Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

BARANSU’NUN İKİNCİ BAVULU

2004 tarihli MGK belgesi, Mehmet Baransu’nun birinci bavulunda vardı ve Ergenekon iddianamesine de girmişti. 5 yıl sonra Cemaat’in AKP’ye karşı bir silahı olarak yeniden bavuldan çıktı.

Fakat önemle belirtelim. O bavuldaki belgelerin büyük çoğunluğu sahteydi. İçlerinden doğru olanlarını fakat suç teşkil etmeyenlerini kamuoyunu ikna edebilmek için kullanmış, asıl sahte olanlarıyla da TSK’ye tertip uygulamışlardı.

Ancak artık önemli bir saptama yapmalıyız. Baransu’nun ikinci bir bavulu daha var. Bugün bu bavulun peşine düşeceğiz.

BAVULUN KAYNAĞI: EMNİYET İSTİHBARAT

Baransu’nun ikinci bavulundaki belgelerin çoğu, birincisinin tersine gerçek. Belgelerin kaynağı ise Emniyet İstihbarat Dairesi. Şamil Tayyar’ın “Emniyet’i Cemaat’e bağlamıştık” itirafı sadece bir gerçeği ifşa etmiyor fakat aynı zamanda kaynağı orası olan ikinci bir bavula işaret ediyor.

Bavulun içi Cemaat’in Emniyet’e en hâkim olduğu yıllarda, yani 2007-2010 yılları arasında doldu. Ancak 2004-2007 tarihli belgeler de var.

Bavuldaki belgelerin büyük kısmı AKP ile ilgili. Erdoğan ve ekibi bu gerçeği biliyor. AKP o nedenle bavula henüz girmeyen belgeleri kurtarabilmek için birkaç kez Emniyet İstihbarat Dairesi’ne operasyon yaptı. Fakat Erdoğan’ın adamlarından daha deneyimli olan Cemaat kadroları, İstihbarat Dairesi’nin arşivini kopyaladı!

İSVİÇRE’DEKİ 8 HESAP

Peki, Mehmet Baransu’nun ikinci bavulunda neler var? Aslında Baransu zaman zaman küçük işaretler vererek bavulun içeriğini anlatmış oldu. Anımsayalım:

Tarih 19 Aralık 2011. Mehmet Baransu Taraf’taki köşesinde, satır arasında dikkat çeken bir mesaj veriyordu: “Parantezi kapatırken, AK Partili bir ismin 2004 yılında İsviçre’ye neden gittiğini, gelirken yanında bulunan valizde kaç milyon dolar olduğunu, bu paranın Türkiye’ye neden getirildiğini de doğrusu merak ediyorum.”

Baransu’nun mesajı Erdoğan’aydı.  Zira yıllar sonra Wikileaks belgelerinde de ortaya çıktığı üzere CIA konuyu biliyordu ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda şöyle yazmıştı: “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var.”

Gazeteci Hayrullah Mahmut da bu bilgiye bir yıl sonra ulaşmış ve internette paylaşmıştı. O dönemde Ulusal Kanal Haber Müdürü olduğum için, o e-posta bana da gelmişti. Ben de o e-postayı 30 Ocak 2006 günü Ulusal Kanal ve Aydınlık yöneticileri ile birlikte Doğu Perinçek’e yolladım.

Doğu Perinçek de, Hayrullah Mahmut imzalı e-postada yer alan bu bilgiyi 3 Aralık 2010’da Ergenekon davasında açıkladı.

DERSHANELERİ KURTARABİLECEK BELGELER!

Mehmet Baransu’nun bavulunda sadece İsviçre hesapları ya da sadece AKP’li isimlerin para konuları yok elbette.

Baransu bavulunda başka neler olduğuna, sosyal medyada zaman zaman işaret ediyor. Kişisel kavgaları sırasında zaman zaman o belgelerin ucunu gösteriyor, hasımlarına ince ince mesajlar veriyor.

AKP ile Cemaat’in kıyasıya çarpıştığı bu süreçte bavuldaki o belgeler tek tek dökülecek. Zaten Baransu da 2004 tarihli MGK belgesi sonrası şöyle demişti: “Bu klasördeki belge. Daha bavulu açmadım.”

Bakalım bavuldan çıkacak belgeler dershaneleri kurtarabilecek mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Aralık 2013

, ,

Yorum bırakın

MGK BELGESİNİN ŞİFRELERİ

AKP-Cemaat çarpışmasında kullanılan son silah 2004 tarihli MGK belgesi oldu. Mehmet Baransu’nun 28 Kasım’da Taraf’ın sürmanşetinde yayımladığı ve altında TSK ile birlikte Başbakan Erdoğan ve ekibinin imzaları olan bu belgeyle Cemaat, önemli bir hamle yapmış oldu.

Peki, hem Baransu’nun birinci bavulunda bulunan hem de Ergenekon iddianamesine giren bu belge ne anlama gelmektedir? Bu belgeyle kime, ne mesaj verilmek istenmiştir? Sonuçlar ne olur? Gelin bu sorulara yanıt arayalım:

CEMAAT: GERİ ADIM ATMAM

1) İsrail’i kışkırtmak üzere Mavi Marmara seferinin tezgâhlandığı sürece Fethullah Gülen’in itiraz etmesiyle, AKP-Cemaat çekişmesi ilk kez su yüzüne çıkmıştı. O gün bugündür taraflar kâh saldırı kâh savunma hamleleri yaparak sürekli çatışmaktadırlar.

Son olarak 2004 tarihli MGK belgesinin Erdoğan’a karşı kullanılmasıyla birlikte, Cemaat hükümetin saldırıları karşısında geri adım atmayacağını ve en önemsediği dershane mevzisini teslim etmeyeceğini ilan etmiş oldu.

2) Cemaat bu belgeyle, bir hafta önce kendisine yöneltilen “oy yüzden ne kadar” mesajına yanıt vermiş oldu. Cemaat belgeyle AKP’nin tabanına “Erdoğan bizi bitirmek için daha 2004’te askerle birlikte hareket etmiş” diye seslenerek, Erdoğan’a “tabanını aleyhine yönlendirebileceğim silahlarım var” mesajı vermiş oldu.

TERTİP ÇÖKTÜ, TERTİPÇİLER BİRBİRİNE GİRDİ

3) 2004 tarihli MGK belgesi sonucu itibariyle kopuşu, 9 yıl önceki varlığıyla da birlikteliği ifade eder. Açıklayalım:

Belgenin bugün silah gibi çekilmesi, AKP ile Cemaat’in koptuğunu, AKP Koalisyonunun dağıldığını resmeder. Fakat aynı zamanda, 9 yıl önceki varlığıyla, Erdoğan ile Gülen’in aynı tertiplerde, birlikte yer aldığını gösterir. Nitekim AKP’li Şamil Tayyar, Mehmet Baransu’ya sosyal medyada yanıt verirken, belge imzalandıktan sonra Emniyet’in Cemaat’e bağlandığını itiraf etti.

Bu itirafın anlamı açık: Erdoğan MGK’nin “Gülencilikle mücadele” kararına imza attı ama MGK’ye (TSK’ye) karşı Gülen’le ortak hareket etti. TSK’ye karşı Cemaat’in Emniyet içindeki kadrolarına dayandı. Dahası Emniyet’i ve Yargı’yı Cemaat’in kullanımına açtı.

Bugün Erdoğan’ın Ergenekon tertibinde topu Cemaat’e, Gülen’in de AKP’ye atması bir bozgun ifadesidir. Fakat aynı zamanda suç ortaklığının göstergesidir. Erdoğan ve Gülen, ABD’nin belirlediği yol haritasına uygun olarak Kemalist devrime, milliciliğe, TSK’ye ve milli kuvvetlere karşı birlikte çarpışmışlardır.

Ama bu belge, artık tertibin altında kalacaklarının da işaretidir!

ARSLANLI YOL’UN BİRİNCİ ZAFERİ

4) 2004 tarihli MGK belgesinin ve altında Erdoğan ile hükümetin ağır toplarının imzalarının bulunması, Ergenekon iddianamesinin ana fikrini, ruhunu çökertmiştir!

Erdoğancıların dün Baransu’nun bavulundan çıkana “delil” bugün ise “suç” demesi, davanın tüm maddi zeminini ortadan kaldırmıştır.

Kamu, Ergenekon davasının tümden düşmesi için baskı oluşturmalıdır.

5) Tertipçilerin dün TSK’ye karşı kullandığı bir belgeyi bugün birbirlerine karşı kullanmak zorunda kalması, çok önemli bir gerçeğe, Türkiye’nin içine girdiği yeni sürece, devrimci eğilime, yeni siyasal tabloya, somutlarsak Arslanlı Yol’a işaret etmektedir.

Haziran Halk Hareketi, sadece Erdoğan’ın oturduğu koltuğu sallamamış, devrimin üzerine inşa etmeye çalıştıkları karşı devrimi de sarsmıştır. Kavga, panik, telaş en çok güç kayıplarında, siyasal bakımdan inişe geçildiğinde ortaya çıkar. Böyle zamanlarda koalisyonlar dağılır, koalisyonun unsurları kazandıkları mevzileri korumak adına birbirleriyle çatışırlar.

Yaşananlar, aslında Arslanlı Yol’un birinci zaferidir. Fakat belirtmeliyiz: Bu daha başlangıç!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Aralık 2013

, ,

Yorum bırakın

TAKTİK BİRLİKTELİKLER, STRATEJİK CEPHELER

Siyaset ile programın, taktik ile stratejinin karıştırıldığı durumlar, haliyle cepheleşmelerin yanlış tayin edilmesine yol açar. O nedenle taktik düzlemle, stratejik düzlemi birbirinden ayırabilmek, hayatidir.

PKK İLE ESAD’IN STRATEJİK HEDEFLERİ KARŞI KARŞIYA

PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin stratejik hedefi nettir: “Salih Müslim: Esad rejimi sonrası federal yapıya gideceğiz.” (Taraf, 26 Temmuz 2013)

PYD’den federal Suriye yani Suriye’de özerklik isteyen kim? Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan üzerinden PYD’ye şu mesajı iletiyor: “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez, hedefiniz demokratik özerklik olsun.” (Hürriyet, 18 Kasım 2012)

Soru şu: Suriye’yi bölme hedefi olan PKK ile Suriye’yi Batı’ya karşı tek parça olarak savunmaya çalışan Esad, stratejik olarak aynı safta olabilir mi? Kuşkusuz olamaz!

Ya PKK ile Esad, taktik düzlemde yan yana gelebilir mi? Gelebilir ve gelmiştir.

Bir yıl önce 18 Aralık 2012’de, bu köşede şöyle yazmışız: “PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki kimi alanlarda otorite olması, öncelikle merkezin zayıflaması, ardından bu nedenle kuzeyde ortaya çıkan güç boşluğu ve son olarak da Esad’ın ‘topu AKP’nin kucağına bırakması’ nedeniyleydi. Esad, birkaç cephede savaşmaktansa, cephelerden birinin sıkıntısını AKP’nin omuzlarına bıraktı; ABD’nin stratejik kartı PYD’yi, ABD’nin müttefiki Ankara’yla karşı karşıya bırakmış oldu. Neticede Esad, öncelikle Suriye’nin çıkarlarını düşünüyor…”

Esad’ın bu hamlesi, taktik düzlemdedir, stratejik düzlemde değil!

DÜN ÖSO BUGÜN ESAD DİYEREK STRATEJİK ORTAK OLUNMAZ

Nitekim taktikler, yani kısa ve orta vade siyasetler, konjonktüre göre sık sık değişir. Esad ile PKK’yi stratejik ortak sananlar, dün tam tersi taktiklerin uygulandığını not etmelidirler.

Örneğin bu yılın başında PYD lideri Salih Müslim şöyle diyordu: “Kürt bölgesini artık ÖSO’yla ortak savunacağız.” (Milliyet, 19 Şubat 2013) Yani bir yıl önce PYD, Esad’a karşı ÖSO’yla ittifak yapıyordu. Hatta bu açıklamanın öncesindeki sonbahar boyunca, PKK’nin ajansı ANF’de en çok yer alan haberler, “Esad güçleri, Halep’te, Haseki’de PYD’ye saldırdı” şeklindeydi. Özgür Gündem’in Esad düşmanı manşetleri de arşivlerdedir.

Peki, ne değişti? PYD’nin stratejisi değişmedi. O strateji Suriye’de özerklik, Kürt bölgesine otonomidir. Dün bu stratejiye uygun olduğu için Esad’a karşı ÖSO’yla ittifak yapan PYD, bugün Esad’la taktik düzlemde yan yanadır. Çünkü Esad, savaşacak cephe sayısını azaltmak ve AKP’nin kucağına sorun bırakmak için kuzeyden bir ölçüde geri çekilmiştir. Yani Esad’ın taktik adımı ile PYD’nin stratejik hedefi, aynı konjonktürde buluştuğu için, taktik düzlemde yan yana gelmişlerdir. Fakat bu esası değiştirmez.

SURİYE’Yİ BÖLEN, SURİYE’NİN KARTI OLABİLİR Mİ?

Taktik düzlem meselesini anlamamızı sağlayacak bir başka veri ise Öcalan’ın PYD Gençlik Kolu toplantısına gönderdiği mesajdır: “Esad’ın safında olmayın, muhalefetin safında olmayın, Suriye’de üçüncü güç olun. Kürt bölgelerini koruyacak 15 bin asker hazırlayın. Eğer bu stratejiyi izlemezseniz, ezilirsiniz. Her genç Kürt bu güce yazılmaya ve anayurtlarını korumaya hazırlanmalı.

Öcalan’ın önerisi nettir: Stratejik hedefi gerçekleştirmek için bazen bir tarafla, bazen de diğer tarafla yan yana gelin. Peki, taraf neye göre seçilecek? Güce göre. Hangi taraf güçlüyse, o tarafa yaslanılacak.

Artık soru şudur: Suriye’de özerklik kurmak, yani pratikte Suriye’yi bölmek isteyen bir kuvvet, Suriye’nin stratejik ortağı ya da kartı olabilir mi? Suriye’nin bağımsızlığını değil de, Suriye’den koparılacak bir parçada egemen olmayı hedefleyen bir kuvvet, gerçekte Suriye’nin kartı olabilir mi? Kuşkusuz olamaz.

Son tahlilde Suriye eksenli stratejik cepheleşme şöyledir: Esad, İran, Irak, Rusya ve Türk milleti bu tarafta, ABD, AKP, PKK-PYD, Barzani ve El Kaide diğer tarafta…

TEZLERE YANITLAR

Yanılsamanın yarattığı tezleri inceleyelim şimdi de…

1) AKP-Barzani bir tarafta, Esad-PKK diğer taraftaysa, ErdoğanÖcalan ortaklığı ne? ABD nerede? PKK ABD’nin kanatları altında olduğuna göre, Esad ile ABD aynı tarafta mı? Ya da AKP ABD’nin taşeronu olduğuna göre aslında PKK ABD’nin düşmanı mı?

2) Barzani ile PKK’nin çelişmesi, taktik gerekçelerledir. Kürt Koridoru gerçekleştikçe, bu çelişme artacaktır. Çünkü Kürdistan salt Irak’ın kuzeyinden ibaretken, Barzani bir numaraydı. Fakat Kürdistan Suriye’ye ya da Türkiye’ye doğru geliştikçe, gücün kanunu gereği, PKK bir numara olmaya başlamıştır ve Barzani de bundan rahatsızdır.

Fakat bu taktik düzlemdeki çatışma, stratejik düzlemdeki Büyük Kürdistan hedefinin dışına taşamayacaktır.

3) Barzani’nin PKK’ye karşı konumunu korumak için AKP’den medet umması taktikseldir. Ya da Kuzey Irak’taki son seçimlerden sonra Goran’ın ikinci parti olmasıyla üçüncülüğe düşen KYB’nin Irak dışı kuvvetlerle ittifak arayarak konumunu korumaya çalışması, taktikseldir.

Bu taktik kuvvet arayışları, stratejik hedefin dışında değildir. Son tahlilde siyasal Kürt hareketlerinin stratejik hedefi, dört parçada da kazanacağı kadar mevzi kazanmaktır: Irak’taki özerkliğin korunması, Suriye’de ve Türkiye’de özerklik elde edilmesi.

4) Taktik düzlemde yan yana gelişi sağlayan en önemli parametre güçtür. Örneğin Türkiye bir güçken ve Türk Ordusu Pentagon raporlarında “hizadan çıktı” diye not edilirken, Barzani ve Talabani, TSK ile birlikte hareket etmiştir. Çünkü TSK 1995’te ABD’nin denetimindeki Irak’ın kuzeyine ve PKK’ye Çelik Harekâtı düzenlemiş bu da haliyle 1996 Ankara sürecini, yani Barzani ile Talabani’nin Ankara ile birlikte hareket etmesini sağlamıştır. Son 20 yılda benzer örnekler de, tersi örnekler de vardır.

5) Salih Müslim’in birbiriyle çelişen ya da Cemil Bayık’ın birbiriyle çelişen açıklamalarından sadece birine dayanarak tahlil yapılmaz. Önemli olan süreçtir, gelinen yerdir.

6) Rusya’nın Cenevre-2’de PYD’yi görmek istemesi, PYD’yi ABD piyonu olmaktan çıkarmaz. Tıpkı Rusya’nın, El Kaide’nin Kafkasya’ya dönmesindense, Suriye’de kalmasını istemesinin El Kaide ortaklığı anlamına gelmeyeceği gibi…

7) Rojava Suriye’nin kuzeyi değildir. Kürtçedir ve PKK’ye göre Büyük Kürdistan’ın batı parçası demektir. O nedenle “Rojava devrimi”, pratikte Suriye’de karşıdevrim demektir.

KÜRT SORUNUNU ABD’NİN İNİSİYATİFİNDEN ALMAK

Artık mesele şudur: ABD Suriye’de yenildi ve bölgede güç dağılımı yeniden şekilleniyor. Üç yıl önce bu gelişmeyi öngörmüş ve ABD zayıfladıkça, Kürtlerin bölge kuvvetleriyle birlikte hareket etme eğilimine gireceğini belirtmiştik.

Fakat bu, iddia edildiği gibi, Kürt sorununun şu anda ABD-İsrail inisiyatifinden çıktığı anlamına gelmemektedir. Buradaki önemli nokta, bölge kuvvetlerinin birlikte hareket edebilmesidir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye birlikte hareket edemediği müddetçe, bölgeselleşmiş Kürt sorunu, ABD’nin sürekli kaşıyacağı ve kullanarak ülkeleri birbirine kırdıracağı bir mesele olacaktır.

Somut belirtirsek: Türkiye’de AKP iktidar olduğu müddetçe, Suriye’nin Kürt’ü ayrılıkçı eğilim taşıyacaktır! Ankara Bağdat’la karşı karşıya oldukça, Barzani Ankara’ya göz kırparak, ayrılık eğilimi gösterecektir.

Bitirirken belirtelim: Ana sorun ülkelerin siyasal birliklerini ve toprak bütünlüklerini koruyabilmesidir. Kürt siyasal örgütleri, bölge ülkelerinin siyasal birliklerini ve toprak bütünlüklerini hedef aldıkça, ABD’nin piyonu ve bölge ülkelerinin düşmanı olarak kalacaktır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Kasım 2013

, ,

Yorum bırakın

ATEŞ AÇ’DAN ATEŞKES’E

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Tahran’da İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’le birlikte Suriye’deki taraflara “ateşkes” çağrısı yaptı!

Beşar Esad’ı yıkmaya yemin etmiş, bu uğurda tüm imkânlarını Suriye muhalefetinin önüne sermiş, dahası Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılacağını açıklayarak “işgal bayrağı” dalgalandırmış AKP Hükümeti’nin “ateşkes” çağrısı yapması ne anlama geliyor? İnceleyelim:

ESAD KALDI, ERDOĞAN GİDİYOR

1) Öncelikle ateşkes çağrısı açık bir başarısızlık ve yenilgi ilanıdır. Davutoğlu bu açıklamasıyla Suriye’de “ateş aç” pozisyonundan “ateşkes” pozisyonuna gerilediklerini kabul etmiş oldu.

2) Daha ilk günden Suriye muhalefetini Antalya ve İstanbul’da toplayarak, muhalefetin kontrolündeki terörist gruplara sınırı açarak, Suriye tarafında yaralanan teröristlere ambulans dahi gönderecek çapta her türlü lojistik desteği sunarak, TIR şoförlerinin ifadelerine yansıdığı gibi güvenlik birimlerinin eskortluğunda Suriye’ye silah sevkiyatına izin vererek, Türkiye’deki çeşitli atölyelerde üretilen füze parçalarının Adana’da birleştirilip Suriye’ye sevk edilmesine göz yumarak açık bir savaşa giren AKP hükümeti için “ateşkes” çağrısı kesin yenilginin ilanıdır.

3) Bu suçlar, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin önüne mutlaka gelecektir. Defalarca belirttik: Suriyeli teröristlere yapılan yardımlar, oyun kurucu ülkelerin dosyalarındadır ve AKP’nin önüne günü geldiğinde koyulacaktır. ErdoğanDavutoğlu ikilisinin uygulamaları, uluslararası ceza mahkemelerinin konusudur.

4) 22 Ocak 2014’te toplanacak Cenevre-2 konferansının en önemli gündem maddesi, Esad’ın pozisyonu değil, fiilen Erdoğan’ın durumu olacaktır!

5) Davutoğlu’nun “ateşkes” açıklaması, Esad’ın değil, Erdoğan’ın gidici olduğunu bir kez daha resmetmiştir. İlk günden beri denklem netti: Ya Esad, Ya Erdoğan. Esad iktidarda kalacaksa, Erdoğan iktidardan düşecektir!

BÖLGENİN CİDDİYE ALMADIĞI AKTÖR

Davutoğlu’nun “ateşkes” açıklaması, toplamda başka anlamlara da gelmektedir:

1) AKP hükümetinin bölge ülkeleri nezdinde hiçbir ciddiyeti kalmamıştır:

a) Neçirvan Barzani’yi petrol anlaşması imzalamak için Ankara’ya çağıran Erdoğan, Bağdat’tan gelen ültimatom üzerine eline kalem alamamıştır.

b) Mısır hükümeti, içişlerine karıştığı için büyükelçimizi kovmuş ve Ankara’yı son kez uyarmıştır. Hatta son olarak Mısır Başbakanı Hazem El Bablaui, AKP’nin hamisi ABD’yi de uyarmış ve içişlerine karışmayı sürdürdüğü takdirde, ABD ile de ilişkilerini gözden geçireceklerini, “Türkiye ile olduğu gibi benzer önlemler alacaklarını” ilan etmiştir.

c) Kendisini bölgenin bir numaralı oyun kurucusu ilan eden AKP Hükümeti, P5+1 ülkelerinin İran’la yaptığı anlaşma sürecinin dışında tutulmuştur.

d) AKP Hükümeti, Suriye konulu Cenevre-2 konferansı hazırlık sürecinden de dışlanmıştır.

e) Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, basının önünde Erdoğan’a “bel altı” şaka yapmış, Erdoğan gülümseyerek sineye çekmek zorunda kalmıştır.

2) AKP Hükümeti, ABD tarafından kullanılma kabiliyetini de adım adım yitirmektedir. Erdoğan kullanılma değerini artırmak için bazen masaya Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyelik kartı atmakta, bazen de Çin’le ABD’yi kızdıran anlaşmalar yapmaktadır.

Artık ABD’ye Erdoğan değil, önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, sonra da yardımcısı Bülent Arınç gidebilmektedir. ABD’nin ise alternatifini bulamadığı için Erdoğan’ı kullanmayı sürdürebildiği kadar sürdüreceği anlaşılmaktadır.

AKP’NİN YIKILMASI HIZLANDI

Peki, AKP Hükümeti neden bu hallere düştü? Elbette birbiriyle etkileşen pek çok dış etken var: Doğu’nun güçlenmesi, Batı’nın zayıflaması, ABD’nin askerlerini bölgeden çekmesi, Irak-Suriye-İran üçlüsünün emperyalizme direnmesi vs.

Fakat daha önemlisi iç etkendir: Haziran Halk Hareketi!

Mayıs’ta Obama’yla görüşen Erdoğan gücünün zirvesindeydi. Fakat o görüşmeden iki hafta sonra başlayan Gezi Direnişi, AKP açısından sonun başlangıcı oldu: Erdoğan’ın iktidarı sallandı, iktidar sallandıkça iktidar bileşenleri arasındaki çelişmeler arttı, Erdoğan’ın dış politikada eli zayıfladı, PKK ile yaptığı takvimler ötelendi vs.

Artık Erdoğan iktidarının yıkılması süreci daha da hızlanacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2013

, , ,

Yorum bırakın

CENEVRE-2’NİN EL KAİDE SORUNU

Suriye konulu Cenevre-2 konferansının en temel sorunlarından biri de “terör” maddesi olacak.

Çeşitli terörist grupların ve muhaliflerin Cenevre-2’ye katılıp katılmayacağından bağımsız olarak varlığını sürdürecek bir sorun bu: 2,5 yıldır Şam yönetimini yıkması için palazlandırılan terör nasıl sona erdirilecek? Bazı raporlara göre 60 bin, bazı raporlara göre de 150 bin civarında üyesi olan ve hatırı sayılır bir bölümü de El Kaide türevi olan bu örgütler ne olacak?

ABD’YE GÖRE EL KAİDE SURİYE’DE HEP OLMALI

Gelin pratikten gidelim ve Cenevre-2’de büyük oyun kurucuların ve orta ölçekli aktörlerin terörist gruplarla ilgili yaklaşımlarını öncelikle inceleyelim:

1) ABD: Washington, Suriye’deki terörizmin bir numaralı sorumlusudur. Gelinen son noktada El Kaide’den rahatsız olması, kısmen geçerlidir. Zira El Kaide CIA patentli fakat büyüyen, dal budak salan ve haliyle belli kolları kontrolden çıkan bir örgüttür.

Bu örgütün şu anda Suriye’de bulunması ABD’nin birkaç nedenle çıkarınadır:

a) El Kaide’nin varlığı, Suriye’yi sorunlar içinde bulundurmayı sürdürecektir.

b) El Kaide’nin Suriye’de varlığı, ABD’nin yeni koşullarda bölgeye yeniden müdahalesinin gerekçesi olacaktır.

c) El Kaide’nin Suriye’de savaşması ve diğer alanlardan uzakta tutulması, ABD’nin elini başka alanlarda rahatlatacaktır.

EL KAİDE KAFKASLARA DÖNMEDEN SURİYE’DE BİTMELİ

2) Rusya: Moskova, Suriye meselesinin savaşsız çözülmesini istedi ve Şam’ın da etkili direnebilmesiyle ABD’yi masaya oturmaya mecbur etti. Moskova tüm taraflara kendi yol haritasını uygulamayı kabul ettirdi.

Fakat Moskova, Suriye’deki El Kaide türevlerinin kendi nüfuz alanlarına dönmesinden de memnun olmayacaktır. Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Afganistan’dan gelen eğitimli militanların yeniden Kafkasya’ya dönmesi, Rusya’nın istemeyeceği bir durumdur.

Rusya için en iyi seçenek, El Kaide’nin Kafkasya bölgesine dönmeden Suriye’de ezilmesidir.

3) İran: Tahran yönetimi sadece El Kaide’nin değil, Suudi Arabistan destekli Selefi örgütlerin varlığından da çok rahatsızdır. Her iki terör ağının da çökmesi, Şam kadar Tahran’ı memnun edecektir.

4) Türkiye: Suriye’ye terörist sevkiyatı maalesef ülkemizden gerçekleşti. Bu gerçeklik, Ankara’yı önümüzdeki süreçte yeni sorunlarla baş başa bırakacaktır. Ufuk Ötesi’nde birçok kez dikkat çektik. El Kaide başta olmak üzere terörist grupların elini kolunu sallayarak sınırımızdan geçebilmesi, devran döndüğünde, uluslararası ceza mahkemesi anlamına gelecektir. Tutuklu Türk El Kaide üyelerinin bu süreçte salıverilmesi ve bir bölümünün Suriye’de çatışırken ölmesi, Ankara’nın yakın gelecekte başını ağrıtacaktır.

Üstelik Ankara Beşar Esad’ı yıkmaya kilitlendikçe, uluslararası ilişkilerin hukukunu da hiçe saymıştır.

TERÖRÜ EZEN ŞAM, CENEVRE’YE GÜÇLÜ GİDER

Şimdi yeni sorun şudur: Suriye meselesi Cenevre-2’de çözüm yoluna girdiğinde, ABD’nin ve AKP’nin arkaladığı terör ne olacaktır? El Kaide’nin silahları her an Ankara’ya çevirebilecceği Somali, Lübnan ve Reyhanlı saldırılarıyla da görüşmüştür.

Tüm bu çok parametreli sorunun aslında tek bir çözümü vardır: Şam yönetimi 22 Ocak 2014’te yapılacak Cenevre-2 konferansına kadar terörü ezebildiği kadar ezmelidir!

Böylece hem masaya daha güçlü oturacak hem de sorunun bölgeselleşmesini bir ölçüde engelleyecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2013

,

Yorum bırakın

KILIÇDAROĞLU’NUN DEMOKRASİ ANLAYIŞI

CHP’li okurlarımızın bir bölümü, Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğimiz yazılarımız nedeniyle zaman zaman kızarlar. Hatta bazıları Kılıçdaroğlu’na kişisel husumetim olduğunu bile iddia eder. Gerekçeleri de şöyledir: “Kılıçdaroğlu henüz genel başkan olduğunda ve Aydınlık onu ‘devrimci Kemal’ diye nitelediğinde bile, siz Odatv’de Kılıçdaroğlu’na karşı yazıyordunuz.”

Evet yazıyordum… Hatta daha genel başkan olduktan üç ay sonra Odatv’de “Kılıdaroğlu’nun Tayyipleştiğini” belirttiğim üç bölümlük bir dizi yazısı da yazdım. Sonrasında da eleştirilerimi sürdürdüm.

KILIDAROĞLU’NUN 3 YILININ ÖZETİ:

1) Kılıçdaroğlu’nun “türban kozunu Erdoğan’ın elinden alacağım” diyerek rafa kalkmış türban konusunu gündeme getirmesini ve sonunda TBMM’ye sokmasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun “laiklik tehlikede değil” ve “tarikat ile cemaatlere saygılıyım” sözlerini eleştirdim.

2) Kılıçdaroğlu’nun “darbe kozunu Erdoğan’ın elinden alacağım” diyerek TSK’nin etkisizleştirilmesinde rol almasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi’nin değiştirilmesini teklif etmesini, Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı’na bağlanmasını istemesini, 27 Mayıs’ı eleştirmesini ve hatta 28 Şubat’a teslim olduğu için Refahyol hükümetini bile suçlamasını eleştirdim.

3) Kılıçdaroğlu’nun “Dersim’i CHP bombaladı” diyen Erdoğan’a karşı CHP’yi savunmayıp “ben daha doğmamıştım” demesini ve topu Atatürk ile İnönü’ye atmasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun, “neden Kürt sözcüğünü kullanmadınız” sorusunu, üçüncü bir tarafmışçasına “Ben Kürt demedim ama Türk de demedim” diye yanıtlamasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun “CHP’de bazı kanatlar, özellikle Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmamızı zaman zaman engellemek istiyor” diyerek partisindeki ulusalcıları BDP milletvekili Levent Tüzel’e şikâyet etmesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun geçen yıl “anadilde eğitim tartışılabilir” demesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun Öcalan’ın önerilerini bir çözüm paketi yapıp 6 Haziran 2012’de Erdoğan’a sunmasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun “PKK’yle MİT değil, akil adamlar görüşsün” demesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun, Radikal’in PKK ve TSK’yi silah bırakmaya davet eden “savaşma konuş” kampanyasına imza vermesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’la “Yeni Anayasa” yapmaya soyunmasını eleştirdim.

4) Kılıçdaroğlu’nun Batı’nın Libya’ya müdahalesini ve AKP’nin tutumunu doğru bulduğunu söylemesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun Esad’ı zalim ilan etmesini eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun Mısır’daki devrimi darbe diye suçlayıp AKP’yle birlikte ortak bildiri imzalamasını eleştirdim. Kılıçdaroğlu’nun ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ile teamüller dışında, baş başa görüşmesini eleştirdim.

5) Ve en vahimi… Kılıçdaroğlu Haziran Halk Hareketi sırasında “görevimiz arabuluculuk yaparak olayları sakinleştirmek olmalı” dediğinde onu eleştirdim!

DEMOKRASİ 1946’DA DEĞİL, 1920’DE DEVRİMLE GELDİ

Ancak Kılıçdaroğlu bu eleştirilerin tekini bile dikkate almadı. Kuşkusuz Aydınlık yazarları başta olmak üzere merkez medyadaki kimi kalemler de Kılıçdaroğlu’nu benzer şekilde eleştirdi, dostça uyardı. Fakat Kılıçdaroğlu bu yanlışlarda ısrar etti! Çünkü bize yanlış gelenler, Kılıçdaroğlu’nun doğrusuydu; zihni öyle çalışıyordu…

Bakın ABD ziyaretine hazırlanan Kemal Kılıçdaroğlu, bu zihniyeti, Wall Street Journal’e yazdığı makalede de sürüyor. Daha ilk cümlesinde şöyle demiş CHP Genel Başkanı: “Türkiye’de demokrasi, 1946’da hayata geçtiğinden bu yana yoluna çıkan birçok engele rağmen yarım yüzyıldan uzun bir süredir ayakta kalmayı başarmıştır.”

Türkiye’ye demokrasinin 1946’da geldiğini iddia etmek sadece bir cehalet değil, aynı zamanda 1923-1946 dönemine nesnel bir karşıtlıktır!

Kılıçdaroğlu’na anımsatmak isteriz: Türkiye’ye demokrasi 1946’da gelmedi, 1920’de geldi! 1946’da gelen “çok partililiktir” ve çok parti olması ille de demokrasi demek değildir. Demokrasi en başta tanrının, kralın, imparatorun, padişahın egemenliğini millete devretmektir! O yüzden de bu topraklara demokrasi 1920’de, 1923’te, 1924’te, 1927’de, 1935’te “arasız devrimlerle” gelmiştir! 46’da gelen karşı devrimdir!

Türkiye’ye demokrasinin 1946’da geldiğini savunmak, ancak “demokrasi eşittir sandık” diyen Erdoğan kadar düşünebilmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Kasım2013

1 Yorum

KÜRT KORİDORU’NUN PETROPOLİTİĞİ

George Bush döneminin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley Hürriyet’e yaptığı açıklamalarda Türkiye’ye iki önemli mesaj verdi:

1) Türkiye’nin El Kaide devletine ihtiyacı yok.

2) Suriye’de Kürt özerk bölgesi kurulacak. (Hürriyet, 25 Kasım 2013)

Böylece Türkiye, ya El Kaide devleti, ya Kürdistan diye sıkıştırılmış oldu. Artık AKP Hükümeti’nin ABD adına Suriye’de neye taşeron olduğu daha da iyi görülmüştür.

BASRA’DAN K.IRAK’A BORU HATTI

Hadley’in sözleri arasında önemli bir bilgi daha var: “ABD yönetiminin Basra’dan Kuzey Irak’a bağlanacak yeni bir boru hattı konusunda taraflara önerileri var.

Bu bilgi, Suriye’de Kürt özerk bölgesi girişimini anlatan somut bir petropolitik veridir. ABD’nin “Basra’dan Akdeniz’e Kürt Koridoru” planını somutlar: Petrol ve gaz Basra’dan Kuzey Irak’a taşınacak. Kuzey Irak’tan da birincisi Türkiye üzerinden, ikincisi Suriye üzerinden Batı’ya ulaştırılacak.

ABD’nin bu konudaki çalışmasının izleri de vardır. Örneğin Basra’dan Zaho’ya uzanacak bir boru hattı projesi yürürlüktedir. Hatta Türk EID İnşaat şirketi, Amerikalı Exxon için 120 km uzunluğunda, 90 milyon dolar değerinde yeni bir boru hattının inşaatına başlamış durumda. Bu hattı 1 yıl içerisinde Exxon’a teslim edecek olan EID İnşaat, Basra’da da 250 milyon dolarlık bir başka projeyi de yürütmektedir.

ERDOĞAN-BARZANİ BULUŞMASININ PETROPOLİTİĞİ

Öte yandan Stephen Hadley, bu açıklamasıyla, Washington’un bu planda hangi enstrümanlara dayanacağını da ortaya koymuş: Hem Güney Irak’ın hem de Kuzey Irak’ın petrol ve gazının Batı’ya taşınmasına El Kaide devleti değil ama Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir Kürt devleti ev sahipliği yapabilir!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Mesut Barzani’nin Diyarbakır buluşmasının da Hadley’in işaret ettiği bu gelişmelerle doğrudan ilgisi var. Zira ikili, ABD’nin boru hattı planını kotarmaya çalışıyor. Son durum şu:

1) Ankara ile Erbil anlaşmasıyla inşa edilen Kerkük-Yumurtalık boru hattına paralel hat tamamlandı. Hedef, gelecek aydan itibaren bu ikiz hattın yenisinden günde 300 bin varil petrol taşımak.

2) Ankara ile Erbil anlaşmasında ikinci bir hat daha var. Plana göre hat 2016’da tamamlanacak ve 2017’de bu hattan günlük 1 milyon varil petrol taşınacak.

3) Ankara ile Erbil, 2017’den itibaren doğal gazın Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye taşınması için de anlaştı.

Şimdi hedefleri bu plana Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yi, yani Bağdat’ı razı etmek. Neçirvan Barzani bu amaçla Bağdat’ı ziyarete hazırlanıyor.

BÖLGENİN SİLAHI OLARAK BORU HATLARI

Fakat ABD’nin ve enstrümanlarının bu planları artık gerçekleştirme şansı yok. Zira Çin ve Rusya destekli bölge kuvvetleri ABD’ye yeni bir siyasal tablo dayatmış durumdadır:

1) Asya cephesi ABD’ye Mısır devrimini kabul ettirdi! Sırada Washington’un Müslüman Kardeşler kartını tamamen elinden almak var. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Müslüman Kardeşler Mısır’ın devrimi çaldı” demesi değişimi özetlemektedir.

2) Asya cephesi ABD’yi İran’la anlaşmaya mecbur etti ve Tahran’ın nükleer hakkına resmiyet kazandırdı. Önceki gün Cenevre’de varılan mutabakat İran ve bölge adına tarihidir.

3) Asya cephesi şimdi de ABD’yi Suriye’yle masaya oturtuyor. 22 Ocak’ta yapılacak Cenevre-2 konferansı ile İran’dan sonra Suriye’de de Asya kazanmış olacak!

Bu siyasal tablo içerisinde ABD’nin bölgeye petropolitik hamleler dayatması mümkün değildir. Nitekim ABD’nin Nabucco Projesi bile artık gündemde değildir.

Tamam, Irak’ın hem güneydeki, hem de kuzeydeki petrol ve gazları batıya, doğuya elbette satacaktır. Ama Irak için ve Irak ile bölgenin yararına…

Yeni Ortadoğu’da boru hatları kavganın değil, birlikte zenginleşmenin silahı olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Kasım 2013

,

Yorum bırakın

ABD-İRAN ANLAŞMASININ ANLAMI

P5+1 ülkeleriyle, yani ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile İran arasındaki Cenevre müzakereleri anlaşmayla sonuçlandı. Buna göre İran’ın uranyumu yüzde 5 zenginleştirmesi, artık kabul edildi. Daha önce İran’a “uranyumu zenginleştirme, bizden zenginleştirilmiş uranyum al” diyen Batı, Tahran’ın kararlılığına boyun eğmiş oldu.

Bu Tahran açısından tarihi bir başarıdır. Zira ABD, İran’ın nükleer silah üretebileceğini ileri sürerek, uranyumu zenginleştirmesine sürekli karşı çıkıyordu. Hatta ABD bu nedenle İran’ı ablukaya almış ve ciddi yaptırımlar uygulamıştı.

6 ay geçerli olacak ve ikincisi için geçiş niteliği taşıyacak bu anlaşmayla, İran etrafındaki çemberi kırmış oldu.

TEKNİK SONUÇLAR

1) İran bu anlaşmayla ABD’yi, nükleer silah üretme niyetinin olmadığına ve sadece nükleer teknolojiden yararlanmak istediğine “ikna” etmiş oldu.

2) İran uranyumu yüzde 5 zenginleştirebilecek.

3) İran hiçbir nükleer tesisini kapatmayacak.

EKONOMİK SONUÇLAR

1) İran bu anlaşmayla üzerindeki ekonomik baskıyı hafifletmiş oldu. Yeni yaptırımların uygulanmayacağı, eski yaptırımların da adım adım gevşetileceği bir süreç başlamış oldu.

2) İran bu anlaşmayla ambargoyu delmiş ve halkı için gerekli ürünleri dünya pazarlarından alabilmenin önünü açmıştır.

3) İran petrol ve gazını artık parayla satabilecektir. Daha önce bazı ülkelerle petrol ve gaz alışverişini takas yöntemiyle yapmak zorunda kalan Tahran, döviz elde edebilecektir.

SİYASAL SONUÇLAR

1) İran, ABD’yi masaya oturmaya mecbur bırakarak, çok önemli bir siyasal başarı kazandı.

2) ABD İran’ın gücünü kabul etmiş oldu. Irak ve Suriye üzerinden de İran’la çatışan ABD, önemli bir mevzi kaybetti.

3) İran, bu anlaşmayla İsrail’in etkinliğini kırdı. ABD ve İran arasında mektuplaşmayla başlayan, telefonlaşmayla süren ve dışişleri bakanları seviyesinde ilk temasla taçlanan süreç, İsrail’i zayıflattı. Hatta İsrail, “ABD olmazsa, İran’a karşı Suudi Arabistan’la ittifak kurarım” dedi.

OLASI SONUÇLAR

1) P5+1 ile anlaşma sağlayan İran, büyük ihtimalle Suriye konulu Cenevre-2 konferansına da artık katılabilecektir. Konferansta İran’ın olması, Asya cephesini daha da güçlendirecektir.

2) Suudi Arabistan’ın İran’a karşı İsrail’le açık ittifak yapmaya soyunması, bugüne kadar Riyad’la hareket eden Körfez Ülkeleri arasında bir ayrışma yaratacaktır. Böylece İran, bir cepheyi daha yarmış olacaktır.

3) Batı’nın saldırılarına karşı bir direniş hattı olan İran, Irak, Suriye, Lübnan hattı, daha da güçlenecektir.

4) Üzerindeki ağır baskıyı hafifleten İran, bölge sorunlarına daha fazla odaklanabilecektir. Hem batısındaki Irak ve Suriye’de, hem de doğusundaki Afganistan’da, bir barış kuşağı oluşturmaya çalışacaktır.

ANLAŞMANIN TÜRKİYE’YE ETKİSİ

1) ABD’yle anlaşan İran, tıpkı İsrail gibi AKP Hükümeti’ni de yalnızlaştırmış oldu. AKP Hükümeti iki ileri bir geri götürdüğü İran’la ilişkilerini artık yeniden gözden geçirmek zorundadır. AKP Hükümeti daha önce ABD tarafından, Batı adına İran’ı masada tutmakla görevlendirilmişti. Washington Erdoğan’a “kolaylaştırıcı” rolü vermişti.

2) Suriye’ye düşmanlık yapan ve Beşar Esad’ı yıkmaya çalışan AKP Hükümeti’nin karşısında artık İran değil, “Batı’yı anlaşmaya mecbur eden” İran var!

3) Tahran’ın siyasal başarısı, bu ülkenin Kürt meselesinde de bölge adına olumlu adımlar atmasını kolaylaştırabilir. AKP’nin Diyarbakır’ı merkez yapma çalışması, İran’ın Irak ve Suriye’de daha da artıracağı etkinlikle, sekteye uğrayabilir. Ankara’nın Bağdat’ı zayıflatmayı amaçlayan Erbil’le yakınlaşması, Tahran’ın baskısıyla sınırlanabilir.

Bitirirken meselenin şu çok önemli boyutuna da dikkat çekelim: Çin ve Rusya, ABD’yi İran’la anlaşmaya mecbur etti. Sırada Suriye var! “Ortadoğu’da oyun kurucu” olduğunu iddia eden Erdoğan-Davutoğlu ikilisi ise tüm bu süreçlerin dışında…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Kasım 2013

,

Yorum bırakın

ABD ERDOĞAN’IN ÜSTÜNÜ ÇİZDİ Mİ?

Önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ABD’ye gitti, şimdi de Başbakan Yardımcısı Bülent ArınçDavutoğlu ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’yle, Arınç da ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’la Türkiye-ABD ilişkilerini ele aldı; Suriye, Irak, Mısır, İran dosyalarını görüştü.

Bu görüşmeleri normalde 11 yıldır Başbakan Erdoğan yapardı. Neredeyse ortalama yılda iki kez ABD’ye gider Bush’la ve Obama’yla görüşürdü; Washington’un verdiği yol haritalarını iktidarının dayanağı olarak alır, Büyük Ortadoğu’da uygulamak üzere “model ortak” sıfatıyla yurda dönerdi.

ABD başkanlarıyla sıkça telefonda da görüşürdü. Azıcık çizginin dışına kaysa Bush ya da Obama arar ve çizgiyi anımsatırdı. Hatta Beyaz Saray bu telefon görüşmelerinden birinin fotoğrafını da yayımlamıştı. Obama’nın sol elinde telefon, sağ elinde beyzbol sopası vardı. Oraları iyi bilen Egemen Bağış Washington’un mesajını “onlarda beyzbol sopası tespih gibidir, sürekli eldedir” diyerek milletin gözünde yumuşatmaya çalışmıştı.

Neyse uzatmayalım. Erdoğan son olarak bu yılın Mayıs ayında Washington’da, Beyaz Saray’daydı. Hatta Obama ile Erdoğan ortak basın toplantısı düzenlendiği sırada yağmur yağmış ve basının tüm yandaş kalemleri koro olup söylemişti: “Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda.” Bu sözleri ErdoğanObama görüşmesine başlık yapan, manşet yapan bile vardı.

AKP’NİN HAZİRAN YALANI

Sonra araya soğukluk girdi. Kimileri o soğukluğun kaynağının Haziran Halk Hareketi olduğunu propaganda etti, ediyor. ABD’den gelen kimi “gösteri hakkı” açıklamalarını iddialarına dayanak yapıyorlar.

Oysa bu gerçek değil. Hem de iki kere: Birincisi direnişin sahibi halk olduğu ve hedefinde ABD’yle birlikte Erdoğan olduğu için. İkincisi de ABD’nin Erdoğan’dan kurtulmak istediğinde böyle pahalı operasyonlara ihtiyacı olmadığı için! Danışmanının ifadesiyle “deliğe süpürmek” kolaydır.

Ancak Erdoğan ve kurmayları, medya üzerinden yaptıkları bir psikolojik harekâtla Türkiye-ABD ilişkilerindeki soğukluğu Haziran’a endekslemeye çalıştılar. Böylece hem Haziran direnişinin arkasında ABD’nin olduğunu propaganda ederek direnişi karalamış olacaklar, hem de ABD’yle esas sorunu perdelemiş olacaklardı!

Fakat bu yalana kendi tabanlarını bile ikna edemediler.

OBAMA DİREKSİYON KIRIYOR, ERDOĞAN SAVRULUYOR

Esas mesele ise başkaydı. AKP ile ABD arasında bir kırılma varsa da, bunun tarihi Haziran değil, 3 Temmuz’du. Yani Müslüman Kardeşler iktidarının Mısır’da yıkıldığı gün. ABD bu süreçte Mısır’ı tamamen kaybetmemek üzere bir manevra yapmış fakat model ortağı, projesinin eş başkanlığı bu manevraya uyamamıştı.

Öte yandan 21 Ağustos kimyasal komplosu sonrasında Suriye meselesini savaşla çözemeyeceğini kabul etmek zorunda kalan ABD, manevra yapmış ve Rusya’nın planlarına mecbur kalmıştı. Fakat model ortağı, Suriye’de de o manevraya uyum sağlayamamıştı.

Diğer taraftan Ortadoğu’da toplamda bir değişikliğe gitmek zorunda kalan ABD, İran’la da masaya oturmaya mecbur kalmıştı. Model ortağı burada da savruldu.

Ve en önemlisi ABD, Irak’ı İran’ın nüfuzuna terk etmemek için Nuri El Maliki’yle de uzlaşmak zorundaydı. Maliki’yle uzlaşmak demek mecburen Irak’ın birliğini şimdilik kabul etmek ve Ankara-Erbil hattının Bağdat karşıtı operasyonlarını bir süreliğine rafa kaldırmak demekti. AKP bu zorunlu manevraya da ayak uyduramadı.

Özetle otobüsün şoför koltuğunda oturan Obama direksiyonu sola kıvırınca en arkadaki Erdoğan sağa savruluyordu.

ERDOĞAN’IN ÜSTÜNÜ MİLLET ÇİZDİ

Peki, ABD Erdoğan’ın üzerini, bu manevralara uyum sağlayamadığı için çizdi mi? Hayır!

Eskiden ABD’nin Türkiye’de birden fazla seçeneği olurdu. Washington’un A olmazsa B, B olmazsa C ile yola devam etme kabiliyeti vardı. Fakat artık yok. ABD zayıfladıkça, böyle kabiliyetleri de azalıyor. Artık Washington’un Türkiye’de ikinci bir seçeneği yok.

Hatta diyebiliriz ki, Türkiye’de artık toplamda zaten iki seçenek var: ABD’nin seçeneği, Türkiye’ni seçeneği.

GülGülen ittifakı, ABD açısından Türkiye’ye kumanda edebilecek bir seçenek değildir. Bu ittifakın değeri, ABD’nin Erdoğan’ı çizgi içinde tutma sopası olabilmesine bağlıdır.

ABD, yerine gerçekçi bir seçenek bulmadan, asla Erdoğan’ın üstünü çizmez.

Üstünlük milli güçlerdedir! Erdoğan’ı da, Erdoğan için sopa görevi görecek kuvvetleri de çizme kabiliyeti artık milli güçlerindir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2013

, , , , , , ,

1 Yorum

MARJİNAL ADAM: ERDOĞAN

Başbakan Erdoğan birkaç gün önce kameraların karşısında sitem etti: “Çözüm sürecinde yalnız bırakıldık.” (Yeni Şafak, 20 Kasım 2013)

Erdoğan’ın bu dikkat çekici konuşmasında “11 yıl boyunca hep yalnız bırakıldık” demesi, aslında birkaç yönüyle incelenmesi gereken bir siyasal ve sosyolojik meseledir. Biz öncelikle “yalnızlık” boyutunu, 11 yıllık AKP iktidarının geldiği nokta bakımından inceleyeceğiz:

HANİ PROTESTOCULAR BİR AVUÇTU?

“Çözüm süreci” dedikleri Öcalan Açılımı’nın başladığı günlerde gazetelere, televizyonlara en çok servis edilen haberdi: “Anketlere göre süreç yoğun bir şekilde destekleniyor.”

Oysa anketler doğru değildi; halk Öcalan’la müzakere edilmesine, ABD’nin projesinin adım adım gerçekleştirilmesine karşıydı. Hatta Akil Adamlar heyeti de aslında toplumdaki bu tepkiyi yumuşatmak için icat edilmişti. Ancak yandaş kalemler, üstelik Akil Adam heyetlerinin gittikleri tüm illerde protesto edilmesine rağmen, “destek çok yüksek” yalanını sürekli kullanmayı sürdürdüler.

Başta Erdoğan olmak üzere hükümetin tüm ağır topları ise Akil Adamları ve Öcalan Açılımı’nı protesto eden milleti, ekranlardan “marjinal” diye suçladılar.

Şimdi Erdoğan, “çözüm sürecinde yalnız bırakıldık” diyerek, asıl marjinalin kendilerini olduğunu itiraf etmiş oluyor!

AKP KOALİSYONUNUN BİLEŞENLERİ

Gelin bu yalnızlaşma sürecine göz atalım şimdi de:

ABD’nin 3 Kasım 2002 tarihli turuncu darbesiyle kurulan AKP Koalisyonu çeşitli bileşenlerden oluşuyordu:

1) Bir kere tarikatlar koalisyonuydu…

2) En başta Fethullah Gülen cemaati vardı.

3) Diğer yandan Milli Görüş geleneğinin önemli bir parçası “Yenilikçi Kanat” üzerinden AKP Koalisyonu’na taşınmıştı.

4) Sonra TÜSİAD, yani en büyük sermaye vardı. Zira TÜSİAD, ABD’nin projesinde olmak zorundaydı.

5) TÜSİAD olunca, haliyle liberal kesimler de olacaktı.

6) Diğer yandan geçmişin sağ tandanslı, MHP kökenli, milli-muhafazakâr denilebilecek kesimler de koalisyonun önemli bir bileşeniydi.

7) Sermayeye ve merkez medyaya eklemlenmiş sol maskeli dönekler de koalisyonun bir parçasıydı. Sayıları azdı ama etkileri fazlaydı. Zira Sol’un döküntüsü de olsalar, muhafazakârlardan çok daha birikimliydiler.

2007’DE DÖNÜLEN VİRAJ

Erdoğan iktidar oldukça, bu kesimlerle çelişmeleri ortaya çıkmaya başladı. Zira Erdoğan iktidar oldukça, daha çok iktidar istedi; koalisyon içindeki önemini dev aynasında, diğer bileşenleri ise cüce aynasında görmeye başladı. Haliyle bileşenlere kulaklarını kapamaya, sadece kendi aynasına bakmaya başladı…

Erdoğan’a ilk yanıt 2007’de Cumhuriyet Eylemleri’yle geliyordu. Fakat hem Cumhuriyet Eylemleri’ne önderlik eden kuvvetlerin bir bölümünün sistemle uzlaşması, hem Cumhuriyet’in merkezi kurumlarının cesur davranamaması, hem de AKP koalisyonu bileşenlerinin bu elemlere karşı “birbirine sımsıkı sarılması” Erdoğan’ı devrilmekten kurtardı.

Bu virajı alan Erdoğan, artık tüm virajlar bitti varsayarak düz yolda sürekli gaza bastı.

ÇÖZÜLENİN RUH HALİ

Ta ki 19 Mayıs 2012’ye kadar…

O gün alanlara TGB önderliğinde çıkan Jöntürkler, AKP Koalisyonu’nu dağıtacak halk hareketini başlatmış oldu.

Önce Koalisyonun milliyetçi kesimleri Erdoğan’ı terk etti. Sonra hızla diğerleri: Bazı sermaye grupları, liberaller, sol maskeli dönekler… Şimdi de Cemaat var sırada…

Erdoğan artık gittikçe yalnızlaşıyor, kullandığı terminolojiyle söylersek, marjinalleşiyor…

O yüzden daha çok sinirli, o yüzden daha sık ulan’lı, be’li konuşuyor… Vekilleri ile Valileri, ağız bozukluğunda birbiriyle yarışıyor.

Bu ruh hali, çöken, çözülen ve dağılan kuvvetlere özgüdür!

Memlekete hayırlı olsun!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Kasım 2013

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın