Posts Tagged Erdoğan

ERDOĞAN İSRAİL’E NEDEN SESSİZ?

Hafta sonu internet sitesine iki subayımızın konuşması düştü. Korg. V. A. ile Kur. Alb. A. K. olduğu iddia edilen iki kişi, “İsrail uçaklarının Hatay semalarında cirit attığını ancak vur emri verilmediği için Türk savaş uçaklarının avcı iken av konumuna düştüğünü”  belirtiyorlardı.

Daha önce defalarca Türk subaylarının bu internet sitesine düşen ses kasetlerini malzeme yapan yandaş medya, nedense bu ses kaydını görmezden geldi, kullanmadı, yayınlamadı…

Acaba neden?

Belki de yanıtı son bir haftalık gelişmelerin toplamında gizlidir. Anımsayalım:

İSRAİL UÇAKLARIYLA İT DALAŞI

1.) Genelkurmay Başkanlığı, internet sitesinden KKTC semalarında İsrail uçaklarıyla it dalaşı yaşandığını duyurdu. 14 Mayıs günü İsrail’e ait “tipi tespit edilemeyen” bir uçak KKTC hava sahasını toplam 8 dakika süreyle tam 5 kez ihlal etmişti. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait iki F-16 uçağı, çift koldan İsrail uçağına yönelmiş ve KKTC hava sahasından çıkarmıştı.

2.) Anadolu Ajansı, İsrail’in Kıbrıs Rum Kesimi’ne 20 bin komando yerleştirmek istediğini iddia etti. Ajans iddiasını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Rum yönetimi lideri Dimitris Hrstofyas arasında imzalanan savunma işbirliği anlaşmasına dayandırdı. Yandaş medya, Anadolu Ajansı’nın iddiasına “Kıbrıs Rum Kesimi’nde ‘Küçük İsrail’ isteği” gibi başlıklarla yer verdi.

Tel Aviv, iddiayı hızla yalanlarken, KKTC eski Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, “Adaya İsrail askerinin gelmesi mümkün değildir” diyordu.

İSRAİL’İN ASKERİ HAMLELERİ

Bu iki önemli olay dışında son dönemde ülkemizi yakından ilgilendiren başka gelişmeler de yaşandı. Kısaca anımsayalım:

3.) İsrail Balkanlar’da Türkiye karşıtı ortaklıklar kurmaya başladı, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ile askeri ortaklık anlaşmaları imzaladı.

4.) İsrail Kafkaslarda da önemli hamleler yaptı; hem Azerbaycan’la hem de Gürcistan’la askeri ilişkilerini geliştirdi, silah anlaşmaları imzaladı.

5.) İsrail, Almanya’dan nükleer silah taşıma kapasiteli denizaltılar aldı.

6.) İsrail, ABD ve Yunanistan’la birlikte, burnumuzun dibinde, Meis Adası açıklarında askeri tatbikat yaptı. Yunan basını, tatbikattaki düşman ülkenin “Türkiye” olduğunu yazdı.

İSRAİL, SURİYE’Yİ HATAY’DAN VURMUŞTU

İsrail uçaklarının Hatay semalarında cirit attığı iddiası, İsrail’in 2007’de Suriye’yi Türk hava sahasını kullanarak vurması olayını akıllara getiriyor. Olay, İsrail uçaklarına ait iki yakıt deposunun Hatay – Gaziantep sınırına düşmesi ve çobanlar tarafından bulunması sonucu ortaya çıkmıştı.

7.) Buna bir de geçen aylarda Türk hava sahasına giren Heron bilgisini ekleyelim.

NETENYAHU’YA GÖNDERİLEN ÖZEL TEMSİLCİ

İsrail’e karşı yüksek perdeden sözler sarf etmeye oldukça meyilli olan Başbakan Erdoğan, neden bu kadar olguya rağmen hiç ses çıkarmıyor? Bu sessizlikte bir anormallik yok mu?

Bu sorumuzun yanıtı yoksa şu iddiada mı saklı?

8.) İsrail Chanel 10 televizyonu, geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın dibe vuran ilişkileri canlandırmak üzere İsrail Başbakanı Netanyahu’ya özel temsilci gönderdiğini öne sürmüştü.

Bu durumda iki seçenekle karşı karşıyayız.

a.) Olgular dışındaki iddialar, AKP ve İsrail tarafından karşılıklı, birbirlerini yıpratmak için, yani psikolojik savaş gereği üretiliyor.

b.) Tıpkı ABD’nin en ağır bombardıman yaptığı gün Vietnam’la barış görüşmesi yapması gibi, tıpkı AKP’nin en ağır sözleri sarf ederken Oslo’da PKK’yle pazarlık yapması gibi, yoksa AKP ile İsrail, yoğun gerilim görüntüsü altında, aslında müzakere mi yapıyorlar? Ve bu müzakere, Türkiye’ye yeni NATO görevinin gereği midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Mayıs 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

BARZANİ Mİ, MALİKİ Mİ?

Sonunda bu da oldu. Basra Konsolosluğumuz önünde toplanan Iraklılar Türkiye’yi daha doğrusu Erdoğan yönetimini protesto ettiler; bayrağımız bile yakıldı! Eylemde dağıtılan el ilanlarında, Erdoğan’ın kanatları altındaki Haşimi’nin 15 gün içinde Irak’a teslim edilmesi istendi.

Bağdat’ın bu protestoya açık destek verdiği sır değil. Zira Radio Free’ye konuşan bir Irak Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Basra ve Musul konsoloslarımızın “Irak hükümetine karşı olduğu bilinen gruplarla ilişki içinde olduklarını” söyledi.

Suriye’nin de aynı saatlerde Türk TIR’larına sınırı tek taraflı kapatması anlamlıydı. (Geçen aylarda da Azerbaycan, teknik arıza gerekçesiyle Türkiye’ye gaz akışını kesmişti.)

KATAR KURTULDU, TÜRKİYE KURTULAMADI!

