Posts Tagged Tayyip Erdoğan
ERDOĞAN BATI KARŞITI OLABİLİR Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/10/2011
Başbakan Erdoğan Batı’ya dair iki önemli açıklama yaptı:
Erdoğan önce BM Genel Kurulu için bulunduğu New York’ta, BM’nin demokratik bir yapı olmadığını savunarak reform istedi: “Nedir bu Güvenlik Konseyi’ndeki kalıcı üyelerin olayı? Bu kaldırılmalı. Dünya bu beş ülkenin kölesi durumunda.”
Erdoğan ardından Makedonya’da emperyalizm eleştirisi yaptı: “Emperyalist güçler arzularından hiçbir zaman vazgeçmiyorlar, vazgeçmeyecekler. Yani ezen ve ezilenler muhakkak olacak. İlk insanla başladı, sonuna kadar devam edecek. Mesele, bunun farkında olmak suretiyle bunu minimize edebilmektir, bu mücadeleyi verebilmektir.”
ERDOĞAN’I BATI İCAT ETTİ
Erdoğan’ın sözlerindeki “ezen ve ezilenler hep olacak” şeklindeki yanlışı bir kenarda tutarak, çizilen Batı karşıtı görüntüyü inceleyelim. Zira daha şimdiden bazı kalemler yeni bir “eksen kayması” tartışması başlattı!
Erdoğan, gerçekten de Batı karşıtı olabilir mi? Erdoğan, ABD’nin sandığından çıktığını, Yahudi lobilerin vizesiyle iktidar olduğunu, Pentagon’un desteğiyle ve AB hayaliyle TSK’yi sindirdiğini, BM üzerinden Rauf Denktaş’ı devre dışı bıraktığını, bölgedeki ABD askeri varlığıyla iktidarını koruduğunu unutabilir mi?
Dokuz yıllık AKP iktidarının Batı’ya mecburiyetini özetlemeye yerimiz yok. Gelin sadece son dönemdeki üç önemli gelişmeye göz
atalım sadece:
ABD İSTEDİ, ERDOĞAN YAPTI
1.) AKP, ABD’nin isteği doğrultusunda Türkiye’de NATO füze radarı kurulmasını kabul etti. Radar, Batı’nın düşman kabul ettiği İran’ı hedef alıyor ve Batı’nın bölgedeki jandarması olan İsrail’i koruyor. Füze radarı dışında Predatör anlaşması, Süper Kobra helikopteri tedariki gibi gelişmelerle, askeri ilişkiler zirve noktasına ulaşıyor.
2.) AKP, ABD’nin isteği doğrultusunda Suriye’ye müdahale ediyor. AKP Suriye muhalefetini Antalya’da, İstanbul’da topluyor, birleştiriyor ve önlerine Beşar Esad’ı yıkma hedefi koyuyor. Başbakan Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemiz” deyip, “Alevi – Sünni çatışması” işareti veriyor. Suriye, iç savaş ve NATO müdahalesiyle teslim alınmak isteniyor. BM Güvenlik Konseyi’nden bile Suriye’ye yaptırım kararı çıkamazken, Erdoğan, Obama ile görüşüp, tek başına Suriye’ye yaptırım kararı alıyor! AKP’nin Suriye politikası dünyada ABD’den sonra en çok İsrail’i memnun ediyor.
3.) AKP, Libya’ya NATO müdahalesine onay verdi hatta Türkiye’yi saldırıya karargâh yaptı, abluka için TBMM onayı beklemeden savaş gemilerini Libya karasularına gönderdi. ABD’nin isteğiyle Libya muhalefetini örgütledi, “elden” para verdi. Türk polisleri rejim karşıtlarına askeri eğitim verdi. (AKP’nin yine ABD’nin isteğiyle hâlâ Afganistan’da, Aden Körfezi’nde, Lübnan’da Türk askeri bulundurduğunu da belirtelim)
ERDOĞAN, EN NATO’CU BAŞBAKAN!
Bu üç örnekten de görüleceği gibi Erdoğan uygulama yönünden tam bir NATO’cu! Erdoğan BM’yi demokratik bulmuyor, emperyalizmi eleştiriyor ama uygulamada en NATO’cu lider oluyor.
Tek başına Ergenekon operasyonu örneği bile Erdoğan’ın NATO’culuğunun göstergesidir. Çünkü bu operasyonun hedefi Avrasyacı generalleri temizleyerek, TSK’de yeniden NATO’culuğu hâkim kılmaktır!
Peki, NATO’cu olan birinin, sistem anlamında, Batı karşıtı olması mümkün müdür? (Erdoğan’ın BM eleştirisi, Güvenlik Konseyi’ndeki Rusya ve Çin’i; emperyalizm eleştirisi de Libya’ya saldırıda öne atlayan Fransa’yı mı hedef alıyor yoksa?)
TÜRKİYE PARÇALANIRKEN…
İşin esası başka… Erdoğan emperyalizm ve BM eleştirisi yaptı, bir süre daha da yapacak. Çünkü yeni hedefinin gerçekleşmesi için kendisine oy vermeyen ve temelde Batı karşıtı olan yüzde 50’nin desteğine, en azından itiraz etmemesine ihtiyacı var! Çünkü sırada “bölünme anayasası”, “Öcalan’ı serbest bırakma”, “özerkliği hayata geçirme”, “başkanlık sistemini uygulama” ve “Türk-Kürt federe devletini ilan etme” görevleri var!
Batı sistemi, kendi alt sistemini böyle koruyor. 90’ların ortasından itibaren anımsarsak, Batı; Türkiye’nin milli gümrük duvarını “milliyetçi” parti ile “kurucu” partiye yıktırdı, İsrail’le ilişkileri “muhafazakâr” partiyle geliştirdi, AB’ye adaylık anlaşmasını “ulusalcı” partiye imzalattı, Öcalan’ın idamını “milliyetçi” partiyle engelledi, Müslüman ülkelere saldırıları “muhafazakâr” parti desteğiyle yaptı. Özetlersek, Batı her işi, karşıt görüntülü kuvvetle kotardı.
Ve şimdi Türkiye parçalanırken, Batı karşıtı ve milliyetçi sözlere daha çok ihtiyaç var!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ekim 2011
İDEOLOJİSİZ ANAYASA’DA KİMİN MÜHRÜ VAR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları on 03/10/2011
Başbakan Erdoğan’ın “PKK ile ben görüşmedim, özel temsilcim görüştü. Hükümet görüşmedi, devlet görüştü” şeklindeki tuhaf sözlerinin bir benzerini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den dinledik.
GÜL’ÜN İDEOLOJİSİZ ANAYASA BEKLENTİSİ
Gül, TBMM’nin 24. dönem 2. yasama yılının açılışında yaptığı konuşmada, “yeni anayasa” beklentisini şöyle tarif etti: “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır. Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin mührü olmalıdır.”
Erdoğan’ın “devlet görüştü” derken, hükmedemediğini söylemesinde bir mantık varsa da, Gül’ün “ideolojisiz” anayasa beklentisinde zerre mantık yoktur.
İdeoloji kelimesine Türk Dil Kurumu sözlüğünden bakalım: “Siyasal ve toplumsa bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral, estetik düşünceler bütünü.”
Bu en basit tanımdan da görüldüğü gibi ideoloji dışı, ideoloji üstü dahası ideolojisiz bir anayasa mümkün değildir. Hatta anayasa, devletin stratejisi olduğundan, en ideolojik metindir!
Gül’in “ideolojisiz anayasa” istemesinde zerre mantık yoktur dedik ama aslında Gül’ün kendi ideolojisi vardır: Karşı devrimcilik! Ve o ideolojide kavramların içi boşaltılmaktadır…
LAİK OLMAYAN BAŞBAKAN
Erdoğan, anımsayacağınız gibi Kahire’de, Mısır anayasasının laik olması gerektiğini söylemişti. Kuşkusuz Erdoğan, tepki de toplayan bu çıkışını, ABD’nin ihtiyaçları doğrultusunda, “ılımlı İslam”ı dayatmak adına yapmıştı. Erdoğan konuşmasında “Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslüman’ım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım.” demişti.
Oysa Erdoğan’ın “Anayasa’da mührünün taşınması istenilen milletin” kürsüsünden ettiği yemin şöyleydi:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant
içerim.”
Peki, bu durumda laik olmayan Erdoğan, laik Cumhuriyete nasıl bağlı kalacaktır?
Nitekim, Anayasa Mahkemesi Erdoğan’ın partisinin “laik Cumhuriyete bağlı” olmadığına, hatta “laiklik karşıtı odak” olduğuna hükmetti 2008’de…
Ya yeminde yer alan “anayasaya sadakat” sözü?
Erdoğan ve Gül, ideoloji kelimesini yok saysalar da, demokrasi kelimesini hiç ağızlarından düşürmüyorlar; ABD askerlerinin Irak’ta ölmemesi için duacı olurlarken de bu kelimeye sığınıyorlar, doğalgaza zam yaparlarken de…
Oysa bu konuda arşivlerde duran en dürüst tanımları şudur: “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince
ineriz.”
ANAYASA’DA ABD MÜHRÜ VAR
Sonuç olarak, laik olmayan Erdoğan-Gül ikilisi, durakta inmiş ve “ideolojisiz” diyerek karşı devrimin anayasasını yapmaktadırlar.
Ve o anayasada milletin mührü değil, AKP ile BDP’nin mühürleri var. Üstelik CHP ve MHP, bu mühre ortak olmaktadırlar.
Türkiye, doğrudan TBMM’den bölünmektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ekim 2011
ERDOĞAN’IN SAVAŞ ÇIKARACAK TEKLİFİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları on 01/10/2011
Başbakan Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” dediği günlerde, meğer Şam’da iktidarın kimlerden oluşacağına da karışmaktaymış!
Anımsanacağı gibi Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” şeklindeki “savaş nedeni” sayılabilecek çıkışını 7 Ağustos’ta yapmıştı. Haziran ayında ise Erdoğan’ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a kabine dayattığı ortaya çıktı.
KABİNEYE MÜSLÜMAN KARDEŞLER TALEBİ
Ahram gazetesinde ve AFP haber ajansında yayımlanan ve Avrupalı bir diplomata dayandırılan haberde, Erdoğan’ın Esad’dan Müslüman Kardeşler’den bazı isimleri kabineye almasını istediği öğrenildi. Haberde Erdoğan’ın, bu
talep karşılığında, ayaklanmayı bastırmada Şam’a yardımcı olacağını söylediği belirtildi.
Habere göre Erdoğan, dördünün önemli bakanlık olması şartıyla, kabinenin dörtte birinin Müslüman Kardeşler’e açılmasını istedi.
Bir ülkenin egemenliğine müdahale anlamı taşıyan bu talebin reddedildiği anlaşılıyor. Böylece Erdoğan’ın Suriye’ye ikinci kez “savaş nedeni” sayılacak bir dayatmada bulunduğu da ortaya çıkmış oluyor!
GAZİ MISIRLI, ERDOĞAN’IN ARKADAŞI ÇIKTI
Peki, Erdoğan neden böyle bir dayatmada bulundu? Erdoğan Suriye yönetiminde neden Müslüman Kardeşler’i görmek istiyor?
Aydınlık arşivine göz atalım: Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütünün Türkiye’deki lideri Gazi Mısırlı, Erdoğan’ın arkadaşı çıktı!
Asıl ismi Gazwan Masri olan Gazi Mısırlı, aynı zamanda MÜSİAD’ın Yüksek İstişare Hayeti üyesi ve Ortadoğu Koordinatörü.
Müslüman Kardeşler’in Türkiye’deki diğer bir önemli adamı da Cemalettin Kerim. Dış ticaretle uğraşan Kerim Mazlum-Der ve İHH’nin de sponsoru!
Aydınlık’ın Gazi Mısırlı’yı sorduğu Suriye’nin Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan çarpıcı bir bilgi veriyor: “Esad 2009 yılında İstanbul’a geldiğinde, Sayın Erdoğan bu adamı tanıştırdı ve ‘lütfen, kardeşim Esad, bu adama yardım edin’ dedi. Eylemlerin çoğunu işte bu Mısırlı organize ediyor. Bizzat Esad tarafından Suriye’ye dönmesi çağrısı yapılarak hoş karşılandı. Bu bir buçuk sene önceydi ve bu çağrıya tek bir yanıt vermedi.” (3 Haziran 2011)
ERDOĞAN’IN KARDEŞLERİ
Erdoğan’ın kardeşlerinin Mısırlı ve Kerim’le sınırlı olmadığı anlaşılıyor. İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Cengiz, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’le ilişkisinin 1995 yılına dayandığını belgelerle ortaya koydu: İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişlerinin 27.01.1999 tarihli raporunda ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’nın 1999/540 sayılı hazırlık
soruşturmasında yer alan ifade şöyle:
“Yasadışı İslami Kurtuluş Çeçen Direnişine mensup 4 kişi ve Müslüman Kardeşler Ürdün Sorumlusu Mohammed Ashmawey ile Mısır Sorumlusu Hasan Huvaydi’nin Türkiye’ye geldikleri, Holiday Inn oteline yerleştirildikleri ve Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile (…) bu otelde bir dizi gizli görüşmeler yapıldığı, adı geçenlerin otel, konaklama, telefon ve diğer giderlerinin Belediyenin iştirakçisi olduğu İstanbul Ulaşım Sanayi Tic. A.Ş. tarafından ödendiği saptanmıştır.”
KARDEŞLİĞİN BAĞI
Peki, Erdoğan’ı bu isimlerle bir araya getiren nedir? Müslümanlık mı?
Ortadoğu tarihi, hele de Türkiye tarihi, “kanlı pazarlar, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Çorum, Malatya, Maraş olayları” bize öyle olmadığını gösteriyor.
Erdoğan’ı bu isimlerle buluşturan kuvvet, ABD’dir; Washington’un ikinci dünya savaşından sonra başlattığı SSCB’yi yeşil kuşakla çerçeveleme projesidir.
Erdoğan şimdi de, yine ABD’nin ihtiyaçları gereği, Müslüman Kardeşler’in bölünmesine oynamaktadır. ABD
Başkanı Barack Obama’nın 2009 Kahire konuşmasıyla başlattığı bu çalışmada, Erdoğan’ın da rol aldığı görülüyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ekim 2011
İRAN, ERDOĞAN’IN MISIR ZİYARETİNİ NASIL DEĞERLENDİRİYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/09/2011
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mısır, Tunus, Libya seferinin anlamı üzerinde daha önce durmuştuk. Özetlersek;
ABD’nin “model ortağı” olan Türkiye, Büyük Ortadoğu’daki gelişmelere Washington adına müdahale ediyor. Washington Mısır ve
Tunus gibi müttefiklerinin yıkıldığı ülkelerde “rejimi kurtarmaya”, Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde de halk hareketinin hedef aldığı yönetimleri savunmaya odaklandı. (ABD karşıtı Libya ve Suriye müdahalelerinin farklı olduğunu daha önce incelemiştik)
İşte AKP hükümeti, ABD’nin bu ihtiyaçları temelinde devreye giriyor. Mısır’da verilen sözde laiklik mesajları da “rejimi kurtarmak” için “ılımlı İslam” dayatılması anlamına geliyor.
AKP hükümeti bu görevi BOP eşbaşkanı olarak, yeni kurulan “Küresel Antiterörizm Forumu”nun eşbaşkanı olarak ve ABD’nin “model ortağı” olarak yerine getiriyor.
İRAN DIŞ POLİTİKASINDA MISIR’IN YERİ
ABD’nin uzun yıllardır Mısır üzerinden İsrail’in güvenliğini garantiye alması, Mısır-Suudi Arabistan-Ürdün ittifakıyla bölgeye müdahale etmesi, Tahran’ın çıkarlarına aykırıydı. İşte bu yüzden Mübarek’in yıkılması, bölgede en çok İsrail’i endişelendirdi, İran’ı memnun etti.
30 yıldır İran’la diplomatik ilişkileri olmayan Mısır’ın yeni yönetiminin, Tahran’a altı aydır sunduğu kolaylıkları, bu köşede
daha önce birkaç kez incelemiştik.
