık sık başvurmuştu. Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kasetler konusunda “okyanus ötesini” işaret etmesine yanıt, Fethullah Gülen’den önce Tayyip Erdoğan’dan gelmişti. Erdoğan, 13 Mayıs 2011’de, Bahçeli’yi “Hocaefendi’ye ihanet etmekle” suçlamıştı!

Erdoğan, bir ABD Projesi olan “Kürt Açılımı”na itiraz edenleri de hain diye suçlamıştı. Hatta örneğin 21 Haziran 2010’da daha ileri gidip  “Açılım’dan vazgeçmek ihanet olur” bile demişti! Çünkü AKP ABD’ye ihanet edemezdi!

Erdoğan, 2006 yılında da, AKP içinde kendisini eleştiren iki milletvekilini “hain” diye suçlamış ve partiden attırmıştı. Erdoğan, partisinin disiplin kurulu başkanına şu sözlerle talimat vermişti: “Mahmut Koçak AKP’ye ihanet etti. Bana da hakaret ediyor. Affetmeyin. Partiye zarar veriyor, gönderin.” 15 kişilik kurul da 28 Haziran 2006 günü Koçak’ı oybirliğiyle partiden atmıştı.

Erdoğan’ın herkesi hain olmakla suçlama kolaycılığı, iktidar olmasından da önce başlamıştı. Erdoğan, en sıradan olayda bile karşısındakini hain diye suçlayabiliyordu. Örneğin Erdoğan 17 Şubat 2002’de yaptığı bir konuşmada, doğum kontrolünü isteyenlerin davranışını “ihanet-i vataniye” olarak tanımlamıştı.

ERDOĞAN, İHANET DİYENE DAVA AÇTI

Peki, bu kadar kolay “ihanet” kelimesini kullanan, kendisine biat etmeyen partilileri “hain” diye damgalan Erdoğan, aynı kelimeye maruz kaldığında ne tepki veriyor?

Hemen bir örnek verelim… CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ordu’da yaptığı konuşmada Erdoğan’a şöyle seslenmişti: “Korkmuyorsan ihanetin belgesini açıkla, niye gizliyorsun Dubai anlaşmasını?”

Erdoğan, ertesi gün avukatları aracılığıyla dava açtı! Erdoğan, “ihanet” kelimesi nedeniyle Kılıçdaroğlu’ndan 50 bin TL tazminat istedi!

BİR DE ERBAKAN İLE KADDAFİ’YE SORUN

Kuşkusuz, Erdoğan’ın “hain” kelimesini bu kadar kolay kullanmasının, başta belirttiğimiz siyasi nedeni dışında, psikolojik nedeni de vardır.

Zira Erdoğan’ın kendisini var eden çevrede başı bu kelime ile derttedir. Çünkü Erdoğan, örneğin Necmettin Erbakan’a göre, örneğin Muammer Kaddafi’ye göre haindir!

Milli Görüş, Erdoğan’ı harekete ihanet etmekle suçlarken, Kaddafi de öldürülmeden önce kendisinden “ihanet eden eski bir dost” diye bahsetmekteydi…

Kim bilir, belki de bu iki somut suçlamanın ağırlığı, Erdoğan’da herkesi kolaylıkla “hain” diye suçlayabilme psikolojisi yaratmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Eylül 2012

, , ,

Yorum bırakın

HÜSEYİN AYGÜN NEDEN KAÇIRILDI?

Son bir yıla dikkat ediniz: PKK sırasıyla, askeri, işçiyi, sağlık memurunu, polisi, muhtarı, kaymakam adayını, belediye başkanını ve son olarak da bir milletvekilini kaçırdı!

Hükümet, kaçırma olaylarını örgütün “propaganda ve gündem belirleme” stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriyor. Hatta Başbakan Erdoğan, bu konularda yazan gazetecileri patronlarına şikâyet ediyor!

Ancak bu kaçırma olaylarının nasıl bir “propaganda” olduğunu aslında AKP Hükümeti daha iyi biliyor. Zira kaçırılan AKP’li muhtar ve oğlu kaçırılan AKP’li belediye başkanı, daha sonra BDP’ye geçti!

SİVİL PKK’LİLER?!

Peki, Hüseyin Aygün neden kaçırıldı?

Önce olayda bir iddia ve iki tuhaflık olduğunu belirtelim:

İddia şu: Aslında PKK’nin hedefi Hüseyin Aygün değil, Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Sevim Kılıçdaroğlu’ydu…

Tuhaflıklara gelince…

İki PKK’linin, araçsız, yolu kesmeden milletvekilinin arabasını durdurması normal mi? Zira milletvekili de silahlı! Durmak yerine gaza basmak neden tercih edilmedi acaba?

Öte yandan Milletvekili Hüseyin Aygün’ün arabadan inmek istememesi, Türkçe “seni götüreceğiz” diyen PKK’lilere Zazaca yanıt vermesi, ancak PKK’liler “biz o dili bilmiyoruz” deyince Türkçe konuşmak zorunda kalması ve “arabadan inmeyeceğim, kaçırılma olaylarını doğru bulmuyorum” demesi anlamlıdır.

İkinci tuhaflık ise iki PKK’linin sivil kıyafetli olmasıdır!

ERDOĞAN NE DEDİĞİNİN FARKINDA MI?

Ancak bir üçüncü tuhaflıktan daha bahsetmeliyiz: Başbakan Erdoğan’ın olayla ilgili ilk açıklaması şöyle: “Bölücü terör örgütünün neler yapmak istediğini ortaya koyması açısından önemli. Bunlar beklediğimiz şeyler.”

Başbakan Erdoğan, Foça’daki PKK saldırısı sonrasında da “terör yayılıyor” demişti!

Erdoğan’ın Şemdinli haberleri yapan gazetecileri PKK’nin propagandasını yapmakla suçlaması ile bu sözleri arasındaki çelişkiyi nasıl açıklamalı?

2012 TÜRKİYESİ…

Her şey bir yana, 2012 yılı Türkiye’sine dünyadan bakıldığında şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:

Türkiye Uludere’de kendi vatandaşlarını bombalayan, Suriye’de uçağı düşen, askeri, polisi, belediye başkanı ve hatta milletvekili kaçırılan bir ülke…

Türkiye, komşusu İran’a karşı NATO radarı kuran, komşusu Suriye’ye karşı ayaklananları besleyen ve destekleyen, komşusu Irak’ta arananları İstanbul’da misafir eden, komşusu Irak’a kazan kaldıran kukla bir yapıyı himaye etmeye soyunan bir ülke…

Türkiye, bir savaşta bile esir edilemeyecek oranda generalini zindana atan, PKK’yle mücadele eden en seçkin subaylarına terörist muamelesi yapan, Öcalan’ı sorgulayan, Kardak’a Türk bayrağı diken komutanlarını hücrelere atan bir ülke…

Türkiye tecavüzcü ve oto hırsızlarının suçlamalarıyla; Türkiye, PKK itirafçıları, DHKP-C ve MLKP yöneticilerinin suçlamalarıyla askerlerini mahkûm eden bir ülke!

ABD’NİN SINIR SİLME HAMLESİ

Türkiye bu tabloyu hak etmiyor elbette!

Ancak bu tabloyu yaratanlara sesini yükseltmeyenler, kuşkusuz bu tablonun gizli sahibidirler!

ABD “müttefikliğinde” ama ABD planına uygun olarak adım adım parçalanmaya götürüldüğümüz çok açık ortada!

Tüm bu tuzaklar neden kuruldu? Tüm bu dış politika facialarını neden yaşıyoruz?

Düşmanın stratejik piyonu bile artık açıkça ilan ediyor; PKK’li Bahoz Erdal aynen söylüyor: “Artık sınırların meşruiyeti kalmadı!

PKK’nin inisiyatifi ele aldığı, TBMM’nin acz içinde bulunduğu bu fotoğraf, ABD’nin hedefiydi.

İşte CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, bu tablonun pekişmesi ve “sınır silme hamlesinin” uluslararası boyuta taşınması için kaçırıldı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ağustos 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ŞAM’IN ANKARA’YA GÖRE AVANTAJI

Beşar Esad’ın Halep’i teröristlerden bir taarruzla temizlemesi ama Türk devletinin Şemdinli yolunu 20 gündür açamaması çok önemli bir soruna işaret etmektedir. Ülkeyi kimin yönettiğine…

Bu iki olaydaki farklılık da gösteriyor ki, Suriye, büyük Batı baskısına rağmen, ülkesinin birliğini savunma noktasında Türkiye’ye göre çok daha avantajlı.

Neden? Çünkü konjonktürel olumsuzluklara rağmen Suriye’nin çok temel bir üstünlüğü var: Şam’da birlikçi bir iktidar var!

Ankara mı?

DAHA TESPİTTE ARIZA VAR!

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın şu sözleri Ankara’nın zafiyetini özetliyor: “Şemdinli saldırısı, iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi Suriye’de yaşanan gelişmeler ve PYD’nin çocuksu güç gösterilerinin PKK’nin kimyasını bozması ve eylemliliği tetiklemesi… İkincisi de PKK’nin geçtiği yeni stratejik aşamayla başlattığı eylemlilik tarzı…” (Star, 10 Ağustos 2012)

Neymiş? PYD Suriye’nin kuzeyinde çocuksu bir güç gösterisi yapmış. Bu, PKK’nin kimyasını bozmuş ve “o zaman biz de eylem yapalım bari” demiş PKK yöneticileri…

Bu sözler, bir başbakanın en önemli danışmanına aitse, o ülkede Şemdinli yolu elbette açılamaz!

MERKEZİ TUTMAYAN PİYON, KOLAY FEDA EDİLİR!

Bu hükümet zafiyeti, Türkiye’yi adım adım büyük tehlikeye sürüklüyor.

Uludere, F4, Suriye’nin kuzeyi ve Şemdinli diye özetleyebileceğimiz son 8 ay, AKP Hükümeti’nin iddia ettiği gibi “düzen kurucu” olmadığını gösteriyor.

Satrançta önemli bir ilkedir: Merkezi tutan piyon kuvvetli, merkezin dışındaki piyon zayıftır. Ve zayıf piyonlar, kolay feda edilir!

Ne demek istediğimizi anlatan gelişmelerden biri, AKP’nin Barzani karşısındaki çaresizliğidir örneğin… Daha birkaç ay önce Ankara’da ağırlanan, stratejik ortaklık yapılan, Bağdat’a karşı ittifaka dâhil edilen, boru hattı anlaşması yapılan, PKK’ye karşı mücadele edeceği söylenen Barzani’ye, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerden sonra Davutoğlu’nu gönderdi Erdoğan

AKP’nin servis ettiği haberlere göre “Barzani’ye mesaj verilmiş, o da almıştı”. Hatta “Türkiye, Barzani ile birlikte PKK’yi vurmak için anlaştı” haberleri bile yapıldı.

KDP: PKK’YE YAPTIRIM UYGULAMAYIZ

Ancak balonlar artık hızlı patlıyor! Barzani’nin partisi KDP’nin resmi sözcüsü Cafer Emneki, AKP’nin iddiasını yalanladı: “Bu haberin doğru yanı yok. KDP Kürdistan topraklarında hiçbir Kürt hareketine karşı bir yaptırımda bulunmayacak.”

Yani Barzani, PKK’ye karşı kılını bile kıpırdatmayacak. Eski ifadelerle söylersek, “Kürt kedisi bile vermeyecek!”

ŞAM DOSTUNU DA, DÜŞMANINI DA BİLİYOR!

Barzani cephesinde durum bu… Ya ABD cephesi? Ya PKK’ye karşı anlık istihbarat paylaşımı anlaşması yapılan ABD? Ya bu anlaşmayla “PKK’nin BBG evi gibi izlendiği” sözler? Ya İnsansız Hava Araçları?

Şemdinli neden çözülemiyor sorusunun yanıtı şu sorudadır: PKK’nin Şemdinli’ye harekâtı neden tespit edilemedi?

İşte Şam’ın avantajı bu! Şam, kim dost, kim düşman, biliyor!

Ankara ise bölmeye çalışanla birlik arayışına giriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ağustos 2012

, , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE AKP-PKK ANLAŞMASI

ABD, başından beri Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesini istiyor. Ama AKP, 16 aydır TSK’yi buna ikna edemedi. Öyle ki, Morton Abramowitz gibi Erdoğan üzerinde büyük etkisi olan isimler, açıktan “Suriye’de askeri liderliği üstlenemeyen” Türkiye’yi eleştirdi.

Ancak PYD-PKK’nin Suriye’nin kuzeyindeki kimi yerleşim bölgelerinde “otorite” olduğu bu son süreçte, Washington ağız değiştirdi: Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, Suriye’ye dışarıdan müdahale edilmesini istemediklerini açıkladı. Nuland’dan birkaç gün sonra Kürdistan’ın mimarı olan Henri Barkey sahneye çıktı ve Türkiye’yi Suriye’deki Kürdistan’a alışmaya çağırdı! Son olarak önceki gün ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Patrick Ventrel, Türk tanklarının sınırdaki hareketliliğine değinerek, “Türkiye’nin kendi ulusal güvenlik çıkarlarını anlıyoruz. Ama şu anda durumu daha fazla askerileştirmenin ilerlenecek yol olduğunu düşünmüyoruz” dedi.

Tüm bu olgulara rağmen Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri hâlâ Esad’ın eseri saymak ve PYD’ye Esad’ın kartı muamelesi yapmak gerçekle örtüşmüyor.

Nitekim AKP’nin yayın organı işlevi taşıyan ve Washington’u kıble gören gazeteler yeni duruma göre hizalanmaya ve “PKK’de komuta Suriyelilerde”, “Kuzey Suriye, Esad’ın tuzağı” şeklinde manşetler atmaya başladılar.

FEDERAL SURİYE MUTABAKATI

AKP de bu yeni duruma uygun davranmaya başladı. “Kuzey Suriye’de PKK’ye izin vermeyiz” şeklindeki ilk günkü gaz alıcı konuşmaların yerini, yavaş yavaş Oslovari müzakereler almaya başladı.

Örneğin Barzani’ye yakın AKNews ajansının bildirdiğine göre Davutoğlu’nun koordine ettiği Suriye Ulusal Konseyi SUK ile Barzani’nin koordine ettiği ve 11 Temmuz Erbil mutabakatıyla hareket alanı bulan Kürt Ulusal Konseyi KUK, anlaşmaya varmış. Ajans Barzani ile Ahmet Davutoğlu’nun da anlaşmanın imzalanacağı toplantıya katılacağını belirtiyor. “SUK ile KUK bir araya getirilmeli” raporları, anlaşmanın mimarının ABD olduğunu gösteriyor.

Anlaşmayı AKNews’a yorumlayan bir Kürt lider şöyle diyor: “Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından temsil edilen Türk hükümeti, Esad sonrası Suriye’nin federal bir devlet olmasını ve Kürtlere federal haklar tanınmasını sağlayacak olan anlaşmaya rıza gösterecek.

“Rıza” kelimesi ile Obama’nın Erdoğan’la konuşurken sopa tuttuğu resminin basına servis edilmesi arasında kuşkusuz bir bağ var! Sopa göründü, ya havuç?

DAVUTOĞLU-BARZANİ ANLAŞMASI

Ahmet Davutoğlu’nun Barzani’ye gitmesi de, Washington’un yeni yönelimi gereğidir. Davutoğlu-Barzani görüşmesi sonrası yayımlanan ortak bildirideki şu ifade, “federal Suriye” mutabakatına vardıklarını göstermektedir: “Yeni Suriye’de bütün etnik, dini ve mezhebi kimliklere saygı duyulmalı ve bütün bu toplulukların hak ve özgürlükleri garanti altına alınmalı.”

Ahmet Davutoğlu henüz havadayken, zaten bir mutabakat işareti görülüyordu. Davutoğlu Erbil’e inmeden önce Barzani’nin Dışişleri sorumlusu Sefin Dızai’nin şu mesajı vermesi anlamlıydı: “Türkiye, Suriye’deki muhalefet kesimlerinin hepsine eşit mesafede durmalı. Suriyeli Kürtler de dâhil. Bunun için olumlu ortam var. PYD’nin PKK uzantısı olduğu düşünülüyorsa asıl bunun için Türkiye PYD ile görüşmelidir. PYD’nin lideri görüşmeye hazır.”

AKP FEDERASYON İSTİYOR

Kuşkusuz AKP son sürecin ilk gününden beri böylesi bir mutabakata hazır olduğunun ipuçlarını veriyordu… Örneğin Erdoğan’ın topladığı güvenlik zirvesinden çıkan Ankara’nın 5 maddelik yol haritasında “federasyon mu, yoksa özerk yapılar mı gibi konular, Suriye’de istikrar kurulduktan sonra kararlaştırılmalı” deniyordu.

Ayrıca Ahmet Davutoğlu gazetecilere verdiği iftarda, net olarak “de facto bir durumun oluşmasının kabul edilemeyeceğini, ama tüm kesimlerin ortak kararı olması halinde, ‘bu bizim kırmızıçizgimizdir’ demeyeceklerini” ilan ediyordu.

ABD’NİN ARAÇLARI BİRARADA

Tüm bu özetlediğimiz tabloda aracıları çıkarırsanız, geriye AKP ile PKK’nin Suriye’de de anlaştığı sonucu çıkmaktadır. ABD stratejik araçları olan PKK, AKP ve Barzani’yi aynı cephede buluşturmuştur!

Ama Asya cephesini yenmek için ABD’nin daha çok araca ihtiyacı var! Davutoğlu’nun telaşı bundan!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ağustos 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ZİNCİRİN ZAYIF HALKASI: DAVUTOĞLU

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye politikasına yönelik eleştirileri şu sözlerle savunmaya çalışması Neo-Osmanlıcılık’tan ziyade, “koltuğunu koruma çabası” olarak değerlendirilebilir. “Biz geçen asırda, yüz yıl önce, Trablus, Yemen, Balkan Savaşları’nda ne yaptıysak onu yapıyoruz. Bu halklarla aramıza hangi duvarları koyarlarsa koysunlar bunları tek tek yıkmaya kararlıyız.”

Bugün emperyalist bir uygulamada görev almayı, 100 yıl önceki “emperyalizme karşı savunmalarla” eşitlemeye çalışmak başka nasıl açıklanabilir ki? Davutoğlu’nun bugün yaslandığı o yüz yıl önceki savunmaları kim yaptı? AKP’nin düşman kategorisine koyduğu Jöntürkler, İttihat Terakkiciler! Bugün Ergenekon operasyonlarıyla Silivri’de esir ettikleri insanları neyle suçluyorlar? İttihatçı zihniyeti taşımakla!

Ama Davutoğlu, şimdi o İttihatçı zihniyete muhtaç kaldı!

BOMBA DAVUTOĞLU’NA YARADI

Oysa 18 Temmuz’daki bombalı saldırıyı izleyen birkaç gün boyunca ne de mutluydu Ahmet Davutoğlu… Hatta medyadaki güzellemelere bakılırsa, Suriye Ulusal Güvenlik Konseyi’nde patlayan bomba, en çok Ahmet Davutoğlu’na yaramıştı. Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik kafasına” övgüler dizme yarışına girenlere göre, o bir Neo-Kissinger’dı, Neo-Brzezisnki’ydi…

Ama işte o mutluluk sadece birkaç gün sürdü… Rejimin Şam çevresindeki terörist oluşumlara kesin darbe düzenlemek üzere Suriye’nin kuzeyindeki güçlerini çekmesi ve kuzeyde oluşan boşluğu PKK-PYD’nin doldurması, bu kısa süreli mutluluğu ortadan kaldırdı.

BARZANİ İKİLİ Mİ OYNUYOR?

Gelişmeler karşısında o kadar çaresiz, o kadar aciz kaldılar ki, büyük dostları Barzani konusunda şüphe bile duymaya başladılar! Davutoğlu’nun “kak Mesaud” dediği, Beşir Atalay’ın “Kandil’le kendileri adına temas kurduğunu” söylediği Barzani yoksa ikili mi oynuyordu?

Başbakan Erdoğan’ın Barzani’nin sözlerine gösterdiği şu tepki, hem bir kazık yediklerinin itirafı, hem de aslında “düzen kurucu” olmadıklarının göstergesidir: “Son olarak söylenen şu ifade çok daha çirkin. ‘Biz Kuzey Irak’ta bunlara eğitim verdik ve bu eğitim neticesinde şimdi onları geri gönderiyoruz’ yaklaşımları bu işin çok daha farklı boyutlara doğru gittiğini gösteriyor.”

Bütün bu dış politika iflası içinde Erdoğan’ın yapabildiği tek hamle, Davutoğlu’nu Barzani’ye gönderme kararı alması oldu!

CEMAAT DE HEDEF ALMAYA BAŞLIYOR

Ahmet Davutoğlu sadece merkez medyada değil, AKP ve Cemaat içinde de tepki topluyor.

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı olan milletvekili Yalçın Akdoğan’ın “Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin öngörülmemesine” yönelik eleştirilere Star’da verdiği “ABD gibi süper güçler bile her gelişmeyi planlama ve yönlendirme kabiliyetine sahip değildir” yanıtı, bir AKP savunması olduğu kadar, içten içe bir Davutoğlu uyarısıdır aynı zamanda…

Hüseyin Gülerce’nin Zaman’daki “stratejik derinlik ve romantizm” başlıklı makalesindeki şu sözleri, Davutoğlu’nun cemaat yayın organlarında da hedef tahtasına oturtulacağına işaret ediyor: “Romantizm, biliyorsunuz duygu, heyecan ve hayalin etkisinde kalmaktır. Bir de işin içinde kendinize çok güven varsa uçar gidersiniz… Edebiyatta, sanatta romantizm olur. Ama dış politika, romantizmi asla kaldırmaz.”

ERDOĞAN, TERAZİ KEFELERİNİ Mİ TARTIYOR?

Tamam, “komşularla sorunlar sıfırlanmadı” tersine Ahmet Davutoğlu sıfırlandı… Tamam, AKP’nin Suriye politikası muhafazakâr kesimlerde de tepki toplamaya başladı… Tamam, AKP’nin dış politikasının çuvalladığı iyice somutlaştı…

Ama bütün bu çöküş içerisindeki tek sorumlu Ahmet Davutoğlu mu ki, bir tek o koltuğunu koruma çabasına yönelsin?

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri “bu aynı zamanda Kuzey Irak’taki yapılanmanın Akdeniz’e açılımı noktasında kendilerine göre bir plan da olabilir” demesi anlamlı değil mi? Erdoğan’ın “Putin’e, bizi Şangay Beşlisi’ne dâhil edin, biz de AB’yi gözden çıkaralım’ şeklinde bir latife yaptım” demesi, sadece bir latife mi?

Göreceğiz, ama Ağustos’un daha da sıcak geçeceği ortada!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Temmuz 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın