Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

AKP’NİN Şİİ’MSİ KARTI: İZZETTİN DOĞAN

Bağdat’a giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye ile Irak arasında iki yıldır yaşanan gerilimin bittiğini söyledi ve “artık beyaz sayfa açıyoruz” dedi. (Yeni Şafak, 11 Kasım 2013)

AKP BEYAZ BAYRAK SALLIYOR

Davutoğlu’nun Irak’la “beyaz sayfa açmasını”, biz, AKP’nin bölgeye beyaz bayrak sallaması olarak okuyoruz. Nitekim bu köşede AKP’nin Irak, İran, Suriye ve Mısır konularından geri adımlar atmaya başladığını birkaç kez incelemiştik.

Şimdi AKP, bölgeye beyaz bayrak sallamasını, diplomatik bir başarı gibi göstermeye, “beyaz sayfa açtık” gibi barışsever sözlerle perdelemeye çalışacak, çalışıyor…

Kuşkusuz bölge, beyaz bayrak sallanmasını bir ölçüde kabul edecek, bundan yararlanmaya çalışacak. Fakat AKP’nin Suriye’de Beşar Esad’ı, Irak’ta Nuri El Maliki’yi yıkma girişimini de arşivin en önemli rafında tutacak!

DAVUTOĞLU’NUN SÖZLERİNDEKİ ŞİFRELER

Davutoğlu’na göre, Türkiye ile Irak arasındaki iki yıllık gerilimin bitmesinde ve beyaz sayfa açılmasında etkili olan üç unsur şöyle:

1. “En önemli faktör Irak içindeki yumuşama.”

Maliki’nin değil, AKP’nin “yumuşadığını” ortada. Davutoğlu bu sözle eğer Maliki ile Barzani’nin ilişkileri normalleştirmesine vurgu yapıyorsa, o ilişkileri germeye çalışanın da AKP olduğu ortada. Dolayısıyla bu söz ancak Bağdat’a “Erbil’i kışkırtmayacağız” sözü anlamında okunabilir.

2. “İkinci boyutu, seçimler yaklaşıyor.”

Allavi-Haşimi ikilisine dayanarak Maliki’yi devirmeye çalışan ve başarısız olan Davutoğlu, bu açıklamasıyla önümüzdeki seçimleri de Maliki çizgisinin kazanacağına işaret etmiş oluyor.

3. “Üçüncü boyutu ise bölgede Suriye bağlamında bir Şii Sünni çatışması ihtimali doğarken bu atmosferi kıracak, gerilimi dağıtacak, mezhep çatışmasından medet uman çevrelerin planlarını bozacak en önemli şey, Türkiye Irak ve Türkiye İran ilişkileridir.” (Yeni Şafak, 11 Kasım 2012).

Davutoğlu’nun üçüncü etkeni üzerinde biraz daha ayrıntılı durmalıyız.

İRAN’DAN MEZHEP ÇATIŞMASI UYARISI

Suriye’ye Batı baskısı, her ne kadar bir mezhep savaşı temelinde başlamadıysa da, oraya doğru evirilmesinde Atlantik kuvvetlerinin sayısız çıkarı var. Çünkü bölgenin Şii-Sünni şeklinde bölünmesi ve taraflar arasında uzun süreli savaşlar çıkması, her takvimde emperyalizme bölgeye müdahale imkânı verecektir.

Nitekim bölgedeki savaşın diğer tarafını temsil eden İran da artık bu tehlikeye dikkat çekmektedir. BBC’ye konuşan İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, mezhep savaşı uyarısı yapmaktadır: “Bazıları dar görüşü çıkarları için düşmanlıkları körükledi. Suriye, Irak ve Pakistan şu anda mezhep çatışmaları artışı gösteren başlıca ülkeler arasındadır. Sünniler ile Şiiler arasındaki çatışma, sadece bölge değil bütün dünya için en ciddi güvenlik tehdidi. İslam dünyasında mezhep eksenli bir bölünmenin hepimiz için bir tehdit olduğunu anlamamız gerektiğini düşünüyorum.” (BBC Türkçe, 11 Kasım 2013).

AKP’NİN ÇARESİZ HAMLELERİ

Zarif’in Davutoğlu’yla yaptığı son görüşmede bu konunun en önemli gündem maddesi olduğu anlaşılıyor.

Mezhep çatışmasının kaynağı, emperyalizmdir; Irak’ı işgalidir, Suriye’yi bölmek istemesidir. Peki, AKP bariz rolü de olan bu saflaşmada şimdi ne yapacak?

Davutoğlu’nun açıklamalarından iz sürelim: “Sistani, çok saygı duyduğum birisi. Sünni Şii gerilimini düşüren, terör saldırılarının intikam kültürü haline dönüşmesini engelleyen, olağanüstü pozitif rol oynayan birisi. Üç ilim adamını götürüyorum o yüzden. H. Kamil Yılmaz, Hüseyin Hatemi ve İzzettin Doğan’ı da götürüyoruz. Şii Sünni geriliminin önüne geçilmesini konuşuruz.” (Yeni Şafak, 11 Kasım 2013)

Böylece İzzettin Doğan’ın sadece Fethullah Gülen’in Cami-Cemevi projesine dâhil olmadığını da öğrenmiş oluyoruz. Davutoğlu’nun açıklamasına bakılırsa, Doğan aynı zamanda AKP’nin bölgede Şii’msi bir kartı olarak kullanılacak.

Kuşkusuz Doğan’ın bu alanda bir karta dönüşmesi, AKP’nin düştüğü çaresizliğin göstergesidir.

AKP bölgede Sünni-Şii gerilimini gerçekten düşürmek istiyorsa, Doğan gibi kartlarla komşularını oyalamayacak; önce Esad’ı yıkma hedefinden tamamen vazgeçtiğine bölgeyi inandıracak!

İşi oldukça zor…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Kasım 2013

, , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN VALİSİNE, MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ

Afyon’da polis gece yarısı öğrencilerin uğrak yeri olan kafelere baskın yaptı, kimliklerini sorguladı ve adreslerini tek tek belirledi. (Hürriyet, 10 Kasım 2013)

Amaç? Kafelerden kalkan gençlerin kızlı erkekli evlere gitmesini önlemek!

ERDOĞAN’IN POLİSİ

Manisa’da ise polis, üç kız öğrencinin kaldığı eve, iki erkek misafiri olduğu gerekçesiyle gece yarısı baskın yaptı!

Polisler “Kaç kişi kalıyorsunuz?”, “Kızlı-erkekli mi oturuyorsunuz?” diye sorduktan sonra, beş öğrenciye de ayrı ayrı 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Çevreyi rahatsız etmek” maddesinden 88 lira para cezası kesti! (Hazal Polat, Radikal, 10 Kasım 2013)

Polisin gece yarısı ev basıp, “kızlı erkekli mi oturuyorsunuz” diye insanları sorgulaması hukuki midir? Elbette değil. Polis, o “yetkiyi” hukuktan değil, Erdoğan’dan almaktadır!

Zira hukuk, polisin elini pek çok konuda fazlasıyla bağlamaktadır. İşte yaşadığım bir örnek:

KANUN POLİSİ

Heybeliada’da bir arkadaşımla birlikte 75 dakika bisiklete bindim, fakat aynı zamanda pansiyonu da olan bisikletçi benden 120 dakika parası kesti ve paranın üzerini vermedi. Oysa yasal değildi. Nitekim bir önceki hafta, başka bir bisikletçiden kiraladığım bisikleti 85 dakika kullanmış ve 85 dakika parası ödemiştim.

6 TL alacak için konunun peşine düştüm. Önce zabıtaya gittik. Müdür, alacağımızın tahsili için yanımıza bir memur verdi. Bisikletçi önce yalan söylediğimizi, iki saat sürdüğümüzü iddia etti. Zabıta memuru, pansiyonun güvenlik kamerası kayıtlarına baktı. Sonra pansiyonun sahibi zabıtanın koluna girdi, biraz ilerleyip bir şeyler konuştu. Ardından yanımıza gelen zabıta elinden bir şey gelemeyeceğini söyledi. Pansiyon sahibi de sokak ortasında avaz avaz bağırıp, bizi haşladı! Konunun peşinde olacağımı ve paramı yedirmeyeceğimi söyledim. Zabıta konuyu polise götürmemizi söylerken, sokağın çıkışında ekledi: “Kamera kayıtlarına göre haklısınız, 75 dakika sonra teslim etmişsiniz bisikleti.”

Neyse, polise gittik, durumu anlattık. Çözüm bekliyoruz. Buraya dikkat! Komiser, konu alacak verecek davası olduğu için, yasalara göre elinden bir şey gelemeyeceğini belirtti! Gülerek espri yaptım: “Zabıta çözemedi, polis çözemiyor, vatandaşı mafyaya mı yönlendiriyorsunuz?”

Sonrasında işin içinde pansiyon sahibi tarafından azarlanmak da olduğu için şikâyetimi kabul etmek zorunda kaldılar. İki saat süren işlemlerin ardından yasal süreç başlamış oldu. Artık Savcı’nın dava açmasını bekliyoruz!

Yani söyleyeceğim şu ki, polis kanunları esas alırsa, aslında pek çok konuda eli kolu fazlasıyla bağlıdır. Ama maalesef polis kanunları değil, artık Erdoğan’ın sözlerini esas alıyor. Sadece polis de değil, valiler de…

ERDOĞAN’IN VALİSİ

Nitekim Adana Valisi Hüseyin Avni Coş da, kanunları hiçe sayarak, Erdoğan’ın kızlı-erkekli sözlerini “talimat kabul ederim” diyen ilk Vali olmuştu.

29 Ekim kutlamalarında Türk Bayraklı rozet dağıttığı için herkesin gözü önünde Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zihni Aldırmaz’ı azarlayan Vali, son olarak 10 Kasım törenlerinde halkı azarladı. Hatta kameralara yansıdığına göre küfür etti, parmak sallayarak vatandaşı tehdit etti.

Şaşırmadık, zira vatandaşa “ananı da al git” diyen bir başbakanın valisiydi kendisi…

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİ

Aracına binerek tören alanını terk eden Vali Coş, haliyle yoğun şekilde protesto edildi. Vali Coş bu protestolar üzerine aracını durdurdu ve geri dönerek korumalarıyla birlikte vatandaşın üzerine yürüdü. Sanırım “cesur vali” imajıyla vatandaşın sineceğini ve protestoların kesileceğini sandı.

Ama tersi oldu. Vatandaşlardan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları yükseldi. Halk, korumaların almaya çalıştığı vatandaşı vermediği gibi anayasal protesto hakkını daha da cesurca kullandı. Coş da korumalarıyla birlikte aracına koşup, alandan kaçmak zorunda kaldı.

Sonuç: Erdoğan’ın Valisi olmak bugün artık zor, zira karşılarında Mustafa Kemal’in askerleri var!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Kasım 2013

Yorum bırakın

PKK’NİN YENİ HEDEFİ: İRAN

İran-PKK ateşkesi sona mı erdi?

PKK’nin İran kolu PJAK’a bakılırsa, İran 25 Ekim 2013’ta iki PJAK üyesini idam ederek ateşkesi bozan taraf oldu. PJAK da bu iki idam üzerine İran hedeflerine saldırılar düzenledi.

Peki, aslında olan ne? Gerçekten ateşkes bozuldu mu? Ateşkesi bozan kim? İran’ın hedefi ne?

PKK: İRAN AKP-İMRALI GÖRÜŞMESİNDEN RAHATSIZ

Gelin önce PJAK’ın konuyu nasıl ele aldığına bakalım. BBC Türkçe servisinin, PKK ve PJAK yetkilileriyle bu konuda yaptığı görüşmeye göz atalım:

PJAK’ın Genel Başkanı Hacı Ahmedi,  “İran’ın Kürt siyasi mahkûmları idam ederek 2011’den beri geçerli olan ateşkesi çiğnediğini ve son idamların Türkiye’ye yakınlaşma mesajı olduğunu” söylüyor. Ahmedi Türkiye’ye mesajın ne olduğunu da açıklamış: “İran, Türkiye’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’la görüşmelerinden rahatsız ve bunu bozmak istiyor.”

Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal da idamları İran’ın Türkiye’ye mesajı şeklinde yorumluyor. Kartal’a göre mesaj şu: “Ortadoğu’da, özellikle de Suriye’de ortak hareket edelim.”

İRAN SURİYE’DE ÖZERKLİĞİ DESTEKLER Mİ?

Hem PJAK hem de Kongral-Gel İran’ın PKK’yi hedef alarak Türkiye’ye yakınlaşma mesajı vermeye çalıştığını söylüyor. İran’ın AKP-PKK görüşmelerinden rahatsız olduğunu savunuyor.

Bu açıklamalar, MİT kaynaklı bazı haberlerle de uyumlu gözüyor. Örneğin Yeni Şafak İran istihbarat şefi Kasım Süleymani’nin son dokuz ayda PKK yönetimiyle altı kez görüştüğünü, Tahran’ın PKK’den Türkiye’yle ateşkesini bozmasını istediğini, karşılığında da “Suriye’de özerk yönetimi destekleriz” mesajı verdiğini yazdı.

SURİYE’NİN BİRLİĞİNİ KİM SAVUNUYOR?

Gelin hep birlikte akıl yürütelim:

1. PJAK Genel Başkanı’na göre İran PJAK’la ateşkesi bozdu çünkü Türkiye’nin Öcalan’la başlattığı süreçten rahatsız.

Tahran Ankara ile PKK’nin yakınlaşmasından rahatsızsa, ki olabilir, hatta görüşme süreci baltalansın istiyorsa, neden PJAK’a saldırsın ve ateşkesi bozsun?

2. Yeni Şafak’ın iddia ettiği gibi Tahran, Türkiye-PKK ateşkesinden rahatsızsa, ki olabilir, bunun bozulmasının karşılığı Suriye’de özerk yönetimin desteklenmesi olabilir mi? Suriye’nin bölünmesi ABD’nin mi, Ankara’nın mı, yoksa Tahran’ın mı hedefi?

BARKEY: PJAK ATEŞKESİ BOZACAK

Bakın aslında Tahran’ın 25 Ekim’de iki PJAK’lıyı idam etmesiyle başlamış bir sorun değil bu gelişme. Her ne kadar Türkiye’de ve Batı basınında İran’ın idamlarıyla başlayan bir süreçmiş gibi tartışılsa da, gerçek başka.

Zira ateşkes Ekim’den önce, Ağustos ayı sonunda fiilen bozulmuş durumda. Nitekim o tarihten itibaren PJAK’ın çeşitli saldırılar yaptığı görülüyor. En son 11 Ekim’de, yani idamlardan iki hafta önce, PJAK Baneh’te saldırı düzenliyor ve beş Devrim Muhafızını öldürüyor.

Peki neden?

Yanıtı Kürdistan’ın mimarlarından Henri Barkey Ağustos ayında veriyor: “Türkiye’deki Kürtler çözüm sürecinde bir şeyler elde ediyorlar, Suriye’deki Kürtler ayaklanıyor, Kuzey Irak’taki Kürtler otonomi kazanmış… Geriye kim kaldı? İran. PJAK’ın şu anda İranlılarla ateşkesi var ama bu ateşkes devam etmeyebilir.” (Akşam, 5 Ağustos 2013)

Yoruma gerek var mı?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Kasım 2013

, , , , , ,

1 Yorum

AK-KAİDE

Başbakan Erdoğan İsveç Başbakanı’yla ortak basın toplantısında kendisine “El Kaide’nin Suriye’ye Türkiye üzerinden geçtiği” iddialarını soran gazeteciye, alaylı bir şekilde “öyle bir grup mu varmış?” diye sordu. Ardından “El Kaide Türkiye’de barınamaz. Biz sadece ÖSO ve SUK’u destekliyoruz” dedi. En sonunda da “iftiradır, yalandır” diyerek konuyu kapattı. (Hürriyet, 8 Kasım 2013)

İSTANBUL BOMBACILARI SURİYE’DE SAVAŞTI

1. Erdoğan’ın Esad’ı devirmeyi ilan etmesinden bir süre sonra Suriye’den Türk vatandaşlarının ölüm haberleri gelmeye başladı. Osman Karahan, Metin Ekici, Baki Yiğit ve pek çok isim…

İsimler tanıdıktı. El Kaide üyesiydiler ve 15-20 Kasım 2003’te İstanbul’u kana bulamış ve 63 kişiyi öldürüp, 750 kişiyi de yaralamışlardı. Osman Karahan bombacıların avukatıydı. Metin Ekici, bombalı saldırıda kullanılan aracın sahibiydi. Baki Yiğit bombacıydı.

Meğer El Kaide davasının 69 sanığı, 2011 yılına kadar parça parça tahliye edilmişti ve Türkiye’den Suriye’ye, Esad’ı devirmeye gitmişlerdi.

ELKAİDE, ÖNCE AKP’NİN DESTEKLEDİĞİ ÖSO’NUN İÇİNDE

2. ÖSO’nun siyasi liderlerinden Haitham Qdemathi, Cilvegözü Sınır Kapısı’nda gazeteci Ayça Söylemez’e röportaj veriyor. Genelde sınırın Türkiye tarafında kaldığını belirten Qdemathi şöyle diyor: “ÖSO’da Suriye’nin dışındaki ülkelerden gelen El Kaide üyelerinin olduğunun farkındayım. Bizimle savaştıkları için hepsine minnettarız.” (BİANET, 27 Ağustos 2012)

3. Adana’da Mayıs ayında El Kaide’ye operasyon yapıldı. Sarin gazı ve kimyasal silah yapımında kullanılan ve ancak devlet onayıyla temin edilebilecek türden maddeler ele geçirildi. Dava sürüyor.

4. Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vitaliy Çurkin, ellerindeki istihbaratı Güvenlik Konseyi’nin 68. oturumunda açıkladı: Suriyeli ve Türk vatandaşlar, kimyasal silah yapımı için 10 ton bileşim satın almaya kalkışmışlardı.

5. HIV virüsü taşıtan Afrika kökenli El Kaide militanlarının, Antakya’da yasadışı oluşturulan hastanelerde tedavi edildiği ortaya çıktı. (Yurt, 16 Eylül 2013)

EBU GUREYB’DEN ÖNCE TÜRKİYE’YE, SONRA SURİYE’YE

6. Foreign Policy dergisi Gaziantep’te El Kaide militanlarından Ebu Ömer ile bir söyleşi yaptı. Ebu Ömer, 6 hücre arkadaşıyla birlikte Ebu Gureyb hapishanesinden kaçtıklarını ve Türkiye üzerinden Suriye’ye geçtiklerini anlatıyordu.

El Kaide roketatarlarla ve 12 bombalı araçla Irak’taki Ebu Gureyp hapishanesine saldırmış ve 29 Iraklı güvenlik görevlisini öldürerek 500 militanı kaçırmıştı.

7. BBCTurk’ün deneyimli muhabiri Rengin Arslan, 8 ay boyunca Suriye’de El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi’nde savaşmış bir Suriyeli Türkmen’le konuştu geçenlerde. Açık açık anlatıyordu: “Cezayirliler, Tunuslular, Afganlar vardı. Ellerinde dolar dolu çantalarla Türkiye sınırından girdiler.” (BBCTürk, 6 Kasım 2013)

8. CNN International’ın muhabirlerinden Nick Paton Walsh, Hatay havaalanındaki El Kaide üyelerini görüntüledi ve Suriye’ye nasıl geçtiklerini haberleştirdi. (CNN, 7 Kasım 2013)

KONYA’DAN SURİYE’YE EL KAİDE ROKETİ

9. Adana’da bir TIR’a baskın yapıldı. 1200 roket yakalandı. Meğer Adana ve Konya’da üretilen parçalar Adana’da birleştirilip roket yapılıyormuş, sonra da Hatay’a, AKP’nin kurduğu kamplara götürülüyormuş. Resmi açıklamaya göre de Suriye’ye sevkiyat Reyhanlı üzerinden yapılıyormuş. (8 Kasım tarihli Aydınlık, Bugün, Akşam).

10. AKP’nin Suriyeli muhaliflerden sorumlu Koordinatör Valisi Veysel Durmaz, El Kaide’nin Türkiye’deki varlığını ve bazı dernekler üzerinden örgütlendiğini doğruladı. (Aydınlık, 8 Kasım 2013)

10 örnekle yetinelim ve Başbakan Erdoğan’ın hakkını verelim: Türkiye’de El Kaide yok, Ak-Kaide var!

ÇOK ÖNEMLİ NOT

Bugün “özgürlük savaşçıları” Tuncay Özkan ve Merdan Yanardağ’ın yerine İstanbul Kitap Fuarı’ndayım. TÜYAP G-12 imza salonunda, önce 12.00 – 13.00 arasında Merdan Yanardağ’ın, ardından da 13.00-16.00 arasında Tuncay Özkan’ın kitaplarını sizlere, iki değerli meslektaşımız adına imzalayacağım.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Kasım 2013

Yorum bırakın

ERDOĞAN STRATEJİK SAVUNMADA

Başbakan Erdoğan’ın “kızlı-erkekli” açıklaması, kuşkusuz gerçekte olmayan bir sorun üzerinden, AKP’nin toplumu muhafazakârlaştırma hedefine işaret ediyordu. Ufuk Ötesi’nde olayın bu yönünü inceledik.

Erdoğan, “kızlı-erkekli” diyerek öğrenci gençliği hedef alan saldırısını, önceki gün “meşru-gayrimeşru hayatlar” diyerek sürdürdü.

Üstelik bu kez karşısına aldığı cepheyi, daha da genişletti: Bankta oturan bir çift, Yıldız Parkı’nda yürüyen bir çift, sahilde dolaşan bir çift, Kadıköy vapurundan inen bir çift…

ERDOĞAN HÜCUMDA MI?

Tablo ilk bakışta şöyle mi okunuyor?

Erdoğan Haziran Halk Hareketi’ni püskürtmüş ve artık karşı saldırıya mı geçmişti? Zaten Kızılcahamam Kampı’nda partisine “defansta değil, ofansta olacağız” diyordu…

Dahası Erdoğan, Gezi’nin iki önemli bileşenine de yönelmişti. Önce tribünler, şimdi de kampüsler, yurtlar, öğrenci evleri…

AKP, karşısındaki barikatı yıkmış ve artık açık açık “gizli ajandasını” uyguluyor, gümbür gümbür hedefine mi ilerliyordu?

Peki, ilk bakışta böyle görünen bu tablo gerçek mi?

AKP YÜZDE 35’İN ALTINDA

Hayır değil!

Hem türban atağı hem de “kızlı-erkekli” açıklama, gerçekte Erdoğan’ın gücüne değil, tersine güçsüzlüğüne işaret ediyor.

Açalım:

Erdoğan’ın bu yılın başında yüzde 52’ye kadar yükselen desteğinin artık yüzde 40’ın altında olduğu biliniyor. Son ayın anketlerinde, yüzde 35’in altında seyrettiği belirtiliyor.

Hatta desteği yüzde 50’nin altına düştüğü için, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hedefinden de vazgeçtiği konuşuluyor.

Ankara’da kritik 18 ay senaryolarının konuşulması ve Erdoğanlı-Erdoğansız hükümet seçeneklerinin tartışılması, işte bu güç kaybının sonucudur.

TAKTİK HAMLE ARAYIŞI

Özetle Erdoğan artık stratejik bir gerileme içindedir ve hızla güç kaybetmektedir.

Erdoğan ve kurmayları, işte bu güç kaybına ve siyasi erozyona karşı taktik geliştirmeye çalışıyor.

Türban ve özel yaşama müdahale, bu taktik arayışların gereğidir. Bir yönüyle siyasi hedeflerinin parçasıdır ama aynı zamanda ve daha önemlisi, çemberi kırabilme arayışıdır. Yani savunmada olduklarının göstergesidir.

Kısacası Erdoğan ve kurmayları, stratejik savunmada taktik hamleler yapmaktadır.

Hedef özetle şöyledir: Her halükarda Erdoğan’ın, 90’ların ortasından beri kemikleşmiş bulunan yüzde 20’lik bir kitlesi vardır. Muhafazakâr yapıdaki bu kitle, türban ve “kızlı-erkekli” açıklamalarla diri hale getirilir. Erdoğan, bu taktik hamlelerle, saflarını sıklaştırır.

Erdoğan’ın Kızılcahamam Kampı’ndaki konuşmasında, önümüzdeki yerel seçimleri, 3 Kasım 2002 seçimlerinden bile önemli gördüğünü açıklaması ve partisinden daha fazla çalışmasını istemesi anlamlıdır.

İşte Erdoğan bu taktik hamlelerle o yüzde 20’ye dayanarak ayakta kalmaya ve yine o yüzde 20’ye dayanarak yüzdesini artırmaya çalışmaktadır.

AKP’NİN YENİ EĞİLİMİ KIRMA ŞANSI YOK

Peki, başarabilir mi?

Erdoğan’ın taktik hamlelerinin AKP içinde ancak çeşitli tevillerle birlikte savunulabilmesi, başaramayacaklarını gösteriyor. Bülent Arınç’ın, Muammer Güler’in, Nurettin Canikli’nin açıklamalarının satır araları, derin anlamlar içermektedir.

Türkiye bir kez Cumhuriyetin yeniden inşası eğilimine girdi. ABD’nin ve AKP’nin ülkeyi o eğilimden döndürmesi, artık mümkün değildir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Kasım 2013

,

Yorum bırakın

ABD’NİN DÜŞÜŞÜNÜN SONUÇLARI

ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, Irak ve Afganistan’da 12 yıl süren maliyetli savaşların ardından, ülkesinin içe dönme ve çatışmalardan uzak kalma eğilimine girdiğini söyledi. (Amerika’nın Sesi, 6 Kasım 2013)

Washington’daki düşünce kuruluşlarından Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde yetkililere ve strateji uzmanlarına seslenen Hagel, ABD’nin bundan sonra izleyeceği stratejiyi de açıkladı: “Bölgesel güvenlik tehditleriyle mücadele etmek için daha az iz bırakacak, nokta hedefleri vuracak özel operasyon güçlerine ve insansız hava uçaklarına ağırlık verilecek. Ortak devletler eğitilecek ve desteklenecek.”

Öte yandan ABD’nin önceki Savunma Bakanı Robert Gates ise nokta vuruşu ve insansız hava uçaklarına dayalı askeri stratejinin gerçeklerden uzak bir görüş olduğunu savunuyor. Gates, savaşların ancak kara savaşıyla kazanılabileceğini belirtiyor. (Gates’in de aslında geri çekilmeci olduğunu fakat ‘ya tam çekilelim, ya da sonuna kadar ilerleyelim’ çizgisini savunduğunu belirtelim.)

Bu iki açıklamanın özeti şudur: ABD’nin kazanabileceği bir savaş artık olmayacak!

ABD hâkim sınıflarını da “içe kapanmak” ya da “savaş çıkarmak” şeklinde iki farklı stratejiyle çarpıştıran bu durum, Ufuk Ötesi’nde sıkça dikkat çektiğimiz gibi ABD’nin düşüşünden kaynaklanmaktadır.

DÜŞEN KUVVET, İSTİHBARAT ZAFİYETİ YAŞAR

Artık ABD’nin bu düşüşünün sonuçlarını, bölgeye ve dünyaya etkisini inceleyebiliriz. Zira etkiler artık daha somut olarak ortaya çıkıyor.

1. İnişe geçen kuvvetler, ciddi istihbarat zafiyetleri yaşar. Önce Wikileaks belgeleri, şimdi de NSA dinlemeleri ABD’nin bu zafiyeti ne oranda yaşadığını göstermektedir.

ABD ne Wikileaks belgelerini açıklayan Julian Assange’ı, ne de NSA dinlemelerini açıklayan Edward Snowden’i engelleyebilmiştir.

Ayrıca ABD ne Assange’ın ne de Snowden’in sığındığı ülkelere ciddi ve etkili bir baskı uygulayabilmiştir.

2. İnişe geçen büyük devlet, merkezkaç etkisi yaratır. Madde zayıfladıkça, çekim gücü azalır.

Nitekim ABD’nin müttefikleri özellikle son üç yıldır, merkezkaç eğilim içine girmeye başladı. ABD’nin müttefikleri çeşitli gerekçelerle, bazen meyve ihracı, bazen silah alımı, bazen de dinleme gibi nedenlerle, Washington’a karşı ses çıkarmaya başladı.

3. İnişe geçen büyük devlet, tek başına ne savaş çıkarabilir, ne de barış yapabilir.

Son Suriye örneği tam olarak böyledir. ABD 2,5 yıldır Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı deviremediği gibi, sonrasında barış da yapamadı. Sonuç olarak Washington, Moskova’nın çizdiği rotaya mecbur kaldı.

DÜŞEN KUVVET, MÜTTEFİK KAYBEDER

4. Düşüşe geçen kuvvet, müttefiklerini kaybeder. Sırasıyla Türkiye, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da Sorosçu darbeler yapan ve işbaşına ABD projelerini uygulayacak isimleri getiren Washington, Türkiye hariç diğer ülkelerdeki mevzilerini teker teker yitirdi.

5. Düşüşe geçen kuvvet, adım adım çekilir. ABD, Ortadoğu’dan, Orta Asya’dan, Afrika’nın büyük bir bölümünden, Güney Amerika’dan çekiliyor. Yerini ise Çin dolduruyor. Fakat silahla değil, yatırımla…

ABD bir tek Çin’in etrafını çevrelemek için Asya-Pasifik’e yöneliyor. Ancak buradaki iki yıllık çevrelemenin de fiiline etkisiz ve sonuç almaya yetersiz kaldığı görülüyor.

6. ABD’nin düşüşü, küreselleşmeciliği zayıflattı, bölgeselleşmeciliği güçlendirdi. Asya’da, Afrika’da, Ortadoğu’da, Güney Amerika’da bölgesel ve kıtasal birlikler oluştu, gelişti.

7. ABD’nin düşüşü, doların saltanatını vurdu. Doların dünyadaki dolaşımı azaldı ve boşluğu önce Avro, şimdi de BRICS ülkelerinin milli paraları almaya başladı.

8. ABD’nin inşa ettiği uluslararası kurumların etkisi zayıfladı. Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların alternatifleri ortaya çıkmaya başladı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Kasım 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

TAYYİBAN KAFA

Başbakan Erdoğan “bu ülkede yaşam tarzları benim teminatım altındadır” dediğinde bilcümle ahmak, bu sözleri “demokrasi” sandı. Oysa “demokrasi bir tramvaydır” diyen o kafanın cümlesinin sonunda gizli bir tümce daha vardı: “Ama tarzı ben belirlerim!”

İşte Erdoğan artık o tarzı dayatmaya başladı.

Son olarak söylediği şu sözler konuyu nereye kadar götüreceğinin de işareti oldu: “Kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar. Muhafazakâr yapımıza ters. Vali Bey’e talimatı verdik. Denetimi yapılacak.”

ERDOĞAN’IN DAYATTIĞI HAYAT

Türkiye’nin “aynı evlerde kızlı erkekli yaşama” diye bir meselesi yoktur. Öğrencilerin yurt bulamaması, ev tutmaya ekonomik gücünün yetmemesi, bir evde 8-10 kişi kalmak zorunda kalması, bu şartlar nedeniyle cemaat ve tarikatlar tarafından avlanması, okurken çalışmaya mecbur kalması sorunu vardır!

Yani mesele “kızlı erkekli yaşama” meselesi değil fakat Erdoğan’ın imam nikahını meşrulaştırma, toplumu muhafazakarlaştırma ve baskı altına alma meselesidir!

Birkaç gün önce evli öğrencilerin kredi borçlarını silme ve evlenecek öğrencilere kredi verme adımları atan Erdoğan, şimdi de “kızlı erkekli” çıkışıyla öğrencileri imam nikâhıyla evlenmeye teşvik ediyor. Yani bir hayat dayatıyor!

5 yaşında okula başla! 4+4+4’ün birinci dördünden sonra dışarıdan oku, yani okuma! Andımızı okuma! 23 Nisan ve 19 Mayıs’ı kutlama, üşürsün! Kuran ve Peygamberin hayatını “zorunlu seçmeli” seç! Kızlı erkekli aynı ortamda bulunma; otobüsleri, sınıfları, okulları ayır! 15 yaşında evlen! En az 3 çocuk yap! Ama sezaryenle doğurma! 22’den sonra büfeden alkol alma! O kanalları izleme, şu gazeteleri okuma!

TÜRBAN ÖZGÜRLÜK DEĞİL, BASKI ARACIDIR

Erdoğan’ın “kızlı erkekli evlere valilik denetimi” açıklaması, anlamayanlar için bir başka gerçeği daha ortaya çıkarmıştır: Türban bir özgürlük aracı değil, bir baskı aracıdır!

Türban serbest olana kadar kıyafet özgürlüğü vardır fakat türban bir kez özgür olduktan sonra etek, kolsuz gömlek, sıra sıra her şey yasaktır!

Çünkü türban dinin emrettiği bir başörtüsü değil, Tayyiban kafaların elinde siyasal bir sembol, budayacakları özgürlüklerin örtüsüdür.

AKP NEYİ MUHAFAZA ETTİ Kİ!

Türban aynı zamanda “özgürlükler muhafazakâr yapımıza ters” diyen zihniyetin 11 yılda muhafaza edemediği gerçeklerin örtüsüdür: Türkiye’nin birliğini muhafaza etmediler. Sınırlarımızı muhafaza etmediler. Komşularla ilişkilerimizi muhafaza etmediler. Üniversitelerdeki bilimsel atılımı muhafaza etmeyip, aşama aşama budadılar. Sendikaları muhafaza etmeyip, işçileri taşeronlaştırdılar, kömüre, makarnaya muhtaç ettiler. Milli geliri muhafaza etmeyip, adaletsizce dağıttılar. Ormanları muhafaza etmeyip ranta açtılar. Yeşili muhafaza etmeyip, şehirleri grileştirdiler, betona boğdular. Türk Ordusu’nu muhafaza etmeyip, operasyonlarla belini büktüler. Yargı’yı muhafaza etmeyip, ulemalaştırdılar. Özetle söylersek, Cumhuriyeti muhafaza etmeyip, yıktılar!

KIZLI-ERKEKLİ YIKACAĞIZ!

Fakat Cumhuriyeti yeniden bir devrimle inşa edecek ve sonrasında daha sağlam muhafaza edecek bir kuşak, artık ayaktadır.

Üstelik o kuşak kızlı-erkekli ayaktadır. Kızlar ve erkekler, yan yana, omuz omuza, el ele birlikte mücadele etmektedir.

Haziran Halk Hareketi de aşılacak ve bu kara rejim, bu karanlık zihniyet, emin olun kızlı-erkekli yıkılacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Kasım 2013

,

Yorum bırakın

YIKILAMAYAN İKİKALE: İP ve FENERBAHÇE

Aziz Yıldırım, açık ara farkla yeniden Fenerbahçe’ye başkan seçildikten sonra durumu özetledi: “3 Temmuz’la hesaplaştık.”

Evet, Yıldırım 3 Temmuz’la hesaplaşmıştı ve kazanmıştı!

Neydi 3 Temmuz?

3 Temmuz, 10 yıldır Cumhuriyet kurumlarını, kalelerini teker teker ele geçiren AKP rejiminin spora da el atması ve Fenerbahçe’ye operasyon yapmasıydı.

3 Temmuz tertibi sonrasında yandaş kalemlerin Ergenekon-Fenerbahçe ilişkisi kurması bile, operasyonun ana hedefini gösteriyordu.

FENERBAHÇE CAMİASI TEK VÜCUT OLDU

Ancak Fenerbahçe kulübü, başkanıyla, yönetimiyle, kongre üyeleriyle, taraftarlarıyla tertibi doğru okudu ve doğru yerde mevzilendi. Fenerbahçeli tribünler her 34. dakikada, aslında 3 Temmuz’la hesaplaştı. Fenerbahçeli taraftarlar Gezi eylemlerine katılarak, aslında 3 Temmuz’la hesaplaştı.

Fenerbahçe, bir tertiple içeri alınan Aziz Yıldırım’ın arkasında sonuna kadar durdu ve nihayet geçen hafta sonu onu yeniden seçerek 3 Temmuz’la hesaplaşmayı kazandı!

Fenerbahçe’yi kutluyoruz.

ERDOĞAN, YILDIRIM’A YANIT PEŞİNDE

Aziz Yıldırım’ın “3 Temmuz’la hesaplaştık” dediği konuşmasındaki şu cümlenin altını özellikle çiziyoruz: “Fenerbahçe’nin neferleriyiz. Çocuklarımıza, bizden sonra geleceklere bu Fenerbahçe’yi, Cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda teslim edeceğiz. Bunun dışında kimse bir şey beklemesin.”

İşte 3 Temmuz bu Cumhuriyet kararlılığıyla, Cumhuriyet karşıtlarının mücadelesiydi. Erdoğan’ın Fenerbahçe Kongresi sırasında Aziz Yıldırım’ın yaptığı konuşmaya Kızılcahamam Kampı’ndan yanıt yetiştirmesi ve “sen kendini çevre bakanı mı sanıyorsun” demesi, işte bu mücadelenin yansımasıdır.

İP, TERTİBİ TERSİNE ÇEVİRDİ

AKP’nin yıkamadığı kurumların başında İşçi Partisi gelmektedir. Genel Başkanı’ndan başlayarak en üst düzey yöneticilerine dalga dalga tertip düzenlenmiş fakat İşçi Partisi sendeleyeceğine, daha hızlı koşmuştur.

Artık soru şudur: Peki İşçi Partisi ve Fenerbahçe’nin gösterdiği bu kararlı direnişi, neden diğer kurumlar, örneğin TSK, örneğin CHP, örneğin Yargı, örneğin Medya gösteremedi!

Kuşkusuz pek çok neden sayabiliriz. Bunlardan biri de kurumların önderlerinin tutumudur.

YILDIRIM DİRENDİ, BÜYÜKANIT TESLİM OLDU

Açalım:

İşçi Partisi, başta Doğu Perinçek olmak üzere parti önderliği direndiği için daha sağlam direnebildi.

Fenerbahçe camiası, kulüp başkanı Aziz Yıldırım direndiği için dik durabildi.

Aynı kararlılığı örneğin Deniz Baykal gösteremedi ve ahlaksız bir kasete teslim oldu. Örneğin Yaşar Büyükanıt direnemedi. Hatta tertiplerin işini kolaylaştıran üst düzey komutanlar da oldu!

Sonuç olarak artık şu saptamayı yapabiliriz: Cumhuriyet’i yeniden inşa edecek kararlılık, işte bu anlayış farkından kaynaklanarak uygulanacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Kasım 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

‘DEĞERLİ YALNIZLIK’TAN ‘DEĞERSİZ DÖNÜŞ’E

Baştan saptayalım: “Sıfır sorun” aslında bir Ahmet Davutoğlu icadı değildir. BOP’un AKP’ye düşen görev kısmının adıdır.

Nitekim Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olarak atanmadan hemen önce şu sözlerle o projenin uygulayıcısı olacağının sözünü vermişti: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009).

Yani Davutoğlu, ABD’nin küresel düzenine katkı olarak bir alt düzen inşa edeceklerinin sözünü vererek koltuğa oturmuş oldu. O alt düzen de “komşularla sıfır sorun” diyerek ABD adına bir Ortadoğu Birliği kurmaktı.

BOP DA, SIFIR SORUN DA ÇUVALLADI

Ancak olmadı. ABD’yle birlikte AKP de yenildi. Üstelik Ortadoğu’dan asker çeken ABD, AKP gibi hükümetlere verdiği askeri desteği de çekmiş oldu.

İşte “sıfır sorundan”, “sıfır komşuya” dönüşen macera özetle budur. Maceranın sonunda AKP İran başta olmak üzere Irak, Suriye ve Mısır’la karşı karşıya kalmıştır.

AKP ise bu berbat tabloyu “değerli yalnızlık” diyerek yutturmaya çalışmıştır. Güya, “tamam yalnızız ama doğru yerde ve haklı zeminde duruyoruz, o yüzden de pozisyonumuz çok değerli” demeye getirmiştir.

Oysa hiç de öyle değildir. Tersine doğru yerde ve haklı zeminde durmadığı için yalnız kalmıştır!

‘HAYSİYETLİ KIVIRIŞ’ ADIMLARI

AKP şimdi “değerli yalnızlık” saçmalığını bir kenara bırakarak, “haysiyetli bir kıvırış”, “değerli bir dönüş” arayışına girmiştir. Zira “değerli” sandığı bu yalnızlık ile kritik seçimli 18 ayı atlatamayacağını görmektedir.

AKP, şu ana kadar “haysiyetli kıvırış” ya da “değerli dönüş” adına şu adımları attı:

1. Davutoğlu, Suriye konusunda, “ben hiç kırmızı çizgi telaffuz etmedim” dedi! AKP Cenevre-2 konferansına mecbur kaldı. El Kaide türevleriyle arasına mesafe koymaya başladı. Teröristlerin kontrolüne bıraktığı sınırları, TSK’nin inisiyatifine adım adım devretmeye başladı. Ankara-Tahran arasında varılan mutabakat gereği, sadece muhaliflere değil, Şam yönetimine de insani yardımda bulunmayı kabul etti.

2. AKP, provokatör dediği ve uzun süre Allavi-Haşimi kuvvetlerine dayanarak devirmeye çalıştığı Irak Başbakanı Nuri El Maliki’ye el uzattı. Erdoğan Bağdat’a özel elçi gönderdi ve Maliki’yi Ankara’ya davet etti. AKP, Erbil’i Bağdat’tan koparma ve himaye etme hamlelerini durdurdu.

3. Mursi’yi destekleyen, hatta İhvan’ı Mısır devrimine direnmeye çağıran, büyükelçisini Kahire’den çeken AKP, burada da “haysiyetli kıvırışlar” içine girdi. Önce Mısır karşıtı açıklamalara ve meydanlarda Mursicilik yapmaya bir son verdi. Ardından Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı’yı yeniden Kahire’ye gönderdi ve darbe dediği 3 Temmuz devrimini, onun ağzından “devrim” diyerek düzeltme yoluna girdi.

4. İran’ı karşısına alarak ve dışlayarak Ortadoğu’da başarılı olamayacağını gören AKP hükümeti, Tahran’la işbirliğine açık olduğu mesajını verdi ve yolu açtı. Ankara-Tahran arasında şimdi öncelikle Suriye olmak üzere bazı konularda mutabakat arayışları son hızla ilerliyor. İki ülke Dışişleri Bakanları arasında yapılan son görüşmede de, ilkini yukarıda yazdığımız 3 mutabakata varıldığı açıklandı.

DEĞERSİZ GERİ ADIMLAR!

Peki, bu “haysiyetli kıvırış”, bu “onurlu dönüş” AKP Hükümeti’ni kurtaracak mı?

Son tahlilde AKP’nin kaderi, Haziran Halk Hareketi’nin ve o harekete önderlik eden örgütlü kuvvetlerin elinde. Şimdi o kuvvetler güç topluyor ve yeni bir toplumsal dalgaya hazırlanıyor.

İşte o süreç geldiğinde, AKP Hükümeti için hiçbir geri adımının değeri kalmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

HAKAN FİDAN PROJESİ OLARAK HDP

Abdullah Öcalan’ın İmralı tutanaklarında yer alan şu sözleri, MİT-Öcalan ilişkisinin en somut ifadesidir: “Süreci esastan bozan güç kim diye baktım. Savcının 7 Şubat MİT’e darbesi. Ben bir darbeyi sezdim. Cezaevi müdürüne ‘MİT Müsteşarı Hakan Bey’i yalnız bırakmamak gerekir’ dedim. Sözlü, yazılı iletişime geçtim, 5 ay önce tekrar kanal açıldı, diyalog başladı.” (Milliyet, 28 Şubat 2013)

Öcalan’ın Hakan Fidan’a destek olması hem PKK hem de MİT açısından ibretliktir ve daha önemlisi, Öcalan’ın Erdoğan’a yazdığı biat mektubuyla birlikte değerlendirildiğinde, PKK tarihi için kritik bir dönemeçtir.

Artık açıkça saptayabiliriz: İmralı’dan çıkan her siyasi mesaj, bir Hakan Fidan mesajıdır. Onun talebi dâhilinde ve AKP’nin ihtiyaçları doğrultusundadır.

BDP, ÖCALAN’IN EMRİNE DİRENDİ

HDP için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Doğrudur, BDP’den HDP’yi kurmasını isteyen Öcalan’dır, ama projenin sahibi Hakan Fidan’dır.

Öcalan, kendisini 21 Temmuz’da ziyaret eden Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan’la PKK ve BDP’ye şu mesajı gönderir: “Gidin tartışın benim önerimi; bir kısmınız orada, bir kısmınız burada olmasın, yerel seçimde BDP’li milletvekilleri HDP’ye geçsin.” (Radikal, 1 Ağustos 2013)

Ancak hem PKK hem de BDP içinde Öcalan’ın, daha doğrusu Hakan Fidan’ın HDP projesine karşı çıkanlar olur. Hatta BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Doğu’da BDP ile gireceğimiz kesin ama Batı’da BDP mi olur, HDP mi olur, henüz kararlaştırmadık” der. (ANF, 1 Ağustos 2013)

Netice: Öcalan’ın “hepiniz HDP’ye geçin ve HDP’yle seçime girin” emri dinlenmez. Demirtaş yönetimi, “Seçimlere Doğu’da BDP, Batı’da HDP ile girilecek” orta yolunu bulur.

PKK VE BDP’DE İÇ ÇARPIŞMA

Bu süreçte hem PKK’de hem de BDP’de çatlaklar oluşur.

Öcalan, PKK içinde Cemil Bayık’ın Murat Karayılan’ın yerine geçmesine direnemeyeceği için mecbur kalmıştır. Zira Bayık, Karayılan’ın uyum gösterdiği MİT-Öcalan sürecine mesafeli duran kesimdendir.

BDP içinde de çarpışma yaşanır. Demirtaş’ın adayların belirlenmesi noktasında PKK’nin bir kanadı ve Parti Meclisi ile karşı karşıya gelmesi, kongre çağrısının reddedilmesi ve istifasının konuşulması parti için kritik bir dönemeçtir.

HDP’NİN DÖRT HEDEFİ

Peki, Fidan ve Öcalan’ın “BDP’yi Türkiyelileştirerek HDP’ye aktarma” projesi aslında nedir? Neyi hedeflemektedir?

1. HDP projesi, aslında Erdoğan’ın Gezi’yi bölme ve etkisizleştirme projesidir.

Halk hareketine karşı Öcalan’ı devreye sokan MİT, ona “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” çağrısı yaptırmış ve PKK ile BDP’yi, soğuk durdukları Gezi’ye yönlendirmişti. Erdoğan, Apo posterleriyle meydanı bölmeyi ve Türk bayraklı büyük kitleyi alandan soğutmayı hedeflemişti.

Halk hareketi yeniden canlanacağı için proje yürürlüktedir. Nitekim Eylül ayında eşzamanlı olarak İmralı, Kandil ve BDP, Gezi’ye ve Gezi’deki geniş kitleye göz kırpmıştır.

2. MİT bu projeyle, Haziran Halk Hareketi’ne katılarak devrimcileşen büyük kitlenin doğal yatağına akmasını önlemeyi ve kitleyi en sonunda etkisizleştirecek sahte yataklara kanalize etmeyi hedeflemiştir. O kitlenin önüne “alın size sol” denilerek sahte bir havuz konulmuştur.

3. MİT’in “BDP artı Türk Solu” şeklinde projelendirdiği HDP’nin bir diğer hedefi de CHP’dir. Nitekim HDP Kongresi’nden sonra yerel seçimlerde İstanbul’da CHP-BDP ittifakı olabileceği dillendirilmiştir.

Hiçbir gerçekliği olmayan bu sözde ittifak ile CHP’nin devrimci, solcu, Kemalist kesimleri hedef alınmıştır. CHP’nin devrimci kanadının sistem için tehlikeli olabilecek bir ittifaka, örneğin İşçi Partisi ile bir ittifaka soyunmasındansa, BDP ile ittifak söylentileri içinde eritilmesi, tipik bir Gladyo operasyonudur.

4. Erdoğan ve MİT bir taşla bir kaç kuş vurmayı planlamaktadır. HDP ile Türk Solu’nu yutmayı, CHP’nin devrimci kesimlerini oyalamayı ve Halk Hareketini etkisizleştirmeyi hedefleyen MİT, aynı zamanda son tahlilde kanatlarını kırarak PKK’yi de daha biat eder hale getirmeyi planlamaktadır.

Doğuda güçlü ve Batı’da AKP’ye dalgakıran olacak bir PKK, Erdoğan için en önemli müttefiktir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ekim 2013

, , , , , , , , ,

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın