Posts Tagged Suriye

ÇİN’İN SURİYE’DEKİ ROLÜ

“Çin’in Suriye’deki rolünün ne olduğu” en çok gelen sorulardandır. “Çin neden Suriye’de Rusya kadar aktif değil?” diye soran da var, “Çin sosyalistse, ABD’nin saldırdığı ülkelere neden destek vermiyor?” diye soran da… Hatta Suriye’yi destekleyen ülkeleri sıralarken, benim Çin’i de o listeye yazmama kızan okurlarımız da…

Çin’i neden Suriye’yi destekleyen ülkeler listesine, hatta neden en başa yazıyorum? Anlatacağım ama başlıktaki sorumuzun yanıtını gelin önce Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad versin:

ESAD: ÇİN OLMASA FENA OLURDU

Çin devlet televizyonu CCTV geçenlerde Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’la 30 dakikalık bir söyleşi gerçekleştirdi. Oldukça önemli saptamalar yaptığı bu söyleşide Esad, Çin’in rolünü de önemle vurguladı:

“Çin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan büyük ülke. Suriye sorunundaki tutumu ve krizde oynadığı rol bizim için çok önemli. Çin’in pozisyonu, özellikle Rusya’yla yürüttüğü işbirliği, krizin gidişatına esaslı etkide bulunuyor. Başka bir ifadeyle, Çin ve Rusya’nın eşgüdümü olmasaydı durum çok daha fena olabilirdi.” (gazetevatan.com, 25 Eylül 2013)

Aslında Esad’ın söylediklerinin üzerine söylenecek pek bir şey kalmıyor. Ama biz yine de sorulara topluca yanıt vermek için birkaç konu üzerinde duralım.

RUSYA GÜRÜLTÜLÜ, ÇİN SESSİZ

Ruslar kendilerini ayı ile Çinliler ise ejderha ve yılan ile özdeşleştirirler. Bunun tarihin derinliklerinden gelen önemli nedenleri vardır. Ülkelerin kendilerini özdeşleştirdiği hayvanların karakteri, o ülkelerin sorun çözme yöntemine bile yansır. Şöyle:

Ruslar bir sorunu çözerken “ayı” gidi davranır. Gücünü bütün haşmetiyle kullanır, avını gürültüyle öldürür!

Çinliler ise bir sorunu ejderha gibi, yılan gibi çözer. Avını sessizce ve başkalarına fark ettirmeden öldürür!

Bu tez, Suriye sorunu konusunda da doğrulanmaktadır. Ruslar büyük gürültüyle ve masaya yumruğunu vura vura ABD’yle çarpışmaktadır. Çinliler ise pek “fark edilmeyen” bir şekilde ABD’yle çarpışmakta ve Suriye’ye destek olmaktadır. O nedenle Çinlilerin rolünü en iyi, savaşın tarafları olan ABD ve Suriye saptayabilmektedir!

EZİLENLERİN KALKANI: ÇİN

Gelin Çin’in Suriye’de somut hangi rolleri oynadığı üzerinde duralım artık. İşte en önemlileri:

1. Çin, büyüyen ekonomisi ve siyasi etkisi nedeniyle ABD’nin asıl rakibidir. Rusya değil! ABD bu nedenle Çin’i hedef alan Asya-Pasifik merkezli bir ana stratejiye sahiptir.

Bunun pratik sonucu ABD’nin Ortadoğu’dan “postallarını” çekmesidir. Bu durum Suriye sorununun yaşandığı 2,5 yılda Beşar Esad’a manevra alanları yaratmış, Şam’a soluk aldırmıştır.

2. ABD’nin Suriye’ye doğrudan askeri bir müdahalede bulunamaması ve işleri Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’a havale etmiş olması, buna ekonomisinin de izin vermemesindendir. ABD ekonomisini zor durumda bırakan en büyük etken ise Çin’in üretime dayalı büyümesidir. Çin’in yıllardır ABD devlet tahvilleri alması her ne kadar “barış vergisi” olarak algılansa da, sonuçları bakımından görülmektedir ki, bu bir vergi olmaktan çok, bir uyuşturucudur! Çin parası ABD ekonomisini adım adım uyuşturdu! Büyüyen Çin ekonomisi olmasa, kapitalizmin 2008 krizi olmazdı ya da hafif atlatılırdı!

Çin ÇKP’nin son kararıyla devlet tahvili almayı büyük oranda sonlandırdı ve parasını kalkınmak için içeride harcamaya karar verdi. Parasız kalan ABD, dolaşımdaki paralarını acil ihtiyaçtan ülkeye çağırdı! Krize kesin çözüm olmayan bu hamle, bir süre sonra ayrıca kapitalist ekonomiler arası sorunları tetikleyecektir.

3. Çin’in başını çektiği ülkelerin, Batı blokunun karşısına BRICS’le, IMF’nin karşısına BRICS Fonu’yla, Dünya Bankası’nın karşısına Güney Bank’la, Dolar’ın karşısına kendi milli paralarıyla (hatta yeni bir ortak para birimi planlarıyla) ve NATO’nun karşısına ŞİÖ’yle çıkması, ABD’yi durduran en temel faktördür!

4. Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye bir dış müdahaleye izin vermeyen kararlı tutumu, Suriye açısından tayin edici önemdeydi. Şöyle de söyleyebiliriz: Çin olmasa, Rusya bu kadar kararlı direnemeyecekti! Çin’le stratejik ortaklık yapan Rusya, Pekin’in ekonomisiyle açtığı alanlarda daha sert ve kararlı politika yürütebilmektedir!

Özetle, Çin ABD’ye karşı tüm ezilen ve gelişen ülkelerin kalkanı olmuştur artık!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE ERDOĞAN VE GÜL FARKI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Suriye’yle ilgili son günlerde üst üste yaptığı açıklamalar, Çankaya’nın hükümetten farklı düşündüğünü ortaya koydu.

GÜL: İRAN DIŞLANAMAZ

Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’de açık açık savaş isterken, hatta TBMM’yi yok sayarak, “kurulacak her türlü koalisyonda rol almaya hazır olduklarını” ilan ederken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tersini söylüyor ve “Türkiye’nin herhangi bir savaş arzusu yoktur” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Washington ile Moskova’nın uzlaştığı “diplomasiye” itiraz ederken, Gül diplomasinin tercih edilmesini memnuniyetle karşılıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Suriye’de Esad’ı açık açık hedef alırken, Gül BM toplantıları için gittiği New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamada, “iç savaş” yaşandığını belirttiği Suriye’de taraflardan birine özel bir vurgu yapmıyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi’ni desteklediği herkesin bildiği bir sır iken, Gül “El Kaide tehlikesinin farkındayız” diyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad yönetimini desteklediği için açıkça İran’ı suçlamış ve karşısına almışken, Gül New York’ta gazetecilere yaptığı açıklamalarda yeni bir çıkış yapıyor ve “Suriye çözümünde İran’ın dışlanamayacağını” belirtiyor.

Örneğin Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Cenevre sürecine ayak sürerken, Gül Cenevre’ye destek veriyor ve yetinmeyerek Cenevre’de başarının Rusya ve İran’ın çözüme angaje edilmesinden geçtiğini vurguluyor.

ERDOĞAN BOP’ÇU, GÜL PASİFİKÇİ

Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? İnceleyelim:

Tıpkı Erdoğan ile Fethullah Gülen’in karşı karşıya gelmesinin nedeninde olduğu gibi, Erdoğan ile Gül’ün ayrışmasında da iç nedenler dışında bir de dış neden vardır.

O dış neden, ABD’deki bölünmeden kaynaklanmaktadır: ABD hâkim sınıfları FBI’in CIA Başkanlarını sorguladığı, CIA başkanlarının “gönül ilişkisi” üzerinden tasfiye edildiği, Pentagon’da görevden almaların hızlandığı, Beyaz Saray’da beklenmedik istifaların geldiği bir yoğunlukta çarpışmaktadır.

16 Mayıs 2013 tarihli “Erdoğan BOP’çu, Gülen Pasifikçi” başlıklı incelememizde bu bölünmeye işaret etmiştik. Şimdi benzeri Erdoğan ile Gül arasında yaşanıyor.

Yani BOP’çu Erdoğan ile Pasifikçi-Obamacı Gül karşı karşıya geliyor.

AYRIŞMANIN İÇEREYE YANSIMASI

Peki ya içerideki nedenler? Daha doğrusu Washington’a dayanan bölünmenin içeriye nasıl yansıdığını da gelin özetle inceleyelim:

1. Gül, Obama’nın mecbur kaldığı “Suriye’de önce diplomasi” tercihine destek vererek, açık açık Washington’a Erdoğan’dan farklı olduğunu ve rol talep ettiğini göstermiş oluyor.

2. Gül Suriye’de Erdoğan’dan farklı konumlanarak, Gülen’le aynı cephede olduğunu sergilemiş oluyor.

3. Gül ile Gülen, ana muhalefet partisinin izlediği Suriye politikasına daha yakın durarak, ABD’ye “iktidar olabilecek toplam gücümüz var” mesajı vermiş oluyor.

YEDEĞE VURGU, ERDOĞAN’A YARAR

Ancak Washington’un Gül-Gülen ittifakının Kılıçdaroğlu ile bir cephe kurarak Erdoğan’a karşı rakip olabileceğini çok gerçekçi görmediğini düşünüyoruz. Zira Türkiye iç politikası üzerine tezler üretilen düşünce merkezleri, bu konuya henüz eğilmiyor.

Gül-Gülen ittifakı ile Kılıçdaroğlu’nun bir cephede buluşturulması Washington açısından ancak bir yedek plan olabilir ve o planın da hedefi iktidar olmaktan ziyade iktidarı terbiye etmektir!

Yani ABD, Erdoğan’ı istediği çizgide tutabilmek için bu yedek planıyla ara ara tehdit edecektir. Geçmiş dönemler, geride kalan hükümet senaryoları buna işaret etmektedir.

Dolayısıyla ABD’nin esas planını değil de, yedek planını hedef almak, Erdoğan kuvvetlerini tahkim edecek ve AKP içinde safları sıklaştıracaktır. Sonuç olarak da Erdoğan’a yarayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2013

, , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE’Yİ ZOR DAVALAR BEKLİYOR

Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vitaliy Çurkin, Güvenlik Konseyi’nin 68. oturumunda Suriye’deki kimyasal saldırının büyük bir komplo olduğunu söyledi. Çurkin’in tezine delili ise Türkiye açısından alarm zilleri çaldıracak cinstendi. Rus diplomat, “Mayıs ayında Türkiye’de Sarin maddesi ile yakalanan Suriyeli militanların gözaltına alınmasına ve bazı Suriyeli ve Türk vatandaşların kimyasal silah yapımı için 10 ton bileşim satın almaya kalkışmasına” dikkat çekti.

Bu tezlerin hem de BM toplantısında dile getiriliyor olması, artık Türkiye’nin nasıl bir sorunla karşı karşıya bulunduğunun göstergesidir!

Açık ki AKP Hükümeti, komşularına uyguladığı düşmanlık politikasıyla Ankara’yı bölgede ve dünyada yalnızlaştırmakla kalmıyor, davalar açılmasını gerektirecek noktalara sürüklüyor…

HÜKMETYAR’IN DİZİNİN DİBİNDEN

Kuşkusuz bu tablonun öyküsü, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hikmetyar’ın dizinin dibinde” oturduğu yerde başlıyor. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olacak Recep Tayyip Erdoğan, daha o gün hem ne türden ilişkilere gireceğini göstermiş oldu hem de Türkiye’yi nasıl yöneteceğini…

Bakın burası oldukça önemli. Çünkü Gülbeddin Hikmetyar ABD’nin SSCB’yi çevreleme stratejisinin enstrumanlarındandır, CIA’nın SSCB’ye karşı sahaya sürdüğü piyonlardandır.

Ve Hikmetyar aynı zamanda savaş suçlusudur. Ağustos 1992’de Hikmetyar kuvvetlerinin roket saldırısıyla en az 2 bin sivili öldürdüğü ve yarım milyon insanı da Kabil’i terk etmek zorunda bıraktığı, İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin raporlarındadır.

Her gün ekranlardan yalnızlıklarına “değerli” kavramı ekleyenlerin, yalnızlıklarını ahlaki tutumlarına bağlayanların geçmiş ilişkilerinde, işte bu türden katliam sahipleri vardır!

İKTİDARIN SUÇ DOSYASI

Ankara’nın kabaran dosyalarında nelerin olduğunu kısaca özetleyelim:

1. Yemen’e gönderilen ve bir kısmı Yemen güvenlik kuvvetlerince yakalanan silahlar.

2. Suriye’de savaşması için Libya’dan deniz yoluyla İskenderun’a getirilen teröristler.

3. 2003 Sinagog, Konsolosluk ve Demirbank saldırıları sonrası tutuklanan 63 El Kaide üyesinin tamamının 2011 yılına kadar parça parça serbest kalması ve bunların bir kısmının Suriye’de Şam yönetimine karşı savaşması.

4. Afganistan, Çeçenistan ve Bosna’dan gelen CIA eğitimli cihatçı grupların Hatay üzerinden Suriye’ye savaşmaya gitmesi.

5. Komşu bir devleti yıkmaya çalışan terörist gruplara koordinatörlük yapmak: Bu grupları Antalya’da otellerde ağırlamak, İstanbul’da kapalı toplantılarda örgütlemek, uluslararası tanınırlıkları için Dışişleri Bakanlığı’nı seferber etmek.

6. Suriyeli silahlı terörist gruplara lojistik destek vermek.

7. Artık ABD istihbarat raporlarına bile yansıyan “Nusra’ya kimyasal Türkiye’den gitti” suçlaması.

8. Irak’taki Maliki hükümetini devirmeye çalışmak. Maliki hükümetine karşı darbe yapmaktan mahkûm olan Haşimi’yi Türkiye’de aylarca ağırlamak.

TÜRKİYE’Yİ BELADAN KURTARMAK

İzlenen “düşmanlık” esaslı dış politika, açık ki sürekli suç üretiyor. Ve yalnızca bir kısmını listelediğimiz bu suçlar, dünya dengeleri ABD’nin aleyhine geliştikçe, uluslararası kamuoyunun gündemine sıra sıra gelecektir.

Türk devleti, Rus diplomat Vitaliy Çurkin’in kimyasal suçlamasını, ciddi bir uyarı olarak değerlendirmelidir. Daha doğrusu Türk milleti, Türkiye’nin daha fazla başının belaya girmemesi ve uluslararası davalara konu olmaması için bu soruna artık el koymalıdır.

Zira AKP iktidarı, Türkiye ve bölge için ciddi bir güvenlik sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Eylül 2013

, , , ,

1 Yorum

SAHADA KAYBETTİ, HAVADA KIŞKIRTIYOR

Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasına bakılırsa Suriye helikopteri, 14 bin feet yükseklikte ve Türkiye sınırının 2 km içerisindeyken F-16 uçağı tarafından vuruluyor ve Suriye sınırının 1 km öte tarafına düşüyor.

14 bin feet yükseklik 4,3 km’dir. Yani maksimum hızı saatte 250 km olan Suriye keşif helikopteri, 4 kilometre yükseklikte F-16 tarafından vuruluyor ve 3 km öteye düşüyor!

Konunun uzmanları, bunun teknik olarak mümkün olmadığına dikkat çekiyorlar. Şüpheler şu noktalarda belirginleşiyor:

1. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter paramparça olur ve pilotlar sağ kurtulamaz.

2. F-16’nın kilitlendiği bir helikopter, 4 km yüksekten vurulduğunda, 3 km öteye düşemez.

3. Helikopter o yükseklikte ancak karadan atılan ve kuyruk kısmını vuran bir füzeyle, 3 km öteye düşebilir. Pilotlar da ancak öylesi bir vurulma sırasında paraşütle atlayabilirler.

Gerçi F-16’lar otomatik kayıt yaptığı için durum kısa bir süre içerisinde mutlaka aydınlanacaktır. Zaten nasıl vurulduğu da siyasi anlamının yanında çok önemli değil. O nedenle sorunun teknik boyutunu bırakıyor ve siyasi kısmına geçiyoruz.

AKP İMAJ PEŞİNDE

Başlıkta da belirttiğimiz gibi olay, sahada kaybeden AKP’nin havada savaş kışkırtması şeklinde özetlenebilir.

Sahada kaybetti: 2,5 yıldır tüm siyasi yatırımını Beşar Esad’ın devrilmesinin üzerine yapan Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Şam yönetimini yıkamadı. 2,5 yıldır her türlü desteği verdikleri terörist gruplar Şam’a giremedi. Antalya, İstanbul, Adana, Hatay dörtgeninde palazlandırdıkları terörist gruplar, Suriye savunmasını aşamadı. Her türlü psikolojik savaşa rağmen, Türk milletini Suriye’ye düşmanlığa razı edemediler. Tüm kışkırtıcı gelişmelere rağmen, Türk Ordusu’nu Suriye’ye süremediler.

Havada kışkırtıyor: Bir Suriye helikopterinin angajman kurallarını “ihlal etmesini” fırsat bilip, hemen vurdular! Çok memnun olan Ahmet Davutoğlu “cezalandırdık” dedi. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, övüne övüne “biz düşürdük” dedi.

16 Eylül tarihli bu sahnenin tek bir üst mesajı vardı: Obama savaşamadı ama biz savaşırız!

Ya alt mesaj? Suriye’yi alt edemedik, bari imajımızı kurtaralım!

SALDIRI İSRAİL İLE EŞZAMANLI

Suriye helikopterinin hangi şartlarda vurulduğu da, sorunun siyasi boyutunu yorumlamamız bakımından önemli:

1. Ahmet Davutoğlu SUKO, ÖSO ve geçici hükümetin başkanlarıyla topluca görüşüyor…

2. ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye dışişleri bakanları Paris’te dörtlü toplantıda…

3. BM Suriye’yle ilgili kimyasal raporunu hazırlıyor…

4. Sarin gazının muhaliflere Türkiye’den gittiği bir ABD istihbarat raporuna yansıyor…

5. İsrail, Suriye’nin güneyinde bir taburu vuruyor…

Tüm bu olgular, Rusya barikatını aşamayan ABD’nin Suriye’de “diplomasiye” mecbur kalması süreciyle birleştirildiğinde ve bu durumdan bir tek AKP ile ÖSO’nun memnun kalmadığı gerçeğiyle beraber okunduğunda, ortaya açık bir “kışkırtıcılık” faaliyeti çıkıyor!

BÖLGENİN SORUNU ESAD DEĞİL ERDOĞAN

Kuşkusuz AKP’nin bir Suriye helikopterini vurması “diplomasiye” dönen küresel aktörleri yeniden savaş pozisyonuna sokmayacak. Ama AKP bu hamlesiyle, “diplomasiyi” reddeden terörist gruplara “hâlâ haminizim” mesajı vermiş oluyor ve bölgeye, “Esad’ı deviremedik ama yangın çıkaracak kadar benzinimiz var” demiş oluyor.

Dolayısıyla Erdoğan hükümetinin yalnızca Türkiye için değil, bölge için bir güvenlik sorunu olduğu gerçeği artık bölgenin sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Eylül 2013

,

Yorum bırakın

İSRAİL PENCERESİNDEN SURİYE MESELESİ

Savaş cephesinin başlattığı Suriye krizi, Diplomasi cephesinin hamlesiyle artık Cenevre-2 Konferansı’na götürülüyor. Batı’nın 2,5 yıldır sürdürdüğü Suriye’yi bölme baskısı, Doğu’nun kurduğu barikatta eriyor ve Atlantik Cephesi bölünerek, Cenevre-2’ye razı oluyor.

Şangay İşbirliği Örgütü ŞİÖ Zirvesi’nin sonuç bildirisine yansıyan şu satırlar, artık geleceğe Batı’da değil, Doğu’da karar verildiğini gösteriyor: “Üye devletler, Suriye’deki krizin en kısa zamanda Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğinin korunması şartıyla, Suriyelilerin kendileri tarafından aşılmasından, bu ülkede şiddetin sona ermesinden, hükümet ve muhalefet arasında önkoşulsuz olarak 30 Haziran 2012 tarihli Cenevre Anlaşmasına dayalı geniş politik diyalogun başlamasından yanadır.”

AKP, PKK VE İSRAİL KAYBETTİ

Evet, Atlantik Cephesi Suriye meselesinde artık bölünmüştür.

ABD ile AB arasında bölünen ve hatta NATO içi ve dışı müttefikleriyle toplamda değerlendirildiğinde dağılan Atlantik Cephesi’nin en mağduru ise AKP Hükümeti’dir. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “hani savaşacaktık” diye yakınması ve diplomatik çözümü “kozmetik” diye değerlendirmesi, bu bölünmenin bir sonucudur.

Biz AKP’nin yalnızlaşması diye okuyoruz… AKP dışında en çok kaybedenler ise Kürt örgütleri ile İsrail’dir.

AKP, PKK ve İsrail’in kaybedenlerin başında olması, kuşkusuz aynı projenin enstrumanları olmalarındandır. Biz bugün, sadece İsrail’i inceleyeceğiz:

ABD’NİN KISITLI VARLIĞI, İSRAİL’İN ZARARINA

1. İsrail, fiilen zaten Suriye’yle bir savaştadır, çünkü iki ülke barış anlaşması yapmadı. Nitekim İsrail zaman zaman Suriye’ye ani saldırılar yapmaktadır. AKP Hükümeti’nin Türk hava sahasını açarak İsrail Hava Kuvvetleri’ne birkaç kez saldırı imkânı vermesi, Ankara ile Tel Aviv’in Şam karşıtlığındaki ortaklığının göstergesidir.

2. İsrail, her şart altında ABD postallarının Ortadoğu’da bulunmasından memnundur. Zira ABD askeri gücü, İsrail’in güvenliğinin garantisidir. İsrail bu nedenle Suriye’ye bir Amerikan müdahalesine en az Erdoğan kadar taraftardır.

İsrail’e göre bölgede Amerikan varlığının bulunması İran’ın nüfuzunu artırmasını engelleyecek ve böylece Tahran Tel Aviv’i tehdit edemeyecek.

3. İsrail, 21 Ağustos tarihli kimyasal komplo sonrasında ABD’nin Suriye’yi vurma olasılığının artmasından memnun olmuş fakat bunun “dar ve kısıtlı” olacağının Washington tarafından ilan edilmesinden sonra, memnuniyetini yitirmiştir.

Çünkü İsrail ABD’nin askeri varlığından ne kadar memnunsa, bunun kısa süreliğine olmasından da o kadar tedirgindir. Zira bilmektedir ki, bölge ABD’nin intikamını kendisinden alacaktır! Somutlarsak, ABD havadan Suriye’yi vuracak ama hem Suriye hem de Hizbullah acısını İsrail’den çıkaracak.

İSRAİL İÇİN MEVCUT DURUM, EN İYİ DURUM

4. İsrail’in güvenliğinin dayanağı olan Camp David Mısır’ı artık yok. 30 Haziran devrimi öncesinde Mursi Suriye’yle diplomatik ilişkileri kesmiş ve cihat ilan etmişti. Şimdi tersine diplomatik ilişkiler yeniden başladı ve Kahire, Suriye’ye müdahaleye karşı olduğunu ilan etti. Bu durum, İsrail’i hem yalnızlaştırdı, hem de 67-73 savaşları düşünülünce, yeniden Güney cephesini “güvensiz” hale getirdi.

5. Bu bölgesel şartları göz önünde bulunduran İsrail, Cenevre-2’ye karşı çıkmaktadır. Tel Aviv için en iyi durum, Şam ile ÖSO’nun sürekli çatışması durumudur. Suriye’de iç savaş, bu koşullarda İsrail’in güvenliğinin garantisidir.

SURİYE KARŞITLARININ TASFİYESİ

Ancak İsrail için en iyi durum olan mevcut durumun da artık sonuna gelinmiştir. Batı, Doğu’nun çizdiği çözüm yoluna artık mecburdur ve Cenevre-2 de bu yolun somut ifadesidir.

Daha önemlisi, Cenevre-2 sadece Suriye meselesinin diplomatik çözümü değil, aynı zamanda Suriye krizine taraf olan kuvvetlerin de tasfiyesinin başlangıcıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Eylül2013

, ,

3 Yorum

ESAD DEĞİL, OBAMA GERİ ADIM ATTI

Esad zoru görünce geri adım attı” haberleri cehaletten kaynaklanmayacak kadar bariz yalan olduğuna göre, ancak psikolojik savaş ürünü olarak değer kazanabilir. Gerçi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Obama’nın topu Kongre’ye atmasını “kendisine güvenmesine” bağlaması, bu alanda da çaresiz kaldıklarını ortaya koymaktadır.

Peki, gerçek ne? Kim geri adım attı? İnceleyelim:

OBAMA’NIN DÜŞTÜĞÜ TUZAK

ABD Başkanı Barack Obama, geçmişte “kimyasal silahları” kırmızı çizgi ilan etmesinin kurbanı oldu. 21 Ağustos’ta Beşar Esad’ın yaptığı iddia edilen kimyasal saldırı, Obama’ya “sözünü tut” baskısına dönüştü.  

Bu durum gösteriyor ki, kimyasal komplonun sahibi Esad olmadığı gibi, Obama’nın kendisi de değildi fakat Washington’du! Zira ABD hâkim sınıfları arasındaki çelişmelerin CIA başkanlarını bile “gönül ilişkileri” üzerinden vurduğu bir süreçten geçiliyor.

ABD tekellerinin bir bölümü Obama’nın ilan ettiği Asya-Pasifik merkezli güvenlik stratejisini henüz kabullenmiş durumda değil ve ülkeyi yeniden Ortadoğu merkezli stratejiye yöneltecek hamlelere soyunuyorlar. Bu tekellerin ve onların siyasetteki temsilcilerinin, Ortadoğu’daki müttefikleriyle birlikte Obama’yı tuzağa çekmeye çalıştıkları, Batı basınının da ciddiyetle yer verdiği iddialardan artık…

Obama ise tuzaktan çıkmak için kucağındaki topu Kongre’ye atmayı seçti. Böylece Kongre reddederse iradeye saygı duyacak; onaylarsa yapmak zorunda kalacağı bir saldırının sorumluluğunu tek başına üstlenmemiş olacaktı.

Ancak Obama açısından olmasa da, partisi açsından bir sorun vardı: Destek alındığında savaşa sokulmuş bir Obama Demokrat Parti’ye Bush’un kaderini yaşatabilirdi fakat destek verilmemiş bir Obama da, Demokrat Parti’ye “yenilgi” getirirdi…

Washington’daki “karar alma mekanizmalarının” bir haftadır üzerinden durdukları temel çelişki buydu.

Öte yandan Kongre’de beş ayrı görüşün olduğu, Senato’dan zor da olsa çıkarılabilecek bir desteğin Temsilciler Meclisi’nden hiç gelmeyeceği gerçeği, Obama’yı yeni bir hamle yapmaya mecbur etti.

MOSKOVA, OBAMA’YI KURTARDI

Obama yönetimi, çıkış hamlesini G-20’de, kapalı kapılar ardında yaptı. Acaba ABD’yi zaaf içinde göstermeyen, otoritesini tartıştırmayan ve Suriye’nin geri adımı gibi görülecek bir yol var mıydı? Moskova kaynaklı haberlere bakılırsa, Rus diplomasisi de Washington’a yardımcı oldu! Ve yol bulunmuş oldu…

Böylece ABD Dışişleri Bakanı John Kerry çıktı ve “Suriye’nin elindeki kimyasal silahları uluslararası denetime açması halinde savaşa gerek kalmayacağını” ilan etti. Ardından Moskova devreye girdi ve bu konuda Şam ile Washington arasında arabuluculuk yapabileceğini açıkladı.

Ardından Şam, Rusya’nın kontrolünde olan bu süreci kabul ettiğini açıkladı. Sonrasında Obama sahneye çıktı ve “savaşsız çözüme” kapı açan konuşmasını yaptı ve “tercihim diplomasi” dedi.

Süreç, Kongre’nin bir bölümünün de işine geldi zira BM’den gelen haberler, kimyasal silah saldırısı raporunun pek de ABD’nin istediği gibi olmayacağının işaretlerini veriyordu. İki durum birleşince Demokratların çoğunlukta bulunduğu Senato, fırsatı değerlendirdi ve oylamayı erteleme kararı aldı.

ERDOĞAN AÇIKTA KALDI

Tüm bu gerçeği son olarak Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da açıkladı zaten. Rusya’nın Arapça yayın yapan kuruluşu Rusya el-Yovm’un haberine göre Lavrov, Libya Dışişleri Bakanı Muhammed Abdülaziz ile yaptığı ortak basın toplantısında şunları söyledi: “Suriye’deki kimyasal silahların uluslararası denetime açılması, sadece Rusya’nın bir önerisi değil, bu öneri, Washington’la yaptığımız temaslar sonucu ortaya çıktı.”

Yalanlanmayan bu sözler de ortaya koyuyor ki, geri adımı Esad değil, Obama atmış oldu. Obama geri adım atınca da, en çok Erdoğan açıkta kalmış oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Eylül 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN SURİYE’DE KESİN YENİLGİSİ

ABD Başkanı Barack Obama’nın “tercihim diplomasi” diyerek “savaşsız çözümün” kapısını zorunlu olarak araladığı saatlerde, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Haber Türk’te “savaşsız çözüme” karşı olduklarını ilan ediyordu. Bu ilan aynı zamanda AKP’nin 2,5 yıllık Suriye’ye düşmanlık politikasının da kesin yenilgisidir.

Bu kesin yenilgi durumu, program boyunca Davutoğlu’nu dayanaksız ve kolayca yalanlanabilecek tezler ortaya atmaya götürdü. Örneğin ABD Başkanı’nın “Suriye’ye müdahale için” Kongre’ye başvurmasını tüm dünya “Obama topu Kongre’ye attı” diyerek yorumlarken, Davutoğlu özetle şu tezi savundu: “Ancak kendisine çok güvenen biri, yetkisi olduğu halde Kongre’ye gidebilirdi.”

İnsan bu sözleri okuyunca, neden dış politikamızın sıfır çektiğini kuşkusuz daha iyi anlıyor.

DAVATOĞLU, DAVUTOĞLU’NU YALANLADI

Davutoğlu son tahlilde “savaşsız çözüm” durumuna da mecbur kalacaklarının işaretlerini verdi. Örneğin Suriye için “savaş çığırtkanı” olmadıklarını iddia etti. Hükümetinin “bir karıncanın bile incinmesini istemeyecek” bir yapıda olduğunu anlattı. Davutoğlu, “uçağımız düşürüldüğünde Suriye’yle savaşalım diye çok provokatif yayınlar yapıldığını ama kendilerinin Suriye’ye savaş açılmasına en başından beri karşı olduklarını” iddia etti. Öyle ki tüm bunları anlatırken hızını alamadı ve “zamanında, ABD Irak’a saldırmadan mesele çözülsün diye çok uğraştıklarını” ileri sürdü!

Kuşkusuz “yalan” kelimesini bile hayretler içinde bırakan bu sözler, yukarıda altını çizdiğimiz “kesin yenilgi” hâlinin yansımalarıydı. Bu hâl, sunucunun “Esad’ın gidişi için bir takvim verebilir misiniz” sorusuna yanıtta da kendini gösterdi. Davutoğlu özetle, “geçmişte de Esad’ın gidişi için bir takvim açıklamadığını, 15 gün süre konusunun çarpıtıldığını, bugün de herhangi bir takvim açıklamayacağını” belirtti!

Davutoğlu’nun bu kadar çabuk çürütülecek bir iddiaya mecbur kalması, önemlidir ve hükümetinin ömrüyle ilgilidir!

KOMŞULARIMIZ SAVAŞA KARŞI

Öte yandan Davutoğlu “savaşsız çözüme” karşı çıkarken, ABD Senatosu da oylamayı ertelediğini ilan ediyordu. Karşı oyların şimdiden 200’ü aştığını belirten gözlemcilere göre ise Temsilciler Meclisi’nde hiç oylamaya başvurulmayabilirdi.

Yani Obama Suriye’ye karşı savaşı göze alamadığı için topu Kongre’ye atıyor, fakat Kongre de bu intihar kararının altına girmek istemeyerek, topu iade ediyordu. İmdada Moskova yetişiyor ve Şam ile Washington arasında arabuluculuğa soyunuyordu!

Peki, ABD’de bunlar yaşanırken ve Davutoğlu “savaşsız çözüme” karşı çıkarken, Türkiye’nin komşuları ne yapıyordu?

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ikili görüşmelerinin ardından yaptıkları ortak basın toplantısında, ülkelerinin ABD’nin Suriye’ye müdahalesine karşı olduğunu ilan ediyordu. Cevad Zarif, öncesinde Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yle görüşmesinde de aynı taahhüttü alıyordu. Öyle ki bu temaslar, Washington’da “Irak’ı kaybetmenin kesinleşmesi” olarak, Erbil’de ise “Irak için önce İran, sonra ABD” şeklinde yorumlanıyordu.

Mısır’da, Tahrir meydanına toplanan yüzbinler, Nasır posterleriyle ABD’nin Kahire Büyükelçiliğine yürüdü ve Suriye’ye müdahaleye karşı çıktı. Göstericiler hükümetten, ABD Büyükelçiliğini kapatmasını talep etti. Bu arada Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi,  Suriye’ye müdahaleye karşı olduklarını yeniden ilan etti.

Bakın bu gelişmeler, hem Mısır’daki 30 Haziran devriminin anlamını, hem de Erdoğan’ın Mursi’nin arkasından neden ağıt yaktığını ortaya koyuyor. 30 Haziran’dan önce Mursi’nin Mısır’ı Suriye’yle diplomatik ilişkileri keserken ve Suriye’ye cihat ilan ederken, ikinci devrim sonrasının Mısır’ı hem Suriye’yle diplomatik ilişkileri yeniden başlatıyor hem de Suriye’ye dış müdahaleye karşı çıkıyordu!

Diğer yandan Azerbaycan’ın Suriye’ye müdahaleye karşı çıkması, hatta KKTC’nin “ada Suriye’ye saldırıya ev sahipliği yapmayacak” çıkışı yapması, AKP’yi bölgede iyice tecrit ediyordu!

ÇÖZÜM CENEVRE-2’DE

Tüm bunlar ne anlama mı geliyor?

Başbakan Erdoğan iddia ettiği gibi Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılamayacak. Hatta bir süre sonra Ankara’da da namaz kılamayacak. Erdoğan namazını İstanbul Üsküdar’daki evine yakın camilerde kılabilecek!

Diğer yandan Cenevre-2 Konferansı toplanacak ve dünya Rusya-Çin-İran üçlüsünün çözümüne razı olacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Eylül 2013

, , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ÜÇ KÜRT AÇILIMI

PKK lideri Cemil Bayık’ın “Geri çekilmeyi durduruyoruz” sözleri AKP-PKK işbirliğinin ve “Kürt Açılımının” bittiği şeklinde yorumlandı. Ardından PKK liderlerinden Remzi Kartal’ın, “Açılımdan biz kârlı çıktık” demesi, biten bir sürecin muhasebesi gibi algılandı.

Peki, öyle mi? Bugün bu soruya yanıt arayacağız.

Öncelikle belirtelim. Remzi Kartal’ın “Açılımdan biz kârlı çıktık” demesi bir doğruya, ama eksik bir doğruya işaret etmektedir. PKK’nin AKP’ye göre Açılımdan daha kârlı çıktığı doğrudur ama ABD’nin hem AKP’den, hem de PKK’den daha kârlı olduğu en doğrusudur. Çünkü alt yüklenicilerin kârlarının toplamı ana yükleyicinin hanesine yazılacaktır ve her halükarda ABD, enstrümanlarından daha kârlıdır.

Bu gerçek, bir başka gerçeğe daha işaret eder. Açılımı AKP ya da PKK başlatmadığı için AKP ya da PKK bitiremez. Kim bitirebilir? Açılımın ana yüklenicisi olan ABD; zira açılımı o başlatmıştır.

Peki, ABD Açılımı ne zaman başlattı? İnceleyelim:

ABD’NİN IRAK ÜZERİNDEN 1. AÇILIMI

Bu Açılım, 1986 yılında Pentagon’un iki numarası olan William Taft’ın “Kürt dosyasını” Turgut Özal’a getirmesiyle başlar. Özal dosyayı kabul eder ama dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ, Taft’la görüşmeyerek dosyayı Türk Ordusu adına reddeder.

ABD bu ilk Açılımda atılımı, Irak’a saldırarak yaptı. Sonuçları ise Irak’ın kuzeyinde, 1991’de bir kukla devletçiğin filizlenmesidir.

Çekiç Güç’ün 17 Nisan 1991’de Irak’ın kuzeyine girmesiyle kurulan devletçik, 1992’de parlamentoya kavuştu ve 1996 yılına kadar iyice serpildi. TSK’nin Türk hükümetlerine rağmen bu devletçiğe yaptığı Çelik Harekâtı gibi müdahaleler ise devletçiğin resmiyet kazanmasını engelledi.

ABD’NİN IRAK ÜZERİNDEN 2. AÇILIMI

Bu Açılım, aslında 1998 Washington sürecinde Barzani’nin TSK denetiminden çıkarılmasıyla başladı ve 1999’da Türkiye’ye dayatılan ABD’nin Yeni Kürt Planı ile uygulamaya geçti. Plan Pentagon tarafından Alan Makovsky başkanlığındaki bir ekibe hazırlatıldı, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın onayı ve ABD Başkanı Bill Clinton’un parafı ile yürürlüğe girdi.

ABD bu ikinci Açılımda atılımı, 2003’te Irak’ı işgal ederek yaptı. Bu süreçte Irak fiilen üçe bölündü ve Washington, Erbil merkezli Kürt Devleti’ni adım adım Bağdat’tan kopardı.

Ancak Irak’ın 2004’te ABD’ye direnmeye başlaması, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’i yenmesi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a saldırması ve 2008’de ekonomik krizin patlaması ABD’yi planlarını tamamlamaktan alıkoydu. Washington adım adım Ortadoğu’dan çekildi ve kalan işlerini taşeronlarına bıraktı.

ABD’NİN SURİYE ÜZERİNDEN 3. AÇILIMI

Bu Açılım, 2009’da Abdullah Gül’ün “çok güzel şeyler olacak” demesiyle başlatıldı. Ankara, Bağdat, Şam ve Beyrut’la bir Ortadoğu Birliği kurarak, Büyük Kürt devletinin yollarını döşeyecekti.

Ancak Ortadoğu’da halk hareketleri başladı ve plan değiştirilmek zorunda kaldı. Suriye, Büyük Kürdistan’a silahla mecbur bırakılacaktı.

2011’de başlatılan Atlantik saldırısının merkezinde ABD’nin Kürt Koridoru planı vardı. ABD, Irak’ın kuzeyindeki devletçiğini Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmaya çalışacaktı. Bu planın aktörleri Erdoğan ve Öcalan’dı. Paranın kaynağı ise Katar ve Suudi Arabistan…

İşte AKP’nin Türkiye’de bir “Kürt Açılımı” başlatması ve Öcalan’la Suriye merkezli bir ortaklığa soyunmasının sebebi bu üçüncü Açılımdır. Öcalan’ın PKK’ye İran, Irak ve Suriye’de yeni görev alanları çizmesi bu nedenledir.

ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDEN 4. AÇILIMI

Kısaca özetlediğimiz gibi Açılımların sahibi ABD’dir ve AKP ile PKK Açılımın alt yüklenicileridir. Dolayısıyla ABD’ye rağmen süreci bitirmeleri mümkün değildir.

Ancak ABD’nin Açılımını Türkiye’nin, hele de komşularıyla birleşen Türkiye’nin bitirebileceğini özellikle vurgulayalım. Hatta bitirmek zorunda olduğunun da altını çizelim.

Zira ABD’nin dördüncü Açılımı Türkiye üzerinden olacaktır ve Irak’ın kuzeyindeki yapı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açıldıktan sonra Türkiye’ye doğru genişleyecek ve Diyarbakır merkezli olarak Büyük Kürdistan kurulacaktır!

O nedenle Türkiye’nin ve bölgenin savunma hattı bugün Suriye’dedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Eylül 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

SAVAŞA EN ÇOK ADANALI KARŞI

Savaş tehlikesini en çok yaşayan ilimiz Adana’dır. Adanalı o tehlikeyi 1. Körfez Savaşı’nda da 2003 Irak işgalinde de yaşamıştır. Ama en çok 1. Körfez Savaşı’nda…

1990-1991 yılları, liseli bir genç olarak benim de savaş tehlikesini yakından hissettiğim yıllardı. Saddam’ın Scud füzelerine karşı alınan askeri önlemler dışında Adana halkı da, yeterli sığınak olmadığı için, evinde önlemler alıyordu.

Yazılı kuralları vardı: Evin en dipte kalan odası, sığınma odası olarak belirlenecek, o odanın tüm pencere kenarları süngerli bir bantla kapatılacaktı. O odaya bir hafta yetecek kadar erzak konacaktı, su stoklanacaktı. İçinde ilk yardım ilaçlarının olduğu, tornavida ve keser gibi ev aletlerinin olduğu bir çantanız olacaktı. Tabi fener ve bol miktarda pil en önemli ihtiyaçtı. Bir de radyo elbette…

Radyo ne içindi acaba? Türkü dinleyip moral bulmak için mi, yoksa kimyasal saldırı tehlikesinin geçtiğini öğrenmek için mi? Anımsamıyorum…

HAVADA PATLAYAN PATRİOT

Okullarda alarmların anlamları öğretiliyor, öğrencilere okulda ne yapacakları, evde ne yapacakları ayrı ayrı anlatılıyordu. Savaş hali derslere de yansımıştı. Lise 2’deydim ve Milli Güvenlik Dersi’ne gelen öğretmen-subayla bir tartışmamızı anımsıyorum.

Uzatmayayım ve asıl konuya gelmeden önce o günlerden bir anekdot daha anlatayım. ABD Irak’a saldırmaya başladıktan birkaç gün sonra, okulda olduğumuz bir gün yine siren çalmıştı ve koşturmaca başlamıştı. Ancak bir süre sonra herkesi bir sessizlik almıştı. Nefes almadan, gökyüzünde süzülen Patriot füzesine bakıyorduk.

Bir yerlerden mi okumuştuk yoksa anlatılmış mıydı, bilmiyorum, ama Patriot füzelerinin, Saddam Hüseyin’in atacağı Scud füzelerini havada avlamak için İncirlik’e yerleştirildiğini biliyorduk. Ve işte o Patriot füzesi gökyüzünde süzülüyordu. Yoksa Saddam Hüseyin Adana’ya Scud mu atmıştı? Buna inanmak istemiyordum. Zira Saddam Hüseyin Türkiye’ye saldırırsa arkadaşlarıma sürekli anlattığım teorilerim çökecekti!

Bir süre sonra o Patriot havada patladı. Gökyüzünde parçalara ayrılan ve her bir parçası farklı bir tarafa fırlayan füzeyi izlemek istiyorduk ancak öğretmenler ısrarla ve zorla bizi bahçeden uzaklaştırıyordu.

Sonra o füzenin parçalarından birinin tarladaki bir çocuğun üzerine düştüğünü öğrenecektik. Sonra Saddam Hüseyin’in aslında Adana’yı hiç hedef almadığını öğrenecektik. Sonra ABD askerlerinin aslında İsrail’e atılan Scud’u Adana’ya atıldı gibi “görüp” Patriot füzesini ateşlediğini öğrenecektik. Ya da halka açıklanmayan bir başka sebebi vardı…

ABD ADANA’YI BOŞALTIYOR

Tüm bunları neden mi anlattım? Benzer bir savaş tehlikesiyle yine karşı karşıya olduğumuz için elbette. Ve bu tehlikeyi, önce Adana hissettiği için…

Bakın Washington önceki gece resmi bir açıklama yaptı ve vatandaşlarının Adana’ya gitmemesini, Adana’daki vatandaşlarının da hızla Adana’yı terk etmesini istedi. Hatta Washington, ABD Adana Konsolosluğu’ndaki işi aciliyet gerektirmeyen tüm personelinin de Adana’yı terk etmesini istedi. Kısacası ABD Adana’yı boşaltma kararı aldı.

Neden? Suriye’ye saldırdığında vatandaşlarının tehdit altında kalmaması için. Yani ABD, Suriye’ye saldırmadan önce vatandaşlarının güvenliğini düşünüyor.

Ya Adanalılar? ABD’nin Suriye’ye saldırması Adana’daki Amerikalılar için yüksek risk ama Adanalılar için değil!

Nitekim Erdoğan “biz hazırız” derken, Mehmetçik’i ateşe sürmeye hazır olduğunu fakat halkı korumaya hazırlanmadığını aslında dile getirmiş oluyor.

Aslında tek başına bu olay bile çok öğretici. ABD saldıracak, sonra gidecek ve biz komşumuzla, düşman edildiğimiz komşumuzla, baş başa kalacağız!

En iyisi Amerikalılarla birlikte, bizim savaş baronlarımızı da göndermek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’I TATMİN ETMEK

ABD Başkanı Barack Obama, Suriye’ye “dar kapsamlı bir eylem” düşündüklerini açıkladığında ilk itiraz Erdoğan’dan geldi. Başbakan Erdoğan “sınırlı operasyon bizi tatmin etmez” dedi.

Peki, Erdoğan’ı nasıl bir operasyon tatmin ediyor? Yanıtını da vermiş: Kosova tipi operasyon! Yani en az 78 gün sürsün istiyor Suriye’nin bombalanması…

Bu girişle dün bıraktığımız yere, Suriye meselesinin Türkiye’yi nasıl etkilediğine dönebiliriz arttık.

AKP, TÜRKİYE’Yİ BÖLGE DÜŞMANI YAPTI

2,5 yıldır süren Suriye’ye emperyalist baskı konusu, Suriye’den çok Türkiye’yi olumsuz etkiledi. Kuşkusuz somut ölümler, yıkılmış binalar üzerinden bir karşılaştırma değil bu. Siyasal bir karşılaştırma ve değerlendirme yapıyoruz:

1. AKP Hükümeti, Suriye ile olan 910 kilometrelik sınırı terör ihracı için açarak, Türkiye’nin güvenliğini riske attı. Sınır boyu, uluslararası terör yuvasına döndü.

2. AKP’nin Suriye karşıtı terör gruplarına ev sahipliği yapması, Türkiye’yi bölgede güvenlik sorunu haline getirdi.

3. AKP Hükümeti’nin komşulara düşmanlık politikası, Türkiye’yi bölgede itibarsızlaştırdı. 1 Mart 2003’te Irak’a saldırı için topraklarını ABD’ye açmayan Türkiye’nin bölgede kazandığı bu itibar, adım adım sıfırlandı…

4. Emperyalizmin Suriye planının esası, Kürt Koridoru’dur; yani Irak’ın kuzeyinin Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açılması. Bu gerçekleşirse, ardından Koridor Türkiye’ye doğru genişleyecek ve Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan kurulacak.

Yani Türkiye bölünmüş ve Türk milleti parçalamış olacak! İşte AKP Hükümeti bu planın görevlisi olarak Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atmış durumdadır.

5. AKP Hükümeti, ABD’nin Kürt Koridoru’nu gerçekleştirebilmek için, Irak’ın kuzeyini de Irak’ta kopartmaya yönelik adımlar attı. Ankara’nın Bağdat’ı aşarak, Erbil’le bağımsız devletmiş gibi enerji anlaşmaları yapması, Türkiye’yi düşman mertebesine yerleştirdi.

Üzerine bir de AKP’nin Irak’ta açıkça Maliki’ye karşı darbe girişimlerine yönelmesi eklenince, Ankara-Bağdat hattı kopmuş oldu!

6. AKP Hükümeti, Suriye politikasıyla paralel olarak içeride Kürt Açılımı uygulamaktadır. Bu Açılım, PKK’nin sadece Türkiye’de siyasallaşmasına ve Türkiye’nin bir parçasında otorite olmasına yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda örgütü bölgede daha da önemli bir aktör haline getiriyor.

AKP ile PKK’nin mutabakatlarından Öcalan’ın söylediklerine yansıdığına göre örgüt İran, Irak ve Suriye’de de kullanılacak! Yani AKP’nin dış politikası, sadece Türkleri Araplara düşman yapmakla yetinmiyor, Kürtleri de Araplara karşı düşman haline getiriyor.

EN ÇOK TÜRKMENLER OLUMSUZ ETKİLENDİ

7. AKP’nin uyguladığı Suriye politikası ve ayrıca Irak politikası, bu iki ülkedeki Türkmenleri de savunmasız bırakmış durumda. 2003’ten itibaren Irak’ın en çok kaybeden halkı Türkmenler olmuştu!

8.  AKP’nin Suriye politikası, Türkiye’yi en önemli komşusu ve bölgesel bir güç olan İran’la karşı karşıya getirdi.

9. AKP’nin Suriye politikası, Türkiye’yi emperyalizme karşı bölgenin doğal müttefiki olan Çin ve Rusya’yla da karşı karşıya getirdi.

10. AKP Hükümeti’nin Türk hava sahasını Suriye’yi bombalasın diye İsrail savaş uçaklarına açması, Türkiye’nin Filistin politikasından genel güvenilirliğine kadar her konuyu tartışmalı hale getirdi.

11. AKP Hükümeti, İsrail’in güvenliği için Kürecik Radarı’nı topraklarında kabul ederek, Türkiye’yi başta İran olmak üzere bölge ülkeleriyle karşı karşıya getirdi.

12. AKP Hükümeti’nin Suriye politikası, Türkiye’nin Lübnan’la ilişkilerini de bozdu. Lübnan, artık uçak pilotlarımız için bile güvensiz hale dönüştü.

13. AKP Hükümeti’nin Suriye politikası, özel olarak Güneydoğu Anadolu bölgemizin, genel olarak da yurdumuzun tamamının ekonomisini olumsuz etkiledi. Suriye’den Mısır’a kadar Türk TIR’ları, AKP’nin politikalarının kurbanı oldu. Hatay, Urfa, Antep, Kilis gibi kentlerimizde esnaf kepenk indirmek zorunda kaldı. Savaş hali, illegal ticareti ve kaçakçılığı teşvik etti.

14. AKP’nin Suriye politikası, Türkiye’yi Suudi Arabistan ve Katar’ın kanlı petrol paralarına açtı. Bu paralar hem Suriye karşıtı terör gruplarına harcandı, hem de Türkiye’nin rantını Körfez’e açtı.

ERDOĞAN TATMİN OLURSA, BÖLGE KAN AĞLAR!

Kısacası Erdoğan henüz tatmin olmadan, yani Suriye Batı’nın açık saldırısına uğramadan önce Türkiye’nin başına bunlar geldi.

Bir de Erdoğan’ın tatmin olduğu, yani kendi ifadesiyle Suriye’nin en azından Kosova gibi 78 gün boyunca bombalandığı durumu düşünün!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Eylül 2013

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın