Posts Tagged Hakan Fidan
15 Temmuz’un yanıt bekleyen o sorusu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/07/2024
Milli Savunma Bakanı, eski Genelkurmay Başkanı ve 15 Temmuz darbe girşimi sırasında Genelkurmay II. Başkanı olan Yaşar Güler’in Sabah gazetesinde bir söyleşisi yayımlandı. Okan Müderrisoğlu’nun sorularını yanıtlayan Güler, ilginç şeyler söylüyor.
Darbecilerle Genelkurmay karargâhındaki ve sonra götürüldüğü Akıncı üssündeki mücadelesini anlatan Güler aynen şöyle diyor: “Onlar için problem bendim. Bunların asıl yüzünü, her şeyi bilen tek bir adam var. O da benim.” (Sabah, 10.7.2024).
Her şeyi bilen tek adam
Bu satırları okuyan Güler’den önceki Milli Savunma Bakanı, Güler’den önceki Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ne düşünmüştür acaba?
Her şeyi bilen tek adam var ve o dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar değil, dönemin Genelkurmay II. Başkanı Yaşar Güler yani…
Nitekim yine Sabah’taki söyleşiye göre, Akar ne yapacağını da Güler’e soruyor: “Genelkurmay Başkanı’na durumu anlattım. ‘Ne yapalım’ dedi. MİT Müsteşarı’nı Genelkurmay’a çağıralım’ dedim.” (Sabah, 10.7.2024).
15 Temmuz darbe girişiminin ardından yanıtı hâlâ ortada olmayan ve benim ısrarla üzerinde durduğum o sorunun yanıtını bu durumda “her şeyi bilen tek adam”a sormalıyız:
Aksakallı’nın sorusu
TBMM Araştırma Komisyonu’nun 15 Temmuz raporu, Komisyon Başkanı Reşat Petek’in kendi kişisel internet sitesinde yayınlanmıştı. 667 sayfalık rapor da ortaya koyuyor ki, Genelkurmay Karargâhı ve MİT Müsteşarlığı darbe girişiminin olacağını “en az” 12 saat öncesinden biliyordu. Yine rapordan anlaşıldığı kadarıyla, bildikleri bilindiği için de FETÖ’cüler darbeyi öne çekmiş, 16 Temmuz saat 03.00 yerine, 6 saat önceden, 15 Temmuz saat 21.00’de harekete geçmişlerdi.
Bu öne çekilme olayının önemi şurada. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, “aldıkları tedbirler nedeniyle FETÖ’cülerin paniğe kapıldığını, erken harekete geçmek zorunda kaldıklarını ve bunun da darbe girişiminin akamete uğramasında önemli bir faktör olduğunu” belirtmişti (TBMM Raporu, s.335).
Gelelim o soruya: Peki en az 12 saat önceden bilinen ve bu nedenle tedbirler alınarak akamete uğratılması sağlanan darbe girişimi önlenemez miydi?
Bakın bu sorunun asıl sahibi, 15 Temmuz darbe girişimine karşı en kritik mücadeleyi yürüten isimdir; dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Korg. Zekai Aksakallı’dır ve aynen şöyle demiştir: “TSK’de kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).
Hulusi Akar’ın bu soruya yanıtı olmadı… Madem FETÖ için asıl problem kendisi, madem FETÖ konusunda her şeyi bilen tek adam kendisi, o zaman bu sorunun yanıtını Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler vermelidir: 15 Temmuz’da Genelkurmay I. ve II. Başkanları, Akar ve Güler, neden “personel kışlayı terk etmesin” emrini vermedi?
Akar-Güler o makamda olabilir miydi?
Yaşar Güler 15 Temmuz söyleşisinde şunları da söylüyor: “Ergenekon kumpasında çok kıymetli, özel yetişmiş personelimizi kaybettik ve bunun acısını daha sonra çok çektik. Onları kaybettiğimiz için FETÖ’cü alçak ve hainler yönetimde kendilerine alan açarak şans bulmaya başladılar. Hepsi, yüzde yüz FETÖ operasyonuydu.” (Sabah, 10.7.2024).
Güzel, o zaman şu soruları da ekleyelim: Ergenekon kumpaslarıyla en kıymetli kadrolar tasfiye edilirken, sadece FETÖ’cüler mi kendilerine yer açmış oldu? Ergenekon kumpasları olmasa, Akar ve Güler Genelkurmay Başkanı olabilecek miydi? Akar ve Güler yerine asıl sahipleri o makamlarda oturuyor olsa, FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişimine soyunabilir miydi?
Ve yanıtı ortada olan şu soruyu da soralım: AKP’nin siyasi desteği olmasa, FETÖ o destek üzerinden Ergenekon kumpaslarıyla TSK’nin en kıymetli kadrolarını tasfiye etmese, 15 Temmuz darbe girişimi olur muydu?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2024
CHP’nin Batıcılık sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/07/2024
AKP, Batı’yla pazarlık için bile olsa Türkiye’nin bir ayağını Doğu’da / Güney’de tutmaya çalışıyor; CHP ise Türkiye’nin bir ayağının orada olmasına tahammül bile edemiyor, iki ayağın da Batı’da olmasını savunuyor.
Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin çok temel sorunu olan bu durum, Özgür Özel CHP’si için de geçerliliğini koruyor. AKP’yi “eksen kayması” ile suçlayan çizgi, kendisini daha da net ifade ediyor artık: Washington ve Brüksel’e doğrudan “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor. Sıkıntı şu ki bu çizgi, birinci parti konumuna yükselerek önüne iktidar olma yolu açılan CHP’nin seçmen tarafından yeniden ikinci parti konumuna düşürülmesi riski taşıyor.
Neo-Abdülhamitçi AKP
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve ardından Rusya’daki BRICS+ toplantısında verdiği mesajlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılması ve sonrasında bu örgüte tam üye olarak katılma istediğini dile getirmesi önemli.
Kuşkusuz yıllardır AKP’nin “neo-Abdülhamitçi” çizgisini eleştiren biri olarak elbette bu mesajların Kürel Güneyci bir tutuma denk düşmediğini, Erdoğan’ın bu mesajları Batı’yla ilişkilerinde bir pazarlık kartı olarak kullanmaya çalıştığını biliyorum.
Zaten asıl üzerinde durmak istediğim de AKP’nin tutumu değil, CHP’nin tutumu. Zira CHP’nin tutumu, ne yazık ki AKP’nin neo-Abdülhamitçiliğinin bile gerisinde!
CHP’nin ŞİÖ karşıtlığı
Önce CHP’nin diplomat kökenli milletvekili Namık Tan’ın tepkisi geldi. Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinden ve “tek Çin, çok kutupluluk” özetli mesajlarından büyük rahatsızlık duyduğu görülen Tan, işi ABD’nin argümanlarıyla Uygurculuk yapmaya kadar vardırdı ne yazık ki…
Ardından pek çok CHP’li, Türkiye’nin BRICS ve ŞİÖ gibi örgütlere katılma çabasının yanlışlığını savunan çıkışlar yaptılar.
İçeriği bakımından en vahimi ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sözleri oldu. AKP’yi eleştiren Özel “Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin kağıt üzerinde bırakılmasını kabul edemeyiz” dedi. Sanki AKP farklı bir politika izlese, Türkiye AB kapısından içeri sokulacakmış gibi!
AB ile ŞİÖ’yü karşılaştıran Özel, “Doğu’da halk fakir, Batı’da 10 kat zengin var” dedi ve Avrupa’yı demokrasinin beşiği, emeğin merkezi ilan etti!
Oysa Özgür Özel bunları söylerken Fransa’da bir akademisyen Gazze’yi savunduğu için “terör propagandasından” gözaltına alınıyor, üniversitelerde Filistinlileri katleden İsrail eleştirileri yasaklanıyor, Avrupa başkentleri Rusya’nın malvarlığına çökmekle kalmamış, edebiyatından müziğine 200 yıllık bir Rus kültürüne karşı faşizm uyguluyor ve neoliberal ekonomilerin ağır yükü yine Avrupalı işçilerin sırtına bindiriliyordu.
Asya yükseliyor, Avrupa inişte
Uzun uzun örnekler vermeye gerek yok, zira dış politikayı belirleyen asıl parametre bunlar değildir; şu sorunun yanıtıdır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor?
Yanıtları da ortada: Terörü destekleyen, darbe yapan, yaptırım uygulayan, finans operasyonları düzenleyen, parasını ödeyip satın aldığınız silaha el koyan, size sattığı silahların yedek parçalarını vermeyen, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve güneyinizde size karşı konumlanan Batı’dır, Doğu ya da daha çok ifade edildiği şekliyle Küresel Güney değildir.
Diğer yandan AB üyeliğinin bir masal olduğu, Türkiye’nin hiçbir zaman bu birliğe üye yapılmayacağı, Brüksel’in Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak gördüğü, bu durumu sürdürebilmek için de Türkiye’yi AB kapısında tuttuğu gerçeği bu kadar çırılçıplak ortadayken, CHP Genel Başkanı’nın hâlâ AB üyeliği hedefini dış politikasının merkezine koyabilmesi, Türkiye’nin kurucu partisi açısından tam bir gaflettir!
10 gündür Çin’de ŞİÖ’nün yeşil kalkınma forumlarını izleyen, ŞİÖ üyesi ülkelerin yöneticilerinin birbirlerine deneyimlerini aktardığı çarpıcı konuşmalarını dinleyen, Asya’yı birleştiren ŞİÖ’nün 26 üyesinin dayanışmasını yakından gören ve ŞİÖ üyesi ülkelerin gazetecileriyle birlikte yuvarlak masa toplantılarına katılan bir gazeteci olarak önemle belirteyim: Yeni bir dünya kuruluyor. Asya yükselişte, Avrupa inişte. Bu gerçeği görmeyen ve hâlâ Batı diyenler, siyaseten intihar ediyordur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2024
Esad ile Erdoğan’ın mesajlarının arka planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi on 01/07/2024
Şanghay İşbirliği Örgütü‘ne üye, gözlemci üye ve diyalog ortağı olan ülkelerden birer gazeteci olarak komisyonların etkinliklerini izlemek üzere Çin’deyiz ama aklım Suriye sınırında. Zira bu çok önemli sorunumuz için yine bir fırsat doğdu.
İzleyebildiğim kadarıyla kamuoyunun bir bölümü, Erdoğan’ın Esad’la yeniden görüşebileceğine dair mesajına, haklı olarak önem atfetmedi. Çünkü benzeri mesajlar, sığınmacı sorununun etkisiyle Mayıs 2023 seçimi öncesinde de vardı, hatta bakanlar düzeyinde harekete bile geçilmişti. Ama seçim bitince normalleşme mesajları da bitmişti.
Diğer yandan Erdoğan’ın mesajındaki bazı vurgular da kamuoyu açısından samimi bulunmadı. Bir kere hâlâ Esad yerine Esed diyordu. Ve daha önemlisi, sahadaki uygulamanın tersine, “Bizim Suriye’nin içişlerine karışmak gibi bir derdimiz asla yok” diyerek, normalleşmeye “gerçeklik ve doğruluk” zemininde başlamıyordu (AA, 28.6.2027).
Moskova: Koşullar çok elverişli
Ancak Erdoğan’ın mesajı, bu kez salt iç politik ihtiyaçtan değil, bazı bölgesel gelişmelerin dayatmasından kaynaklanıyor gibi.
Zira Erdoğan’ın mesajından bir gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad önemli bir çıkış yapmış ve Ankara’ya “adım atılmalı” işareti vermişti.
Esad, Rusya Devlet Başkanlığı Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrantyev’i kabulü sırasında şunları kaydetmişti: “Suriye, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesine, bu sürecin egemenliğine saygı ve Suriye devletinin egemenliğini tüm ülke toprakları üzerinde yeniden tesis etme arzusuna dayanması halinde olumlu yaklaşmaktadır” (Sputnik, 27.6.2024).
Lavrantyev’in görüşmede normalleşme müzakereleri için “koşulların her zamankinden daha elverişli olduğunu” belirtmesi ise önemli ipuçları taşıyor.
Bu mesajdan üç gün önce, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle demişti: “Suriye ile ilgili Rusların ve bizim tarafın başardığı en önemli şey rejimle muhalifler arasında savaşın şu an itibariyle devam etmiyor oluşudur” (Habertürk, 24.6.2024).
Gerçi asıl başarı Atlantik baskısına boyun eğmeyen Esad yönetiminindir, saldırılara karşı vatan savunması yapan Suriye ordusunundur ve muhalifleri umutsuzluğa mahkum eden Şam’ın kararlılığıdır ama başarıyı kim sahiplenirse sahiplensin, şu aşamada Suriye devleti ile Atlantik destekli muhalifler arasında bir çatışmanın yaşanmıyor olması, normalleşme için çok değerli bir zemindir.
Üç bölgesel gelişme
Gelelim hangi bölgesel gelişmelerin bu yeniden normalleşme eğilimli mesajları tetiklediğine, hatta dayattığına.
1) Kuşkusuz ABD sponsorlu PYD’nin devletleşme hedefli seçim arayışında olması, taraflara işbirliği dayatıyor. Esad’ın mesajındaki “egemenliğini tüm ülke toprakları üzerinde yeniden tesis etme” vurgusu önemli.
2) Bölge devletleri, ABD askerlerini bölgeden çıkarma kararı aldı ve bunu Washington’a dayatıyor. Bağdat, ABD’yi müzakere masasına oturtmayı başardı. Irak’tan çekilmek zorunda kalan ABD’nin, Suriye’de tutunma şansı zayıflar.
3) Türkiye ve Irak merkezli Kalkınma Yolu projesi, komşuları da kapsama potansiyeliyle hayata geçirilmeye çalışılıyor. Hakan Fidan Çin’deki temasları sırasında, Körfez’i Avrupa’ya bağlayacak bu projenin Kuşak ve Yol ile entegrasyonunu dile getirmişti.
Kalkınma Yolu’nun hayata geçmesi yolun güvenliğine bağlı. Ve hem Ankara ile Bağdat, hem de Tahran ile Şam, ABD sponsorlu teröre karşı ikili-üçlü işbirliği yapmaya başladı. Örneğin Irak İçişleri Bakanlığı’na bağlı Sınır Güçleri Komutanı Muhammed el-Sıedi, Türkiye ve İran sınırlarının güvenliği için Ankara ile iki, Tahran ile altı aşamadan oluşan plan ve yöntem belirlediklerini açıkladı (CGTN Türk, 25.4.2024).
Pazarlığa kurban edilmemeli
Kısacası Moskova’nın belirttiği gibi “koşullar her zamankinden daha elverişli” ve yukarıda işaret ettiğimiz bölgesel gelişmeler Ankara-Şam normalleşmesini dayatıyor.
Mesele, dün bunu seçime kurban eden Erdoğan’ın şimdi de NATO zirvesi ile başlayacak Atlantik’le yeni pazarlığında kullanıp kullanmayacağı.
Ancak önemle belirtelim: Erdoğan bu fırsatı şimdi de kullanmazsa, partisinin ve iktidarının gerilemesini daha da hızlandırmış olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2024
AKP’de iki çizgi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/06/2024
Aytunç Erkin son yazısında önemli bir siyasi yorum aktardı: “AKP içinde iki çizgi var. İlkini Mehmet Şimşek temsil ediyor. Batıcı, neoliberal politikaların uygulanması. Diğeriyse Hakan Fidan; daha dengeci, Avrasya’yı yok saymayan ve Çin-Rusya eksenini anlamaya çalışan bir çizgi.” (Sözcü, 26.6.2024)
Evet, AKP’de iki çizgi var ve bu iki çizgi son dönemde sık sık karşıya geliyor, hatta bu karşı karşıya gelişler gittikçe sertleşiyor.
Chatham House’dan verilen mesaj
Anımsayacaksınız: AKP medyası, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini ve orada verdiği çok önemli mesajları görmezden gelmişti. Hatta AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak, görmezlikten geldiği gibi, Hakan Fidan’ın mesajlarının tersine Çin’i manşetten hedef alan yayınlar yapmıştı.
Bu köşede “Fidan’a Şafak operasyonu” başlığıyla konuyu ele almıştım. Fidan Çin’de “tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajları veriyor ama Yeni Şafak manşetten “Çin’in sessiz istilası” başlığını atıyordu (Cumhuriyet, 8.6.2024). AKP’nin ideolojik amiral gemisi, Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yapıyordu. Tam 6 gün sürdürdüler o yayını.
Bitmedi. CGTN Türk’te yorumladım: Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısından yanıt verdi Fidan’a. BRICS’i küçümsedi, “üç asırdır yönümüz Batı” dedi. Ve sanki AB üyesiymişiz gibi de “AB’yle ayrışmayı göze alamayız” mesajı verdi, içeriye, Brüksel’e, Washington’a… (CGTN Türk, 25.6.2024).
Fidan’ın 2.5 ülke listesinde İran yok
Bitmedi. Yeni Şafak bir süredir Türkiye’nin Astana ortağı İran’ı hedef alıyor. Son olarak 22 Haziran’da manşetten suçladılar: “Türkiye Süleymaniye’de PKK’ya silah sevkiyatına göz yummayacak: Vur emri.”
Manşetin spotu da şöyleydi: “ABD ve İran’ın terör örgütü PKK’ya dron ve füze sevkiyatı, sabırları taşırdı. Türkiye, bundan böyle terör örgütüne sevkiyata sessiz kalmayacak. Tespit edilirse yeni sevkiyat anında vurulacak.”
Evet, Yeni Şafak bir süredir ısrarla İran’ın PKK’yi silahlandırdığını haber yapıyor. Peki bu konuda eski MİT Başkanı, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? ”PKK/YPG konusunda problemli olduğumuz 2.5 ülke var” diyor ve isimlerini sıralıyor: “ABD, İngiltere ve biraz da Fransa.” (Habertürk, 24.6.2024). Fidan’ın “müttefik” isimleri sıraladığı listede, Yeni Şafak’ın suçladığı İran yok!
Aydınlık’ın manşeti
Sadece şu örnekler bile AKP’de iki çizginin olduğunu, bir tarafta Hakan Fidan’ın temsil ettiği çizginin, diğer tarafta da Mehmet Şimşek ile Yeni Şafak’ın iki ayrı kol üzerinden paralel sürdürdüğü çizginin olduğu görülüyor.
Hatta Aydınlık’ın yayınlarına bakılırsa, AKP içinde birbiriyle çatışan başka çizgiler de var. Örneğin Aydınlık’ın “AK Parti içinde milli devlet rüzgarı” manşetine göre, Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan gibi isimler, “AK Parti’yi MHP’den koparma planına” dikkat çekiyorlar (Aydınlık, 26.6.2024).
Normalleşme ile zaman kazanma
Bir kitle partisinde, hele de 22 yıldır iktidar olan bir kitle partisinde iki hatta daha fazla çizginin olmaması anormal olurdu. AKP kurulduğunda da, iktidar yılları boyunca da hep birbiriyle çatışan çizgilere sahip oldu.
Erdoğan, iyi bir taktisyen olarak bu çizgileri kullanma becerisini gösterebildi; hatta rekabet halindeki çizgileri, iç ve dış pazarlıklarda kullandı, iktidarının üzerinde durabildiği sütunlar haline getirdi.
Elbette AKP’nin yükseliş dönemiydi ve çizgilerin kontrolü büyük problem değildi. Ama AKP artık gerileme döneminde, birinci değil ikinci parti. Böyle zamanlarda iki çizgiyi kontrol edebilmek çok güçtür.
İşte Erdoğan’ın “siyasette normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır” (AA, 26.6.2024) demesi biraz da bundandır; AKP Genel Başkanı, normalleşmeyle CHP’yi yumuşatarak zaman kazanıyor, konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2024
Türkiye’yi AB kapısından kurtarmanın anahtarı olarak BRICS
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/06/2024
Kemalist kesimlerin bir bölümündeki en büyük zihin bulanıklığıdır: Atatürk’ün “Batıcılığı” miras bıraktığını savunurlar. Oysa Atatürk’ün bıraktığı “siyasi miras” Batıcılık değil, muasır medeniyettir, çağdaş uygarlıktır.
Çünkü Atatürk tarihi iyi biliyordu, uygarlığın el değiştirdiğini biliyordu. İnsanlık zamanla çoğalan vagonlar gibiydi ve lokomotifi kullananlar sürekli değişiyordu. Lokomotifi uygarlığa öncülük edenler kullanıyordu. Son 400 yüzyıldır da sanayi devrimi, kapitalizm, modernite ve aydınlanma ile uygarlığa Batı liderlik ediyordu.
Tek dişi kalmış canavar
Ancak Batı, devrimci barutunu tüketmekte, ilerici özelliklerini yitirmekte, gericileşmekteydi. Kuşkusuz bunu Atatürk de görüyordu. Çünkü Batı’nın emperyalizm aşamasında olduğunu biliyor, o nedenle dünyayı ezen milletler – ezilen milletler diye sınıflandırıyor ve hepsinden önemlisi de bizzat emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veriyordu.
Özetle, emperyalizmi “tek dişi kalmış canavar” olarak betimleyenler için Batı tek ve hep dönülecek yön değildi ve olamazdı. Elbette gericileşmekte olsa da Batı’nın aydınlanma kazanımları, teknolojik üstünlüğü, kültürü, sanatı, hukuku vb. hâlâ insanlığın önünde 20. yüzyılın başında bir modeldi ve Atatürk de onları aldı. Ama biliyordu ki dünya değişiyordu, Asya’nın uyanmakta olduğunu da bir öncü olarak görüyordu. “Asyai bir milletiz” demesi de ondandır, Batı yerine “çağdaş uygarlık” neredeyse orayı hedef göstermesi de ondandır.
Türk siyasetinin iki paradoksu
Türk siyasetinin önemli paradokslarından biridir: Siyasal İslamcılık Batı’ya dayanarak ve Atlantikçiliğe bağlanarak Kemalist devletle hesaplaştı; Kemalistlerin bir bölümü ise siyasal İslamcılığın panzehirinin Batıcılık olduğunu savunarak politika yapıyor.
Yine Türk siyasetinin önemli paradokslarından biridir: Tehdidin kaynağının Atlantik olduğunu saptarlar ama Türkiye’nin Batı kampında kalarak kendini savunabileceğini düşünürler.
Gazetelerde “tamam Batı bizi hedef alıyor ama yine de yerimiz Betı’dır” diye yazan Kemalist aydınları, akademisyenleri, emekli generalleri gördükçe Doğan Avcıoğlu’nu, İlhan Selçuk’u, Attila İlhan’ı özlemle anıyorum…
Bloklaşmaya karşı çok kutupluluk
Bu konuya şundan girdik: Çok kutupluluk gelişiyor, Batı bloklaşmacılığı sürdürmeye çalışsa da ABD ve Avrupa dışındaki dünya ülkeleri bloklaşmaya karşı çok kutupluluğu savunuyor, bir bölümü çok taraflılık uygulayarak manevra alanını genişletmeye çalışıyor.
Türkiye mi? Aslında çok taraflılık uygulama potansiyeline en sahip ülke ama neo-Abdülhamitçi çizgiyle uygulanamıyor ve tersine çok taraftan kazanç yerine çok tarafa taviz veriyor.
Yine de hiç kimsenin gidişatın tersine yol alabilmesi mümkün değil. Döne döne. hayat Ankara’nın önüne Asya’yı, BRICS’i, ŞİÖ’yü getiriyor, dayatıyor.
İşte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti sırasında verdiği mesajlar da o dayatma nedeniyleydi. Cumhuriyet gazetesinde o mesajları ayrıntılı değerlendirdim. Ancak dayatmayla da olsa, Türkiye’deki Atlantikçi takım o mesajlardan rahatsız oldu, Türkiye’nin BRICS’e katılma arayışından derin endişe duydu.
Şimşek’in Fidan’a yanıtı
Örneğin Türkiye’nin üç pasaportlu Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısında Fidan’ın Çin’le iyi ilişkiler ve BRICS mesajlarına karşı şunları söyledi:
“Tarihsel olarak Batı’ya doğru bir yönelimimiz var. Avrupa Konseyi üyesiyiz, NATO üyesiyiz, açıkça AB üyeliğine adayız. Dolayısıyla Türkiye’nin Batı’ya doğru yürüyüşü yeni bir şey değil, aslında üç asırlık bir geçmişi var. Avrupalı dostlarımız ve komşularımızla yaptığımız savaşlarda bile, Batı’ya yönelim temel motivasyondu. Şunu söylemeye çalışıyorum; Batı’da Türkiye’nin çıkarlarına daha iyi hizmet eden kural tabanlı bir sistem görüyoruz. Ancak BRICS veya G20, bunların hepsi diyalog platformu. Yani Avrupa Birliği (AB) gibi değil. Bu aşamada söyleyebileceğim tek şey, AB ile olan ilişkimizi takdir ettiğimizdir. AB’yle ayrışmayı göze alamayız.”
Atlantikçilerin BRICS endişesi
Bu sözleri duyan da Türkiye’nin AB üyesi olduğunu ve bu nedenle Şimşek’in AB’den ayrılarak BRICS’e yönelmeye itiraz ettiğini sanır!
Baştan aşağı aldatmaca bu sözler. Türkiye AB üyesi değil, olmayacak, olamayacak. Türkiye’yi 1999’da Asya’ya yönelmesin, Atlantik kampında kalsın diye AB kapısına bağladılar ve AKP sayesinde de orada tutmayı sürdürüyorlar. AB Türkiye’yi sınırlarının önündeki bir “tampon ülke” olarak görüyor ve göç anlaşması gibi anlaşmalarla da bunu hayata geçiriyor.
Türkiye’ye tehditler ABD ve AB’den geliyor: Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerini destekliyorlar, darbelere sponsorluk yapıyorlar, Akdeniz’den Karadeniz’e Türkiye’nin çıkarlarına aykırı adımlar atıyorlar, Türkiye’ye yaptırım uyguluyorlar vb.
Dünyanın ekonomik merkezi çoktandır Batı’dan Doğu’ya kaymış durumda, buna paralel olarak siyasetin merkezi de değişecek, değişiyor. Küresel Güney uluslararası meselelere ağırlığını koymaya başladı.
ABD bu gidişatı Soğuk Savaş’tan kalma bloklaşma anlayışıyla durdurmaya çalışıyor ama nafile. Çok kutupluluk bloklaşmayı dışlıyor. Türkiye bu süreçte kaçınılmaz olarak Küresel Güney’in aktif üyelerinden biri olacaktır. Atlantikçiler bu nedenle BRICS endişesi yaşamaktadır. Çünkü BRICS Türkiye’yi AB kapısından kurtarmanın anahtarıdır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Haziran 2024
‘Gemi krizi’nin perde arkası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/06/2024
Baştan belirtelim: Türkiye ile Çin arasında bir gemi krizi yok. Ancak varmış gibi ısrarla yazılıyor. Yazılmaya devam ettiği için de konunun perde arkasını artık anlatmak gerekiyor.
Kriz neydi, nereden çıktı? Oradan başlayalım:
O yorum
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 3-5 Haziran’da Çin’i ziyaret etti. Bu köşede de ayrıntılı ele aldığımız gibi ziyaret çok önemli mesajlara sahne oldu.
Ancak bir Çinli profesörün geziyi analiz ettiği değerlendirmesindeki yanlış bir habere dayanan yorum, sanki Fidan’ın ziyareti sırasında Türkiye ile Çin arasında bir gemi krizi varmış gibi algılandı.
Şanghay Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi İcra Direktörü Doç. Dr. Yang Chen, Fidan’ın ziyaretini ve mesajlarını çok olumlu bulduğunu belirttiği, ziyaretin Türkiye-Çin ilişkilerini birçok alanda geliştireceğini savunduğu değerlendirmesinin sonunda şöyle diyordu: “Türk donanmasına ait Yavuz fırkateyni Tayvan Boğazı’nı geçerek Doğu Çin Denizi’ne girmiş ve PLA 052D füze destroyerinin takip ve izleme yapmasına neden olmuştur. Türkiye’nin donanma fırkateyninin bu hareketinin Çin’in temel çıkarlarını ihlal ettiği açıktır.” (Harici, 10.6.2024).
Tayvan çıkışlı haber
Oysa Fidan ziyaretinde “tek Çin” mesajı vermiş, Çin’e yönelik ayrılıkçı faaliyetlerden silahlı terör eylemlerine, yaptırımlardan kalkınmasını engelleyen girişimlere kadar her türlü müdahaleye karşı çıkmıştı. Dolayısıyla bir Türk savaş gemisinin ya da Milli Savunma Bakanlığı’nın, Dışişleri Bakanı’nın işaret ettiği politik çizginin aksine Tayvan konusunda farklı bir pozisyon izlemesi eşyanın tabiatına aykırıydı.
Kaldı ki ifadede zaten baştan maddi hata vardı: Şöyle ki Türkiye’nin “Yavuz fırkateyni” yoktu; Yavuz sınıfı fırkateynleri vardı. Onların da hiçbiri bahsedilen bölgede değildi.
Zaten “gemi krizi” yorumuna neden olan “ilk haber” de Tayvan çıkışlıydı!
20 ülke, 24 liman
TCG Kınalıada korveti, Türkiye-Japonya diplomatik ilişkilerinin 100. yıldönümü ve Ertuğrul fırkateyninin seyrinin 134. yılı anma etkinliklerine katılmak üzere Japonya’ya doğru yola çıkmıştı. Güzergahındaki Asya limanlarına da uğruyor, deyim yerindeyse Asya halklarını selamlıyordu.
Örneğin 13 Mayıs’ta Malezya’nın Selangor kentinde bulunan Port Klang Kruvaziyer Limanı’nı, 24 Mayıs’ta Tayland’ın başkenti Bangkok’taki limanı, 30 Mayıs’ta Çin’in Hong Kong Özel İdari Bölgesi’ndeki Kai Tak Limanı’nı, 5 Haziran’da Güney Kore’nin Busan Limanı’nı ziyaret etti ve 9 Haziran’da Japonya’ya ulaştı.
TCG Kınalıada 8 Nisan’da Türkiye’den ayrılırken, yolculuğunun 4.5 ay süreceği ve 20 ülkede 24 limanı ziyaret edeceği açıklanmıştı. Rota Suudi Arabistan’ın Cidde kentinden başlamak üzere, sırasıyla Cibuti, Somali, Maldivler, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Tayland, Çin Halk Cumhuriyeti, Güney Kore ve Japonya limanlarını kapsıyor; ardından da dönüşünü Filipinler, Singapur, Sri Lanka, Hindistan, Pakistan, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün limanları üzerinden tamamlıyordu.
Çinli yetkililer gemide onur konuğu
TCG Kınalıada Tayvan Boğazı’ndan geçerek Çin’in Hong Kong Özel İdari Bölgesini ziyaret etmişti. Burada üst düzeyde karşılanmış ve gemide resepsiyon verilmişti. Hong Kong Hükümeti Baş Sekreter Yardımcısı Cheuk Wing-hing ve Çin Dışişleri Bakanlığı Hong Kong Komiseri Cui Ciençun resepsiyonun onur konuğu olmuştu.
Yani Hakan Fidan’ın ziyareti sırasında Türkiye ile Çin arasında bir gemi krizi yaşanmamıştı. Tersine, Türkiye ile Çin arasında çok olumlu bir “gemi resepsiyonu diplomasisi” yaşanmıştı.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Haziran 2024
AKP’ye göre BRICS: Jeopolitik dengeleyici
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/06/2024
Batı merkezli bakış açısına göre çok kutupluluk, Güney’in (ya da Doğu’nun) Batı’nın karşısına bir kutup çıkarmasıdır. Haliyle “liberal kapitalist dünya” bu yaklaşımıyla çok kutupluluğu “bloklaşma” olarak yorumlamaktadır.
Oysa çok kutupluluk bloklaşma değildir, uluslararası sistemi demokratikleştirme çabasıdır; uluslararası sorunlarda “küçük devletler”in de etkili olabilmesinin yoludur. BRICS üyesi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı soykırım davasına liderlik edebilmesi örneğinde olduğu gibi…
Küresel ekonomiyi demokratikleştirmek
Nasıl ki çok kutupluluk uluslararası sistemi demokratikleştirme yolu ve çabası ise BRICS de küresel ekonomiyi demokratikleştirmenin kurumlaşmasıdır. Ama bununla sınırlı değil…
Çin’in BRICS’i “yeni tip çok taraflı işbirliği mekanizması” diye tarif etmesi bundandır.
Çünkü kurallarını emperyalist ABD’nin yazdığı “kurallı düzen” artık işlememektedir: ABD kendi yazdığı kuralların bazılarını, bugünkü çıkarları gereği uygulamamaktadır. Bu da düzensizliğe ya da tek yönlü düzene yol açmaktadır: ABD’nin ticaret savaşı açması, pek çok ülkeye yaptırım uygulaması, uluslararası hukuka aykırı olarak devletlerin merkez bankası rezervlerine el koyması, savaş hukukuna bile aykırı olarak işgal ettiği ülkelerin petrolünü, buğdayını çalması vb.
Emperyalist eşkiyalığa karşı BRICS
İşte BRICS bu “emperyalist eşkiyalığın” karşısında demokratik ve eşit ekonomik ilişkiler kurulabilmesinin mekanizmasıdır.
BRICS’in büyük ilgi görüyor olması bu nedenledir. ABD’nin antidemokratik uygulamaları arttıkça BRICS bir çekim merkezine dönüşmektedir. 5 üyeli BRICS bu nedenle geçen yıl 10 üyeli bir yapıya dönüştü. Şu anda 30’dan fazla ülke çok kutupluluğun en önemli aracı görülen bu platforma ilgi göstermektedir. Bu nedenle bir süredir BRICS+ formatlı toplantılar da yapılmaktadır. (Kremlin sözcüsü Peskov, yeni formatlar üzerinde de çalışıldığını söyledi.)
BRICS’e ilgi gösteren ülkelerden biri de Türkiye’dir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS toplantısı için Rusya’da bulunan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı kabulünde söylediği şu sözlerle Türkiye’nin üyelik isteğini bir nevi resmileşleştirmiştir: “Türkiye’nin BRICS çalışmalarına gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşılıyoruz ve bu birliğe üye ülkelerle birlikte olma arzusunu kesinlikle mümkün olan her şekilde destekleyeceğiz.”
Nitekim Fidan da “kurallara dayalı sistem olarak adlandırılan düzenin dengeli ve hızlı çözüm sunmada yetersiz kaldığını” savunarak “BRICS ile işbirliğimize değer veriyoruz. BRICS içindeki çeşitliliğin kalkınma ve istikrarı artırmak için önemli bir araç olduğuna inanıyoruz” dedi.
Zihin bulanıklığı
Ancak AKP’de genel olarak BRICS hâlâ stratejik bir kurum olarak görülmemektedir. AKP Batı’yla ilişkilerinde BRICS’ten taktik “jeopolitik dengeleyici” olarak yararlanmak istemektedir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan BRICS’i, “çok taraflılık” uygulamasında değerlendirilecek bir araç olarak görürken, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek için BRICS, “yeni Kalkınma Bankası’nın fonlarından yararlanmak” için ilgi gösterilecek adrestir. Cumhurbaşkanı Erdoğan için ise BRICS, ABD ile pazarlıkta kullanılacak bir karttır.
Türkiye’yi yükselen Asya’da parlak bir yıldıza dönüştürmek, kuşkusuz “neo-Abdülhamitçi”liğin ve neoliberalizmin neden olduğu bu zihniyet bulanıklığını aşabilmeye bağlıdır. Bu da öncelikle temel bir iç politika sorunudur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2024
Fidan’a Şafak operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/06/2024
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ”tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajlarını görmeyen AKP medyası, tersine bir gün sonra manşetten Fidan’a yanıt verdi: “Çin’in sessiz istilası”.
Yani Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yaptılar; Fidan’a da “öyle değil böyle” yanıtını verdiler.
Bunun adı “Yeni Şafak’ın Fidan’a yanıtı” ya da başlıkta ifade ettiğimiz gibi “Fidan’a Şafak operasyonu”dur!
Türk-İslam sentezinin yansıması
Fidan’ın mesajlarını “Fidan: tek Çin, çok kutup” başlıklı makalemde yazdım, yinelemeyeyim. Çok önemli mesajlardı ama ne olduysa AKP’ye yakın medya görmedi ya da farklı açıyla gördü. Örneğin Yeni Şafak ve Sabah gibi gazeteler, manşet değerindeki Fidan’ın Türkiye-Çin mesajlarını yok sayıp, 6 Haziran’da birinci sayfadan “Doğu Türkistan” başlıklı küçük haberler verdiler.
Oysa Çin’in “Sincian-Uygur Özerk Bölgesi” Türkiye’nin resmi literatüründe de Fidan’ın söyleminde de “Doğu Türkistan” değildir: Tıpkı Türkiye’nin bir bölgesinin de Çin’in resmi literatüründe “Kuzey Kürdistan” olmadığı gibi!
Bunu Cumhur İttifakının Türk-İslam sentezi ideolojisinin gereği olarak yapıyorlar kuşkusuz. Ama belirtelim: Bu milliyetçilik değil! Günümüzde “Doğu Türkistan” diye bir yer yok, tarihin derinliklerinde olanlardan hareketle günümüzde siyaset yapamazsınız. Yapmaya kalkarsanız, kendinizle çelişkiye düşersiniz. Çünkü Göktürk Kağanlığını 744’te yıkan ve Türk boylarını Batı’ya doğru süren Uygurlardır.
Atlantikçilerin rahatsızlığı
Fidan’ın “tek Çin, çok kutup” mesajlarına sansür sadece “Doğu Türkistancılık”tan kaynaklanmıyor elbette. Fidan’ın mesajlarının yayınlanmadan önce Dışişleri-Anadolu Ajansı hattında uğradığı yolculuk, meselenin daha derin olduğuna işaret ediyor.
Şundan: Fidan’ın mesajları sadece Türkiye-Çin ilişkilerini ilgilendirmiyor, tersinden Türkiye-Atlantik ilişkilerini de ilgilendiriyor. Öyle olduğu için de Fidan’ın mesajları Türkiye’deki Atlantikçileri rahatsız etti; üstelik hem liberal kanadını, hem de siyasal İslamcı kanadını…
Örneğin Fidan’ın BRICS mesajı liberal kanat tarafından şöyle yorumlandı: “Fidan BRICS’e katılmak istediğini söylemedi, ilgi duyduğunu söyledi.”
Siyasal İslamcı kanadın yorumu ise örneğin Yeni Şafak’ın 7 Haziran’da manşet unsuru olarak verdiği köşe yazısı gibiydi: “NATO üyesi Türkiye’nin BRICS’i AB’ye alternatif gördüğü doğru değil.”
ABD argümanıyla Fidan’a yanıt!
Kuşkusuz Doğu Türkistancılık da Türkiye’deki Atlantikçilerin politikasıdır ve ABD’nin Çin karşıtı Doğu Türkistan çizgisinin türevidir. Yani Fidan’a Şafak operasyonunun asıl nedeni Atlantikçilik ve Çin karşıtlığıdır.
Bunun gereği olarak Fidan’ın “tek Çin, çok kutup” mesajlarını sansürleyen Yeni Şafak, 7 Haziran’da “Çin’in sessiz istilası” manşetini attı. Üstelik Çin’e ticaret savaşı açan ABD’li yetkililerin argümanlarıyla: Çin küresel ekonomiyi tehdit ediyormuş, Çin bazı ülkeleri sessizce ve derinden işgal ediyormuş, Çinli firmalar girdiği ülkelerde “para yakma” stratejisiyle yerel rakiplerini bitiriyorlarmış vb.
Yani Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Çin’e dair hangi olumlulukları dile getirdiyse, Yeni Şafak ertesi gün ABD’nin argümanlarıyla tersini iddia etti!
Özetle ABD’yle “yeni sayfa” açmak isteyen liberalinden siyasal İslamcısına Atlantikçi kanat, hem Türkiye-Rusya ilişkilerini, hem de gelişme potansiyeli taşıyan Türkiye-Çin ilişkilerini sabote ediyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2024
Fidan: Tek Çin, çok kutup
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 06/06/2024
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti, gerek iki ülke ilişkileri gerekse Atlantik-Çin ilişkileri bakımından çok önemli mesajlara sahne oldu.
Aşağıda Fidan’ın o açıklamalarını tek tek ele alacağım, arka planına bakacağım ve aslında mesajların kimlere olduğuna işaret edeceğim. Ama önden şu toplam değerlendirmeyi yapmalıyım: Çin’le işbirliği Türkiye’nin önüne çok geniş bir manevra alanı açar. Yeter ki bu, ABD’yle pazarlığın aracı yapılmasın!
Küresel faciaya karşı Çin
1) “Egemen güçlerin önceki yüzyılda kurmuş oldukları pazarların daha adil, rekabet edilebilir pazar şartlarında yeniden el değiştiriyor olması kabul edilmesi gereken bir sonuçtur. Buradan savaşa varan, daha farklı yıkımlara varan neticelerin üretilmemesi gerekiyor. Savaş riskine ve küresel faciaya karşı Çin’in ekonomik kalkınmasının adil biçimde oluyor oluşunu desteklememiz gerekiyor.”
Diplomatik ifadelerin üzerindeki örtüyü kaldırırsak, Fidan, Amerikan yüzyılının bittiğini, çok kutuplu bir dünyanın inşa olduğunu belirtiyor; ve yeni düzenin inşasının savaşsız sağlanabilmesinin yolunun Çin’i desteklemekten geçtiğine işaret ediyor.
2) “Türkiye’nin, Çin’in toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenliğine desteği tamdır.”
Bu mesaj doğrudan Tayvan’la ilgilidir. ABD’nin Tayvan kışkırtması yaptığı şu süreçte Fidan bu mesajıyla “tek Çin” vurgusu yapmakta, “müttefiki” ABD’nin siyasetini paylaşmadığını belirtmektedir.
Çin’i hedef alan teröre karşı tutum
3) “Çin’e yönelik silahlı terör hareketlerine karşı desteğimiz tamdır.”
Çin’i hedef alan silahlı terör hareketlerinin başında ABD sponsorlu “Doğu Türkistan İslam Partisi” gelmektedir. Fidan bu mesajıyla ABD’nin kışkırtıcılığını paylaşmadığını, ayrılıkçılığa karşı olduğunu belirtmiş oluyor. Hatta sonraki mesajlarıyla birlikte değerlendirirsek, Fidan, Uygur Türklerini Çin ile Türkiye arasındaki iyi ilişkiler için köprü olarak görmektedir.
Bu durumda, mesajın gereği yapılmalı ve Türkiye, Suriye’de silahlı faaliyet de yürüten bu örgüte karşı konumlanmalı.
4) “Çin’i karıştırmaya yönelik, Çin’in ekonomik gelişmesini durdurmaya yönelik uluslararası girişimleri doğru bulmuyoruz.”
Fidan, Çin’in ekonomik gelişmesini hedef alan uluslararası teröre de karşı çıkıyor. Yakın zamanda Çin’in Pakistan’daki projeleri ve personeli terör saldırılarına uğramıştı.
Bu mesaj aynı zamanda Çin’in ekonomik gelişmesini hedef alan ticaret savaşının ve yaptırımların da doğru bulunmadığı anlamına geliyor ki Fidan, yine “müttefiki” ABD’nin pozisyonunu paylaşmadığını belirtmiş oluyor.
BRICS ve Kuşak ve Yol
5) “AB ile Gümrük Birliği’ne sahip Türkiye, BRICS gibi farklı platformlarda çeşitli ortaklarla yeni işbirliği fırsatları arıyor.”
Fidan’ın yukarıda değerlendirdiğimiz yeni düzen ve çok kutupluluk mesajlarının altını dolduran temel araç BRICS’tir. BRICS ABD’nin G7’sini dengeledi ve artık genişleyerek dünyada yeni bir kutup haline geldi. Küresel Güney ülkelerini bir araya getiren bu platform, bölgemizden dört ülkenin katılımıyla daha da güçlendi. (Mesele Fidan ya da Erdoğan değildir, Türkiye’yi kim yönetirse yönetsin, politik çizgisine ters olsa bile kaçınılmaz olarak BRICS’e ilgi duyacaktır.)
6) “Kalkınma Yolu ile Kuşak ve Yolu entegre etmek istiyoruz.”
Türkiye’nin yakın zamanda Irak’la imzaladığı Körfez’i Avrupa’ya bağlayan Kalkınma Yolu’nu Çin’in inisiyatifiyle büyüyen Kuşak ve Yol’la entegre etmek istemesi her şeyden önemlisi “bölgeci” bir tutumdur. Bölgemizdeki ABD sponsorlu, merkezinde İsrail’in olduğu ve asıl hedefi Kuşak ve Yol’u baltalamak olan proje aktörlerine Türkiye’nin konumunu işaret etmektedir.
Altını çizmek üzere baştaki endişemizi tekrarlayarak bitirelim: Çin’le işbirliği Türkiye’nin önüne -Afrika’dan uzaya- çok geniş bir manevra alanı açar. Yeter ki bu, ABD’yle pazarlığın aracı yapılmasın!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Haziran 2024
PKK YOLSUZLUK OPERASYONUNA NASIL BAKIYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/12/2013
Yolsuzluk operasyonu sonrası gelişmelere bakıldığında görülecektir ki, Erdoğan’ın en sıkı müttefiki Öcalan ve PKK’dir!
Nitekim BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş meseleye nasıl baktıklarını açıkça ortaya koydu: “Yolsuzluk operasyonu çözüm sürecini bozar.” (Vatan, Hüseyin Yayman, 26 Aralık 2013)
Zaten BDP’ye göre sadece yolsuzluk operasyonunu değil, AKP aleyhine olan her şey çözüm sürecini bozacaktır. Haklılardır!
Zira AKP ile PKK’nin “çözüm süreci” dediği süreç, Türkiye’nin çözülmesi sürecidir ve Erdoğan ve AKP yıkılırsa, çözülme duracaktır!
O nedenle PKK sadece yolsuzluk operasyonu ile sallanan hükümete destek olmuyor, ona yol bile gösteriyor. Örneğin PKK’nin iki numaralı ismi Cemil Bayık, AKP’nin yolsuzluk operasyonundan kurtulmasının tek yolunun Kürt sorununu çözmesinden geçtiğini açıkladı. (Hürriyet, 20 Aralık 2013)
OSLO’DAKİ AYRIŞMA
Gelin bir saptama yaparak durumu netleştirelim: Aslında AKP, PKK ve Cemaat Oslo sürecine kadar ortaktı! Gladyo’nun bu üç bileşeni de Büyük Kürdistan planına uygun hareket ediyordu. Oslo’da ortaklık bozuldu. Cemaat ile AKP-PKK ayrı düştüler.
Ortaklığın bozulmasının nedeni Cemaatin ABD’nin Büyük Kürdistan planından ayrılması değildi kuşkusuz…
Oslo süreci, Cemaatin Güneydoğu’yu tamamen PKK’ye bırakması yönünde geliştiği için ayrışma yaşandı. Cemaat uzun zamandır Güneydoğu’ya yatırım yapıyordu ve bölgede “Saidi Nursicilik’in ve Gülenizm’in” egemen olmasını istiyordu.
İşte bu ayrışmayla birlikte Oslo mutabakatı satır satır sızdırıldı. Peki, kim sızdırmıştı? Cemaat PKK’yi, PKK de Cemaati suçladı hep.
Kimin sızdırdığı artık daha da somuttur.
PKK’NİN AKP’YE GEZİ’DE VERDİĞİ DESTEK
Oslo’daki bu ayrışma sonrasında AKP ile PKK birbirine daha da sıkı sarıldı. Zaten ikisi de Cumhuriyet’in çözülmesini arzulama açısından birbiriyle yarışır durumdaydı.
AKP ile PKK’nin birbirine yapışması, bir siyasi ittifakın ötesinde bir durumdu. Örneğin Öcalan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan üzerinden Erdoğan’a yönelecek bir tehlikeye karşı kendisini kalkan yapabiliyordu: “Süreci esastan bozan güç kim diye baktım. Savcının 7 Şubat MİT’e darbesi. Ben bir darbeyi sezdim. Cezaevi müdürüne ‘MİT Müsteşarı Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir’ dedim. Sözlü, yazılı iletişime geçtim, 5 ay önce tekrar kanal açıldı, diyalog başladı.” (Milliyet, 28 Şubat 2013)
Öcalan, Paris’te 3 PKK’li kadının öldürülmesini de “7 Şubat darbesi devam ediyor” diyerek değerlendirdi, Haziran Halk Hareketini de “7 Şubat’ın devamı” şeklinde yorumladı.
Dahası, Haziran Halk Hareketi’nin Erdoğan’ı yıkabileceği görüldüğü anda, AKP’ye can simidi attı. “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek örgütüne hedef gösterdi.
Çünkü BDP ilk günden itibaren Gezi eylemlerini tıpkı AKP gibi, bir darbe girişimi olarak okumuş ve daha 1 Haziran’da BDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, parti olarak eylemlerde yer almayacaklarını ilan etmişti. Öyle ki, Başbakan Vekili olan Bülent Arınç, kendisine canlı yayında teşekkür etmişti.
GLADYO PARÇALANIYOR, ÇÖZÜLME SÜRECİ SONA ERİYOR
Özetle Erdoğan ile Öcalan, AKP ile PKK birbirine herkesten çok muhtaçtır. Birinin olmaması, diğerinin Türkiye’ye dair planı uygulayamamasına yol açar.
BDP’nin normal zamanlarda “muhalefet” yapması fakat en kritik zamanlarda AKP’ye destek çıkması, bundandır.
PKK de bilmektedir ki, çözüm süreci denilen çözülme süreci, en iyi Erdoğan’la uygulanır. İmralı ve Kandil o nedenle “Erdoğan’sız AKP” projelerine de karşı çıkmaktadır.
Ancak Türkiye artık yeni bir rotaya girmiştir ve o rotada Galdyo’nun üç çocuğu olan AKP, PKK ve Cemaat yoktur. Dolayısıyla yeni rotada çözülme değil, birleşme yaşanacaktır.
AKP ile PKK ortaklığının milletimizi ayrıştırdığı süreç, Gladyo parçalanırken, sona ermektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Aralık 2013