AKP’nin Haşimi sevdası, daha doğrusu görevi, Ankara – Bağdat ilişkilerini gittikçe kopma noktasına zorluyor. Irak Kürt Özerk Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin geçen hafta Türkiye’ye gelerek Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile ayrı ayrı görüşmesi, Haşimi konusu nedeniyle de önemliydi.

Dışişleri Bakanlığı’nın Haşimi’den kurtulmak istediği, bu nedenle de Kuzey Irak, Katar rotasını izleyerek Türkiye’ye sığınan Haşimi’nin yeniden Kuzey Irak’a iade edilmesinin gündemde olduğu bilgisi kulislerdeydi…

Hem Kuzey Irak hem de Katar yönetiminin Haşimi’yi Türkiye’nin kucağına bırakması, elbette kendi başarılarından ziyade, AKP’nin başarısızlığıydı.

ANKARA’NIN DOĞAL MÜTTEFİKİ

Türkiye artık bir yol ayrımında… AKP’nin Barzani – Haşimi – Allavi ittifakı kurarak Maliki’ye bayrak açması, Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmanın ötesinde, düşman kategorisine sokmaya başladı!

Türkiye, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin Mesud Barzani’yi hedef alan sözlerinden doğru sonuçlar çıkarmalıdır. Anımsayalım:

“Sanki Kürdistan Irak’a değil, Irak Kürdistan’a bağlı” diyerek Barzani’yi yerden yere vuran Maliki, “Kuzey Irak’taki Kürt bölgesini koruyan peşmergeler için ayrılan bütçenin bölgeye ayrılan yüzde 17’lik dilimin içinde olduğunu, bunlar için ayrı para istenmesinin anayasaya aykırı olduğunu” belirtti. (Neçirvan Barzani ziyaretinde kararlaştırılan ‘Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yeni boru hattı anlaşması’ da aslında hukuk dışıdır!)

Maliki Türkiye’yi yakından ilgilendiren Kerkük konusunda da Barzani’yi sert şekilde uyardı ve “Kerkük’ün Irak’ın bir parçası olduğunu” ve “hiç kimsenin ‘Kerkük; Kürtler’in, Araplar’ın veya Türkmenlerindir’ diyemeyeceğini” vurguladı.

Barzani’yi açık bir şekilde hedef alan Irak Başbakanı Maliki, üstüne üstlük, “Kuzey Irak bölgesinin terör olaylarına karışan kişilerin yuvası haline geldiğini” belirtti.

Bağdat, Maliki’nin geçen haftaki bu sözlerinden önce, Erbil’den elindeki tank ve uçakları da istemişti!

Kuşkusuz bu sözlerin toplamı, aslında tam da Türkiye’nin gerçek çıkarlarıyla örtüşüyor. Çünkü PKK Kuzey Irak’tan Türkiye’ye saldırıyor. Çünkü PKK Barzanistan’da konuşlu. Çünkü Kerkük’ü Barzani işgal etti. Çünkü Kerkük’ü Barzanistan topraklarına katmak istiyorlar.

Yani özetle Kuzey Irak bölgesinin Bağdat merkezi otoritesinden uzaklaşması, hatta kopması en başta Türkiye’yi tehdit etmektedir.

SIFIR KOMŞU

Bu kalın gerçeğe rağmen Türkiye’nin Barzani’yle dost, Maliki’yle düşman olması ancak AKP’nin rolüyle mümkündür ve Washington’la ilişkisi üzerinden açıklanabilir.

Bu öyle bir ilişki ki; Türkiye’yi hem Rusya – İran – Irak – Suriye cephesine düşman yapıyor ama bir yandan da karşısında ABD – İsrail – Yunanistan – Rum Kesimi cephesini buluyor.

BOP Eşbaşkanlığı, “komşularla sıfır sorun” değil, Türkiye’ye “sıfır komşu” sağlamıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Mayıs 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

BOP DİPLOMASİSİ

Başbakan Erdoğan’ın Irak ve Suriye karşıtı sözlerini, devletlerarası ilişkilere getirdiği seviye bakımından incelemeyi gerekli görüyoruz:

KERKÜK NEDEN İKRAM EDİLDİ

Başbakan Erdoğan diyor ki, “Irak başbakanının davranışları sayın Barzani’yi rahatsız ediyor.” Ancak Barzani’nin himayesine soyunmuş birisinin edebileceği türden bu sözlere, en son kabile savaşlarında rastlanmıştı.

Yeri gekmişken “Kerkük neden Barzani’ye ikram edildi?” sorusuna da yanıt verelim: Barzanistan’ın himayesini kamuoyuna yutturmak için. Kerkük uzun yıllardır ABD’nin havucu olarak sunuluyordu.

ADI OLMAYAN TANIKLAR

Erdoğan benzer sözleri Katar dönüşünde de söyledi: “Şu anda benim görüştüğüm Şii liderlerin birçoğu Maliki’den çok rahatsız. Oradaki en önemli Şii liderlerden biri, şimdi adını vermeyeceğim, geçtiğimiz hafta bir açıklama yaparak ‘Maliki Saddam’dan daha diktatör’ dedi. Onlar da bu işten yaka silkmeye başladılar. Çünkü adalet yok. Adaletin olmadığı yerde bu tip sıkıntılar baş gösterecektir.”

“Bizde adalet var mı ki?” diye sorduğunuzu biliyorum. İşin o boyutu bir yana,  Erdoğan’ın diğer sözleri, devletlerarası-uluslararası ilişkiye en kötü örnek diye mutlaka okutulmalı ilgili üniversite bölümlerinde…

ABD ASKERLERİNİN SAĞLIĞINA KİM DUACIYDI?

Erdoğan “Türkiye iç işlerimize müdahale ediyor” diyen Maliki’ye şöyle sesleniyor: “Biz yabancı değiliz. Sınır komşusuyuz. 10 bin km’den başkaları gelip müdahale ediyor. Gidip hesap veriyorsun. İran çağırınca gidiyorsun. Ama Türkiye’ye gelince bu lafları söylüyorsun.”

Bu 10 bin km lafını bu kadar rahat söyleyebilen birinin eski sözlerini unuttuğunu varsayıyoruz. Anımsatalım: Başbakan Erdoğan, 10 bin km öteden gelip Irak’ta Müslüman katleden ABD askerlerinin sağlığına duacı olduğunu ilan etmişti yedi cihana…

MALİKİ, ÇIK ARADAN

Erdoğan devam ediyor: “Malikine derse desin. Iraklı kardeşlerimizle aramıza giremezsin. Irak halkının fikri bu değil.”

Irak başbakanının, Iraklılarla Türkiye başbakanı arasına girdiğini iddia edebilmenin analizi beni aşıyor! Geçiyorum.

Iraklıların kafalarının içindekini bilen Erdoğan, sözlerinin devamında Maliki’nin iç dünyasına da süzülüyor: “Maliki mezhepsel çatışmadan bahsediyor, bizim öyle bir derdimiz yok. Ama onun belli ki var. Kendi iç dünyasında mezhep problemi var.”

ABD’Yİ SAVUNMANIN BÖYLESİ…

Başbakan Erdoğan Suriye konusuna da değiniyor ve öncelikle hükümetinin “ABD taşeronu” olduğu gerçeğini savuşturmaya çalışıyor: “ABD istedi, Türkiye işin içine girdi yaklaşımı da doğru değil. Türk milletine karşı saygısızlıktır.”

Sanırsın ABD değil, Türk milleti istiyor AKP’nin Suriye’ye saldırmasını! ABD’yi Amerikalılardan daha cansiperane savunuyor…

ERDOĞAN’IN TERSİNDEN DOĞRUSU

Erdoğan’ın şu sözlerini ise TSK tersinden anlamalı: “Suriye ile ilişkiler iyi iken PKK konusunda olumlu yaklaşım içindeydi. Yakaladığı militanları bize teslim ediyordu. Şimdi ise örgütü kullanmaya başladı.”

Hayır, Başbakan Erdoğan’ın militan kelimesini kullanmasına takılmayacağız; kurduğu basit denklemin ne kadar öğretici olduğuna dikkat çekeceğiz ve diyeceğiz ki: “o zaman Suriye ile ilişkinizi bozmayın!”

NE ÇALIŞMASI?

Erdoğan’ın şu itirafını ise bakalım Türk milleti kaç yılda aklayabilecek: “Libya’ya benzer bir durum istemiyoruz. Özellikle Hür Suriye Ordusu’un çalışmalarıyla durum çok farklı şekilde gelişebilir.”

Başbakan Erdoğan’ın çalışma dediği, ev sahipliği yaptığımız Suriyeli teröristlerin sınırımızı geçip Suriye güvenlik güçlerine saldırması…

KÜÇÜK AMERİKA SEVİYESİ

Girişte bu sözleri devletlerarası ilişkilere getirdiği seviye bakımından inceleyeceğimizi söylemiştik. Bitirirken şu saptamayı yapalım: Bu seviye ancak BOP eşbaşkanlığınca tutturulabilirdi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN MODELİYLE YÖNETİM

Özel Yetkili Savcı’nın, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla Oslo’da PKK ile görüşen MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı şüfheli olarak ifadeye çağırması, enine boyuna tartışılıyor. AKP kurmaylarının “Cemaat, Erdoğan’ı ifadeye çağırdı” şeklindeki yorumları çarpıcı…

Cemaat – Polis – Özel yetkili savcılar ile AKP – MİT cepheleşmesinin daha da keskinleşeceği bir döneme, kuşkusuz gireceğiz.

Konu bir yanıyla ABD ile ilişkileri, bir yanıyla Suriye’de sahaya sürülmeyi ve bir yanıyla da Irak’ın kuzeyindeki yapının geleceğiyle ilgili… O nedenle çeşitli boyutlarını uzun süre bu köşeden inceleyeceğiz.

Bugün başlangıç oluşturması için, sizleri geriye, 2005 yılına götüreceğiz.

AKP ÖCALAN’DAN BRİFİNG ALIYOR

Tarih, 30 Kasım 2005. Özel bir savcı, Abdullah Öcalan’a soru sormak için İmralı’ya gider. Öcalan’la baş başa görüşen savcı, Kongra-Gel ve Zübeyr Aydar’la bir ilişkisi olup olmadığını sorar. Yanıtı ortada olan bir soru için, Savcı neden İmralı’ya gitmiştir ki?

Nitekim Öcalan da, yanıtı belli olan bu soru yerine, Savcı’ya tam 2,5 saat boyunca “Demokratik Konfederalizm” konusunda brifing verir. Öcalan da anlamıştır ki, AKP savcıyı bu konudaki görüşlerini öğrenmek üzere görevlendirmiş ve göndermiştir!

ÖCALAN’IN 25 EYALETLİ TÜRKİYE MODELİ

Zira Öcalan, Savcı’nın ziyaretinden bir süre önce bu kavramı ortaya atmış ve tartışılmasını istemiştir. Öcalan bu konuda 4 Mayıs 2005 günü avukatlarına şunları söylemiştir:

“Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur. Bir nevi Almanya’daki eyalet sistemi gibi. 81 il anlamsız. Kültürel, sosyal, anlamlı bir karşılığı yok. Yerel bölgelere dayalı bir Temsilciler Kongresi olabilir. 25 bölge ekonomik, sosyal, kültürel anlamı olan bütünlükler olmalı. Bu bir nevi konfederasyon olur. Devlet var üstte. Arada halkla devlet arasında yerele dayalı temsilciler şeyi var. Bu temsilcilerin seçtiği bir üst temsilciler meclisi olmalıdır. Türkiye Demokratik Konfederalizmini böyle tarif ediyorum.

ÖCALAN, BAŞKANLIK SİSTEMİ İSTİYOR

Abdullah Öcalan 25 eyaletli Türkiye’nin de başkanlık sistemiyle yönetilmesi gerektiğini söyler:

“Türkiye Cumhuriyeti’ne reform gerekiyor. TBMM yerine iki organ öneriyorum. Aslında geçmişinde de var biraz, bir Cumhuriyet Senatosu öneriyorum. MGK yerine Güvenlik ve Savunma Konseyi, Anayasa Konseyi kurulmalı. Bir de yarı başkanlık benzeri, başkanlığın seçtiği hükümet. Halk nedir? İşte bu kongre, Türkiye’ye özgü Temsilciler Meclisi.”

AKP’NİN KALKINMA BAKANLIĞI

Şimdi burada duralım ve AKP’nin son seçimlerden sonra kurduğu yeni bir bakanlığı tanıyalım: Kalkınma Bakanlığı.

Cevdet Yılmaz’ın yönettiği bakanlığın en önemli birimlerinden biri Kalkınma Ajansları.

İnternetten sayfasına girdiğinizde karşınıza 25’e bölünmüş bir Türkiye haritası görürsünüz. Her eyaletin bir de ismi var.

Örneğin, BDP’nin özerk ilan ettiği(!) bölgede, 7 eyalet var: Kuzey Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı, Serhat Kalkınma Ajansı, Fırat Kalkınma Ajansı, Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı, Dijle Kalkınma Ajansı, Karacadağ Kalkınma Ajansı, İpek Yolu Kalkınma Ajansı.

BDP’nin AKP’ye bıraktığı bölgede de 18 Kalkınma Ajansı var!

ÖCALAN – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

Öcalan’ın 4 Mayıs 2005 günü söylediklerini yeniden anımsayalım: “Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur.”

Bu tabloya bakarsak, memleketi Erdoğan’dan ziyade Öcalan yönetiyor!

Haklısınız, her ikisini de ABD yönetiyor!

Ama artık yolun sonuna geldiler. Çünkü gerileyen kuvvetler, ancak birbirine düşer!

“Yarı Başkanlık sistemi” ile yönetilecek konfederal yapının müstakbel aktör adayları arasındaki itiş kakışın nereye gideceğini de şimdiden söyleyelim:

Türkiye, yeni bir devrimin eşiğindedir!

Sıra bizde…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Şubat 2012

, , , , ,

2 Yorum

TÜRKİYE – İSRAİL TİCARETİ ARTIYOR

AKP’nin İsrail karşıtı söylemlerinin “İran’ı yalnızlaştırmak” ve “Bölge – Arap liderliğini ele geçirmek” hedefli olduğunu, dahası ABD Başkanı Barack Obama’nın stratejisinin bir yansıması olduğunu birkaç kez yazdık bu sütunda…

Hatta iki ülkenin ilişkisinin devamının ön şartı olarak sunulan “özür” konusunun, tam dört kez çözülme aşamasına geldiğini, ancak son dakikada anlaşmadan vazgeçildiğini de belirttik.

İSRAİL TÜRKİYE’YE İHRACATINI KATLADI

AKP’nin İsrail karşıtlığı üzerinden beslediği İran ve Suriye politikalarının hali ortada. Ancak daha ilginci, iki ülkenin perde önündeki bu kavgasına rağmen ticari ilişkilerinin olağanüstü artış gösterdiği gerçeğidir.

Son verilere göre Ocak – Ekim 2011 döneminde, İsrail’in Türkiye’ye ihracatı 1,6 milyar dolara çıkarken, Türkiye’den ithalatı da 1,86 milyar dolara ulaştı. Bir önceki yılın aynı dönemine göre İsrail’in Türkiye’ye ihracatında yüzde 41’lik, Türkiye’den ithalatında ise yüzde 25’lik büyüme sağlandı.

İsrail Sanayiciler Birliği’nin Dış Ticaret Bölüm Başkanı Dan Katarivas, bu büyük artışı, “iki ülkenin siyasi ve ekonomik ilişkileri birbirinden ayırma konusundaki olgunluğuna” bağlamış.

DÖRT KEZ ANLAŞMA’DAN DÖNÜLDÜ

Türkiye ile İsrail arasında “özür” üzerinden tam dört kez anlaşma noktasına gelindiğini belirttiğimiz yazımızda, bir anlaşmayı da Henri Barkey’in ağzından aktarmıştık:

Meğer 2010 Aralık’ında Türkiye ve İsrail uzlaşmaya çok yaklaşmış. İsrail özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmiş. Yalnız İsrail, özür karşılığında, operasyonun “kendini savunma” olduğuna ilişkin bir açıklama yapmak istemiş, AKP hükümeti reddetmiş. Böylece anlaşma yapılamamış! (AA, 8 Eylül 2011)

İKİ ÜLKE YÜZDE 95 ANLAŞMIŞ!

İki ülke arasında yapılan bir başka anlaşmanın taslağını gören Kadri Gürsel önceki gün Milliyet’te yazdı: İki ülke yüzde 95 anlaşmış! Yani özür, tazminat gibi AKP’nin şartları kabul edilmiş.

Türkiye ve İsrail Hükümetleri Arasında Filotilla Olayıyla İlgili Anlaşma” isimli, 18-19 Haziran 2011 tarihli bu dört sayfalık taslakta Türkiye’nin itirazına konu olan tek konu, metnin başlangıcındaki “ölüm ve yaralanmaların taammüden meydana gelmediği” yönündeki ifadelermiş…

Türkiye ise Mavi Marmara’daki protestocuların İsrail askerleri tarafından kasten öldürüldüğünde ısrar etmiş.

ERDOĞAN –LİEBERMAN KRİZDEN BESLENİYOR

Kadri Gürsel, anlaşmanın yapılamamasının bir nedeni olarak da İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ı gösteriyor.

Nitekim Lieberman, MOSSAD’ın kendisinden habersiz olarak Türkiye’yle gizli görüşme yapmasını hükümet sorunu haline getirdi önceki gün.

Tüm bu gerilim içinde ticaretin katlanarak büyüdüğü gerçeği de gösteriyor ki, ortada ciddi bir tuhaflık var. Çünkü Türkiye’nin Suriye’ye baskısı ve Kürecik’e füze kalkanını kabul etmesi başta olmak üzere tüm bölge politikaları, en çok İsrail’i memnun ediyor.

Sonuç olarak; hem Erdoğan, hem de Lieberman krizin bitmesini istemiyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Kasım 2011

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SURİYE’DEKİ YENİ STRATEJİSİ

Önce iki anımsatma yapalım:

1.) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önce Mısır-Tunus-Libya seferine çıktı ve oralardan “Alevi – Sünni çatışması” endişesi adı altında, “Suriye’de iş savaş” işareti verdi. Ardından ABD Başkanı Barack Obama ile 21 Eylül tarihinde görüştü ve –tek başına- yaptırım kararı aldı. Erdoğan, Türkiye’ye döndükten sonra da Hatay’daki kampı ziyaret edip “yeni programı” ilan edeceğini açıkladı. Erdoğan’ın 40 gündür Hatay kampına gidememesi, program yoğunluğuna bağlandı!

2.) Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” dedikten sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a gönderdi. Davutoğlu’nun 9 Eylül tarihli 6,5 saatlik görüşmesinde, Suriye’ye “15 gün süre” tanındığı açıklandı. Bunun da üzerinden 50 gün geçti!

Kuşkusuz her iki “ültimatomun” da sonuçsuz kalmasının “program yoğunluğuyla” geçiştirilemeyecek gerçek nedenleri var. Ki bunların en başında da Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye kalkan oluşturmaları gelmektedir.

Ancak ABD hedefinden vazgeçmiş değil, Erdoğan’ın hamleleri buna işaret ediyor:

AKP ALBAY’A RÖPORTAJ AYARLIYOR

“Hür Suriye Ordusu” komutanı olduğunu söyleyen firari Albay Riyad Esad, bulundukları Hatay kampından, Suriye’ye geçip, sınıra yakın bölgelere operasyonlar yaptıklarını açıkladı. Riyad Esad, iki ülkeyi savaşa sokacak nitelikteki bu açıklamalarını günlerdir sürdürüyor. Önce Reuters, ardından New York Times, sonra da Haber Türk’ten Amberin Zaman görüştü firari Albay’la…

Buradan şu sonucu çıkarabiliyoruz: Erdoğan hükümeti, firari Albay’a bizzat röportaj ayarlıyor! Dahası, Dışişleri Bakanlığı’nın önayak olduğu bu röportajlar valilik binasında yapılıyor. Firari Albay, röportaja aralarında bir keskin nişancının da olduğu 10 asker koruması altında getiriliyor.

Erdoğan hükümetinin bu tutumu en çok İsrail’i memnun etti. Haaretz yazdı: “Suriyeli isyancılar Erdoğan’ın desteğiyle güçleniyor.”

HEDEF: ŞEHİR DÜŞÜRMEK

ABD, “uluslararası hukuk” kılıfıyla Suriye’ye çullanamayacağını BM kararıyla gördü. Geriye tek bir seçenek kalıyor. Rejim karşıtı muhalefetin silahlandırılması, tıpkı Libya’da olduğu gibi, iki – üç yerleşim bölgesinin ele geçirilmesi ve buralardan merkeze saldırılması…

Şehir düşürme hedefi için önce firari Albay bulundu, sonra “Hür Suriye Ordusu” kurduruldu, şimdi de röportajlarla dünyaya tanıtılıyor, “güç” olduğu resmediliyor. Hatay kampında toplam 60 asker varken, Albay’ın röportajlarda 10 bin askerden bahsetmesi bundandır ve tipik bir propaganda faaliyetidir!

Plana göre, bir kaç küçük yerleşim bölgesinin ele geçirilmesiyle rüzgâr alacak rejim karşıtları, iki toplumsal ayak üzerinden ilerlemeye çalışacak. Bir yandan “Alevi – Sünni çatışması” körüklenecek, bir yandan da Temmo benzeri cinayetlerle Kürtler ayaklanmaya dâhil edilmeye çalışılacak.

Daha fazla kanın döküldüğü bu yeni durumda da, önce Türkiye’ye, ardından da NATO’ya müdahale imkânı doğacak!

İşte Erdoğan’ın Hatay kampına gidip de ilan edemediği yeni strateji budur! Gerçekleşmesi ise tarafların sağlayacağı kuvvete bağlıdır.

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in, Erdoğan’ın sözlerini yalanlarcasına, ‘Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir’ demesi ise TSK’nin bu yeni plana itirazının işaretidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Kasım 2011 

, , ,

Yorum bırakın

PROTOKOLÜ, ERDOĞAN DA İMZALADI!

Tarafların açıklamalarından anlaşılan o ki, Silvan’la birlikte artan şiddetin nedeni, Başbakan Erdoğan’ın Öcalan’ın üç
protokolünü imzalamaması…

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın hazırladığı “ikişer sayfalık üç protokol”le ilgili şu bilgileri veriyor: “Bunlardan biri ateşkes, diğer PKK’nin silahsızlandırılması, üçüncüsü ise yeni demokratik anayasa sürecinin genel ilkelerini kapsıyordu.”

Demirtaş, protokollerin muhataplarını da açıklıyor: “Bu protokollerin anayasayla ilgili olanında muhatap BDP’dir. Diğer ikisi için İmralı ve Kandil.”

BÖLÜNME ANAYASASI PROTOKOLÜ

Protokollerle ilgili bilgi veren bir başka isim de BDP’nin listesinden milletvekili seçilen Şerafettin Elçi. Elçi kendisiyle birlikte bazı üst düzey BDP’li milletvekillerinin de gördüğünü söylediği protokollerin içeriğine dair şu bilgileri veriyor: “Bu protokolün içinde, anadilde eğitimin yanı sıra, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime, yani BDP’nin demokratik özerklik dediği bir statüye kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması da vardı.

Elçi, protokolün Başbakan Erdoğan’a sunulduğunu ancak Erdoğan’ın imzalamadığını, şiddetin de bu nedenle arttığını söylüyor.

ÖCALAN’IN ERDOĞAN’DAN İSTEDİĞİ MESAJ

BDP Eşbaşkanı Demirtaş, protokollerin muhataplarına iletilmesiyle ilgili daha detaylı ve kesin bilgiler veriyor: “Protokoller
PKK’ye iletildi. Onlar uygun gördükleri 2-3 değişiklik yaptı ve son maddesi PKK’nin silahsızlandırılması olan protokolleri kabul etti. Şimdi top Öcalan’la görüşen devlet heyetindeydi.”

Demirtaş protokollere ilgili çok önemli bir ayrıntı daha veriyor: “Heyet bu protokolleri hükümete iletirken Öcalan’ın bir isteği daha olmuştu. Eğer televizyonda Başbakan’dan, ‘Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür’ gibi bir demeç duyarsa Öcalan, bunu Başbakan’ın protokolleri kabul ettiğine dair bir mesaj olarak alacak ve örgütü bir hafta içinde belli sınıra çekecekti. Bunu taahhüt etmişti. Ama Başbakan’dan Öcalan’a işaret niteliği taşıyacak öyle bir mesaj gelmedi…”

Evet, Başbakan Erdoğan’dan böyle bir mesaj gelmemişti, o zaman… Ya sonrasında?

ERDOĞAN ÖCALAN’A İSTEDİĞİNİ VERDİ

Başbakan Erdoğan’dan “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajı alabildi mi Öcalan?

Önceki gün yazdık. Başbakan Erdoğan New York’ta, artan PKK saldırılarını şu sözlerle yorumlamıştı: “Terör örgütü kendi görevini yapıyor, biz de kendi görevimizi yapacağız.” Erdoğan ayrıca “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz” demişti. Yurda dönerken yolda da şöyle sesleniyordu Başbakan Erdoğan: “Biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz.

PROTOKOLLERİ SİLAH İMZALATTI

Peki, bu durumda, “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz” diyen Başbakan Erdoğan, Öcalan’ın beklediği “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajını vermiş olmuyor mu?

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan, daha önce imzalamadığı protokollerin kabulü anlamına gelen bu mesajı vererek, protokolleri imzaladığını ortaya koymuyor mu?

Bitirirken altını çizelim: Silah bırakılması istenen PKK, protokolleri, silahı daha çok kullanarak imzalatmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık 2011
29 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

DOĞU AKDENİZ – SURİYE – KUZEY IRAK EKSENİ

36. paraleli Kuzey Irak’tan batıya doğru uzattığınızda Suriye’nin kuzeyini ve Doğu Akdeniz’i eksen yapmış olursunuz. İşte bu eksene göre Küçük Ortadoğu’da mevziler oluşturuluyor.

Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Barrack Obama’yla büyük beklenti yaratılan görüşmesinden de bu eksene göre hamle yapma kararı çıktı. Açalım:

WASHINGTON ERDOĞAN’I CEPHEYE SÜRDÜ

Erdoğan – Obama görüşmesinden öncelikle ve en önemli olarak Türkiye’nin Suriye’ye yaptırım uygulaması kararı çıktı!

Kuşkusuz iki ülke liderinin görüşmesinden, bu ülkelerden birinin üçüncü bir ülkeye yaptırım uygulaması kararı çıkıyorsa, iki lider arasında eşitlik ilişkisi olmadığı sonucu çıkar. Ki bu da liderlerden birinin, diğerinin projesine eşbaşkan olmasından kaynaklanıyordur!

Durumu aslında en çıplaklığıyla CFR’nin de üyesi olan eski ABD Ulusul Güvenlik Konseyi üyesi Robert Danin şu sözlerle New York Times’da ortaya koydu “Obama’nın Erdoğan’la yakın ilişkisi henüz karşılığı alınmamış bir yatırım, daha oyunun başındayız.

YAPTIRIMLARI ABD DIŞİŞLERİ DÜZENLEYECEK

Hele şu sözler Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ağzından çıkmış olması bakımından ibretliktir: “Bizim yaptırımlarımız neler olabilir, bu konuda dışişleri bakanlarımız müşterek bir çalışmanın içerisine girecekler ve bu çalışmalarla Suriye’deki yaptırımların tarzı şekli ne ise Libya gibi olmayabilir, her türlü yaptırım ülkesine, insanına, demografik yapısına göre değişik olacaktır. Dolayısıyla Suriye’ninki de daha farklı olacaktır. Bizim ön hazırlıklarımız bu noktada var, ama bu ön hazırlıklarımızı Amerika’nın hazırlıklarıyla değerlendirmek suretiyle onların yaklaşımı nedir, Dışişleri bakanlarımızın çalışması neticesinde biz de bir adım atacağız.

Erdoğan’ın Obama ile görüştükten sonra “Artık Suriye yönetimine güvenimiz kalmamıştır. Ben mevcut Suriye yönetimiyle görüşmeleri kesmiş vaziyettim” demesi, Mısır’da dile getirdiği “Suriye’de alevi – sünni çatışması” vurgusunun da devamıdır.

Ki ikisi birleştirildiğinde ortaya şu temel gerçek çıkmaktadır: ABD’nin AKP üzerinden uygulayacağı “yeni” Suriye planı devreye sokulmuştur. Türkiye bu planda ABD’nin “Küresel antiterörizm forumu”nun eşbaşkanıdır.

ERDOĞAN SINIRA GİDECEK

Ayrıntılarını üç gün önce bu köşede yazdığımız plana göre AKP, ABD’nin Suriye’ye saldırabilmesine gerekçe yaratacaktır.

Erdoğan’ın “alevi – sünni çatışması” diyerek işaretini verdiği bu hazırlığın bir başka işareti de, Obama ile görüşmesinden sonra dile getirdiği şu sözlerde gizlidir: “Dönüşte değerlendirmeleri daha geniş yapacağım ve Hatay kampını gidip yerinde ziyaret edeceğim. Oradaki yaşam koşullarını görmek istiyorum ve ondan sonra oradaki kampa yönelik de bir program açıklayacağız.

Erdoğan’ın açıklayacağı programın herhalde ayrıntıları ABD’de biçimlendiriliyordur şimdiden…

36. PARALELDE PARÇALANMA EKSENİ

Netice itibariyle ABD’nin Büyük Ortadoğu’sunun tam merkezinde, Küçük Ortadoğu’da, sular ısınıyor. Türkiye, Suriye, İran, Irak, Lübnan, İsrail, Kıbrıs, Mısır ana alanı içinde ama ağırlık merkezi Kuzey Irak, Suriye, Doğu Akdeniz yayı üzerinde olan bir eksenden bölge parçalanmaya çalışılıyor.

ABD’nin kukla devlet inşa etmek için 1991 yılında çektiği 36. paralelin üzerinde olan bu yay, Küçük Ortadoğu için bölünme ve parçalanma eksenidir.

RUSYA-ÇİN KALKANI

Ancak Obama her ne kadar Erdoğan’ı cepheye sürdüyse de, şartlar ve zaman ABD’nin aleyhine çalışmaktadır. Zaman geçtikçe Suriye’nin etrafında Rusya ve Çin merkezli daha sağlam bir kalkan oluşmaktadır.

Bu kalkan Küçük Ortadoğu’da en başta İran’a harekat alanı vermekte ve inisiyatif almasını sağlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Eylül 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

ÖMER ÇELİK’E YANIT

Başbakan Erdoğan’ın gezisine katılan AKP milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik Tunus’tan soruyor: “Sarkozy niçin Tunus’a gelmiyor da, Libya’ya gidiyor?

Çelik, twitter’dan sorduğu sorusuna yine twitter’dan sorulu yanıt veriyor: “Sarkozy Libya’da muhalifleri tutarken, Tunus’ta neden statükoyu tutuyor? Cevaba bile gerek yok.

SURİYE’DE SİLAH, TUNUS’TA SANDIK TEMENNİSİ

Ömer Çelik’in verdiği yanlış yanıtı şimdilik bir kenara bırakıp, doğru sorusuna katkı sunan bir başka soruyu da biz soralım:

Başbakan Erdoğan, Libya’da silahlı isyancılara maddi yardımda bulunurken, Suriye’deki muhaliflerden Beşar Esad rejimini yıkmasını isterken, neden Tunus’ta “devrimler, kanla değil seçim sandığıyla gerçekleşmeli” diye konuştu?

Hem Çelik’in sorusunun yanıtı hem de Erdoğan’ın Tunus’ta “sandık” vurgusu yapmasının nedeni ortadadır: Çünkü Tunus başka, Suriye ve Libya başkadır!

Daha da genişleterek söyleyecek olursak, Mısır, Tunus, Ürdün, Bahreyn, Yemen başkadır, İran, Libya ve Suriye başkadır.

Bunu maalesef Türkiye’deki bazı kesimler de göremiyor ve yukarıda sıraladığımız tüm ülkelerdeki gelişmeleri ABD’nin eseri sayıyor. Ama Sarkozy görüyor!

Ömer Çelik de Sarkozy’nin ne gördüğünü anlayamadığı için soruyu doğru soruyor ama yanlış yanıtlıyor. Sarkozy’nin “Libya’da muhalifleri tutarken, Tunus’ta statükoyu tutmasının” nedeni, iki ülkedeki gelişmelerin farklı cephelerin eseri olmasındandır.

Kaldı ki Çelik’in “statüko” dediği Tunus’ta da yönetim, 1 yıllıktır; 30 yıllık Zeynel Abidin Bin Ali’nin devrilmesinden sonra kurulmuştur.

LİBYA VE TUNUS FARKI

Gelelim farka…

1.) Mısır, Tunus, Ürdün, Yemen ve Bahreyn ABD’nin nüfuz alanlarıdır. Libya ve Suriye ise ABD karşıtıdır.

2.) ABD Tunus’ta “hazırlıksız yakalandı”, Mısır’da da önce Mübarek’i savundu, ardından yıkılmasını engelleyemeyeceğini gördüğünde de, “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” çizgisi izledi. Bu çizgi, Mısır’daki halk hareketinde iniş çıkışlara, geri çekilmelere, uzlaşmalara neden oldu.

İsrail, en önemli müttefiki olan Mübarek’in savunulabilmesi için yoğun uğraş verdi.

ABD Yemen ve Bahreyn’deki muhalefeti ise kanla durdurmaya çalıştı. Örneğin Bahreyn’de halk ayağa kalktıkça, ABD Suudi Arabistan askerlerini bu ülkeye sürdü, hâlâ da sürüyor!

Yemen’de ve Bahreyn’de ölen insan sayısı, NATO müdahalesi öncesi Libya’da ölen insan sayısından çok daha fazladır! Buna rağmen Batı’nın Yemen’de ve Bahreyn’de değil de, Libya’da “insan hakkı” araması öğreticidir!

ABD’NİN SÜRECE AKP’Lİ MÜDAHALESİ

3.) Colombia Üniversitesi’nden Prof. Richard Bulliet’in de söylediği gibi “Mısır’ı kaybeden ABD, bölgede çözülmeye başlar.

İşte ABD bu gerçek nedeniyle hızla bölgedeki en önemli müttefiki olan AKP’yi devreye soktu. Ve 2010 Ocak ve Şubat aylarında Tunus ve Mısır’da gelişen halk hareketlerinden sonra, 14 Mart’ta İstanbul’da “değişim liderleri zirvesi” düzenledi. Zirvede AKP üzerinden “sürece müdahale” kararı alındı.

ABD bu tarihten sonra, kendi nüfuz alanlarındaki gelişmeleri frenleyebilmek için nüfuz alanı dışındaki ülkeleri karıştırma hamlesine soyundu. Ve İran, Suriye ile Libya’da kalkışmalar başlattı. Ki hem Suriye’de hem de İran’da, belli gruplar 2003 yılından beri kışkırtılıyordu.

Güçlü bir devlet olan İran bu son kalkışmayı hızla bastırırken, Libya bastırmakta zorlandı. Ve kalkışma büyüdükçe emperyalizmin müdahalesine “gerekçe” oluştu!

Suriye’de de benzer bir “gerekçenin” yaratılmasına çalışılıyor: Erdoğan’ın durduk yere Suriye’de “Alevi-Sünni çatışmasından kaygı duyması” anlamlıdır.

Dolayısıyla AKP’liler, Sarkozy’nin neden Tunus’a gidemediğini sorgulamaktansa, Erdoğan’ın neden Suriye’ye gidemediğini sorgulamalılar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2011 

, , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN ÖCALAN’LA YÜZDE 95 ÖRTÜŞÜYOR!

AKP’nin mavi havuzdaki yandaşları ikiye ayrıldı: Bir bölümü, “görüşmeyi kim sızdırdı” diyerek içeriği perdelerken, bir bölümü de görüşmeyi normalleştirme peşinde. Yeşil havuzdan yandaşlar ise hâlâ olayın şokundalar ve konuya henüz giremediler!

Biz görüşmeyi kimin sızdırdığını araştırmayı ilgililerine bırakıyor ve görüşmenin içeriğine bakıyoruz.

ERDOĞAN-ÖCALAN PAZARLIĞI

Ve o içeriğin tam merkezinde tek bir gerçek duruyor: PKK-MİT görüşmesinin kayıtları bir kez daha gösterdi ki AKP, PKK ile uzun süredir müzakere yapmaktadır. Daha doğrusu Erdoğan ve Öcalan, temsilcileri aracılığıyla pazarlık yapmaktadırlar. (Bakınız: AKP’nin PKK ile 19 müzakeresi, www.mehmetaliguller.com, 2 Kasım 2010)

Çeşitli kesimler konuyu hafifletmeye hatta müzakereyi, pazarlığı meşru gibi sunmaya gayret etse de Başbakan Erdoğan felaketin farkındadır ve bu nedenle görüşmeyi yine devlete yıkmaya kalkmaktadır.

BÜROKRAT DEĞİL BAŞBAKAN’IN ÖZEL TEMSİLCİSİ

Erdoğan, Tunus’ta, sızan PKK-MİT görüşmesiyle ilgili sorulara verdiği yanıtta, “Hükümet olarak İmralı ile görüşmeyiz. Ama devlet üzerine düşeni yapar” diyebiliyor hâlâ…

Oysa MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın PKK’li muhataplarına söyledikleri ortada:

“(Başbakanlık) Müsteşar yardımcısıyım ama sayın Başbakanımızın özel temsilcisiyim. (…) Olayın teknik görünen bir çalışmadan öte daha siyasi içerikli, daha farklı bir boyuta taşınması ihtiyacı hasıl olunca sayın Başbakanımız bu konuda beni görevlendirdi. (…) Sayın Başbakan bu noktada caddi olduğunu, samimi olduğunu, siyasi riski de yüklenmeye hazır olduğunu birkaç defa söyledi. (…) Hükümetin çok ciddi niyeti var. Bu iyi niyeti Türkiye’deki reel şartların izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye, realize etmeye çalışıyor. Bu noktada sayın Başbakan beni görevlendirdi.”

Kaldı ki, Erdoğan Tunus’ta gazetecilere “Emre Bey’i de (Eski MİT Müsteşarı), Hakan Bey’i de gönül rahatlığı içerisinde İmralı’ya gönderdik” demektedir. Gönderen hükümet giden devletse, görüşen devlet mi olur?

ERDOĞAN’LA ÖCALAN’IN VİZYON BENZERLİĞİ

Asıl vahimi, Başbakan’ın temsilcisinin PKK’li muhataplarına söylediği, Başbakan Erdoğan ile Öcalan’ın vizyonlarının yüzde 95 benzerlik taşıdığı şeklindeki saptamasıdır:

“Ben kendisine tüm çıplaklığıyla anlattım. İmralı’daki çözüm iradesini, olaya iyi niyetle yaklaşımı, sayın Öcalan’ın yıllar içerisindeki oluşturduğu düşünsel evrimi, ulaştığı sonuçları, ulaştığı sonuçların bölgeye yönelik vizyonunun yüzde doksan – doksan beş oranında, kendi çizdiği viyonla nasıl örtüştüğünü de anlattım.”

HÜKÜMETTE GÖREV BÖLÜŞÜMÜ

Görüşmenin aslında Erdoğan ile Öcalan arasında bir pazarlık anlamı taşıdığını, görüşmede bulunan MİT Müsteşar Yardımcıs A.G.’nin şu sözleri de ortaya koymuyor mu:

“Geldiğimiz noktada, önümüzde işte hazırlığını yapmakta olan bir hükümet ortaya neyi koyacağını, neyi yapıp, neyi yapamayacağını işte hukukçulara vermiş. Adalet Bakanlığı ayrı bir çalışma yürütüyor. Daha sonuç raporu çıkmamış. Bilmem ne bakanına bir görev vermiş, çalış bakalım, raporunu çıkart demiş…”

BOP DEVLETİ’NİN PAZARLIĞI

Peki Erdoğan ile Öcalan neyin pazarlığını yapıyorlar? Sadece silah bırakmayı mı, barajın düşürülmesini mi, Öcalan’ın özgürlüğünü mü, KCK davasının düşürülmesini mi, ana dilde eğitimi mi, özerkliği mi?

Tümünün toplamı olarak, yeni BOP devletini ve onun yeni anayasasını müzakere ediyorlar!

BOP devletinin ismi “Türk-Kürt Federe Devleti”dir ve ikinci ile üçüncü İsrail’dir!

İşte bu devletin pazarlığı yapılmaktadır.

Ki hükümetin özel temsilcisi olarak Hakan Fidan, aslında Öcalan’ı meşru bir önderlik olarak kabul ettiklerini konuşmasında sık sık belirtmektedir!

Öcalan’ı meşru gören bir hükümetin ise aldığı yüzde 50 oya rağmen meşru olmadığı ortadadır!

Mehmet Ali Güller
Ayd
ınlık Gazetesi
17 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın