Posts Tagged Suriye

İki entegrasyon, iki idari yapı

Suriye’den gelen bilgiler, Şam ile SDG’nin entegrasyonda bir orta yol bulmaya yakın olduklarına işaret ediyor. 

ABD’nin Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara ile SDG Komutanı Mazlum Abdi’ye imzalattığı 10 Mart mutabakatına göre, SDG’nin 31 Aralık’a kadar Suriye ordusuna entegrasyonu gerekiyor.

Peki nasıl?

İki model

Türkiye ve Şam yönetimi, SDG’nin kendini dağıtarak, her SDG’linin tek tek Suriye ordusuna entegre edilmesini savunuyor. 

ABD, İsrail ve SDG yönetimi ise SDG’nin birincisi tek tek değil blok halinde, ikincisi kendi komutası altında ve üçüncüsü kendi bölgesinde Suriye ordusuna entegre olmasını savunuyor.

Bu pratikte iki farklı entegrasyon, iki farklı model, hatta Suriye açısından iki ayrı idari model demek. 

SGD’lilerin tek tek Suriye ordusuna entegre olmasının pratik sonucu “üniter Suriye” demektir. SDG’lilerin blok halinde kendi bölgesinde Suriye ordusunun bir parçası olması ise SDG bölgesinin özerkliği ve Suriye’nin ademi merkeziyetçiliği demektir. 

Uzlaşı için ara formül

Şam’ın ve HTŞ’nin SDG’yi “zorla” kendi istediği modele göre entegre etme şansı yok. Şara’nın Suriye’yi yönetebilmesi, ABD’nin yaptırımlarının kalkmasına ve Washington’un desteğine bağlı. Diğer yandan İsrail de Şam’ı askeri basınç altında tutuyor. 

HTŞ’nin SDG’yi “zorla” tek tek entegre edebilmesi ya da dağıtabilmesinin tek yolu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu güçlerinin doğrudan SDG’ye müdahalesinden geçiyor. 

Ancak bu durum AKP hükümeti açısından Washington’la açtığı yeni beyaz sayfanın tekrar kapanmasından içerideki açılım sürecinin tıkanmasına kadar birçok riski barındırıyor. 

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın bu nedenle bir ara formülü uygulatmaya çalıştığı anlaşılıyor: SDG’nin tamamı değil ama üç tümeni korunsun, kendi bölgesinde bloklar halinde Suriye ordusunun parçası olsun. Bu ara formülün gereği olan idari yapıyı zaten “federasyon değil ama ona en yakın sistem” diye tanımlamıştı. 

Şam’ın iki talebi

Şam’dan gelen bilgiler, bu formülün genel bir uzlaşının zeminini oluşturduğu şeklinde ama -belki de Ankara’nın etkisiyle- Şara yönetimi bazı ek taleplerde bulunuyor. 

Örneğin Reuters’ın iddiasına göre Şam yönetimi “50 bin SDG’linin üç tümen halinde yeniden yapılandırılmasına” prensipte açık ancak iki talebi var: 1) SDG bazı komuta pozisyonlarından vazgeçmeli. 2) Kontrol ettiği bölgeler, Suriye ordusunun diğer birliklerine de açılmalı.

Şam’ın bu talepleri SDG tarafından kabul görür mü? Reuters’e konuşan bir SDG’li yetkili, “Bir anlaşmaya hiç bu kadar yakın olmamıştık” diyor.

Yanlış Suriye politikasının maliyetleri

Belki de uzlaşıya yaklaşılması nedeniyle olsa gerek, DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar, TBMM’de yaptığı konuşmada, Erdoğan’dan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a SDG konusundaki sözleri nedeniyle “ayar vermesini” istedi!

Anlaşılan o ki Öcalan’ın TBMM heyetine yaptığı ama sadece 4 sayfalık özeti açıklanan 16 sayfalık görüşleri, devlet içinde farklı yorumlanıyor. Fidan’ın kimi sözlerinin işte o farka işaret ettiği düşünülüyor.

DEM de, Bahçeli’nin “Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük mitingi yapılmasını demokrasinin gereği sayan” tutumundan anlaşıldığı kadarıyla MHP de, Suriye’deki bu uzlaşıya yakınlığın, içerideki açılım sürecinin önünü açacağını düşünüyor. O nedenle Öcalan’ın 16 sayfalık açıklaması bir süre daha kamuoyundan gizlenecek büyük olasılıkla. Çünkü Öcalan SDG’nin Suriye’de silah bırakmasını kabul etmiyor. 

Burada bir sürpriz yok, Öcalan süreç başlarken nerede duruyorsa bugün de orada duruyor. 2014’teki açılımda “Ağırlık merkezi Kuzey Irak değil Kuzey Suriye” demişti, 2025’te de “Türkiye’de devlet, federasyon, özerklik istemiyorum ama Suriye’de istiyorum” diyor özetle. 

Yani Öcalan değil, AKP ve MHP durduğu yeri sürekli değiştiriyor. Bunun Türkiye’ye ağır maliyetlerini daha yaşamaya başlamadık bile…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Aralık 2025 

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Öcalan’ın himaye çağrısının anlamı

TBMM Komisyonu’nun İmralı’da Öcalan’la görüşmesinin üzerinden bir hafta geçti ama henüz Türkiye o görüşmeye dair “resmi gerçekleri” bilmiyor. Çünkü komisyonun bu gündemle yapacağı toplantı ertelendi. 

Ancak İmralı’da neler konuşulduğu parça parça açıklanıyor. Örneğin AKP’li Şamil Tayyar’ın belirttiğine göre, Öcalan “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” demiş!

Tanıma çağrısı

Peki Öcalan, Türkiye’den, daha doğrusu Erdoğan-Bahçeli ikilisinden Suriye Kürtlerini kime karşı korumasını (hamilik) istiyor? ABD’ye karşı mı, İsrail’e karşı mı? Yoksa Araplara karşı mı? Yoksa aslında Türkiye’ye karşı mı? 

ABD ve İsrail zaten Suriye Kürtlerinin hamisi durumunda. Dolayısıyla Türkiye’nin ABD ve İsrail’e karşı Suriye Kürtlerini korumasına gerek yok. Suriye Kürtlerinin yine ABD-İsrail ilişkisi nedeniyle aslında Araplara karşı da korunmaya ihtiyacı yok. Geriye Türkiye kalıyor.

Çağrının anlamı şudur: Öcalan “Türkiye, Suriye Kürtlerini himaye etmeli” derken, aslında Ankara’dan PKK/YPG/SDG’nin özerk bölgesini tanımasını istiyor!

1960’larda Irak-İran Kürtlerine hamilik projesi

Öcalan’ın çağrısı özünde bir ABD projesi zaten: “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesi. Washington açısından Türkiye himayesinde Kürdistan, Büyük Kürdistan’a giden ve Türkiye’yi küçülten projenin albenili bir ambalaja sarılmış ön aşamasıdır. ABD ve Türkiye’deki işbirlikçileri bunu ABD’nin Ortadoğu’daki planlamalarına paralel olarak kimi zaman “Musul ve Kerkük’ü almazsak, Diyarbakır’ı veririz” diyerek, kimi zaman “Türkiye büyümezse küçülür” diyerek sunarlar.

ABD bu proje yi 1960’larda, “Türkiye Irak ve İran Kürtlerine hamilik yapmalı” diyerek Ankara’ya teklif edildi. Senato Üyesi Sadi Koçaş 1977’de yazdığı anılarında anlatmıştı: “ABD AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulundu.” Amiral Vedii Bilget 24 Şubat 1987’de Cumhuriyet’te doğruladı bunu: ABD, 1965 yılında, Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için Başbakan Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. 

1990-2010’larda Irak Kürtlerine hamilik projesi

1986 yılında Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft, “Türkiye himayesinde Kürdistan” projesini güncelleyerek yeniden Ankara’ya sundu. Kenan Evren ve Turgut Özal kabul etti, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ karşı çıktı. ABD’nin Irak’a 1991’de saldırısı sırasında, Turgut Özal bu projeyi “bir koyup üç alacağız” diyerek Türk Ordusu’na yutturmaya çalıştı. 

Sonra ABD’nin 2003 Irak işgali geldi ve plan, bu kez ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) merkezi konularından biri oldu. BOP Eşbaşkanı Erdoğan, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapacağız” dedi. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson projeyi “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz” diyerek pazarladı.

ABD’nin “our boys”u Kenan Evren 2007’de sahneye çıktı ve “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” dedi. Erdoğan zaten daha 1990’larda eyalet sistemini savunuyordu ve 12 Eylül 2010 referandumunun akşamında yaptığı konuşmada, “Federal meclis, federal konsey”e işaret etti!

Günümüzde Irak-Suriye Kürtlerine hamilik projesi

Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrildi ve proje bu kez Irak ve Suriye Kürtlerini kapsayarak yeniden Türkiye’nin önüne kondu. Açılımın aynı takvimle başlatılması bundandır. 

Devlet Bahçeli’nin Halep, Musul ve Kerkük’e plaka dağıtması, Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” demesi, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önermesi, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap” ittifakı ile ümmete işaret etmesi, ve şimdi de Öcalan’ın “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” demesi. Hepsi birbirinin bütünleyeni…

Türkiye’yi büyüterek küçültme projesi

Öcalan’ın “Türkiye Suriye Kürtlerine hamilik yapmalı” çağrısı, Ankara’nın Irak’taki Barzani bölgesi gibi, Suriye’deki “Öcalan-Abdi bölgesini” tanıması içindir. Bunu kamuoyuna yutturabilmek için de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek, genişletmek” diye pazarlıyorlar. 

Mesele şu ki “Türkiye büyümezse küçülür” sopasına taktıkları “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletme” oltası, aslında ve son tahlilde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Aralık 2025 

, , , , , , ,

2 Yorum

Trump, Suriye’yi İsrail’e müttefik yapıyor

Washington’dan gelen mesajlar, Suriye ile İsrail’in bir güvenlik anlaşması imzalamaya doğru ilerlediğine işaret ediyor. Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Şara’nın mesajları ise daha çok zaman kazanmaya çalıştığını gösteriyor.

Örneğin Şara, Trump’la 10 Kasım’da Beyaz Saray’da görüştükten sonra Washington Post’a şu açıklamayı yaptı: “İsrail ile doğrudan müzakereler yürütüyoruz ve anlaşmaya varma yolunda önemli mesafe katettik.” (AA, 12.11.2025). Ancak Şara devamında, “nihai anlaşma için İsrail 8 Aralık 2024 öncesi sınırlarına çekilmeli” diyor. 

Şara ABD garantörlüğü istiyor

Görünen o ki Şara İsrail’in Esad’ın devrilmesini fırsat bilerek yeni işgal ettiği bölgeler ve Suriye’nin güneyinin askersizleştirilmesi konusunda sıkışmış durumda. Zira bu iki konuda vereceği taviz, Suriye’yi yönetmesini zorlaştırır. Şara o nedenle ABD’nin “denetleyici” ve “garantörlük” rolü üzerinden siyasi pozisyonunu sağlama almaya çalışıyor. Yani tavizi İsrail’e değil de ABD’ye vererek durumdan sıyrılmak istiyor. 

Örneğin Şara o role dair niyetini SDG’yle entegrasyon konusunda şöyle ifade ediyor: “En makul çözüm, Suriye’deki ABD askerlerinin, SDG’nin entegrasyon sürecini denetlemesi.” (AA, 12.11.2025)

Şara ABD’nin garantörlüğünü aslında iki kere istiyor. ABD’nin garantörlüğünü, aynı zamanda kendi siyasi geleceğinin de garantörlüğü olarak görüyor. 

Ağır şartlar

Şara “İsrail’le henüz anlaşma yok” diyor ama hedefi İsrail’le anlaşma olan bir ABD-Suriye güvenlik anlaşması metni dolaşımda… 

9 maddelik bu metin, Suriye için ağır şartlar içeriyor. Anlaşmanın 1.  maddesine göre “Suriye (…) ilk adım olarak bölgesel normalleşme mekanizmasına (Abraham Anlaşmaları) katılmayı değerlendirmeyi taahhüt eder.” 

2. madde ise Suriye’nin güneyinin askersizleştirilmesiyle ilgili: “Kuneytra, Dera ve Şam kırsalının bazı bölgelerinde ağır silahların ve bağımsız silahlı grupların yasaklandığı bir silahsızlandırılmış bölge oluşturulur.” 

3, 4 ve 5. maddeler ise İsrail’in güvenliğini garantileyen içeriğe sahip. 

Suriye ABD’nin Ortadoğu işlerine yardım edecek

6. madde şöyle: “Suriye, Hizbullah, Hamas ve silahlı Filistinli gruplar gibi örgütlerin kendi topraklarında faaliyet göstermesini veya konuşlanmasını engellemeyi; ayrıca ABD’nin garantörlüğüyle koordinasyon içinde İran’ın askeri etkisini sınırlandıracak adımlar atmayı taahhüt eder.” 

Evet, bu “anlaşma metni” gayriresmi olarak dolaşımda ama ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın 13 Kasım’da sosyal medyadan paylaştığı şu mesaj tam da 6. maddeye oturuyor: “Şam, artık IŞİD’in kalıntılarıyla, İran Devrim Muhafızları, Hamas, Hizbullah ve diğer terör ağlarıyla mücadelede bize aktif olarak yardım edecek.”

Anlaşmanın 7. maddesi askeri kurumların yapılanması, 8. maddesi IŞİD’le mücadele ve 9. maddsi Suriye’nin bölgesel güvenliğe bağlılık taahhüdü ile ilgili.

Kimin zaferi?

Görüleceği üzere anlaşma metninin varlığını doğrulayacak nitelikte resmi açıklamalar var. Dolayısıyla bu anlaşma hayata geçecek olursa, Suriye, Ortadoğu’da ABD-İsrail eksenine tamamen eklemlenmiş olacak. 

Peki bu ne anlama gelir?

Tamam, ABD bu yolla İran’ın “direniş eksenini” zayıflatmış oldu ama bu sonuç Ankara’nın Suriye’de 15 yıldır yaptığı İhvanlı/ÖSO’lu yatırımın da kenara atılması anlamına geliyor.

8 Aralık 2024 günü Esad’ın devrilmesinin Ankara’da zaferle kutlanmasının nasıl vahim bir hata olduğunu ve faturasının ne kadar ağır olacağını anlatmaya çalışmamız bundandı. Çünkü iktidar Esad’ın yıkılmasını kendi zaferi görse de, ulusal çıkarlar açısından bu Türkiye’nin zaferi değildi, ne yazık ki ABD ve İsrail’in zaferiydi. 

Üstelik faturanın daha ağır olan kısmı da henüz gelmedi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Kasım 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Fidan’ın Beyaz Saray’daki altı görüşmesi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet Şara ile Beyaz Saray’da yaptığı görüşmeye, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldı. Çünkü Trump’ın Şara’yla varmak istediği anlaşmaların sonuçları, hem Suriye’deki Türk varlığı ile SDG’nin konumunu hem de İsrail boyutuyla Ortadoğu’yu ve yeni düzen arayışlarını ilgilendiriyor. 

Trump’ın masasındaki konular şunlardı: Suriye’nin İsrail’le normalleşmesi, Şam-SDG entegrasyonunun sağlanması, Şam’ın IŞİD karşıtı koalisyona katılması, Suriye’nin neoliberal düzene entegrasyonu… 

Trump’ın bunlar karşılığındaki tavizleri de Şara ve arkadaşlarının terörist listesinden çıkması, Suriye’ye uygulanan Sezar yaptırım yasasının Rusya ve İran’la ticaretin kapsam dışında bırakılarak ve de süre şartıyla kaldırılması. 

Fidan’ın programı

Fidan’ın Beyaz Saray’daki altı görüşmesine bakacak olursak… 

1) İlki, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın doğrudan Trump-Şara zirvesinin bir bölüme dahil edilmesiydi. Fidan bu görüşmesini şöyle detaylandırdı: “Şara ve Trump görüşmesi sırasında bir ara bizi toplantıya davet ettiler. Ben de toplantıya katıldım. Özellikle Suriye’nin güneyindeki, kuzeyindeki sorun alanları daha iyi nasıl yönetilebilir? Sezar Yasasıyla ilgili çalışmalar nasıl yapılabilir? Onlara detaylı bakma imkanımız oldu.”

2) Fidan, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Şara’yla ayrıca görüştü.

3) Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ikili görüşme yaptı. 

4) Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile üçlü görüşme yaptı.

5) Fidan, Beyaz Saray’da ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’la beşli bir toplantı yaptı. Daha sonra ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de katıldı ve toplantı altılı sürdürüldü.

6) Fidan, Witkoff ve Barrack ile ayrıca üçlü bir toplantı yaptı. 

Kritik konu entegrasyon

Peki Fidan’ın görüşmelerinde hangi konular ele alındı, masada neler vardı?

Fidan’ın açıklamasına bakılırsa “özellikle Suriye konusunda büyükelçi Barrack ile ve Filistin, Rusya-Ukrayna ve İran konusunda da Witkoff ile çok detaylı bir görüşme yaptım.” (AA, 11.11.2025) 

Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre, ikili görüşmede Rubio Fidan’a “Rus enerjisi alımını durdurma çağrısını” yineledi. (AA, 11.11.2025) 

Kuşkusuz Ankara açısından Beyaz Saray’daki bu görüşmelerin en kritik konusu SDG’nin Şam’la entegrasyonuydu. Konu hem entegrasyonun hangi yönde gelişeceği açısından hem de Türkiye’deki açılım süreciyle ilişkisi bakımından kritik önemde. Fidan her ne kadar “Suriye’de problemler dikkatle yönetilmezse ülke giderek parçalanmayla karşı karşıya kalabilir” uyarısı yapsa da, SDG’nin Şam’la entegrasyonu konusu Ankara’dan ziyade Washington’un istediği yöne doğru şekilleniyor. 

ABD, teröristi kendine ortak yaptı

Peki Şara’nın Beyaz Saray ziyaretinden ne sonuçlar çıktı? 

1) Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda Washington ile Şam anlaşmaya vardı. (Bu arada Washington’un YPG/SDG için Şam’la anlaşma yapması, ABD’nin YPG/SDG’yi “kara ordum” diye nitelemesinin doğal devamıdır.) Suriye Dışişleri Bakanlığı anlaşmayı “kurumları birleştirmek ve ulusal güvenliği artırmak için atılan bir adım” diye tarif etti. (Cumhuriyet, 11.11.2025).

2) Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, “ABD’nin Suriye ile İsrail arasında bir güvenlik anlaşması sağlanmasına verdiği destek” vurgulandı. Ancak Trump’ın istediği İbrahim Anlaşmasının imzalanmasının henüz olgunlaşmadığı anlaşılıyor. Şara, Trump’la görüşmesinden sonra Fox News’e yaptığı açıklamada “İbrahim Anlaşmasının söz konusu olmadığını” belirtti ama devamında şöyle dedi: “İsrail ile şu anda doğrudan müzakereye girmeyeceğiz, belki Başkan Trump bu tür bir müzakere için yardımcı olabilir.” (Sputnik, 11.11.2025).

Şara işaret ettiği türden bir müzakere için Trump’tan yardım isterken, İsrail ile Suriye arasında “güvenlik müzakerelerinin” sürdüğünü ise not edelim. 

3) ABD Hazine Bakanlığı’nın açıklamasına göre Suriye’ye uygulanan Sezar Yasası, 180 gün süreyle ve Rusya ile İran ticaretleri kapsam dışında bırakılarak askıya alındı. Böylece ABD Şara’dan istediklerini koparabilmek için yaptırım kartını elinde tutmaya devam edecek. 

4) Şam yönetimi ve HTŞ, ABD liderliğindeki “IŞİD Karşıtı Küresel Ortaklığın Yürütme Grubu”na katıldı. Böylece HTŞ ile YPG/SDG aynı cephede yan yana getirilmiş oldu. 

5) ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’a göre Şara’nın Beyaz Saray’a davet edilmesinin en önemli anlamı, Turmp’ın “sorunu (Şara’yı) ortağa dönüştürmesi” oldu. (Sputnik, 11.11.2025).

El Kaide’nin kolu olarak Suriye’de Nusra Cephesini inşa eden, El Kaide lideri Bağdadi’nin Nusra-IŞİD birleşmesi isteğini reddederek HTŞ’yi kuran ve ABD tarafından 2013’te “küresel terörist” ilan edilen Şara’nın (Colani) Barrack’ın ifadesiyle “ortağa dönüşmesi”, ABD için anı zamanda bölgede bir model ilişki anlamına da geliyor!

Bu arada Trump, ziyareti öncesinde BM Güvenlik Konseyi’nden HTŞ lideri Şara’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını istemişti. Konseyin 14 üyesi Şara’ya yaptırımın kaldırılması için olumlu oy kullanırken, sadece Çin çekimser oy kullandı. (Sputnik, 11.11.2025)

6) Şara, Trump’la görüşmesinden önce, Washington’da IMF Başkanı Kristalina Georgieva ile biraraya geldi. Görüşmede “Suriye’nin ekonomik kalkınmasına yönelik olası işbirliği adımlarının değerlendirildiği” açıklandı. ABD açısından amaç, Suriye’nin neoliberal sistemeye entegrasyonu elbette… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Kasım 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Trump ‘barışı’: İran cephesi inşası

ABD, Ortadoğu’da yeni bir düzen inşa ediyor. ABD bu düzenin işlevselliği için “Türkiye-İsrail normalleşmesi” istiyor. Bu yeni düzenin ana hedefi İran. 

ABD İran’a karşı bir cephe oluşturmaya çalışıyor. Kafkasya’daki Trump Koridoru da, Trump’ın Gazze “barışı” da, Suriye’de Şam-SDG entegrasyonu da, bir yönüyle Türkiye’deki açılım da o cepheye odun taşıyor.

Mesele şu ki hem iktidar hem de ana muhalefet partisi, ABD’nin bu yeni düzeninde rol almaya hevesli. İnceleyelim:

ABD’nin Türkiye-İsrail normalleşmesi hedefi

Trump’ın 20 maddelik Gazze planından sonra, Türkiye, Mısır ve Katar liderleriyle imzaladığı bildiri de gerçek bir barışı hedeflemiyor. Gerçek barışın tek yolu var: Filistin devletinin 1967 sınırlarıyla kabulü. Bunu içermeyen her barış planı, Filistin’in Sevr barışıdır.

Trump’ın Kalıcı Barış ve Refah Bildirisi ismini taşıyan ve Trump’la birlikte Erdoğan, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Katar Emiri El-Tani’nin imzaladığı bildiri, Gazze’deki ilerlemeden hareketle “İsrail’in bölgesel komşularıyla ilişkisinin” gelişmesini hedefliyor. 

ABD’nin İsrail’le ilişkisini geliştirmesini istediği “bölgesel komşusu”, esas olarak Türkiye’dir.

ABD Kongresi Araştırma Merkezi’nin 15 Eylül 2025 tarihli, 26 sayfalık “Türkiye: Başlıca Sorunlar ve ABD ile İlişkiler” başlıklı raporu da Türkiye ile İsrail’in “İran’ın etkisini azaltmak şeklindeki ortak çıkarına” odaklanmasına ve iki ülkenin “bölgesel düzende üstleneceği rollere” işaret ediyor.

Suriye’de adım adım Amerikan düzeni

Hem Trump’ın bildirisi hem de ABD Kongresi raporu, Türkiye-İsrail normalleşmesinin Gazze ve Suriye sütunları üzerinde gelişebileceğine işaret ediyor.

Suriye’de Ankara’nın zorladığı “üniter” çözümü ABD adım adım rafa kaldırdı. Şara yaptırım üzerinden Barrack-CENTCOM planına razı edildi. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile CENTCOM Komutanı Brad Cooper, Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile SDG komutanı Abdi’yi uzlaştırdı: 1) SDG, kendi bölgesinde, üç tümen halinde Suriye ordusunun parçası olacak. 2) Suriye, Barrack’ın ifadesiyle “federasyon olmayan ama federasyona yakın bir yapı” olacak.

Bu durum Türkiye’deki açılımı ne oranda etkileyecek, göreceğiz. Ama açılımın “Türk-Kürt-Arap ittifakı” modeliyle ve tarafların Safevi’ye (İran’a) karşı Yavuz-Kürt İdris müttefikliği vurgusuyla, zaten Washington’un istediği gibi İran karşıtı bir görünüm oluşturuyor.

Trump’ın Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na dönüştürerek 99 yıllığına ABD şirketi ile paralı askerlerinin kontrolüne alması, yine İran’ı kuzeyden baskılayacak bir mekanizmayı amaçlamasından.

İran’a karşı NATO raporu

Sorun şu ki iktidar da muhalefet de NATO’culuk ve Atlantikçilik zemininde, ABD’nin bu yeni düzeninde İran karşıtı cephede rol almaya hevesli. 

Raportörlüğünü CHP’li Utku Çakırözer’in yaptığı NATO Akdeniz ve Ortadoğu Özel Grubu’nun hazırladığı 28 sayfalık “İran’ın Bölgesel ve Avrupa-Atlantik Güvenliğine Tahdidi” başlıklı rapor, o hevesin göstergelerinden biridir. Ama raportörün kimliği nedeniyle bunun salt ana muhalefetin görüşü olduğu anlaşılmasın. Zira bu raporun ele alındığı NATO Parlamenter Asamblesi Siyasi Komisyonu ile NATO Akdeniz ve Ortadoğu Özel Grubu Ortak Toplantısı İstanbul’daydı ve katılımcı üyeleri elbette ağırlıkla AKP’lilerdi.

Sonuç olarak iktidar da ana muhalefet de “Amerikan Barışı” adıyla inşa edilen “yeni Ortadoğu düzeninde” rol almakta yarış halinde. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in CNN’e verdiği “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel” mesajı, o yarışın tipik bir ifadesiydi ne acı ki…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ekim 2025

, , , , , , ,

1 Yorum

Hangi yeni sayfa?

Erdoğan’ın 6 yıl sonra Beyaz Saray’da kabul edilmesi, Washington’un “geniş Ortadoğu’da” Ankara’dan beklentileri nedeniyleydi. Böyle olduğu için de iktidar partisi ziyareti “küresel ve bölgesel olarak yeni diplomatik sayfalar açacak” diyerek değerlendirildi. 

Peki hangi yeni sayfalar?

Washington’un üç beklentisi

Washington’un Ankara’dan “geniş Ortadoğu’da” üç beklentisi var:

1) Rusya’yla derinleşen işbirliğini azaltması: Enerji ve nükleer ilişkilerini rafa kaldırarak bunları ABD ve Batı’yla değiştirmesi.

2) Suriye’de Washington’un (ve dolayısıyla Tel Aviv’in) hedeflediği çözüme uyum göstermesi.

3) Gazze’de Trump’ın planının hayat bulmasını kolaylaştırması. 

Rusya’yla işbirliğini zayıflatma talebi

1) Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti sırasında imzalananlarla birlikte, son bir yılda ABD’li ve Batılı şirketlerle yapılan sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) anlaşmaları, yıllık 22 milyar metreküp kapasiteli. Türkiye’nin yıllık tüketiminin 53 milyar metreküp olduğu gözönünde bulundurulursa, bu hayli yüksek bir hacim. Dolayısıyla Trump’ın Erdoğan’a kameraların önünde söylediği “Türkiye’nin yapacağı en iyi şey Rusya’dan petrol ve gaz alımını kesmektir” talebi, hayata geçmeye başlamış oluyor. 

Öte yandan bu ziyaret sırasında Türkiye’nin ABD’yle imzaladığı nükleer işbirliği anlaşması da aynı talebin içindedir.

Suriye’de Washington çözümüne uyum talebi 

2) Suriye’de nasıl bir “çözüm” olacak? ABD, İsrail’in lehine, İsrail’in işgal ettiği toprakların da korunduğu, Şam’ın Tel Aviv’le normalleştiği, İbrahim Anlaşmalarının imzalandığı bir çözüm istiyor. Şam yönetimiyle İsrail arasında bu yönde güvenlik müzakereleri sürüyor. 

Türkiye’yi ilgilendiren asıl boyut ise Şam ile SDG’nin entegrasyonunun nasıl olacağı. Ankara “Suriye’nin birliğini”, Washington ise “SDG’nin özerkliğini” savunuyor. Ama Washington Ankara’nın İsrail boyutlu çözüme itirazsızlığı karşılığında SDG’nin özerkliğini, “federasyon olmayan ama ademi-merkeziyetçiliğe yakın” bir çözüme geriletmiş durumda.

Bu entegrasyonun nasıl olacağı sorunu, Türkiye’deki açılımı ve “demokratik entegrasyonu” da etkiliyor.

Gazze planına destek talebi

3) Trump’ın Gazze planı tuzaklarla dolu. 

Birincisi Avrupalı devletlerin bile Filistin’i tanıdığı şartlarda bu plan Filistin devletinin tanınmasını belirsiz bir tarihe, üstelik olasılık olarak havale ederek, bir nevi tanınmaya fren koymuş oldu.

İkinci olarak bu plan, Trump’ın Gazze’ye “çökmesi” anlamına geliyor. Beyaz Saray’a oturduğu günden bu yana “Gazze’ye sahip olmak istediğini” açıkça söyleyen Trump, plana göre Gazze’yi yönetecek konseyin başkanı olacak. 

Üçüncüsü de plan, İsrail’in işgalini fiilen sona erdirmiyor, uzatıyor. Geri çekilmeleri üç aşamada uyguluyor ve nihai geri çekilmeyi bile İsrail’in Gazze topraklarında tampon hat kuracağı yere kadar planlıyor . Böyle olduğu için de Netanyahu Trump’ın planının hem İsrail’in lehine olduğunu hem de işgali sürdürmeye açık olduğunu savunuyor.

Washington Ankara’dan bu plana destek istedi. 23 Eylül’de New York’ta Trump’ın ev sahipliğinde yapılan ve Türkiye ile 7 ülkenin katıldığı toplantı bunun içindi. Nitekim Trump Netanyahu’yla birlikte Gazze planını açıkladıktan hemen sonra Erdoğan desteğini açıkladı, Fidan da diğer 7 ülkenin dışişleri bakanlarıyla plana ortak destek açıklaması yaptı.

Peki Erdoğan-Fidan tuzaklarla dolu bu plana AKP tabanını nasıl ikna edecek? Yeni Şafak’ın plana itiraz eden dünkü manşeti, bunun çok kolay olmayacağına işaret ediyor.

İran’a karşı cephe planı

Peki sayfalar bu üçünden mi ibaret? Asıl mesele de bu. Zira bu üç sayfa, asıl sayfaya giden yol aslında. 1991-2004 yılları arasında Irak’ı, 2011-2024 arasında Suriye’yi hedef alan ABD’nin şimdiki “geniş Ortadoğu” hedefi İran. 

ABD bu amaçla İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. İşte Ankara’dan asıl beklentisi de bu. Washington, bu düzende, Ankara’nın İran’a karşı cephede yer almasını istiyor. 

İşte “meşruiyet” de asıl bu hedefin gereği olarak veriliyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ekim 2025

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin Şara’dan istedikleri

Eski HTŞ terör örgütü lideri Colani’nin geçici Suriye Cumhurbaşkanı Şara ismiyle ABD’de, BM Genel Kurulu’nda boy göstermesi her yönüyle ironiktir.

ABD’nin başına 10 milyon dolar ödül koyduğu Colani, henüz dünyaca meşruiyet kazanmış değil. Nitekim BM Genel Kuruluna katılabilmesi için, 21-25 Eylül tarihlerine özel dört günlük izin ayrıcalığı tanındı.

Şara’nın mesajları

Şara’nın BM Genel Kurulu’nda 25 Eylül günü ne konuşacağı belli. Zaten ABD’de boy gösterdiği etkinliklerde Washington’un istediği mesajları bol bol veriyor.

Örneğin ABD’nin CBS televizyonuna röportaj veren Suriye Cumhurbaşkanı Şara, “İran milislerini ve Hizbullah’ı bölgeden kovduk” dedi. 

Kuşkusuz ne İran milislerini ne de Hizbullah’ı Suriye’den kovan, Şara’ya başlı HTŞ’li teröristler değildi. 

Suriye ordusunun Halep komutanlığında satın almalar yapılarak ordunun direnci kırıldı. İsrail satın alınmışlar aracılığıyla silah depolarını uçurdu, havalanlarını vurdu. Ve İsrail ABD’nin desteğiyle, HTŞ’nin Şam’a ilerlemesi için yol temizliği yaptı. Putin’in ifadesiyle 30 bin kişilik Halep ordusu 300 kişilik HTŞ’nin önünden çekilince, Rusya’nın da yapabileceği pek bir şey kalmamıştı. 

İsrail’le müzakerelerde ileri aşama  

HTŞ terör örgütü lideri Colani, yeni geçici Suriye Cumhurbaşkanı Şara, başına 10 milyon dolar ödül koyan ABD’de, eski CIA Direktörü General David Petraeus’un moderatörlüğünde Concordia Zirvesi’nde gündeme ilişkin soruları da yanıtladı.

Şara orada da Washington’un asıl istediği mesajı verdi: “İsrail ile güvenlik anlaşması konusunda müzakereler sürüyor ve ileri aşamalara gelmiş durumdayız.”

Esad’ın devrilmesinde HTŞ’ye önemli destek veren, devrildiği andan itibaren Suriye’ye girerek Golan’ın üstünü işgal eden, işgal ettiği topraklarda 10 askeri üs kuran ve bunları pazarlık konusu yapmadığını söyleyen İsrail, bir süredir Suriye’yle müzakereler yürütüyor!

Ve Şara da bu müzakerelerde ileri aşamaya geçildiğini müjdeliyor.

Şara’nın durumu

İşte Şara budur!

Bir terör örgütü lideri olarak emperyalizmin desteğiyle rejimin başına oturtuldu, şimdi bedelini ödüyor. Suriye-Lübnan Hizbullah’ı bağını keserek, Suriye-İran bağını keserek, Suriye topraklarını işgal eden İsrail’le normalleşerek bedelini ödüyor.

Ve biliyor ki bedel ödemeye ayak direse, kullanılıp atılacak. Bu nedenle zaman zaman Ankara’nın desteği üzerinden pozisyonunu güçlü tutmaya çalışıyor. 

Direniş Ekseninin hedef alınmasının sonuçları

Dünya bugün Filistin’e kan ağlıyor, ABD destekli İsrail’in durdurulamamasından yakınıyor. 

Çünkü ABD ve onun Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail, uzun yıllar boyunca Filistin için direnenleri yokederek ve İran’ın oluşturduğu direniş eksenini zayıfltarak bunları yapabildi, yapabiliyor.

Saddam Hüseyin’in ve Muammer Kaddafi’nin öldürülmelerinin, ardından Irak ve Libya’nın Filistin’e desteğinin kesilmesinin bugünlerin yaşanmasında payı var. 

İran, Irak, Suriye ve Lübnan üzerinde oluşan Direniş Ekseni’nin medyada şeytanlaştırılmasının bugünlerin yaşanmasında payı var. Direniş Ekseni’nin Filistin’i desteklediği gerçeğini perdelediler. 

İran ile Filistin arasındaki Irak, Suriye ve Lübnan bağlarının zayıflaması ABD’ye ve İsrail’e yarıyor, Filistinlilere ölüm oluyor…

ABD o eksen tamamen ortadan kalksın diye Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarına el konulmasını zorluyor, Suriye’de Şara’nın İsrail’e taviz vererek tanımasını sağlamaya çalışıyor.

Ağır maliyetleri olacak

Bölgemizde değil günlük veya aylık, bazen yıllık projeksiyon tutarak siyaset yapmak bile yetersizdir. Zira emperyalizm uzun yılları hedefleyen stratejiler yapıyor. 

15 yıldır bölgede yürütülen Esad karşıtlığına itiraz etmemiz bu nedenleydi. 

Bölge liderlerinin, Saddam Hüseyin’in, Muammer Kaddafi’nin, Beşar Esad’ın sıra sıra tasfiye edilmesinin komşularına değil ABD ve İsrail’e yarayacağını uzun yıllardır anlatmaya çalışmamız bundandı. 

Esad karşıtlığının ağır maliyetleri Türkiye ve bölge için daha yeni başlıyor ne yazık ki!

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
23 Eylül 2025

, , , , , ,

Yorum bırakın

Federasyonumsu

Bu köşede tartıştık: Ne Öcalan’ın 27 Şubat’ta ilan ettiği demokratik entegrasyon, ne de Suriye’de 10 Mart’ta Şam ile SDG’nin yaptığı anlaşmada yer alan SDG’nin Suriye devleti ve ordusuna entegrasyonu, net değil. 

Her ikisinin de “bilerek” muğlak bırakıldığı ortada… 

Nitekim, Washington ve Şam’dan gelen son mesajlar, o muğlaklığın nedenine ve daha önemlisi hedefine işaret ediyor.

Ademi merkeziyetçi yapıya doğru

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda gazetecilerle bir araya gelen Suriye Devlet Başkanı Ahmet eş-Şara, bölünme içermeyen, merkezi hükümet ekseninde bir ademi merkeziyetçiliği konuşabileceklerini açıkladı. (Rudaw, 26.8.2025).

Peki, hem merkeziyetçi hem ”ademi merkeziyetçi” bir siyasal yapı nasıl olabilir?

Bir başka mesaja geçelim…

ABD’nin ünlü Washington Post gazetesi haber yaptı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bir ay önce bir grup gazeteciye, Suriye’nin “aşırı merkeziyetçi” bir devlet yapısına alternatifleri düşünmesi gerekebileceğini söylemişti: “Bir federasyon değil ama ondan biraz daha hafif bir şey; herkesin kendi bütünlüğünü, kültürünü, dilini korumasına izin veren ve İslamcılık tehdidi barındırmayan bir model.” (Washington Post, 23.8.2025)

ABD’nin federasyon planı

Yani ABD’nin Suriye Valisi Tom Barrack bir ay önce “Federasyon değil ama ona yakın bir şey” istiyor, Suriye Devlet Başkanı Şara ise bir ay sonra bunu “merkeziyetçi eksende ademi merkeziyetçi yapı” şeklinde formüle ederek kabul ettiklerini ortaya koyuyor.

Federasyon olmayan, federasyonumsu bir Suriye inşa etmek istiyorlar yani… 

Bir ABD stratejisi bu: Hedef aldığı bölge ülkelerini adım adım federasyona götürüyor.

Irak’ta öyle oldu. ABD silahıyla federasyon yaptılar. Kuzey’de özerk bir Barzanistan oluşturdular. Cumhurbaşkanının Kürt, başbakanın Şii ve meclis başkanının Sünni olma şartını federasyon anayasasına soktular.

ABD aynı hedefi şimdi Suriye’de hayata geçirmeye çalışıyor. Önce “tek millet, tek halk, tek ordu, tek Suriye” propagandası yapıyor, sonra “ama aşırı merkeziyetçi” olmamalı diyerek yumuşatıyor ve “federasyon değil ama federasyonumsu” bir yapı isteyerek, esas niyetini ortaya koyuyor.

ABD Öcalan’ın o ilanını düzeltir mi?

Türkiye’de aynı aktörlerle beşinci kez yürütülen açılımı, Irak ve Suriye’deki gelişmelerden ayrı düşünmek olası değil. Zira PKK’nin kendisini feshetmesinin hangi ülkedeki kollarını kapsayıp kapsamadığı ve özellikle Suriye’de SDG’nin silah bırakıp bırakmayacağı ve Suriye ordusuna nasıl entegre olacağı önemli bir tartışma konusu…

Öcalan 27 Şubat tarihli açıklamasında artık ulus-devlet, federasyon, özerklik istemediklerini ilan etmişti. Öyle ki bu kimi Kürtlerde hem hayal kırıklığı yaratmış hem de tepkiye dönüşmüştü.

Acaba açılımın ilerleyen aşamalarında, bu konuda da bir değişiklik olacak mı? “Tek millet, tek devlet” deyip, oradan “Federasyonumsu yapı”ya direksiyonu kıran ABD, Öcalan’ın “hiçbir şey istememe” ilanını da revize eder mi?

Unutulmamalı: Sonuncusu da dahil tüm açılımların asıl mimarı Washington’dur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ağustos 2025

, , , ,

Yorum bırakın

Öcalan’ın Misakı Milli’si

Biri 21 Nisan, diğeri 30 Mayıs tarihli iki İmralı Notu sızdırıldı. Bunu hangi kesimin ne amaçla sızdırdığı ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu. Çünkü Öcalan, DEM heyeti ve devlet yetkililerinin yaptığı bu görüşmelerin “düzeltilmemiş” ham hali, en azından görüşmede adı geçen kimi iç ve dış aktörler nezdinde sorun çıkaracak cinsten. 

İşin o boyutunu uzmanlarına bırakarak, İmralı Notlarındaki “Misakı Milli” konusunu ele alacağım.

Açılımın zokası

Biliyorsunuz, daha öncekiler de dahil her açılımda “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” denildi. Bu son açılım da aynı hedefle, Misakı Milli denilerek yürütülüyor.

Kuşkusuz “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” konusu bir hayaldir, ama kurulmaktadır. Cumhur İttifakı’nın Suriye’de “nüfuz bölgesi” elde etme amacından tutun, Halep’e, Musul’a, Kerkük’e plaka dağıtmalarına kadar pek çok politikaları bu amaçladır. 

Ama “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefi, aynı zamanda Türk ve Kürt milliyetçilerini projeye kaydetmenin zokasıdır. Türkiye’nin genişlemesi Türk milliyetçileri için, Kürt bölgesinin büyüyecek olması da Kürt milliyetçileri için zokadır.

Öcalan önce Suriye’yi işaret etti

Peki Öcalan bu konuda ne diyor? Aynen şöyle diyor 21 Nisan’da: “Misakı Milli, Türk-Kürt ittifakının özüdür. Bu ittifak birinci planda Suriye’de yürüyecek. Birinci plan bu. Türkiye’ye Türkiye katar bu. Suriye eşittir Türkiye kadar değerdir.”

Misakı Milli açısından birinci plan Suriye. Ya ikinci plan? Onun da Irak olduğunu biliyoruz.

Öcalan’ın Misakı Milli formülü; ABD Büyükelçisi Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önerisini, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap ümmeti” çıkışını ve elbette Bahçeli’nin Halep’e, Musul’a, Kerkük’e plaka dağıtmasını bütünlüyor. 

Misakı Millicilik, bugün Osmanlıcılıktır

Misakı Millicilik elbette bazılarının kulağına hoş gelebilir. Ama Öcalan’ın, Barrack’ın, Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin bugün savunduğu Misakı Millicilik, Türkiye’cilik değildir; Osmanlıcılık ve İslamcılıktır!

Osmanlı imparatorluğunun dağıldığı süreçte, dağılmayı önleyebilmek için Osmanlıcılık denendi, İslamcılık denendi, olmadı, olamazdı. En sonunda Türkçülük denendi. 

Misakı Milli bu son sürecin direnme sınırıydı. Harbiye Nezareti ve Almanlar örneğin Mustafa Kemal’i dinleyip, I. Dünya Savaşı sırasında orduyu Halep-Cerablus hattına çekseydi; henüz daha diri durumdaki ordu düşmanı o hat üzerinde durdurabilirdi. Dolayısıyla sonrasında Misakı Milli ilan etmeye bile gerek kalmayacaktı. Ama Mustafa Kemal’i dinlemediler. 

Tarih, keşkeyle, şöyle olsaydıyla, böyle olsaydıyla ilerlemiyor ve elbette tarih geriye de gitmiyor. O günün koşullarında, belirlenen Misakı Milli sınırları içinde elde tutulabilecek azami topraklar elde tutuldu. Daha ilerisi için, Musul için savaşacak güç kalmamıştı. Parmak arası terlikle 28 gün askerlik yapanların bugün bol keseden atmasına benzemiyor işler. Düşünün firar eden asker sayısının fazlalığı nedeniyle, Sakarya savaşı tarihe subay savaşı diye geçti!

Bugün Misakı Millicilik, Türkiyecilik değildir 

Halep alınamadı, Musul alınamadı. Doğru, alınabilseydi Kürt sorunu üzerine yaşanılanlar belki de hiç yaşanmayacaktı. Ama o günün koşullarında mümkün değildi ve genç Türkiye biraz güçlenince, son sınır düzeltmesini Hatay ile yapıp, sınır konusunu kapattı. 

Bugün haritaları yeniden tartışma konusu yapmanın, Misakı Milli üzerinden toprak talep etmenin Türklere de Kürtlere de bir yararı yoktur. Tersine Türklere de Kürtlere de komşularıyla uzun yıllar sürecek kaçınılmaz kan davası demektir bu. Dahası, sorunları harita değişikliğiyle çözme eğilimi, sonrasında Türklerle Kürtleri de karşı karşıya getirecektir.

O nedenle bugün Misakı Millicilik yapmak Türkiyecilik değildir.

Türklerin de Kürtlerin de (ve diğer halkların da) çıkarı, Türkiye, Irak, Suriye ve İran gibi bölge ülkelerinin “Batı Asya Birliği” kurmasındadır. Dört ülke içindeki tüm ortak halklar için de en demokratik çözümdür bu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın BOP’u

Açılım’la beraber, o denklemler yeniden raftan indi. “Musul ve Kerkük’ü almazsak, Diyarbakır’ı veririz” denmeye, “Türkiye büyümezse küçülür” denmeye başlandı yine… 

Oysa…

1960’lar: Irak-İran Kürtleri

ABD’nin federasyon planıydı bu aslında. Senato Üyesi Sadi Koçaş 1977’de yazdığı anılarında anlatmıştı: “ABD AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulundu.” Amiral Vedii Bilget 24 Şubat 1987’de Cumhuriyet’te doğruladı bunu: ABD, 1965 yılında, Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için Başbakan Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. 

Evet, 60’larda Irak-İran Kürtleri Türkiye’ye bağlanmak istenmişti ABD tarafından. 

Sonra… 

1990-2010: Irak Kürtleri

1986 yılında Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft, konuyu “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı olarak yeniden Ankara’ya dayattı. Kenan Evren ve Turgut Özal kabul etti, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ karşı çıktı. ABD’nin Irak’a 1991’de saldırısı sırasında, Turgut Özal bu projeyi “bir koyup üç alacağız” diyerek Türk Ordusu’na yutturmaya çalıştı. Danışmanı Cengiz Çandar “Türkiye büyümezse küçülür” diyerek ABD adına sopa salladı.

Sonra ABD’nin 2003 Irak işgali geldi ve plan, bu kez ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) merkezi konularından biri oldu. BOP Eşbaşkanı Erdoğan, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir merkez yapacağız” dedi. Henri Barkey, ABD’nin “Güneydoğu ve Kuzey Irak’ı kapsayan bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını önereceğini” açıkladı. Bir kaç ay sonra, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson ilan etti: “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz.”

ABD bunları açıklarken, “our boys”u Kenan Evren, 2007’de sahneye çıkıyor ve “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diyordu. Erdoğan daha 1990’larda eyalet sistemini savunuyordu zaten ve 12 Eylül 2010 referandumunun akşamında yaptığı konuşmada, “Federal meclis, federal konsey”e işaret etti!

2025: Irak ve Suriye Kürtleri

Görüldüğü üzere ABD, İran’ı hedef alırken Türkiye’yi Irak ve İran Kürtlerine hamilik ettirmek istedi. Irak’a saldırdığı 90’larda ve 2000’lerde ise Irak Kürdistan’ını Türkiye’ye bağlamayı hedefledi. 

Suriye’de Beşar Esad yönetimi devrildi ve proje bu kez Irak ve Suriye Kürtlerini kapsayarak yeniden Türkiye’nin önüne konuldu. İşte yeni açılım budur. 

Devlet Bahçeli’nin Halep, Musul ve Kerkük’e plaka dağıtması, Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” demesi, ABD Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önerisi, Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap” ittifakı ile ümmete işaret etmesi… 

Sorun şu ki “Türkiye büyümezse küçülür” sopasına taktıkları “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletme” oltası, aslında ve son tahlilde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir.

Güncellenen BOP

ABD Büyükelçisi Barrack, bir diplomat değil, işadamı ve her şeyi açık açık anlatıyor. HaberTürk televizyonunda Trump’ın “çok sayıda ülke ve farklı planlar arasında yaşanan karmaşayı” nasıl ayırmak ve ilerletmek istediğini açıkladı: “Düşünün, Abraham Anlaşmaları’nı, bölgenin güçlü oyuncularından Türkiye’yi birleştirdiğinizi. Ama sadece Türkiye değil; Arap olmayan nüfusu Müslüman ağırlıklı bir ülke olarak Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar.”

Güncellenen BOP’tur bu, Trump’ın BOP’u…

Kürt meselesi, demokratikleşme, Büyük Türkiye vb diyerek, ABD’nin “yeni Ortadoğu düzeni”ne uyum sağlama peşindeler. ABD’nin yeni düzenine uyarak, iktidarlarını sürdürebilmenin derdindeler.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ağustos 2025

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın