Posts Tagged Filistin
Çin’in Filistin stratejisi ve Beijing Diyaloğu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/07/2024
ABD İsrail’e sponsorluğunu, her türlü askeri, siyasi ve ekonomik desteğinin dışında, iki yolla yürütüyor:
1) İsrail-Filistin sorununu “tekelinde” tutuyor; böylece müzakereler ile çeşitli türden anlaşmaların İsrail lehine olmasını ve daha önemlisi çözümsüzlüğü garanti etmiş oluyor
2) Filistin’in bölünmüşlüğünü esas alan bir çizgi izliyor. Böylece iki parçalı, iki yönetimli bir Filistin’in devlet olma şansı bulamayacağından hareketle, İsrail’in elini rahatlatmış oluyor.
Çin’in Filistin stratejisi, ABD’nin izlediği iki çizgiyi bozmayı hedefliyor: 1) Filistin’de iki parçalılığı ortadan kaldırarak tek yönetim oluşmasına aracılık etmek. 2) İsrail-Filistin sorununu ABD’nin tekelinden çıkararak çözüm yolu açmak.
Birlik bildirisi
İşte Çin Dışişleri Bakanlığı’nın 14 Filistinli grubu uzlaştırma çabasının nedeni bu iki stratejidir. Önce 30 Nisan’da El Fetih ile Hamas’ı biraraya getiren Çin, 21-22 Temmuz’da da şu 14 Filistinli grubun uzlaşmasına arabuluculuk ederek, önemli bir aşama sağlamış oldu:
Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi (Fetih), İslami Direniş Hareketi (Hamas), Filistin Kurtuluş Halk Cephesi, Filistin Kurtuluş Demokratik Cephesi, Filistin İslami Cihad Hareketi, Filistin Halk Partisi, Filistin Halk Mücadelesi Cephesi, Filistin Ulusal Girişim Hareketi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi/ Genel Komutanlık, Filistin Demokratik Birliği, Filistin Kurtuluş Cephesi, Arap Kurtuluş Cephesi, Arap Filistin Cephesi, Halk Kurtuluş Savaşının Öncüleri…
Bu 14 grup, Çin’in başkenti Beijing’de yapılan görüşmeler sonrasında iki temel konuda anlaşarak “Beijing Diyaloğu”nu imzaladı: 1) Ulusal birlikte ve 2) Geçici uzlaşı hükümeti kurmakta anlaşma.
Beijing Diyaloğu, iki temel mekanizmanın oluşturulmasını hedefliyor:
1) Seçim yasasına uygun “Ulusal Komisyonu”nun oluşturulması.
2) “Geçici Birleşik Liderlik Çerçevesi”nin yürürlüğe sokulması.
Beijing Diyalogu ayrıca bildirideki hükümlerin uygulanması için bir takvim belirlenmesi konusundan da anlaşmaya varıldığını kayıt altına alıyor.
ABD rahatsız
14 grubun anlaşmaya vardığı törende konuşan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, “Ulusal çıkarlara bağlı 14 Filistinli grubun” Beijing’de toplanmasını, “Filistin’in kurtuluş mücadelesinde önemli bir tarihi an” olarak niteledi.
Çin, Filistinli grupların birliğini, Filistin sorununun çözümünü kolaylaştıran önemli bir aşama olarak görüyor. Nitekim Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Cean, “Filistin içinde uzlaşma ve birliğin teşvik edilmesinin Filistin sorununun acil, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasına yardımcı olacağına inandıklarını” kaydetti.
Bu arada Hamas’ın Ulusal İlişkiler Ofisi Başkanı Hüsam Bedran, bir yazılı açıklamayla Çin’e teşekkür etti ve ABD’nin bu anlaşmaya karşı çıktığına işaret etti.
Filistin Ulusal Girişim Hareketi Genel Sekreteri Mustafa el-Bergusi de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın geçici bir ulusal birlik hükümeti kurmak için hızla tüm gruplarla istişare görüşmelerine başlayacağını duyurdu.
ABD yine gafil avlandı
Bu söz CIA Direktörü William Burns’e ait. Çin 10 Mart 2023’te büyük bir sürprizle İran ve Suudi Arabistan’ı Bejing’de bir araya getirerek anlaşma sağlamıştı. Burns, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a “Çin’in aracılığında İran’la anlaşarak bizi gafil avladınız” (WSJ, 7.4.2023) demişti.
Aslında Çin bir süredir Filistin meselesine ağırlık vermeye zaten başlamıştı. 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’ndan önce, Çin Devlet Başkanı Xi Jingping ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas Beijing’de biraraya gelmiş ve “stratejik ortaklık” ilan etmişlerdi (DGTN Türk, 14.6.2023).
Abbas görüşmede Çin’in Ortadoğu’da izlediği barışçı rolü övmüş ve Xi’den Filistin-İsrail meselesinde de arabuluculuk yapmasını istemişti. Xi Jinping de bu talep üzerine “adil çözüm” için üç öneri açıklamıştı.
Özetle Çin’in Filistin strateji, Filistin devletinin kabulü için öncelikle içeride birlik sağlanmasını, ardından konunun ABD tekelinden alınmasını içeriyor. 21-22 Temmuz’da 14 Filistinli grubu uzlaştırmak, bu yolda çok önemli bir aşamaydı.
Mehmet Ali Güller
CGTN TÜRK
24 Temmuz 2024
Erdoğan’ın NATO’da Gazze başarısızlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/07/2024
Cumhurbaşkanı Erdoğan, beş uçak ve geniş heyetiyle Washington’a giderken şöyle diyordu: “NATO liderler zirvesinde Gazze’de Filistin halkına yönelik katliamları gündeme taşıyacağız.” (AA, 9.7.2024).
Sonuç mu? Elbette ABD’nin patronu olduğu NATO’da bu mümkün değildi. Nitekim açıklanan 38 maddelik sonuç bildirgesinde ne İsrail’in İ’si, ne Filistin’in F’si, ne de Gazze’nin G’si vardı.
38. maddenin sonunda 2026 zirvesinin Türkiye’de yapılacağı yazılıydı. Demek ki AK-medya için yine de bir “başarı öyküsü” haberi vardı! Bir de Erdoğan’ın açığı kapatmak için zirve sonrasında yaptığı basın toplantısında söyledikleri… Örneğin “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik” diyordu, oysa şikayet eden tek başına Güney Afrika’ydı ve AKP aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Örneğin “İsrail yönetiminin NATO’yla ortaklık ilişkisini sürdürmesi mümkün değildir” diyordu, oysa İsrail’in NATO ortaklığında Ankara’nın onayı vardı, İsrail’in NATO’yla işbirliği mekanizmalarına katılmasında AKP’nin oluru vardı!
ABD fermanıyla hareket eden örgüt
Türkiye’nin NATO içinde ne kadar “değerli” olduğunu propaganda eden renk renk düzen siyasetçileri, Türkiye’nin NATO’da ne denli etkili olduğunu “pazarlayan” bıyıksız ve badem bıyıklı diplomatlar, Türkiye’nin NATO’da ABD’yi dengelediğini “savunan” liberal ve siyasal İslamcı akademisyenler, NATO üyelerinin eşit olmadığını, ABD’nin NATO’nun patronu olduğunu, ABD’nin tek oyunun diğer tüm üye ülkelerin oylarının toplamından daha ağır olduğunu anlamışlar mıdır sizce?
Elbette gerçeği onlar da biliyor ama NATO’nun propagandasını, pazarlamasını ve savunmasını yapmak en temel işleri. O nedenle Türk milletine yalan söylemeyi sürdürecekler.
Tabii istisnalar da var. Örneğin AKP’li Mehmet Metiner o gerçeği çırılçıplak ortaya koydu: “NATO ABD’nin silahlı sopasıdır. ABD başkanları ne ferman buyurursa ona göre hareket eden askeri ittifakın adıdır. Gerisi kamuflajdır. Hatta kandırmacadır.” (Yeni Şafak, 12.7.2024). Kuşkusuz Metiner’in partisi o kamuflajı ve aldatmacayı en çok yapan partidir.
“NATO tehdit ama yine de NATO’da olmalıyız” yanlışı
Metiner’in yazısının asıl üzerinde durulması gereken kısmı ise şöyle: “NATO dünya barışını asıl tehdit eden bir ABD silahlı aparatıdır. Türkiye’nin başkaca şansı olmadığı için bulunmak mecburiyetinde olduğu bu askeri ittifak son kertede Türkiye’nin de ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından bir tehdit unsurudur. Rusya’ya ve Çin’e boyun eğdirebilirlerse bütün dünya ABD imparatorluğunun siyasi, ekonomik ve askeri anlamda sömürgesine dönüşecektir.”
Öncelikle şunu belirtelim: ABD’nin Rusya ve Çin’e boyun eğdirebilmesi mümkün değil. Tersine hegemonyası zayıflayan ABD, boyun eğdirebilmenin değil, mevcut düzenini “kendi bölgesinde” koruyabilmenin stratejisini izliyor.
Ve gelelim tartışılması gereken noktaya: Evet, Metiner haklı, bu gerçeğe gözler kapatılsa da, son kertede NATO Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından tehdittir. Ancak Metiner “Türkiye başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” görüşünde ise büyük yanlış içerisindedir. Öyle ki bu yanlış, yazısındaki tüm doğruları götürecek önemdedir.
Başka şans elbette var
Tersine, Türkiye’nin başka şansı var, Türkiye NATO’da olmak zorunda değil. Hele de 38 maddeli sonuç bildirgesinden sonra NATO’da olmak Türkiye için artık daha büyük bir yüktür. Çünkü NATO’nun Washington’daki bu son zirvesinden çıkan temel sonuç şudur: ABD, NATO’daki müttefiklerini Rusya ve Çin’e karşı cepheye sürmeye çalışıyor.
“Başka şansı olmadığı için NATO’da bulunmak zorunda” olduğunu iddia ettikleri Türkiye’nin ABD tarafından Rusya ve Çin’e karşı pozisyon almaya zorlanması, Ankara’nın intiharı olur!
II. Dünya Savaşı’nın ardından “başka şans yok” söylemiyle izlenen Atlantikçilik siyaseti dün de yanlıştı; çünkü Türkiye’nin “bağlantısızlık” gibi başka bir şansı vardı. “Başka şans yok, NATO’dan çıkamayız” söylemi bugün daha da yanlıştır; çünkü yine “bağlantısızlık” var, hele de “çok kutupluluk” şartlarında geniş manevra alanları var, “NATO’daki gibi fiilen egemenliğinizi devretmek zorunda kalmadan” siyasi ve ekonomik ortaklıklar kurabileceğiniz platformlar var, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) var, BRICS var, yükselen Asya var, bölgesel birlik olanakları var…
Yeter ki “NATO göz bağı” çıkarılabilsin!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Temmuz 2024
Küresel Güney’in dayattığı ateşkes
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/06/2024
ABD Başkanı Joe Biden, Gazze için üç aşamalı ateşkes planı açıkladı:
1. aşama 6 hafta (45 gün) sürecek. Bu aşamada İsrail askerleri Gazze’den çekilmeye başlayacak. Hamas yaşlı ve kadın rehineleri, İsrail de hapishanelerde tuttuğu Filistinlilerin bir bölümünü bırakacak. Gazze’ye insani yardım günlük 600 TIR seviyesine çıkarılacak. Filistinliler bu aşamada yaşadıkları bölgelere güvenli bir şekilde dönecekler. Asıl önemlisi, bu aşamada kalıcı ateşkes müzakereleri yapılacak. Müzakerelere bağlı olarak 6 haftalık süre artabilecek.
2. aşamaya geçildiğinde Hamas’ın elinde kalan tüm rehineler serbest bırakılacak. İsrail Gazze’den tamamen çekilmiş olacak.
3. aşamada ise ölen rehinelerin cenazeleri teslim edilecek ve Gazze’nin yeniden inşa sürecine başlanacak.
Ateşkes planının sahibi kim?
Planı ABD Başkanı Biden dünya kamuoyuna açıkladı ama “İsrail’in önerisi” diye sundu. İsrail Başbakanlık Ofisinden yapılan açıklamada ise plandan “Biden’ın önerisi” diye bahsedildi. İsrail Savaş Kabinesi üyesi Benny Gantz’ın anlaşmaya destek açıklamasından anlaşıldığı kadarıyla ateşkes planı İsrail’in müzakere heyeti ile ABD’li görevliler tarafından hazırlandı. Nitekim Filistinli aktörler de plandan “ABD-İsrail önerisi” diye sözediyorlar.
İsrailli aktörler plan için ne diyor?
Biden’ın planı açıklamasından 1 saat sonra İsrail Başbakanlık Ofisi “İsrail’in şartları sağlanmadan kalıcı ateşkes mümkün değil” çıkışı yaptı ve o şartları sıraladı: “Hamas’ın askeri ve idari gücünün yok edilmesi, tüm rehinelerin serbest bırakılması ve Gazze’nin İsrail için artık bir tehdit oluşturmamasının sağlanması.”
Ancak İsrail Başbakanlık Ofisinin bu açıklaması Biden’ın açıkladığı planın reddinden ziyade, Netanyahu’nun savaş yanlısı koalisyon ortaklarını yatıştırma hamlesi gibi görünüyor.
Nitekim İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir anlaşmaya karşı çıktılar ve Netanyahu’ya “onaylanması durumunda hükümetin bir parçası olmayacaklarını” bildirdiler. İsrail Savaş Kabinesi üyesi Gantz ise anlaşmaya destek açıkladı.
Filistinli aktörler plan için ne diyor?
Hamas, ilk değerlendirmesinde ateşkes planını olumlu bulduğunu açıkladı.
Filistin Ulusal Girişim Hareketi Genel Sekreteri Mustafa el-Bergusi ise İsrail saldırganlığının başarısızlığına işaret etti: “Biden’ın açıkladığı İsrail-ABD önerisi, İsrail saldırganlığının etnik temizlik, direnişin kökünü kazıma, Gazze Şeridi üzerinde kontrol kurma ve rehineleri zorla kurtarma hedeflerinin başarısızlığının kabulünü temsil ediyor.”
ABD-İsrail ateşkese neden mecbur kaldı?
İşin ilginç yanı, ateşkes planı, Hamas’ın üç ay önce önerdiği ateşkes planına benziyor. Hamas’ın hazırladığı, Mısır ve Katar’ın ABD’ye sunduğu o plana Biden itiraz etmişti. Plan o gün onaylansa 10 bin kişinin hayatı kurtulmuş olacaktı!
ABD’yi üç ay sonra benzer ateşkes planını gündeme getirmeye yol açan ise kuşkusuz güçlü iç ve dış etkenlerdir.
İç etkenler: Kasım seçimi öncesinde ABD çapında Filistin’e destek gösterilerinin artmış olması, hatta üniversite eylemleri boyutuyla bunun Amerikan demokrasisini tartışmaya açmış olması.
Dış etkenler: ABD ve İsrail iyice yalnızlaşıyor. İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nda “soykırımcı” diye yargılanıyor, Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcılığı İsrail Başbakanı hakkında tutuklama talebinde bulunuyor, Filistin’e destek tasarıları BM üyelerinin çoğunluğu tarafından destekleniyor, Avrupa ülkeleri Filistin’i 1967 sınırlarıyla tanımaya başlıyor, Çin-Arap ortaklığı barış konferansı çağrısı yapıyor vb.
Özetle Küresel Güney ABD ve İsrail’i ateşkese mecbur bırakıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Haziran 2024
Atlantik hukuku!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/05/2024
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında tutuklama talebinde bulunması, İsrail kadar ABD’yi de zora soktu. Zira karar hem “Atlantik düzeni”nin ikiyüzlülüğünü resmediyor hem de o düzenin zayıfladığına işaret ediyor.
Nasıl mı? İnceleyelim:
Emperyalist-neofaşist ikili sıkıştı
UCM Başsavcısı Han’ın tutuklama talebinde bulunacağı bir süredir konuşuluyordu. Öyle ki 13 ABD senatörü yayınladığı bir mektupla UCM’yi “akrabalarınız dahil ABD’ye sokmayız” diye tehdit bile etmişti. Ancak tehditler sökmedi ve Başsavcı Han İsrail Başbakanı Netanyahu, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, Hamas yöneticileri İsmail Haniye, Yahya Sinvar ve İbrahim el-Masri hakkında tutuklama talebinde bulundu. Talebi UCM yargıçları karara bağlayacak.
ABD-İsrail ikilisi tutuklama talebinin ardından kırmızı alarma geçti. Çünkü Güney Afrika’nın İsrail’i soykırımcı olmakla suçlayarak Uluslararası Adalet Divanında açtığı ve kabul edilen davadan sonra bir de Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısının İsrail Başbakanı için tutuklama kararı talep etmesi, emperyalist-neofaşist ikili ABD ile İsrail’i dünya kamuoyu nezdinde mahkum ediyor. İkili bu nedenle üç koldan harekete geçti:
Han’ı arayan devlet başkanı
1) CNN televizyonunda Christiane Amanpour’un sorularını yanıtlayan Başsavcı Han çok önemli bir konuyu ifşa etti: “Bir devlet başkanı benimle konuştu ve ‘çok iyi biliyorsunuz ki bu mahkeme Afrika ve Putin gibi haydutlar için kurulmuştur’ dedi.”
O devlet başkanının sözleri, “Atlantik hukuku”nun gerçekte ne olduğunu ortaya koymuş oldu. Emperyalist düzen bu mahkemeleri, rakiplerine, kendinden olmayanlara, hedef aldıklarına karşı kullanılacak bir platform olarak görüyor. (Aslında uzun yıllar böyle de kullanabildiler ama artık bu tür ters kararların çıkabiliyor olması, çok kutupluluğun sonucudur.)
ABD’den mahkemeye yaptırım tehdidi
2) Yukarıda belirtmiştik, Başsavcı Han tutuklama talebinde bulunmasın diye 13 ABD senatörü bir tehdit mektubu yazmıştı. Senatörler Han’ın tutuklama talebinden sonra da doğrudan yaptırım kararı çıkarmaya yöneldiler.
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesinde Cumhuriyetçilerin lideri olan Senatör James Risch, “UCM’nin bağımsız, meşru ve demokratik hukuk sistemine sahip ülkelerin işlerine burnunu soktuğunu” savunarak, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’den destek istedi. Blinken “partilerüstü bir zeminde sizlerle çalışmak istiyorum” diyerek destek sinyali verdi. 37 senatörün UCM’ye yaptırım içeren bir tasarıyı desteklediği belirtiliyor.
3) ABD-İsrail ikilisinin başvurduğu üçüncü yöntem ise dezenformasyon. Netanyahu, UCM Başsavcısı Han’ın tutuklama talebini “antisemitizm” olarak yaftalamaya çalıştı. 75 yıldır Nazilerin yaptığı soykırımın ve antisemitizmin rantını yiyen ve Filistinlilere karşı her kötülüklerini bu iki kavramın arkasına sığınarak yapan İsrail yönetimi, yine aynı yola başvurmuş oldu.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken ise UCM’nin kararının Gazze’de ateşkesi zorlatıracağını söyledi! Tam bir emperyalist aldatmaca: Sanırsınız tam ateşkes yapılıyordu da UCM bozdu! Sanırsınız 8 aydır yapılmayan anlaşmayı UCM baltaladı!
Filistin kazanıyor
Kaç kez yazdım: Bu savaşın sonucu atılan bomba ve ölen sayısıyla ölçülmez. Stratejik düzlemde Filistin kazanıyor, İsrail kaybediyor. İşte bunun son kanıtı da dün geldi: Norveç, İrlanda ve İspanya hükümetleri Filistin Devletini tanıma kararı aldılar. 28 Mayıs’ta yürürlüğe girecek bu karar, Filistin açısından çok büyük bir kazanım olacak, devamı da gelecek.
Çok kutupluluk ile “küresel yönetişim sisteminde başlayan reformlar” dünyayı ezilenlerden yana adım adım değiştiriyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2024
Hem Amerikancı hem İsrail karşıtı olunmaz
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/05/2024
İsrail’in Gazze’deki soykırımı ABD’ye bile yük olmuş durumda. Öyle ki içerideki tepki nedeniyle Biden hükümeti İsrail “karşıtı” bazı adımlar attı: Örneğin -sonuca etkisi olmasa da- açıktan İsrail’in Refah saldırısına karşı çıktı. Örneğin İsrail’e karşı “kısmi” silah ambargosuna gidiyor. Örneğin Dışişleri raporunda İsrail’i hedef alan ifadeler var.
Ancak ABD yine de İsrail’i desteklemeyi ve yalnızlaşmaya gitse bile BM platformunda korumayı sürdürüyor. Peki neden?
Netanyahu Biden’ı neden dinlemiyor?
Sorumuzu şöyle de sorabiliriz: ABD açıktan İsrail’in Refah saldırısına karşı çıktığı halde Netanyahu hükümeti ABD’yi dinlemeyerek nasıl saldırıya başlayabiliyor? Bu sorunun dört yanıtı var:
1) Netanyahu, başkanı ne derse desin ABD’nin son tahlilde Ortadoğu’daki çıkarları gereği İsrail’i savunacağını biliyor.
2) ABD’de seçim yılı ve İsrail’e destek konusunda daha agresif politikalar izleyebilecek Trump’un yeniden başkan olması olası. Netanyahu bu nedenle ABD iç politikasına ve zamana oynuyor.
3) ABD başkanlık seçimleri demokratik bir seçim değildir; gerçekte en çok reklam fonunu kim buluyorsa o aday oluyor ve seçiliyor. Fon konusunda Yahudi lobisinin önemli bir etkisi var ve Netanyahu Kasım seçimi öncesinde bu karta dayanıyor.
4) Biden yönetiminin Refah itirazı, net bir itiraz değil zaten. Biden hem Amerikan kamuoyunun İsrail’e tepkisini hem de İsrail’e sırt dönmenin ABD içindeki maliyetini hesaplayarak denge kurmaya çalışıyor.
Herlz’in işaret ettiği ileri karakol
Sıraladığımız dört nedenin üçü ABD iç politikasını ilgilendiriyor ama işaret ettiğimiz ilk neden hem dış politikayı ilgilendiriyor hem de stratejik düzlemde öneme sahip.
Bu konuda kapsamlı analize gerek yok. Joe Biden, İsrail’in ABD için ne ifade ettiğini çok yalın ve çarpıcı bir şekilde zaten açıklamıştı: “Eğer İsrail olmasaydı, ABD bölgede kendi çıkarlarını korumak için bir İsrail yaratmak zorunda kalacaktı.” İsrail’in ABD için Ortadoğu’da “ileri karakol” olduğunu savunan Biden bu saptamasını senatör iken 1986’da yapmıştı ama başkan olarak 7 Ekim’den sonra da teyit etti.
Aslında “ileri karakol” lafını doğrudan kullanan bir başka isim zaten var: Siyasal Siyonizmin kurucusu, örgütçüsü ve İsrail devleti hedefinin mimarı olan Theodor Herzl, daha yola çıkarken Yahudi devletinin misyonunu “ileri karakol” olarak ilan etmişti. Ünlü Der Judenstaat (Yahudi Devleti) kitabında aynen şöyle diyordu: “Avrupa için biz, orada (Filistin) Asya’ya karşı korunma duvarının bir parçası, barbarlığa karşı uygarlığın ileri karakolu olabiliriz.” (Walter Hollstein, Filistin Sorunu, Yücel Yayınları, 1975, s. 69)
Küresel Güney faktörü
1917 Balfour Deklarasyonu ile hızlanan süreç, emperyalist İngiltere açısından 20. yüzyılın başında ne anlam ifade ediyorsa, II. Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu’yu İngiltere’den “devralan” emperyalist ABD açısından da o anlamı ifade ediyordu. İsrail emperyalist İngiltere için de emperyalist ABD için de Ortadoğu’daki çıkarlarının ileri karakoldur.
Öyle olduğu için de ABD, Balfour Deklarasyonundan henüz 5 yıl sonra, 21 Eylül 1922 tarihinde Amerikan Kongresi’nin aldığı kararla Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasını kabul etmiştir. Ardından 3 Aralık 1924 tarihinde İngiltere’nin Filistin üzerindeki mandasını tanıyan Amerika, İngiltere ile bununla ilgili bir anlaşma da imzalamıştır. Bu anlaşmanın 7. maddesi, İngiltere’nin manda rejiminde uyguladığı tüm kararları ABD’nin onayına sunmasını, dolayısıyla ABD’nin bundan sonra Filistin’de yaşanacak her türlü gelişmede söz sahibi olmasını içeriyordu. (Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları, Kronik, 1994, s.37)
Dolayısıyla emperyalist ABD için İsrail mutlaka korunması gereken bir karakoldur. Buradan hem Araplar hem de bölge ülkeleri için çıkacak sonuç ise şudur: İsrail’e geri adım attırabilmenin yolu ABD’ye karşı tutum almaktan geçer. 75 yıldır sonuç alınamamasının nedeni budur: Amerikancılık yaparak sahici bir İsrail karşıtlığı sürdürebilmek olası değildir.
Neyse ki şimdi bu açığı yükselen Küresel Güney kapatıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2024
Filistin kazanıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/05/2024
7 Ekim 2023’ten bu yana önemle vurguluyorum: Asırlık İsrail-Filistin sorununun 7 Ekim 2023’te ortaya çıkan yeni aşamasını ve savaşı, atılan bomba sayısı ya da ölü sayısı ile ölçmek yanıltıcıdır. Çünkü Filistinliler, devletlerine kavuşabilmek için zaten “son Filistinli kalana kadar direnişi” seçmiştir.
Öyle olduğu için de Gazze’nin dümdüz edilmesine ve Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısına bakarak “İsrail kazandı, Filistin kaybediyor” sonucu çıkarmak yanıltıcıdır; “İsrail kaybediyor, Filistin kazanıyor” sonucu ise şu nedenlerle doğrusudur:
Adım adım Filistin devleti
7 Ekim’den önce “Filistin devleti” konusu unutturulmuştu, “iki devletli çözüm” Aksa Tufanı ile küllerinden doğdu.
Son olarak AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Josep Borrell tarih vererek duyurdu: “İspanya, İrlanda ve bazı AB ülkeleri 21 Mayıs’ta Filistin’i devlet olarak tanıyacak.”
Çok kutuplu dünya şartlarında ve Küresel Güney’in basıncıyla başlayan dalga Avrupa’ya kadar ulaştı. Bu dalga önünde sonunda ABD’yi bu gerçeğe mecbur edecektir. ABD BM’de Filistin’in tanınmasını ne kadar veto ederse etsin, ne kadar geciktirirse geciktirsin, en sonunda tanımaya mecbur olacaktır.
Dolayısıyla Filistinlilerin bu temel hedefi açısından bakılınca, son tahlilde kazanmakta olan Filistin’dir.
İsrail kaybediyor
Ve İsrail de kaybetmektedir. Çünkü:
1) Geçen yüzyılda Hitler faşizminin zulmüne uğrayan, Nazilerin soykırımına uğrayan bir halkın devleti, ne vahim ki bu yüzyılda Gazze’de soykırım yapmaktadır. ABD Uluslararası Adalet Divanı’ndan İsrail’i soykırımcı ilan eden kararın çıkmasını ne kadar engellemeye çalışırsa çalışsın, dünya nezdinde İsrail devleti artık soykırımcıdır.
2) Aksa Tufanı’nın Netanyahu’ya cansuyu olduğu savunuluyordu. Tersine savaşın ortasında bile İsraillilerin yarısı tarafından istenmeyen ve meydanlarda, konutunun önünde sürekli protesto edilen bir siyasetçi konumuna geriledi. Siyasi ömrünü çoktan tamamlamış ve İsrail siyasi tarihine kara bir leke olarak geçmiş durumda. Cesedinin kaldırılması an meselesi…
3) Bir yandan da İsrail mahkemesi, savaşın ortasında bile Netanyahu’yla ilgili davayı sürdürme kararı aldı.
4) Diğer yandan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarması bekleniyor. ABD’li 12 Senatör, bu kararı engelleyebilmek için işi UCM görevlilerini bir mektupla tehdit etmeye kadar vardırdılar.
5) Kolombiya başta bazı ülkeler İsrail’le diplomatik ilişkilerini kestiler. AKP hükümeti bile kamuoyu baskısı nedeniyle aylar sonra İsrail’le ticareti kesmek zorunda kaldı. Kısacası İsrail dünyada gittikçe yalnızlaşıyor.
Yeni Ortadoğu düzeni
Avrupa’da 21 Mayıs’ta İspanya ve İrlanda ile başlayacak Filistin’i devlet olarak tanıma dalgası, kısa sürede Belçika, Slovenya, Malta ve Norveç ile yükselecek.
Bir yandan da Çin Halk Cumhuriyeti, Filistin devletinin tanınmasını kolaylaştırmak üzere “iki parçalılığa” son vermek için, Batı Şeria’yı yöneten El Fetih ile Gazze’yi yöneten Hamas’ı tek bir Filistin Ulusal Otoritesi altında uzlaştırmaya çalışıyor. İki heyetin Çin’in arabuluculuğunda Pekin’de yapılan ilk görüşmesi olumlu geçti.
Gidişatın “yeni Ortadoğu düzeni”ne evrildiği ortada. ABD bu tablo karşısında iki hamle arayışında:
1) Washington “ABD-Suudi Arabistan-İsrail üçlü anlaşması” ile “ileri karakoluna” güvence arıyor.
2) Irak’tan çekilme baskısı altındaki ABD, devamında Suriye’den de çekilmek zorunda kalacağını biliyor. O nedenle “boşluğunun kim tarafından nasıl doldurulacağı” üzerinde çalışıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mayıs 2024
ÇİN’İN ORTADOĞU’DA AKTİF DÖNEME GİRİYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/05/2013
ABD Devlet Başkanı Barrack Obama, bildiğiniz gibi “Ortadoğu barışı” hedefiyle Mart’ta İsrail’i ziyaret etti. Ancak bu ziyaretten barış yerine İsrail ile Türkiye’nin Suriye hedefinde birleştirilmesi sonucu çıktı.
ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın ardından bu kez Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Şi Cinpin konuya el attı.
Şi Cinpin, bölgeye gitmek yerine, 5-7 Mayıs tarihlerinde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı ve 6-10 Mayıs tarihlerinde de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu ülkesine davet etti.
ÇİN, BAĞIMSIZ FİLİSTİN DEVLETİ İSTİYOR
Dün Mahmud Abbas’la görüşen Şi Cinpin, Ortadoğu barışı için masaya dört maddelik bir plan koydu:
1. Kudüs başkentli, 1967 sınırlarına sahip bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ve Filistin ile İsrail’in barış içinde bir arada yaşamasının desteklenmesi.
2. Filistin ve İsrail arasında barış sağlanmasının tek yolu olan diyalogda ısrar edilmesi.
3. “Toprak karşılığında barış” ilkesinin kararlılıkla izlenmesi.
4. Uluslararası toplumun barış sürecini ilerletmek için güvence sağlaması.
FİLİSTİN: ÇİN İSRAİL’İN YAYILMASINI DURDURMALI
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da “dünyadaki yükselen pozisyonundan büyük memnuniyet duyduğunu” belirttiği Çin’den şu iki talepte bulundu:
1. İsrail, uluslararası anlaşmalara uyarak yerleşim merkezleri inşasını durdursun.
2. Tel Aviv, barış görüşmelerinin yeniden başlayabilmesinin koşullarını yaratsın.
Şi Cinpin ile Abbas’ın görüşmesinden sonra iki liderin tanıklığında hükümetler arasında ekonomik, teknolojik, kültür ve eğitim işbirliği belgeleri imzalandı.
Böylece Çin ile Filistin, devletlerarası ilişki düzlemini yükseltmiş oldu!
NETANYAHU’NUN İKİ KEZ İPTAL ETTİĞİ ZİYARET
Mahmud Abbas’dan hemen sonra İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun da Çin’e gelmesi, Pekin’in Ortadoğu barışı için ağırlığını koyduğunu gösteriyor.
Netenyahu’nun Şangay’da başlayıp Pekin’de sona erecek 5 günlük bir programının olması, hele de 2007’den sonra iki kez planlı Çin ziyaretini iptal ettiği dikkate alınırsa, daha da anlamlı hale geliyor.
Netenyahu’nun yola çıkmasından hemen önce AFP Haber Ajansı’na açıklama yapan İsrail hükümet sözcüsü Mark Regev, “Hem Çin’in hem de İsrail’in, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinden elde edeceği büyük faydalar var. Amacımız bu gelişmeyi sağlayabilmek.” diyerek, Tel Aviv’in bu ziyarete büyük anlam yüklediğini göstermiş oldu.
ABD ÇIKIYOR, ÇİN GİRİYOR
İsrail’in son üç günde iki kez Suriye’yi vurduğu, İsrail-İran geriliminin yükseldiği, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizilmesine yönelik cephelerin oluştuğu bir süreçte Çin’in pasif tutumdan aktif tutuma geçmesi ve Ortadoğu barışı için hamle yapması, kuşkusuz çok önemli.
Şi Cinpin’in Netenyahu’yla görüşmesinden sonra konuyu daha da detaylı değerlendirebiliriz, ancak şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz: ABD’nin çekilmesi ve Çin’in o boşluğa yerleşmeye soyunması, bölgenin yararınadır. Çünkü emperyalist ABD, bölge için negatif kuvvettir; işgaldir, savaştır… Çin ise bölge için pozitif kuvvettir; işbirliğidir, ekonomik kalkınmadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mayıs 2013
TÜRKİYE-İSRAİL-MISIR EKSENİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/12/2012
Asya-Pasifik merkezli yeni bir savunma stratejisiyle Çin’i kuşatmaya soyunan ABD, Ortadoğu’daki işlerinin sorumluluğunu Türkiye’ye vermişti. Ancak 1,5 yıllık pratik, AKP’nin bu sorumluluğu tek başına yüklenemediğini ortaya koydu. Çünkü Atlantik cephesinin karşısında güçlü bir Asya bloğu vardı.
Washington, Türkiye üzerinden Suriye’de bir ilerleme sağlanamaması üzerine yeni bir yönteme başvurdu. Bu yöntemde Türkiye assolist olmayacak, sahneyi İsrail ve Mısır’la birlikte paylaşacaktı. Washington’un saptamasına göre Ortadoğu’da kesin mağlubiyet, ancak Türkiye-İsrail-Mısır ekseninin kurulmasıyla engellenebilirdi.
İşte son dönemde Suriye konusunda yaşanan gelişmeler ve Gazze saldırısı üzerinden yürütülen istihbarat savaşları, bu eksenin inşa edilmesine seferber edildi.
Nitekim biz de 21 Kasım tarihli yazımızda Gazze’de Türkiye ile İran’ın çarpıştığını, AKP’nin Hamas’ı İran’ın yörüngesinden çıkarmaya çalıştığını, Türkiye ile Mısır’ın Filistin konusunda İran’ın yerini almaya soyunduğunu belirtmiştik.
Yeni olgular, bu çarpışmayı daha da açığa çıkardı:
MİT-MOSSAD BULUŞMALARI
1. ABD, Ahmet Davutoğlu’nun koordinatörlüğündeki SUK yerine Katar-Doha’da SUKO’yu inşa etti. Doha’daki bu konferans sırasında ABD, Türkiye, Katar, BAE ve Suriye muhalifleri arasında gizli bir anlaşma imzalandı. (Aydınlık, 2 Aralık 2012) 12 maddelik bu anlaşmanın kimi maddeleri açıkça İsrail’i gözetiyor.
2. Bu süreçte Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun temsilcisi Yosef Chechnover ile Cenevre’de görüştü. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri görüşmeyi doğruladı. (CNN Türk, 24 Kasım 2012)
İskenderun’dan İsrail’in Hayfa Limanı’na başlatılan Ro-Ro seferleri, İsrail’in Ankara maslahatgüzarı Yosef Levi-Sfari’nin AKP nezdinde yaptığı kimi girişimler ve Türk basınında yer alan Tel Aviv mesajları ile Türkiye-İsrail ilişkilerindeki buzlar çözülmeye çalışıldı.
3. İsrail’in Gazze saldırısı sırasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan, MOSSAD Başkanı Tamir Pardo ile birlikte çalıştı. Fidan ve Pardo’nun bu süreçte yakın çalıştığı bir diğer isim ise aynı zamanda istihbaratın da başı olan Katar Başbakanı Şeyh Casim El Tani’ydi.
El Tani’nin İsrail’in saldırısından kısa bir süre önce Gazze’yi ziyaret etmesi dikkat çekiciydi.
İRAN-HAMAS BAĞINA SABOTAJ
4. İsrail’in 8 günlük Gazze saldırısında, İran-Hamas bağı hedef alındı. Gazze meselesinde “Mısır mı kazandı, Türkiye mi kaybetti” yorumlarının perdelediği en önemli faaliyet CIA-MOSSAD-MİT üçgeni içerisinde yürütülen faaliyetlerdi!
İsrail’in Hamas’ın askeri sorumlusu Ahmed Caberi’yi öldürmesi, Erdoğan’ın Türkiye’de savunduğu “terörle mücadele, siyasetle müzakere” yönteminin Filistin’deki karşılığıydı!
5. Gazze saldırısından hemen sonra Filistin’in BM’de “gözlemci devlet” statüsüne yükseltilmesi girişimi iki yönlüdür. Washington bu gelişmeden, birincisi Türkiye-Mısır ikilisini parlatmaya çalışarak, ikincisi Filistin’in İran olmadan da siyasi başarı elde ettiğini göstermeye çalışarak yararlanmak istedi.
İKİ BÖLGECİ ATAK
Ancak ABD’nin bölgedeki pozisyonunu güçlendirmeye yönelik bu çabaların sonuç vermesi mümkün görünmüyor. Çok önemli olan dış etkenler bir yana, içeride çok kritik iki gelişme yaşanıyor:
1. Tahrir’de yeniden başlayan eylemler sadece Müslüman Kardeşler iktidarını değil, aynı zamanda kurulmaya çalışılan Türkiye-İsrail-Mısır eksenini hedef alıyor; Kahire’yi bölgeciliğe zorluyor.
2. Türkiye’de 19 Mayıs’ta başlayan ve 29 Ekim ile 10 Kasım’da büyüyen Cumhuriyet seferberliği, AKP’nin ABD ve İsrail’le bağını hedef alıyor; Ankara’ya biçilen role direniyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Aralık 2012
OBAMA’NIN ‘ORTADOĞU PLANI’ NE ANLAMA GELİYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 29/05/2011
Önceki yazımızda, ABD Başkanı Barrack Obama’nın “Ortadoğu Planı” konuşmasının İsrail boyutu üzerinde durmuş ve Washington’un Tel Aviv’den 1967 sınırlarına dönmesini istemesinin hangi üç sonucu gösterdiğini incelemiştik.
Peki, Obama “Ortadoğu Planı” olarak adlandırılan konuşmasını neden yaptı? Plan ne anlama geliyor? Washington’un mesajları nasıl okunmalı?
Önce bölgeye ilişkin şu analizimizi bir kez daha ortaya koyalım:
ABD’nin Bush dönemi Büyük Ortadoğu Projesi’ni Obama döneminde revize ettiğini, buna göre “yeni NATO”yu daha etkin kullanacağını, yıpranan transatlantik ilişkileri (İngiltere-Fransa merkezli AB) onaracağını ve “düşman İslam” söyleminden “ortak İslam” söylemine geçeceğini, 2009 yılının başında dile getirmiştik. Yine o dönemki yazılarımızda Türkiye’ye revize BOP içinde özel bir görev yüklendiğini saptamıştık: AKP hükümeti/BOP Eşbaşkanlığı bu görevin gereği olarak “alt bölgesel düzenlemeler” oluşturabilmek için Gazze söylemi benzeri politikalarla Arap/Bölge liderliğine soyundu; Uranyum takas anlaşmasında görüldüğü gibi İran’ı ABD adına masada tuttu; Arap liderliği ve İran markajı için de, “one minute” sözde krizi üzerinden İsrail karşıtı görüntü sergiledi.
ABD’NİN 5 ÖNLEMİ
Ancak süreç Washington’un istediği boyutta gelişmedi. Üstelik Tunus ve Mısır’daki halk hareketleri ABD’nin bölgesel çıkarlarını derinden sarsacak işaretler verdi. ABD bu çıkarlarını tahkim etmek için karşı atağa geçti ve şu 5 önlemi aldı:
1.) “Mübarek’i verip, rejimi kurtarma” çizgisine yöneldi. 30 yılın sonunda Mısır devleti içinde yarattığı avantajları, mevzisini tahkim etmek üzere kullanma yoluna girdi. Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadı, bürokrasi içindeki Batıcı kesimler ve bazı sermaye grupları üzerinden, köklü yapısal değişliklerin gerçekleşmesinin önüne geçmeye çalıştı, çalışıyor.
Ancak inişlerin, çıkışların yaşandığı bu süreç sürüyor, sürecek… Şimdilik Mısır/Bölge lehine şu sonuçlar oluştu: ABD’nin en önemli bölgesel müttefiki olan Mübarek devrildi. Mısır İsrail’in isteği üzerine 2008 yılında Filistinlilere kapattığı Refah sınır kapısını açtı. Kahire 29 yıldır kesilmiş olan Tahran’la diplomatik ilişkilere yeniden başladı. Mısır İran askeri gemilerine Süveyş Kanalı’nı açtı. Kahire ile Tahran ittifak yaparak, El Fetih ile Hamas’a anlaşma imzalattı. (Mısır’da Mübarek’in devrilmesinin sonuçları, siyaseten en çok İran’a yaradı)
2.) ABD, Tunus ve Mısır’ın ardından diğer bölge müttefikleri olan Bahreyn, Yemen, Ürdün ve Kuzey Irak’taki halk hareketlerinin başarısız olması için hamle yaptı; örneğin Bahreyn ve Yemen’de Suudi Arabistan kozunu kullandı. Suudi Arabistan askerleri muhalefeti ezmek üzere sınır geçip, kanlı saldırılar düzenledi. (Yemen halkı buna rağmen hâlâ muhalefet etmeyi sürdürüyor. Sadece geçen hafta bile 115 kişi yaşamını yitirdi). Libya’da, Suriye’de “insan hakları ve demokrasi” nutukları atan Batı, Yemen’de ve Bahreyn’de nedense(!) sustu!
3.) Kendi nüfuz alanlarındaki halk hareketlerini boğmaya çalışan Washington, ABD karşıtı olan İran, Suriye ve Libya’da kalkışma başlattı. (Washington’un 2002’den beri İran ve Suriye’de sistemli olarak düzenlediği bu kalkışmalar, güçlü devlet yapısı nedeniyle Tahran tarafından sert bir şekilde bastırılırken, Şam’da büyük sıkıntı yarattı, yaratıyor). Fransa-İngiltere-ABD üçlüsü Libya’ya saldırdı. ABD kamuoyunun tepkisi, bölgesel şartlar, maliyeti paylaşma vb. nedenlerle, saldırı NATO tarafından üstlenildi. (NATO’nun Libya saldırısı sürüyor).
4.) Mısır’da Müslüman Kardeşler’in ılımlı kanadıyla, Suriye’de Selefi hareketlerle ve Libya’da El Kaide’de yetişmiş militanlarla temas halinde olan, Afganistan’da geri çekilme takvimi nedeniyle Taliban’la pazarlık sürecine giren ABD, Büyük Ortadoğu’daki bu yeni yönelimin önünde engel oluşturacağı için Usame Bin Ladin’den kurtuldu!
5.) ABD, BOP Eşbaşkanlığı’nı sürdüren AKP’ye İstanbul’da “Değişim Liderleri Zirvesi” düzenletti. Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almayı hedefleyen zirvede, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söyledikleri, amacı net ortaya koyuyordu:
Başbakan Erdoğan, bölgede değişen dengeler karşısında Türkiye’nin yeni rolünü şu sözlerle anlattı: “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunları da ancak birlikte hareket ederek, ortak çözüm önerilerini ortaklaşa uygulama planına geçirerek çözeriz. Bizler, buralarda, değişimi kontrol etmek değil, değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz.”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha açık tarif ediyordu durumu: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Böyle bir hedefle hareket ediyor. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”
ABD ve BOP Eşbaşkanlığı, “Ortadoğu’daki değişime istikamet verilmezse, değişime liderlik yapılamazsa, değişimin en başta BOP’u olumsuz etkileyeceğinin” farkındaydı!
İşte ABD Başkanı Barrack Obama, değişime “istikamet” vermek üzere “Ortadoğu Planı”nı açıkladı. Plan iki esas üzerine dayanıyor: Washington birinci olarak Suriye’yi hedef tahtasına koyuyor, ikinci olarak da İsrail’e 1967 sınırlarını şart koşarak, bölgenin ABD karşıtlığını frenlemeye çalışıyor.
SURİYE NEDEN HEDEFTE?
ABD’nin Suriye baskısı, aslında İran baskısıdır. Tahran-Şam hattının varlığı, İran’ın ABD’ye karşı önemli bir kozudur. “Şii hilali” olarak adlandırılan kuşağın bir halkasının kırılması, ABD’nin başta Kuzey Irak olmak üzere bölge hedeflerini güçlendirecektir. İran-Suriye hattını bugüne kadar Mısır-Suudi Arabistan hattıyla dengeleyen ABD’nin, İran-Mısır yakınlaşması karşısında Suriye’ye baskı uygulaması kritik ihtiyacıdır. Obama, “Ortadoğu Planı” konuşmasıyla, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın durumu kontrol etmesini engellemeyi ve muhalefeti cesaretlendirmeyi hedeflemiştir.
ABD, diğer yandan Suriye’yi güneyden kuşatmak için Lübnan kartını kullanmak istemiş ancak Washington’un teklifi bizzat Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman tarafından reddedilmiştir.
İSRAİL BASKISI NE ANLAMA GELİYOR?
Mısır’ın Filistin’e kapattığı Refah sınır kapısını yeniden açması, İran’ın yönetmenliğinde ve Mısır’ın ev sahipliğinde El Fetih ile Hamas’ın anlaşması, aslında Tahran liderliğindeki yeni döneme işaret ediyor. Mübarek’in devrilmesiyle Mısır desteğini yitiren ve El Fetih ile Hamas’ın anlaşmasıyla, parçalanmış Filistin yapısı avantajını yitiren İsrail’in eli oldukça zayıfladı. Süreç, karşı konulamaz şekilde bağımsız Filistin devletine doğru ilerliyor. Süreci engelleyemeyecek olan ABD’nin, süreci yönlendirmeye soyunması, tipik bir emperyalist devlet uygulamasıdır. (Tıpkı Mübarek’i verip, Mısır rejimini kurtarmaya soyunması gibi). İşte Obama burada devreye giriyor ve İsrail’i 1967 sınırlarına zorlayarak, bağımsız Filistin devletinin mimarı olmaya soyunuyor!
Üstelik Ortadoğu’daki gelişmeleri kontrol altına almak isteyen ABD bu hamleyle, bölgenin İsrail’e olan tepkisinden uzak durmaya çalışıyor. ABD’nin İsrail’e mesajı, Mısır’da Müslüman Kardeşler’le, Suriye’de Selefi hareketlerle, Libya’da El Kaide eğitimlilerle irtibatını sağlamlaştırmayı kolaylaştıran bir taktik aynı zamanda…
ŞARTLAR ABD’NİN DEĞİL, İRAN’IN LEHİNE
Ancak bölgedeki gelişmeler, orta vadede ABD’nin değil, İran’ın lehine biçimleniyor. 6 ay öncesine kadar, ABD-İsrail’in her an İran’a saldıracağı konuşuluyordu… Bugün değil saldırı, yaptırımlar bile üzerinde pek durulmayan bir konuya dönüşmüş durumda…
Ve Tahran’ın bu 6 ay içinde en önemli kazanımı, 29 yıl önce dondurulan Kahire’yle diplomatik ilişkiye yeniden başlamasıdır; öyle ki bu ilişki kısa sürede Tahran-Kahire eksenine dönüşerek bölgenin en önemli sorununda inisiyatif oluşturdu.
Mehmet Ali Güller
29 Mayıs 2011
MÜBAREK’İN DEVRİLMESİNİN SONUÇLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 05/05/2011
2004 yılında başlayan, 2006 yılında tam 220 adet grevle perçinlenen, 2009 yılında kanla bastırılarak geri püskürtülen Mısır Halk Hareketi, 2011 yılında önemli bir başarı kazanmış ve ABD-İsrail ikilisinin çok önemli bir müttefiki olan 31 yıllık Hüsnü Mübarek’i devirmişti.
25 Ocak 2011’de başlayan halk hareketinin ilk günlerinde Mübarek’e “hükümet sağlam” açıklamasıyla destek veren Washington, ilerleyen günlerde “rejimi kurtarmak için Mübarek’i feda etmişti.” Mübarek’in 11 Şubat günü devrilmesiyle, halk hareketinin birinci aşaması tamamlanmıştı. Ancak süreç devam ediyordu ve o günlerde inişlerin çıkışların yaşanacağına dikkat çekiyorduk.
MISIR’DA İKİ KUVVET ÇARPIŞIYOR
11 Şubat’tan bu yana Mısır içinde iki kuvvetin kıyasıya çarpıştığını görüyoruz.
Birinci kuvvet, ABD ve Mısır içindeki işbirlikçileridir. Mübarek sonrası rejim içindeki mevzilerini tahkim etmek isteyen ABD, Mısır’da İhvan’ın AKP’sini kurdurdu öncelikle. İhvan içinde şimdi kıyasıya bir mücadele yaşanıyor. Diğer kanat daha ziyade 2002 AKP’sinin içinde yer alan Milli Görüş ekibi izlenimi veriyor…
Bu birinci kuvvetin bölgesel düzlemdeki en önemli müttefiki AKP/Türkiye’dir. Obama’nın 2009 Ankara ziyareti sırasında “model ortak” ilan ettiği Türkiye’nin, Mübarek sonrasında Mısır’a “model” olması gerektiği tezlerini anımsayınız. Erdoğan’ın Mübarek’e yaptığı “çekil” çağrısı da bu “model” politikasının gereğiydi… Ki 14 Mart 2011’de İstanbul’da düzenlenen “Değişim Liderleri Zirvesi”nde, Tayyip Erdoğan bölgedeki gelişmeler karşısındaki misyonlarını şu sözlerle özetlemişti: “… değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyelerinde bulunmakla mükellefiz.” Ahmet Davutoğlu bir adım daha ileri gitmiş ve şunu söylemişti: “Türkiye bu değişim dalgasının sürükleyici lider ülkesi olmak durumunda. Yoksa bütün bu etrafta, değişim dalgasının olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”
İkinci kuvvet ise Mısır’ın Nasır geleneğini sürdürmeye çalışan millici kesimleri…
Bu iki kuvvet arasındaki çarpışmanın nasıl sonuçlanacağı iç ve dış dinamiklere bağlı. En baştan söylediğimiz gibi inişler çıkışlar, ilerlemeler geri çekilmeler hep olacaktır…
İRAN MI İSRAİL Mİ?
Ancak gelinen süreçte Mübarek’in devrilmesinin olumlu sonuçları, olumsuzlara göre fazlasıyla ağır basıyor. İnceleyelim:
1.. İki İran savaş gemisi, İsrail’in tüm itirazlarına, tehditlerine rağmen, Basra Körfezi’nden çıkıp, Mübarek Mısır’ının Tahran’a kapattığı Süveyş Kanalı’ndan geçip, İsrail kara sularını yalayarak, Suriye’ye ulaşmıştı. İran 1979 yılından sonra ilk defa Akdeniz’e askeri gemi çıkartmıştı!
2.. 25 Ocak – 11 Şubat 2011 tarihleri arasında Mübarek’e en önemli desteği veren ülke İsrail’di. Çünkü Mübarek, Camp David anlaşmasıyla, İsrail’in Filistin sorunu konusunda en önemli nesnel müttefikiydi. Örneğin Gazze’ye ablukayı aslında Mübarek/Mısır uyguluyordu… Dahası, Mübarek İsrail’in bölgedeki güvenliğinin garantisiydi; İsrail’i İran karşısında dengeleyen aktördü.
Mübarek’in devrilmesinin Filistin açısından ilk olumlu etkisi, Mısır’ın bir hafta içinde, insani durumlar ve Mısır’da kalan Filistinlilerin geçişi için sınırı açmaya karar vermesiydi!
Mısır’daki halk hareketinin en gerici unsurlarından biri olan Baradey bile, “İsrail Gazze’ye saldırırsa, biz de savaşırız.” demişti!
MISIR – İRAN DİPLOMATİK İLİŞKİSİ
3.. Mısır’ın yeni atanan Dışişleri Bakanı Nebil El Arabi, 30 Mart’ta düzenlediği ilk basın toplantısında “ülkesinin İran’ı diplomatik olarak tanımaya hazırlandığını” ilan etmişti! Bölge dengeleri açısından büyük önem taşıyan Kahire-Tahran ilişkisinin yeniden kurulacak olmasınını, İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi şu sözlerle değerlendirmişti: “İran ve Mısır arasındaki iyi ilişkiler, bölgenin güvenliğine, istikrarına ve kalkınmasına yardım edebilir.”
EL FETİH – HAMAS ANLAŞMASI
4.. 4 yıldır “savaş” durumunda olan Filistin’in El Fetih’i ile Hamas’ı Mısır’ın aktörlüğünde anlaştı! Filistin’i siyasal olarak da coğrafi olarak da bölen bu anlaşmazlığın ortadan kaldırılmasına İsrail sert tepki gösterdi!
Daha önemlisi, Mısır’ın yukarıda belirttiğimiz millici kuvvetleri, bu anlaşma ile Hamas’ı da Türkiye’nin (AKP) kontrolünden çekip aldı. Ahmet Davutoğlu’nun anlaşma fotoğrafı içinde yer alma gayretleri bu bakımdan önemliydi.
Bu olgular da gösteriyor ki, artık İsrail’i İran karşısında dengeleyen bir Mısır yerine, İsrail’e karşı İran’la ittifak kuran bir Mısır var!
TÜRKİYE’YE NASIL YANISYACAK?
Bu yeni dönem gelişmeleri, Türkiye’ye de yansıyacak. Hamas’ın kontrolünü Tahran-Kahire eksenine kaptıran Ankara, İsrail’le yeniden yakınlaşma seçeneğini zorunlu olarak uygulayacak. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 20 Nisan’da New York Times için kaleme aldığı makalede İsrail’e çağrı yapması, el uzatması da bu yeni zorunluluğun aslında ilk işaretiydi. Netenyahu’nun ABD Kongresi’nde yapacağı konuşma sırasında da, büyük ihtimalle, Washington’da Ankara-Tel Aviv ekseninde düzeltme operasyonu yapılacak.
ABD’nin gerçek ya da sanal da olsa Bin Ladin’i öldürmesiyle işaretini verdiği yeni dönem, “yani doğrudan askeri müdahale yerine yumuşak güç kullanılması ve özel savaş yürütülmesi dönemi”, bölge açısından çok önemli gelişmelere sahne olacak.
ABD, nüfuz bölgesi olan Tunus, Mısır, Ürdün, Bahreyn, Yemen ve Kuzey Irak’taki halk hareketlerini, kendisine karşı olan Libya, Suriye ve İran’da kışkırtmayla dengelemeye çalışmasını, şimdi bir adım daha ileri taşımaya çalışacak.
Ancak, şartlar artık Washington’un lehine değil!
Mehmet Ali Güller
5 Mayıs 2011