Tahran yönetimi bu nedenle Mısır’daki değişimi en başından beri destekliyor ve ABD’nin “rejimi kurtarmaya” yönelik hamlelerine
itiraz ediyor.
LAİKLİKTEN DEĞİL ILIMLI İSLAM’DAN ENDİŞE
Türkiye’yle Suriye ve Füze Kalkanı gibi iki temel konuda büyük sıkıntı yaşayan İran, bu nedenle AKP hükümetinin Mısır, Tunus,
Libya seferine özel olarak dikkat kesilmişti.
Tahran, Ankara’yla ilişkileri daha da germemek adına, Erdoğan’ın ziyareti ve mesajlarıyla ilgili önemli bir açıklama yapmadı şimdiye kadar. Ancak İran İslam İnkilabı Rehberi’nin başdanışmanı olan Tümgeneral Yahya Rahim Safevi, Erdoğan’ın
ziyaretiyle ilgili dikkat çeken bir çıkış yaptı.
Tümg. Safevi, Erdoğan’ın Mısır ziyaretinin, İran’ın model olmasını önlemeye yönelik olduğunu savundu. Tümg. Safevi, Erdoğan’ın Mısır halkına laik sistem tavsiyesinde bulunmasının, çifte standart olduğunu belirtti.
Tahran, AKP hükümetinin çizgisini “laik” olduğu için değil, “ılımlı İslam” olduğu için tehdit görüyor. Tahran yönetimi, alt seviyeden de olsa, AKP’nin “ılımlı İslam” anlayışının ABD kaynaklı olduğunu ve bölgeyi tehdit ettiğini son bir yıldır dile getiriyordu.
IRAK – SURİYE – MISIR CEPHELERİ
Tahran ile Washington arasında bölgede var olan mücadelenin cepheleri şimdiye kadar esas olarak Irak ve Suriye’ydi. Ancak son
bir yıldır Mısır, Yemen ve Bahreyn, yeni cephe haline geldi.
ABD bu cephelerden Irak, Suriye ve Mısır’da AKP hükümetini, Yemen ve Bahreyn’de de Suudi Arabistan’ı kullanıyor.
Dolayısıyla bu üç cephede, Tahran ile Ankara karşı karşıya geliyor. ABD’nin BOP eşbaşkanı olan AKP hükümeti, Türkiye’yi İran’a düşman ediyor!
ABD’nin Türkiye’yi attığı ateşin büyüklüğü İran’la da sınırlı değil. Aydınlık yazdı: İran, Rusya ve Çin ortak füze kalkanı kuruyor. Dolayısıyla Türkiye sadece İran’la değil, tüm komşularıyla ve Çin, Rusya gibi iki küresel güçle de karşı karşıya geliyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2011
BAŞBAKAN’IN SEKİZ MUHATABI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları on 27/09/2011
Siirt’te altı askerin şehit olduğu PKK saldırısını değerlendiren Başbakan Erdoğan, “terör örgütü kendi görevini yapıyor, biz de kendi görevimizi yapacağız” dedi. Başbakan Erdoğan’ın açıklamasından PKK’nin görevini anladık: Türk askeri öldürmek.
Peki Başbakan’ın görevi ne?
Erdoğan, New York’tan dönerken yolda görevini açıkladı: “Biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz.” Erdoğan’ın, siyasi iradenin kim olduğunu soran gazetecilere yanıtından, altı muhatabı olduğunu öğrendik: “Siyasi ayak iki parça. Dağ kadrosu iki parça. Avrupa ve İmralı da var.”
Ancak Erdoğan’ın iki muhatabı daha olduğunu da öğreniyoruz: “Talabani’ye de söyledim. Ancak PKK silah bırakırsa, operasyonlar biter. Talabani ve Barzani, Türkiye’den gidenlere bunu anlatıyorlar. İkisi de terörden yaka silkiyor.”
Erdoğan’ın, daha düne kadar “Türkiye’ye Kürt kedisi bile teslim etmem” diyen Barzani ve Talabani ikilisinin, “terörden yaka silktiğini” iddia etmesinin üzerinde durmayacağız.
Biz Erdoğan’ın görevine ışık tutacağız.
ERDOĞAN’IN MÜZAKERE GÖREVİ
Hakan Fidan’ın, bizzat “Başbakan’ın özel temsilcisi” olarak masada oturduğunu söylediği 5. Oslo görüşmesinde de ortaya çıktığı gibi, Başbakan Erdoğan’ın görevi PKK ile “gizli” müzakere yürütmek. Ancak Başbakan artık bu müzakereleri “açık” yürüteceğini ilan etmiş oluyor.
Erdoğan, BDP, DTK, KCK, Kandil, Brüksel-PKK ve İmralı’nın muhatabı olduğunu belirtiyor ve muhataplarıyla müzakere edeceğini söylüyor. Peki, neyi müzakere edecek?
Erdoğan onu da belirtiyor, “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz” diyerek “silah bırakın, anlaşalım” mesajı veriyor. Erdoğan, yalnızca TSK’nin terörle mücadelesini değil, KCK operasyonlarını da bitireceği sözünü veriyor!
“YENİ ANAYASA” ANLAŞMASI
Peki, hangi konuda anlaşma olacak?
Cemil Çiçek’in TBMM Başkanı olduğunu unutarak başlattığı “yeni anayasa” konusunda anlaşma olacak. Başbakan’ın talimat verdiğini, “yeni anayasa” için partilerden bu hafta randevu alınacağını öğrenmiş bulunuyoruz.
Ancak siyasi partilerle yapılacak görüşme aslında sembolik. Çünkü “bölünme anayasası” için asıl PKK’nin onayı gerekiyor! Ki Başbakan Özel Temsilcisi Hakan Fidan’ın PKK ile müzakeresinde de “yeni anayasada” ortaklık işaretleri mevcuttu.
Kaldı ki, Cemil Çiçek’in toplantısına katılan AKP profesörleri, “Kürt kimliği ve dinsel kimlik sorunu çözülmeyecekse, yeni bir anayasa yapmaya gerek yok” diyerek, nasıl bir anayasa hedeflendiğini de gösteriyorlar.
ANAYASA SİLAHLA YAPILIR
Peki, “Silah bırakın, anlaşalım” mesajı ne kadar gerçekçi? PKK silah bırakır mı?
PKK yıllar önce çizdiği stratejisinde de belirttiği gibi silahı zaten siyaset yapabilmek için kullanıyor. Siz kalkıp da PKK’ye “silahı bırak, gel siyaset yap” derseniz, zaten PKK’nin stratejisini gerçekleştirmiş olursunuz.
Aslında Erdoğan da dâhil herkes biliyor ki PKK silah bırakmaz. PKK Erdoğan’ı zaten silah zoruyla muhatap edinmiştir; PKK silah kullanarak devleti masaya oturtmuştur.
Silah, PKK’nin muhatap alınma, taraf olma, “yeni anayasa”da ortak olma dayanağıdır! O yüzden de PKK silahını
bırakmaz! Erdoğan’ın, “silah bırakın” demesi, “eylemleri durdurun ki kamuoyu tepkisi olmadan birlikte yeni anayasayı yapabilelim” demesi anlamına gelmektedir!
Dolayısıyla siz bakmayın “sivil anayasa” laflarına. Çünkü Anayasalar silahla yapılır!
MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Eylül 2011
AKP, PARTİ DE DEĞİLMİŞ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/09/2011
Okurlar haklı olarak soruyorlar: Aynı anda İsrail’le, Yunanistan’la, Kıbrıs Rum Kesimi’yle, Suriye’yle, İran’la, Irak’la, Ermenistan’la hatta Azerbaycan’la sorunlu olmak akıl işi mi?
Kestirmeden söyleyelim: Akıldan ziyade çaresizliğin eseri! Ama AKP hükümetinden ziyade, ABD’nin çaresizliğinin eseri…
Çünkü AKP’nin dış politikası bağımsız değil ve Atlantik’e çıpalı.
Bağımsız olmadığı için de “NATO’nun Libya’da ne işi var” deyip, NATO’nun Libya’ya saldırısına Türkiye’yi karargâh yaparlar; Anders Fogh Rasmussen’e itiraz edip, sonra NATO Genel Sekreterliği’ni onaylarlar; Beşar Esad’a “kardeşim” deyip, sonra diktatör ilan ederler; İsrail’e diklenip, sonra İran’a karşı İsrail’e kalkan olurlar vs.
ABD ise üretmeyen ekonomisiyle, bölgede inisiyatifi kaybetmesiyle, dünya liderliğini sürdüremeyeceği gerçeğiyle ve en önemlisi
askeri başarısızlıkları nedeniyle çaresiz durumda!
SAVAŞA KİMİN İHTİYACI VAR?
Dolayısıyla ABD gibi projesinin eşbaşkanlığı da bu çaresizliği paylaşıyor. Çok değil daha üç ay önce yüzde 50 oy almış bir partinin,
şimdiden patlak lastikli kamyon görüntüsü vermesi başka nasıl açıklanır?
O yüzden Obama kadar Erdoğan’ın da savaşa ihtiyacı var; iktidarı için…
Hükümetin çaresizlikten kaynaklı savruk politikaları, üyelerinin sözlerine de yansıyor. Son 10 günde söylenilen şu sözlere bakınız:
HÜKÜMETİN PKK ÇARESİZLİĞİ
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, BM’de düzenlenen Terörizmle Uluslararası Mücadele Sempozyumu’nda yaptığı konumada Avrupa’ya şöyle seslendi: “PKK’nin faaliyetleri tolere edilmemeli.”
Avrupa, PKK ile görüştüğü ortaya çıkan AKP hükümetinin bu sözlerini acaba ne kadar ciddiye aldı!?
“PKK ile MİT değil hükümet görüştü” diyenlere yanıt vermeye çalışan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Başbakanlık Müsteşar yardımcısı sıfatıyla bu toplantıya katılıyor olması, onun (Hakan Fidan) Başbakanlıkla ilgili olduğunu göstermez” dedi.
Peki Arınç’ın Başbakan Yardımcısı olması, Başbakanlıkla ilgili olduğunu gösterir mi bu durumda?
GAF DEĞİL ZİHNİYET
AKP’li Burhan Kuzu BDP’nin Diyarbakır’da toplanmasını Kuvva-i Milliye’ye benzetti: “Osmanlı’dan kopup Ankara’ya gelen Atatürk ve arkadaşları Kuvva-i Milliye ruhunu oluşturmuşlardı. Sanki onun bir benzerini yapıyorlar gibi bir halleri var. Ama bu mantık ve bu yöntemle olayı çözemezler. Bir de onların Diyarbakır’da çok fazla kalacaklarına inanmıyorum. Ben öyle tahmin ediyorum ki 1 Ekim’de gelecekler.”
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise vatandaşlarını “tane” hesabıyla sayıyor artık. Bakan Şahin, Ankara’daki patlama sonrası şöyle bilgilendiriyordu kamuoyunu: “3 adet maalesef vatandaşımızın patlamadan dolayı can kaybına maruz kaldığı bilgisi var.”
AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı ve Adana milletvekili Ömer Çelik ise liderinin Suriye’yi iç mesele görmesiyle yetinmemiş olmalı ki şöyle tweet yazıyordu New York’tan: “Filistin, Doğu Türkistan, Kerkük, Bosna; bizim için Ankara, Istanbul, Adana, Erzurum, Diyabakır gibidir.”
AKP NEDİR?
Doğu Perinçek önceki gün yazdı ve AKP’nin aslında hükümet olmadığını ortaya koydu. Muhtemelen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in sözleri Silivri zindanına ulaşmadı. Ulaşsaydı, AKP “parti de değilmiş” diyecekti kuşkusuz!
Çünkü Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e, AKP’nin İngiltere’de bulunan hangi partiye benzediği sorulduğunda evlere şenlik şu yanıtı veriyordu: “Muhafazakarız, liberaliz ve sosyalistiz.”
AKP’nin aslında “hiçbir şey” olduğu, bundan daha güzel özetlenemezdi herhalde!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2011
GAZZE’YE PAPATYA FALI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/09/2011
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önce “Gazze’ye gideceğim” dedi. Sonra, “Mısır’a gidersem, Gazze’ye de giderim” diyerek aslında gidemeyeceğinin ilk sinyalini verdi. Ardından, “Gazze’ye gidip gitmeyeceğime, Mısır’da karar vereceğim” diyerek, gidemeyeceğini kesinkes ortaya koydu. Bir gün sonra, Mısır’ın zaten Gazze ziyaretine izin vermediği açıklandı. Ve son olarak Başbakan Erdoğan Mısır’a gideceği gün ilan etti: “Gazze’ye ziyaretim söz konusu değil.”
Yukarıda özetlediğimiz şu bir haftalık Gazze’ye gidip gidememe meselesi bile Türk dış politikasının nereye geldiğini göstermez mi? Bağımsız olmayan bir dış politikanın varacağı yer işte burasıdır; “gideceğim” diye yola çıkar, bir haftada “gitmem söz konusu değil” demek durumunda kalırsınız!
Bu bir haftada ABD’nin neler söylediğini de, dönemin kriptolarının ileride açılmasıyla öğreneceğiz.
Geçmeden belirtelim: Erdoğan’ın şimdi çıkıp, “Mavi Marmara’ya saldırı, aslında savaş nedeniydi” demesi de, dış politikanın iflasıdır: Savaş nedeniyse neden savaşmadın; değilse, neden “savaş nedeni” diyerek kırmızı çizgini sildirdin!
GAZZE ERDOĞAN İÇİN ARAÇ
Gazze’ye abluka, İsrail ile devrik Mısır lideri Hüsnü Mübarek’in ortak eylemiydi. İsrail denizden, Mısır karadan Refah sınır kapısını kapatarak, Gazze’ye abluka uyguluyordu. (Mübarek’in yıkılmasıyla ablukanın aralandığını, yeni yönetimin kapıyı sağlık gibi nedenlerle kısmen açtığını da anımsatalım)
İşte Mısır, bu kapıyı açmayacağını ilan etti ve Erdoğan’ın Gazze’ye geçişine izin vermedi. Yani Mısır Gazze’ye abluka uyguladı! Peki bu durumda, Gazze’ye abluka için İsrail’e “sert çıkan” Erdoğan’ın, Mısır’a da kükremesi gerekmez mi?
Bırakalım kükremeyi, Erdoğan’ın “bir daha da Davos’a gelmem” kıvamında Kahire’ye çıkışıp, “Refah sınır kapısını açmazsan, ben de Mısır’a gelmem” demesi gerekmez mi?
Gerekmez, çünkü Gazze, Erdoğan için sadece araç. Peki hangi politika ya da görev için araç?
TÜRKİYE’NİN DENGELEME GÖREVİ
Erdoğan’ın Mısır ziyaretinden en başta İsrail memnun. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü Türkiye uzmanı Gallia Lindenstrauss bu memnuniyeti şöyle açıklıyor: “Türkiye, Mısır üzerindeki olası İran etkisine karşı bir dengeleme görevi görüyor.”
Erdoğan’ın Davos’taki çıkışından beri altını çizdiğimiz işte tam da buydu: Türkiye’nin İran’ın bölgedeki etkisini kırması için bu ülkeyi yalnızlaştırması, bunun için de bölge ülkeleriyle “sıfır sorun” diyerek yakınlaşması gerekmekteydi. Ve bölgede Arap dostluğu kurabilmek için de İsrail karşıtı olmak şarttı!
‘YENİ EŞBAŞKANLIK’ ZİYARETİ
Başbakan Erdoğan’ın Mısır, Tunus, Libya ziyareti işte bu görevin gereğidir. Ki bu görev için ABD Erdoğan’a yeni bir eşbaşkanlık daha verdi. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un açıklamasına göre Washington’un yeni kurduğu “Küresel Terörimle Mücadele Forumu”nun eşbaşkanlığını ABD ve Türkiye üstlenecek!
ABD’nin bu forumu, 14 Mart’ta AKP’ye İstanbul’da düzenlettirdiği “değişim liderleri zirvesi”nin de devamıdır. Bu zirvede Msır ve Tunus örneklerinin nasıl engelleneceği konuşulmuştu. Erdoğan, zirvedeki konuşmasında, “Ortaduğu ve Kuzey Afrika’daki değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz” derken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliğini yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerde en olumsuz etkilenen ülke oluruz” demişti.
ABD’nin bu zirvesinden sonra da iki şey olmuştu: Bir yandan Mısır’da uzlaşma yolları aranarak, rejimin tamamen kaybedilmesi engellenmeye çalışılmış, bir yandan da Mısır’dan sonra Ürdün, Bayreyn, Yemen gibi ABD nüfuz alanı olan ülkelerdeki halk hareketlerinin etkisiz kalabilmesi için, Libya ve Suriye gibi ABD karşıtı ülkelerde kışkırtmayla ayaklanma başlatılmıştı.
Bitirirken belirtelim. ABD’nin Erdoğan’a yeni bir eşbaşkanlık daha vermesi, işlerin Washington açısından iyi gitmediğini gösterir.
Savaşta zor duruma düşen komutan, astlarına rütbe dağıtır! Eşbaşkanlık bir rütbe midir, o da ayrı mesele…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Eylül 2011
ABD’NİN SURİYE PLANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 10/08/2011
Önce üç saptama yapalım:
Birincisi, Başbakan Erdoğan’ın “sabrımızın sonuna geldik, Suriye bizim iç meselemiz” şeklindeki çıkışı, akılla, diplomasi bilmemezlikle, ciddiyetsizlikle açıklanamaz. Bu çıkışın tek açıklaması vardır: Tayyip Erdoğan BOP Eşbaşkanı’dır!
İkincisi, Erdoğan’ın bu “savaş kışkırtan” açıklaması, en çok İsrail’i memnun etti. Bir kez daha ABD-İsrail-Türkiye ekseni adına bölgesel çıkış yapan Erdoğan, Türkiye’nin bölgedeki itibarını daha da düşürdü!
Üçüncüsü; ısrarla altını çiziyoruz: Baş aşağı giden ABD’nin, bölgeye ilişkin atak yapabilmesinin tek şartı, Türkiye’ye dayanmasıdır. AKP’nin ötesinde, Ankara’nın tümden ABD planlarına teslim olması, Washington’un adımlarını ve kararlarını belirleyecektir.
Bu üç saptamadan sonra ABD’nin Suriye planını incelemeye geçebiliriz.
ABD Suriye’ye saldırabilmenin koşullarını yaratabilmek için Nisan’dan bu yana uğraşıyor. Ancak koşullar ve zaman sürekli Washigntonûn aleyhine işledi.
ABD Türkiye’yi sürece dahil eden şu hamleleri sırasıyla denedi:
1. HAMLE: MUHALEFETİ BİRLEŞTİRMEK
Birinci hamle, Türkiye üzerinden Suriye muhalefetinin örgütlenmesiydi. Antalya’da muhalefet toplandı ancak çok parçalı muhalefet Batı’nın tüm gayretlerine rağmen birleştirilemedi.
2. HAMLE: HALKI SINIRA YIĞMAK
ABD’nin ikinci hamlesi, silahlandırdığı gruplar üzerinden yapacağı bir kışkırtıcı eylemle, halkın bölgeyi terketmek zorunda kalıp, sınırı geçip Türkiye’ye sığınmasıydı. AKP daha operasyon başlamadan çadırkent işine soyundu. Plan başta yürüdü. 15 bin Suriyeli sınırı geçip Türkiye’ye sığındı. Ancak Şam yönetimin doğru tutumu, halkını geri çağırması sonuç verdi ve çadıkkent tüm kışkırtıcı faaliyetlere rağmen gün geçtikçe geri dönüşlere sahne oldu. Şu anda yerleşimciler 5 bin civarında…
3. HAMLE: KENT DÜŞÜRMEK
ABD’nin üçüncü hamlesi, dayanak oluşturacak bir kentin ele geçirilmesiydi. Tıpkı Libya’da Bingazi’de olduğu gibi, muhalefetin kontrolüne geceçek bir kent karargah yapılacak ve oradan Şam’a yürünecekti.
Ancak Şam sağlam önlem aldı! ABD önce kuzeyden Cisrişugur’dan denedi, başaramadı. En güneyden Dara’dan denedi, aşiretleri geçemedi. Sonra merkezden Hama’dan denedi, ordu bastırdı. Şimdi de ülkenin doğusundan, Deyrelzor’dan deniyor ama yine sonuç alamıyor.
4. HAMLE: TÜRKİYE’YLE SICAK ÇATIŞMA
Bu üç hamleden sonuç alamayan ABD’nin şimdiki ve dördüncü hamlesi, Suriye’yi fiilen bir başka ülkeyle sıcak çatışmaya zorlamak. İşte burada AKP’nin devreye girdiği görülüyor. Yanlışlıkla düşecek bir top, istenmeden ateşlenecek bir silah gibi gerekçelerle tarihte savaşların çıktığı hep görülmüştür!
SURİYE DEĞİL BÖLGE YANAR!
Suriye konusu, ABD – İran savaşının ön cephesidir. ABD’nin Türkiye üzerinden yaptığı Suriye atağı, İran’ın Kuzey Irak üzerinden aldığı inisiyatife yanıt arayışıdır.
Öte yandan Suriye, Libya’dan farklı olarak Rusya için çok daha belirleyici öneme sahiptir. Suriye’nin Tartus limanındaki Rus deniz üssü, Rusya’nın denizaşırı iki üssünden biridir ve en önemlisidir! Bu durum, Moskova’yı BM Güvenlik Konseyi’nde, Irak ya da Libya kararlarından daha sağlam bir tutum almaya zorlayacaktır.
Dolayısıyla Türkiye, bu adımla sadece bölge ülkeleriyle değil, dünya ile de karşı karşıya kalacaktır.
Ayrıca ABD’nin Suriye’ye saldırısı Irak ya da Libya saldırılarından çok daha büyük bir sonuç yaratır. Suriye’ye saldırı, bölgesel bir savaşa yol açar. İsrail ve İran’dan başlayarak, bölgede pek çok devlet birbirine girer!
Org. Necip Torumtay’ın 20 yıl önce sadece Türkiye’yi değil, bölgeyi de bir ölçüde yangından kurtaran tutumu, bugün daha da büyük bir ihtiyaçtır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s:7
10 Ağustos 2011
ERDOĞAN, PATLATMADAN ÖNCE BALONU ŞİŞİRİYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/07/2011
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son Kıbrıs açıklamaları kimi çevrelerde şaşkınlık yarattı. “Kıbrıs’tan asker çekmeyiz”, “Maraş ve Güzelyurt’ta taviz vermeyiz”, “Kıbrıs diye bir devlet yok”, “AB ile müzakereleri dondururuz” diyen Erdoğan’ın bu tutumu, ulusalcı kesimlerde bile “Başbakan tavır değiştirdi”, “Denktaş gibi konuştu” şeklinde yorumlandı… Peki, gerçek öyle mi?
WASHINGTON’DN ÖNCE VE SONRA
1) Erdoğan’ın önemli konulardaki sözleri “Washington ayarından önce ve sonra” diye ikiye ayrılıyor. Birkaç örnekle anımsayalım:
Örneğin Erdoğan, “Washington ayarından önce”, “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diye esip gürlemişti. Washington ayarından sonrası malum… Erdoğan, Türkiye’yi Libya’ya NATO saldırısının siyasi ve askeri karargâhı yaptı. Tezkere çıkmadan savaş gemilerini Libya üzerine, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu da isyancıları desteklemeye, Bingazi’ye gönderdi.
Örneğin Erdoğan, “Washington ayarından önce” Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği adaylığına şiddetle itiraz etmiş, yine esip gürlemişti. Sonrası malum. Rasmussen, Erdoğan’ın en çok ikili temaslarda bulunduğu kişilerden biri oldu.
8 yıllık Erdoğan dönemi, daha pek çok benzer örnekle dolu… Tahran’la uranyum takas analaşması ve sonrasında İran’a ambargo, İsrail’e “One minute” ama ikili anlaşmalara devam, füze kalkanına sözde itiraz ama sonra “Buton bizde olacak” yumuşatmaları… Ki AKP zaten “buton” durumunda!
HEDEFLERİ BİRLEŞİK KIBRIS
2) Erdoğan, stratejik konularda taviz vermeden önce, mutlaka tavizin tam tersi istikamette konuşuyor, eylemlerde bulunuyor. Böylece kamuoyunu da o tavize hazırlıyor. Hatta tavizden sonra, “İstediğimizi aldık” bile diyebiliyor(!) Kısacası Erdoğan, balonu patlatmadan önce şişiriyor…
Örneğin Suriye… Beşar Esad’a “Kardeşim” dedi, ortak kabine toplantıları yaptı, vizeleri kaldırdı, “Ortadoğu Birliği” kurdu, Fenerbahçe’yi alıp Halep’e maça götürdü… Geriye ne kaldı peki? Hem Halep’e hem de Fenerbahçe’ye kazık!
İşte Erdoğan “milli” görüntülü son çıkışıyla, Kıbrıs konusunda da büyük bir tavize hazırlanıyor. O tavizin ne olduğunu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu gayet net söyledi zaten: Bu yılın sonunda anlaşma, 2012 başında referandum ve “Birleşik Kıbrıs”!
KKTC politikasının tek gerçek ölçütü, “tanınması” konusunda bir çalışmanın olup olmadığıdır.
ERDOĞAN AB’Cİ DEĞİL, ABD’Cİ!
3) Erdoğan’ın “tavır değişikliği” gibi algılanan son çıkışının bir diğer nedeni de satır aralarında gizli. Erdoğan, “AB’yi Kıbrıs konusunda muhatap kabul etmiyoruz. AB, bunu kendi zeminine çekmeye çalışıyor” diyor…
İşte Erdoğan’ın açıklamasının esbab-ı mucibesi budur. Çünkü Erdoğan, AB’ci değil, ABD’cidir. “Şartlar değişti” dediği de budur. Değişen ABD’nin gündemidir, takvimidir, Agratur’dur… Hedef, AB yerine BM üzerinden ABD planı gerçekleştirmektir.
Yeri gelmişken belirtelim: Başbakan Erdoğan’ın “AB ile müzakereleri dondururuz” şeklindeki tehdit görüntülü açıklaması da gerçekçi değildir. Çünkü AB ile fiilen ilişkiler zaten donmuş durumdadır. “En iyi ihtimalle 15 yılda biter” denilen müzakereler askıda… Son 1 yılda açılan tek başlık bile yok! AB başlık açılması için uzun zamandır şart koşuyor AKP’ye. “Rumlara limanlarını aç” diye…
BOP EŞBAŞKANI MİLLİ OLAMAZ!
Sonuç olarak Erdoğan’ın herhangi bir politikada “tavır değiştirmesi”, “milli” bir çizgiye girmesi gibi bir ihtimal yoktur; eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü Erdoğan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıdır. O koltuktan da Ankara yerine Washington politikaları uygulanır sadece…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi / s: 7