Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

TLZONE KUZEY IRAK İÇİN Mİ?

Başbakan Erdoğan, geçen haftaki Almanya ziyaretinde yaptığı bir konuşmada, İngiltere’nin kendilerine “eurozone’a girmeyin, TLzone kurun” önerisi yaptığını açıkladı.

“Avro para bölgesine” girmeyen İngiltere’nin Türkiye’ye “TL para bölgesi kurmasını önermesi dikkat çekici. Çünkü para birliğine karşı çıkan bir ülkenin, bir başka ülkeye yeni bir para birliği kurmasını önermesi, en azından mantığa aykırı…

İlginçtir, Erdoğan’ın bu müjdeli açıklaması içeride hemen yankı buldu. Hükümete yakınlığıyla bilinen kesimler, “TL para bölgesi” hazırlıklarının başlamasını bile istediler. Haliyle karşı çıkanlar ve Erdoğan’ın sözlerini hayal görenler de vardı…

İngiltere’nin bu önerisini iki düzlemde ele almalıyız. Birincisi, AB’nin bölünmüşlüğü açısından; ikincisi de AKP’nin dış politikası açısından. Zira para birliği, ancak Türkiye dışındaki bazı ülkelerle birlikte kurulabilecektir.

BÖLÜNMÜŞ AB İÇİNDEKİ ABD!

AB’nin derin ekonomik krizinden çok önce de, birliğin geleceğinin bölünme eğilimi içine gireceği görülüyordu. Özelikle İngiltere’nin, AB içinde Almanya-Fransa merkezli ana yapıya yönelttiği itirazlar, daha yıllar öncesinden bir ikili yapıya işaret ediyordu. Nitekim İngiltere AB için hayati anlamı olan “Avro para birliğine” girmedi.

İngiltere bu ve benzeri nedenlerle, ABD’nin AB içindeki birinci Truva Atı olarak değerlendiriliyordu. İkinci Truva Atı mı? Bu ifade, AB kapısına Washington tarafından bağlanan Türkiye için kullanılıyordu.

AB, şimdilerde ikili değil, üç parçalı bir yapı sergiliyor. Zira Almanya ve Fransa artık ayrı eğilimler sergiliyorlar. Almanya, Atlantik bağını zayıflatıyor ve Çin-Rusya merkezli Asya’yla ticaretini büyütüyor. Ama daha önemlisi Almanya, AB’nin doğuya doğru genişlemesini savunuyor.

Fransa ise AB’yi güneye genişletmeyi, Akdeniz’e açmayı ve Akdeniz birliği üzerinden Kuzey Afrika ülkeleriyle çeşitli ortaklıklar kurmayı arzuluyor. Libya konusunda Almanya’nın değil de Fransa’nın saldırgan bir tutum sergilemesi, izlediği bu strateji nedeniyleydi.

Sonuç olarak Erdoğan’a “TL para bölgesi” önerisi yapanın Almanya ya da Fransa değil de İngiltere olması anlamlıdır ve ABD’nin AB politikasıyla kuşkusuz ilgilidir.

ZEROZONE

Gelelim “TL para bölgesi” önerisinin AKP’nin dış politikası açısından incelenmesine.

Türkiye “Türk Lirası para birliğini” kimlerle kuracaktır? Bu soru önemlidir çünkü neredeyse tüm komşularıyla sorunlu olan bir ülkenin komşularıyla parasal birlik kuramayacağı ortadadır. Bu dış politikayla Türkiye, “komşularla sıfır sorunun”, “sıfır komşuya” dönüşmesi misali, olsa olsa “zerozone” kurabilir; yani “sıfır bölge.”

Türkiye milli bağlar nedeniyle, KKTC ve Azerbaycan’la mı parasal bir birliğe yönelecektir? Bu iki ülke bir parasal birlik oluşturmak için yeterli midir? Yetmeyeceği görülüyor…

Peki, Türkiye, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’yle mi parasal birlik kuracak? Mümkün görünmüyor, zira bu ülkeler, Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği başta Şanghay İşbirliği Örgütü olmak üzere birçok siyasi, askeri, ekonomik birlik içinde yer almaktadır.

Geriye kim kaldı?

HİMAYE İÇİN PARA BİRLİĞİ

Ekonomik gerçekliği olmayan bu önerinin sadece Atlantik’in siyasal hedefleri açısından bir anlamı olabilir. O da “Türkiye himayesinde Kürdistan planı” gereği, Türkiye ile Irak’ın kuzeyinin entegrasyonudur.

Kuzey Irak’taki Türk şirketlerinin bu ay itibariyle 1020’ye ulaşması, Henri Barkey gibi isimlerin Türkiye’ye önerdiği “Nitelikli Sanayi Bölgesi”nin kurulması, “Belediyeler Birliği” gibi projeler, Kalkınma Ajansları, AKP ile BDP’nin ortak gündemi olan Eyalet Sistemi, PKK’nin istediği “özerklik” ve tüm bunların oturacağı federatif yapının idari şekli olan Başkanlık Sistemini’nin ülkeye dayatılması, ancak para birliği ile taçlandırılabilir!

Yani İngiltere, daha doğrusu ABD Erdoğan’a “TL para birliği kur” derken, aslında AKP’ye “Kuzey Irak’la entegrasyon” görevini anımsatmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Kasım 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÇİN’DE TÜRKLERE ZULÜM VAR MI?

Çin’in Sinciar-Uygur Özerk bölgesindeki ayrılıkçı örgüt üyelerinin El Kaide lideri Ayman El Zevahiri’nin çağrısıyla Beşar Esad’a karşı savaşmak üzere Suriye’ye gitmesi üzerine yazdığımız makale, bazı Türkçü kesimlerle düzeyli ve yararlı tartışmalara vesile oldu.

Kuşkusuz MHP üyesi olduğunu belirten ve beni sosyalist olmamdan ötürü Çin yanlısı gören okurlar da oldu. Yanıtladık, tartıştık…

Hakaret içermeyen her türlü eleştiriye açığız. Bu nedenle “biri” hariç “Çin maşası” gibi sıfatlar kullanan okurlardan hiçbirine yanıt vermedik.

Çin’in Doğu Türkistan’da zulüm yaptığını söyleyen okurlarımızdan ellerindeki somut kanıtları paylaşmalarını özellikle istedik. Özerk bir yapı olan Sincian-Uygur’da yaşayan Türklerin dillerini kullanmak ya da dini vecibelerini yerine getirmek konusunda ne gibi sıkıntılar yaşadıklarını sorduk. Doğrusu genel geçer ifadeler dışında somut bir veri sunan da olmadı. Her neyse…

MHP HEYETİNİN SİNCİAN ZİYARETİ

Bugün özellikle MHP üyesi olan okurlarımıza partilerinin 2011 yılında yaptığı Sincian-Uygur gezisiyle ilgili değerlendirmesini anımsatacağız.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in başkanlık ettiği ve milletvekilleri Tunca Toskay, Mehmet Gürel, Mustafa Erdem, Ruhsar Demirel, Enver Erdem, Sinan Ogan, Atilla Kaya ve Hasan Hüseyin Türkoğlu’ndan oluşan bir parti heyeti, 2011 yılında, Çin Komünist Partisi ÇKP’nin davetlisi olarak bu ülkeye 11 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi.

Heyet Çin’in Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Urumçi, Turfan ve Kaşgar’da çeşitli temaslarda bulundu.

MHP heyetinin değerlendirmelerini aktaracağız ama gelin önce Çin’in ne dediğine bakalım.

ÇİN: MHP MEMNUN AYRILDI

ÇKP Merkez Komitesi Dış İrtibat Başkanlığı Ortadoğu İlişkiler Daire başkan Yardımcısı Guo Yamin, önceki gün Çin Uluslararası Radyosu’na, ÇKP’nin Türk partileriyle temasları hakkında bir değerlendirmede bulundu.

Guo Yamin, özellikle AKP, CHP ve MHP ile çok yakın ve yoğun temaslar sürdürdüklerini açıkladı. Ayrıntılara girmeyeceğiz ancak konumuzla doğrudan ilgili olduğu için ÇKP yetkilisinin şu sözlerine dikkatinizi çekiyoruz:

“2011 yılının ocak ayında MHP, ÇKP’nin daveti üzerine Çin’e bir inceleme heyeti gönderdi. Bu heyet, Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ne gelip inceleme yaptı. Sincian’ın gelişmesini öğrendi ve azınlık etnik gruplara mensup halkın evlerine misafir oldu. Heyet, farklı etnik gruplara mensup şirketleri ziyaret etti. Ziyaretten sonra heyet üyeleri söyledi ki, Çin’in farklı etnik gruplara mensup vatandaşlar dayanışma içinde yaşıyor, Çin’de farklı dinler uyum içinde bulunuyor. Sincian bölgesinin ekonomik gelişmesinin başarılı olduğunu kendi gözleriyle gördüler. Bu ziyaretle Çin’in etnik ve dini politikalarını, uygulamalarını somut olarak öğrendiklerini söylediler. Gerçekten Çin’in başarılarını gördüler. Bu ziyaretten sonra, ÇKP ile ilişkisini geliştirme arzusu daha da güçlü oldu.”

Denilebilir ki, bu açıklama Pekin’indir ve yanlıdır. O zaman arşivleri açalım ve MHP heyetinin kendi değerlendirmelerini okurlarımıza sunalım:

MHP: ÇİN’İN KENDİ SORUNU

Çin dönüşü değerlendirme yapan MHP heyetinin açıklamaları Milliyet’te yayınlandı. Tunca Toskay’ın Çin’in Sincian-Uygur’a yaptığı olağanüstü yatırımlara övgü düzdüğü, Atilla Kaya’nın Turfan’da Uygur çocuklara bozkurt işareti yapmayı öğrettiği, Çin heyetine “Doğu Perinçek’i tanıyor musunuz” diye sorup, “tanıyoruz” yanıtını aldığı, Türkeş’in “Her iki kesim farklılıklarını biliyor. Diyaloglar bu saygı çerçevesinde oluyor. Kimsenin karşı tarafı kendi tarafına çekmesi söz konusu değil” yorumunu yaptığı gezi notları, haliyle bazı Türkçü kesimleri memnun etmedi.

Öyle ki, MHP heyetinin “Çin’i kızdırmamak için yuvarlak konuştuğu” bile iddia edildi. Oysa “Uygur bölgesindeki rahatsızlıklar bizi de rahatsız eder” diyen Tuğrul Türkeş, net bir şey söylüyordu: “Ancak her ülkenin konuyu kendi içinde çözmesi gerektiğine dikkat çektik.

MHP üyesi okurlarımız, hâlâ “milletvekillerimiz Çin’den korkmuş, o yüzden asimilasyondan, zulümden bahsetmiyorlar” diyorlarsa, bizim söyleyecek bir lafımız kalmaz elbette… Herkes istediğine inanmakta özgürdür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2012 

, ,

Yorum bırakın

ATLANTİK SURİYE’DE BÖLÜNDÜ

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un, Türkiye merkezli Suriye Ulusal Konseyi SUK’u “artık muhalefetin lideri görmediğini” ilan etmesi büyük bir kırılmadır. Washington ayrıca Suriye muhalefetinin merkezini Türkiye’den Katar’a taşıyacağını da açıklamıştır.

ŞAM CEPHESİ’NİN BAŞARISI

Clinton’un neden SUK’un muhalefetin lideri olamayacağını açıklarken kullandığı “muhalefet 40 yıldır Suriye’de bulunmayan kişiler tarafından temsil edilemez” argümanı göstermeliktir.

ABD bu açıklamayla 20 aylık başarısızlığı perdelemeye çalışmakta ve sorumluluğu Türkiye ile SUK’a havale etmektedir.

Oysa Atlantik cephesinde bir kırılmaya yol açan bu gelişmenin esas nedeni Rusya-Çin-İran destekli Şam cephesinin direnişi ve politik manevralarla karşı cepheyi daraltmasıdır. Süreç Türkiye’yi bile Suriye sahnesinden çekilme arayışlarına itmiştir. Erdoğan ile Putin’in Bakü’de mutabık kaldıkları “üçlü müzakere” sistemi ile Türkiye, Moskova-Tahran-Kahire eksenli bir çözüme yönelmiştir.

SURİYE’DE KÜRT KIRILMASI

Ankara’yı bu sürece zorlayan en önemli gelişme ise bölgesel Kürt meselesidir.

Suriye meselesinin esasını oluşturan “Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak” hedefi, Ankara’da AKP’nin dış politikasına yönelik çoklu bir iç ve dış baskıya dönüştü. Bakü görüşmesi öncesinde Ankara-Moskova ve Ankara-Tahran hattında yaşanan ikili temaslar oldukça önemlidir.

Bu konunun Erdoğan ile Davutoğlu arasında bir kırılma yarattığı da iddialar arasındadır.

Ancak daha önemlisi dün Radikal’den Fehim Taştekin’in de üzerinde durduğu gibi Kürt meselesinin ABD ile SUK arasında büyük probleme dönüşmesidir. SUK’un Suriye’nin üniter yapısında ısrar ederek Kürtlere özerklik garantisi vermeye yanaşmaması hem Kahire’deki 4 Temmuz toplantısında ABD’li yetkili Robert Ford’la SUK kavgasına neden olmuş hem de Kürtler ile Arapların aynı çatıda birleştirilmesini engellemiştir.

DAVUTOĞLU FEDA MI EDİLECEK?

4 Temmuz toplantısından sonra neler olduğuna bir bakalım:

1) Washington, Türkiye’nin Suriye faaliyetlerini açığa düşüren pek çok haberi Washington Post ve New York Times üzerinden servis etti.

2) Barzani’nin girişimiyle 11 Temmuz’da Erbil mutabakatına varıldı ve Suriyeli Kürt gruplar Kürt Yüksek Konseyi çatısında birleştirildi. Bu operasyonda Barzani ile Davutoğlu ortak hareket etti. Hatta KDP’ye yakın Aknews ajansı, Barzani ile Davutoğlu’nun anlaşmanın imzalanacağı toplantıya katılacağını bile duyurdu.

3) Barzani’nin Dışişleri Sorumlusu Sefin Dızai, Davutoğlu Erbil yolundayken “Türkiye PYD ile görüşmeli” açıklaması yaptı.

4) Kürdistan’ın mimarı olan Henri Barkey, Türkiye’yi Suriye’deki Kürdistan’a alışmaya çağırdı.

5) ABD, Washington Büyükelçisi Francis Ricciardone üzerinden operasyonel açıklamalar yaptı. Örneğin son olarak Ricciardone’nin çıkıp “PKK, herkesten fazla Kürt öldürüyor” demesi anlamlıdır.

6) Halep’te ÖSO ile PYD çatıştı.

7) Diyarbakır’ı BOP içinde merkez yapmak isteyen, Bağdat’ı aşarak Erbil’le anlaşmalar imzalayan Başbakan Erdoğan, Almanya dönüşü uçakta dikkat çeken bir açıklama yaptı: “Suriye’nin Irak gibi olacağına ihtimal vermiyorum, biz de burada böyle bir senaryonun oynanmasına müsaade edemeyiz. Bunu Barzani’ye de söyledik, bunu bilmesini istedik. Barzani ise öyle bir şey olmadığını, olamayacağını, hatta PYD’nin PKK olmadığını anlatmaya çalıştı bize. Böyle bir şey olması halinde tavrımız Irak gibi olmaz dedik.

8) Suriye KDP’si, Kürt Yüksek Konseyi’nden çekildi.

9) Erdoğan’a yakın Yeni Şafak gazetesi, ilginçtir, dün Hürriyet’i, PKK-İsrail ve PKK-ABD ilişkisini gizlemekle suçladı!

10) Tüm bu gelişmeler yaşanırken F4 uçağımız Suriye’de “NATO yemi” yapıldı, Akçakale’ye faili meçhul top düştü ve Moskova-Şam uçağı CIA istihbaratıyla zorla Ankara’ya indirildi!

Bakalım Erdoğan nasıl çıkış arayacak? Örneğin Davutoğlu’nu feda edecek mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Kasım 2012

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

BÖLÜCÜ ÖRGÜTLER NEDEN ABD’NİN SAFINDA?

Çin’in ayrılıkçı Sincian-Uygur örgütlerinin Suriye’ye, Esad’a karşı savaşmaya gitmesi Türkiye’deki bir tartışmayı da berraklaştırdı. O tartışmaya geleceğiz ama önce bazı ayrıntıları aktaralım.

ÇİN EL KAİDESİ SURİYE’DE

El Kaide örgütünün lideri Ayman El Zevahiri, 27 Ekim’de internetten yayınlanan bir videoda, yandaşlarını “Suriye’deki kardeşleri desteklemek için harekete geçmeye” çağırdı. Zevahiri’nin kardeş gördüğü Suriyeli muhalifler, ABD’nin desteğiyle 19 aydır Esad’ı devirmeye çalışanlardır. ABD ile El Kaide’nin Suriye’de aynı cephede yer almasını not ediniz.

İşte Zevahiri’nin bu çağrısından sonra Çin’in Sincian-Uygur özerk bölgesindeki ayrılıkçı terör örgütleri Suriye’ye Esad’a karşı savaşmaya gitti. Terör örgütü diyoruz zira bu örgütlerin en büyüğü olan Doğu Türkistan İslam Hareketi (ETİM) 2002 yılından beri BM tarafından terör örgütleri listesine alınmış durumda.

ETASA’NIN MERKEZİ İSTANBUL’DA

Suriye’ye El Kaide talimatıyla üyesini gönderen bir diğer örgüt ise Doğu Türkistan Eğitim ve Yardımlaşma Derneği (ETASA).

ETASA’nın merkezi İstanbul’dadır. Hem Çin El Kaide’sinin hem de Türk El Kaide’sinin İstanbul merkezli olması ve ikisinin de ABD-AKP işbirliğinde Suriye’ye Esad’ı devirmeye gitmesi anlamlıdır.

Daha önce bu köşede bir yazı dizisi halinde Türk El Kaide’sinin Esad’a karşı savaşını incelemiştik. Özetlersek; 15 ve 20 Kasım 2003’te İstanbul’u kana bulayan ve dört bombalamada 63 kişiyi öldüren El Kaide üyeleri, yıllar içinde çeşitli yöntemlerle tek tek serbest kaldılar. Ve o isimlerin önde gelenleri, bu yıl Halep’te ortaya çıktılar ve Esad’a karşı çarpışırken öldüler. Örneğin Suriye’de ölen Baki Yiğit İstanbul saldırılarının etkin isimlerindendi; Metin Ekinci, İstanbul bombacısı Azad Ekinci’nin kardeşi ve bombalamalarda kullanılan araçlardan birinin sahibiydi; Osman Karahan İstanbul bombacılarının avukatıydı.

İKİ TEMEL İLKE

Aydınlık gazetesinin Çin’in Sincian-Uygur bölgesindeki bu ayrılıkçı örgütlere karşı tavrı Türkiye’de kendisini “Türkçü” diye niteleyen çevrelerde bir tartışma konusu olmuştur.

Kuşkusuz Aydınlık’ın tutumunu “Türk Birliğine aykırı” bulan ya da “Türk soydaşlarımızın Çin zulmüne başkaldırısına neden destek vermiyorsunuz” diyerek eleştiren dostane tartışmalara evet dedik. Ve bu konuda da hep iki temel ilkemiz oldu:

1) Tıpkı ülkemizin bölünmesini istemediğimiz gibi başka ülkelerin de emperyalizm tarafından bölünmesine itiraz ediyoruz. Bölünmenin yanında olanın ırkıyla, soyuyla ilgili değiliz. Çin’in Uygur Türkleri üzerinden, İran’ın Azerbaycan Türkleri üzerinden ve Irak ile Türkiye’nin Kürtler üzerinden bölünmesine hep karşı durduk. Şimdi de Suriye’nin bölünmesine karşı duruyoruz.

2) Bir ülkedeki azınlık sorununun “demokratik haklar” açısından çözülmesine hep destek verdik. Ancak azınlıklar üzerinden birlik ve bütünlüğün ortadan kaldırılması yönündeki Batı girişimlerine de hep set çektik.

ABD MERKEZLİ DOĞU TÜRKİSTAN HÜKÜMETİ

Çin’i bölmek isteyen bu ayrılıkçı örgütlerin şimdi Suriye’de Esad’a karşı savaşması ve ABD cephesinde açıkça yer alması yıllardır anlattığımız bir gerçeği ortaya koymuştur. O gerçek, bu örgütlerin ABD’nin aracı olarak Çin’i karıştırmak için kullanıldığıdır.

Bu ayrılıkçı örgütlerin kurduğu sözde “Doğu Türkistan Hükümeti’nin” neden Oakton-ABD merkezli olduğu sorgulanmalıdır.

Bu sözde hükümetin Başbakan Yardımcısı Hızırbek Gayretullah ile Bakanı İsmail Cengiz, Ulusal Kanal Haber Müdürü olduğum 2005 yılında ziyaretimize gelmişti ve kendileriyle de uzun uzun tartışmıştık. O tartışma oldukça öğreticiydi, çünkü bölmek isteyen kuvvetin zorunlu olarak emperyalizmin bir aracı haline geleceğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Kasım 2012

, , , , , , , , ,

1 Yorum

YENİ ŞAFAK TGB’DEN ÖZÜR DİLER Mİ?

Ergenekon iddianamelerindeki iki bine yakın maddi hatanın iki açıklaması olabilirdi. Ya tertipçiler sonuçtan o kadar emindi ki, pek de özenmediler. Ya da tertipçilerin çapı bu kadarına yetiyordu. Görüldüğü gibi ikisi de aynı kapıya çıkıyordu…

Zira yıllar önce gömüldüğü iddia edilen silahların güncel gazetelere sarılmasının ve hiç yıpranmamasının, 2006’da kurulan örgütlerin 2003 “belgelerinde” bulunmasının, 2007’de belediye meclisinin aldığı kararla verilen sokak ve cadde isimlerinin 2003 “belgelerinde” yer almasının üçüncü bir açıklaması yoktu.

Neden mi anımsattık şimdi bunları? Anlatalım.

SELVİ, EYLEMİ NASIL İZLEDİ?

29 Ekim Cumhuriyet buluşmasını Ulus’ta bizzat yerinde izlediğini söyleyen Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi dün izlenimlerini yazmıştı. Ancak yazılanlar içinde izlenim değeri görecek nesnel bir olgu olmadığı gibi açık kışkırtma örnekleri vardı!

Mitingi yerinde izleyen Abdülkadir Selvi “Gazlı cumhuriyet” başlıklı makalesinde bakın ne yazıyor: “Gençler başlarına, ‘Atam İzindeyiz’ bantlarını takmışlardı, ellerinde de ‘TGS’ bayrakları vardı. TGS canım, hani şu Tandoğan Meydanı’nda, ‘Ordu Göreve’ pankartı açan militarist kuruluş. Bu kez göreve çağıracakları ‘darbeci ordu’ kalmadığı için kendileri gelmişti.

Okuyunca siz de “devenin boynu” dediniz muhtemelen… Neresini düzelteceksiniz? Tıpkı Ergenekon iddianamelerinde olduğu gibi çapsızlıkla birleşmiş bir kışkırtıcılık ve sonuçtan emin olma hali…

Abdülkadir Selvi Ulus’taki eylemi nasıl izledi bilmiyoruz ama biz gerçeği yazalım, belki öğrenir:

SELVİ’NİN UYDURMALARI

1) Gençlerin ellerinde TGS bayrakları yoktu, TGB bayrakları vardı! TGS diye bir kuruluş var kuşkusuz; Türkiye Gazeteciler Sendikası. Ancak bu kuruluşun bayrakları ellerde değildi! Alanın neredeyse her yerinde dalgalanan o kocaman bayraklardaki TGB’yi ancak Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi doğru okuyamaz ve TGS diye not edebilirdi.

2) Selvi’nin bu satırları salt yukarıdaki maddi hatadan ibaret olsaydı, çapsız der, üzerinde durmazdık. Ancak bugün TGB’yi geçmişte “Ordu Göreve” pankartı açan provokatör grupçuk diye suçlamaya kalmak düpedüz kışkırtıcılıktır!

3) Üstelik o provokatör grupçuk, “Ordu Göreve” pankartını Selvi’nin yazdığı gibi 2007’de Tandoğan’da değil, 2003’te açmış ve bizzat 2003 eylemine katılanlar tarafından kınanmıştı.

TGB’DEN SELVİ’YE SORULAR

Abdülkadir Selvi’nin bu kışkırtıcı yazısını dün sosyal medyada da eleştirdim. TGB’nin bir yöneticisi eleştirime yaptığı yorumda bakın ne diyor:

Selvi gazetecilik yapmak istiyorsa önce şu soruya yanıt versin. ‘Ordu Göreve” pankartı açanlar neden hiç soruşturulmadı? Neden o pankart Ergenekon davalarında hemen her sanığa soruldu da, o pankartın sahipleri iddianamelerde yer almadı? O provokatör grubun lideri neden iddianamede yok?

TGB yöneticisinin dikkat çektiği konuyu netleştirelim. Bahsettikleri isim gerçekten de Ergenekon’un ilk iki iddianamesinde hiç geçmiyor, üçüncüsünde ise bir kez, o da geçiştirilerek yer alıyor…

Kuşkusuz Abdülkadir Selvi bu soruya birkaç nedenle yanıt veremeyecektir. Ama biz yine de Selvi’nin makamından, yani Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi’nden bu kışkırtıcı yazıyı düzeltmesini ve TGB’den özür dilemesini isteyelim.

Gazetecilik en azından bunu gerektirir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ekim 2012

, , , , ,

1 Yorum

CUMHURİYET-SALTANAT ÇARPIŞMASI

Dün başkent Ankara’da Saltanat ile Cumhuriyet çarpıştı!

Saltanat, Hipodromda Cumhuriyet’in cenazesini kaldırma töreni düzenledi. Cumhur, Ulus’ta Cumhuriyet’i yeniden inşa etmeye başladı.

Saltanat, Hipodromda boş tribünleri selamladı. Cumhur, sel oldu Ulus’a aktı.

Saltanat, Hipodrom ve Resepsiyonlarda şatafatlıydı! Cumhur, Ulus’ta al bayraklarıyla gururlu ve ayaktaydı.

CUMHURİYET GENÇLİĞİ AYAKTA

Saltanatın valisi, Cumhur’a Cumhuriyeti yasaklamaya kalktı. Saltanatın şakşakçısı, “istihbarat var” yalanına sarılıp, Cumhurun ayağa kalkmasına engel olmaya çalıştı. Saltanatın kolluk kuvvetleri Ankara’ya gitmeye hazırlanan otobüsleri mühürledi. Saltanatın polisi 1. Meclis önüne barikat kurdu. Saltanatın polisi, Türk bayrağı açana tekme attı. Saltanatın haber kanalı, sanki suçmuş gibi “grupların hedefi Anıtkabir’e ulaşabilmek” diye yayın yaptı.

Cumhuriyet’in gençliği TGB, yurdun dört bir yanından başkente aktı. Cumhuriyet’in geleceği TGB, polisin saldırısına karşı halka kalkan oldu. Cumhuriyet’in aydını, cumhurla Ulus’ta birleşti. Cumhuriyet’in kanalı Ulusal Kanal, Ulus’tan canlı yayın yaptı. Cumhuriyet’in kadını, polisin tazyikli suyuna karşı ayakta dimdik durdu. Cumhuriyet’in genci gaz bombası ve tazyikli suyun karşısında bayrağını dalgalandırdı.

SALTANATIN ASKERİ BOŞ TRİBÜN SELAMLADI

Saltanat’ın emrini yerine getiren Jandarma, Ankara girişinde otobüsleri durdurup tüm yolcuları kimlik kontrolünden geçirdi. Otobüsleri durdurulan Cumhuriyet’in gazileri, inip Ankara’ya yayan yürüdü.

Saltanat’ın emrindeki rütbeli subay, Hipodromda boş tribünleri ve Saltanat ailesini selamladı. Cumhuriyet’in askerleri ise Silivri’den, Hasdal’dan, Mamak’dan selam yolladılar Ulus’a…

SALTANAT HÜKÜMETİ YASA DIŞIDIR

Ankara’da toplanacak halkı “istihbarat var” diyerek engellemek isteyen zihniyet saltanatçıdır. Ankara’ya gidecek otobüsleri “ceset torbası yok” diye mühürleyen zihniyet çürümüştür, kokmuştur!

Cumhura Cumhuriyet’i kutlamayı yasaklayan bir hükümet, Cumhuriyet’in değil Saltanat’ın gücüdür ve bu yüzden yasa dışıdır!

Ve her şeyden önemlisi, halka polisi saldırtan bir hükümet, aslında yıkılacağının işaretini vermiştir!

SEFERBERLİK BAŞLADI

1453’te karadan gemi yürüten, Çanakkale’de sırtında yüz kiloluk mermi taşıyan, Kurtuluş Savaşı’nda yalınayak kağnı süren, iki çorabından birini Mehmetçik’e veren, Cumhuriyet’i mermisi bitince süngüsüyle çarpışarak kuran bir halka, AKP barikatı söker mi?

Dün sökmedi ve Cumhur, 89. yılında Cumhuriyet’i yeniden inşa etmek için dün seferberlik başlattı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ekim 2012

,

Yorum bırakın

İTTİHAT TERAKKİ’DEN ERGENEKON’A

TSK’nin Kara Kuvvetleri Komutanı ve ardından Genelkurmay Başkanı olacak generallerine yönelik başlıca komplo, onların gizli Yahudi olduğudur…

Örneğin İlker Başbuğ’un İsrail ziyareti sırasında çekilen ağlama duvarı görüntüleri belleklerdedir. O fotoğrafların kimler tarafından çekilip servis edildiği bir yana, kimler tarafından ve ne amaçla kullanıldığı ülkemiz açısından derslerle doludur.

150 YILLIK DEVRİM DÖNEMİ

Bu topraklarda özellikle son 150 yıldır bu tip komplolar hep olagelmiştir. 150 yıldır dememizin özel bir anlamı var kuşkusuz…

Son 150 yıl, bu toprakların devrimler tarihidir çünkü…

İttihat ve Terakki Partisi’nin mason örgütü olduğu, Yahudi milli hedefine uygun olarak kurulduğu ya da Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik doğumlu olması üzerinden yapılan ve milli kurtuluş savaşımız ile Cumhuriyet devrimimizi hedef alan komplolar hâlâ dillendirilmektedir.

Tam da bu nedenle komploların üç temel özelliğine işaret etmeliyiz: Birincisi, komplolar, emperyalist devletlerden hedef alınan ülkelere doğru; ikincisi, komplolar, devletlerden halklara doğru ve üçüncüsü, komplolar, geri kuvvetten ileri kuvvete doğrudur.

İTTİHAT TERAKKİ VE KOMPLO TEORİLERİ

Komploları ve komplo tarihini inceleyen araştırmacılardan Haluk Hepkon, daha önce Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Komplo Teorileri Tarihi” kitabına bir yenisini daha ekledi ve Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “İttihat Terakki ve Komplo Teorileri” kitabını yazdı.

Kitap öncelikle İttihat ve Terakki üzerine üretilen ve yayılan komploları inceliyor, bu komploların kaynağını ve hedefini açıklıyor. Daha da önemlisi bu komploların kimler tarafından kullanılarak neye hizmet ettiğini inceliyor.

Kitabın son bölümü ise güncel komplolara ışık tutuyor. Hepkon, Ergenekon tertibiyle birlikte üretilen komplo tezlerini inceliyor ve eleştiriyor.

KOMPLOLAR NEDEN ANTİSEMİTİK?

Komploların dünyada esas olarak Aydınlanma döneminde ortaya çıktığını belgeleyen Haluk Hepkon, bu komplo teorilerinin neden antisemitik bir eksene oturtulduğunu tarihsel olarak ele alıyor.

Hepkon, bu sürecin özellikle 1908 devimiyle birlikte bu topraklarda da yaşandığını ve İngiliz emperyalizmi kaynaklı komplo teorilerle İttihat ve Terakki Partisi’nin “Yahudi komplosu” diye etiketlendirilmeye çalışıldığına işaret ediyor.

İngiliz emperyalizminin Osmanlı Devleti’nin topraklarını hedef alan stratejisine uygun olarak üretilen bu komploların kaynağı dönemin İngiltere Büyükelçiliği’ydi. Büyükelçi Gerard Lowther ve elçiliğin kilit isimlerinden Gerald Fitzmaurice, İttihat ve Terakki Partisi’ni Müslüman Osmanlı halkı nezdinde hedef alırken, bu örgütün Siyonist olduğu yalanına sarıldı.

DEVRİME KARŞI MUHAFAZAKÂR ORTAKLIK

İkisi de Katolik muhafazakâr olan Lowther ve Fitzmaurice’in tezleri, Jön Türk Devrimi’ne karşı olan Saltanatçılar, İslamcı çevreler ve muhafazakâr sağ kesimler tarafından hemen sahiplenildi.

Haluk Hepkon bu tezlerin günümüze kadar uzandığına dikkat çekiyor ve Ergenekon Davası sürecinde suçlama konusu haline getirilen ve iddianamede de yer alan “İttihatçı zihniyet” vurgularına işaret ediyor. Hepkon’a göre AKP ve bu partiye yakın yazarlar, Cumhuriyet ve Aydınlanma fikirlerine karşıtlıklarını bu çizgide ortaya koyuyorlar.

Hepkon kitabında, aynı zamanda ünlü Lowther Raporu’nun tam çevirisini de yayımlıyor ve araştırmacıların bilgisine sunuyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ekim 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

KÜRT MESELESİ VE İSTİHBARAT OPERASYONLARI

Biliyoruz ki İmralı-Diyarbakır-İstanbul üçgeninde yeni bir Oslo süreci başlatıldı. Bu sürece dair görünen temasları beş grupta toplayabiliriz:

1) Abdullah Gül-BDP, Cemil Çiçek-BDP, Mahir Ünal-BDP görüşmeleri. Böylece Cumhurbaşkanlığı, TBMM ve AKP, BDP ile görüşmüş oldu.

2) Başbakan Erdoğan’ın “İmralı ile görüşülür” sözleri Erdoğan-Öcalan müzakeresine yani yeni bir Başbakanlık-PKK pazarlığına işaret etmektedir.

3) “Temas grubu” isimli Diyarbakır merkezli akil adamların görüşmeleri…

4) Mesud Barzani-Leyla Zana görüşmesi de yeni Oslo sürecinin Kuzey Irak ayağına işaret etmektedir.

5) CIA Başkanı, ABD Genelkurmay Başkanı ve Pentagon’un sıralı yetkililerinin Türkiye ziyaretini de doğrudan bu süreç içerisinde değerlendirebiliriz.

Zira Kürt meselesini Türkiye-Irak-Suriye üzerinden “çözmek” ABD’nin planıdır ve hedef, Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e açmak ve ardından Türkiye’nin güneydoğusu ile birleştirerek Diyarbakır başkentli Büyük Kürdistan kurmaktır.

EYMÜR NEDEN SAKIK’I HEDEF ALDI?

Sürecin “istihbarat operasyonları” bölümü de elbette yürürlükte. Bakın son günlerde neler oldu:

1) Savcılık, Taraf gazetesi çalışanlarını dinleyen ve izleyen MİT personeli için Başbakanlık’tan soruşturma izni istedi.

İlginçtir, konu hükümet çevrelerince “2. MİT operasyonu” olarak yorumlandı. Anımsayacağınız gibi Savcılık, Cemaat-AKP savaşı olarak değerlendirilen ilk operasyonda, KCK davası kapsamında Müsteşar Hakan Fidan ile birlikte bazı MİT yetkililerini almak istemiş, AKP adamlarını yeni yasa çıkararak kurtarmıştı.

Taraf gazetesi yöneticilerinin izlenmesi davasında MİT’çilerin yeniden soruşturulmak istenmesi ve bunun hükümet çevrelerinde Kürt meselesiyle irtibatlandırılması oldukça anlamlıdır!

2) Eski MİT’çi Mehmet Eymür yine ortaya çıktı ve BDP milletvekili Sırrı Sakık’ı zan altında bırakan kimi açıklamalar yaptı. Ergenekon tertibinde de roller üstlenen Eymür, özetle şunları söyledi: “Sırrı Sakık, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ile görüşürdü. Ağabeyi Şemdin Sakık’ın da teslim olmak istediğini o söyledi…

Sakık, beklenildiği gibi iddiaları çok sert bir üslupla reddetti. Ancak yine de Ankara kulislerinde şu soru soruluyordu: “Diyelim ki Eymür’ün iddiası doğru ve Sırrı Sakık MİT ile irtibatlı. Peki, o zaman Eymür tam da bu zamanda neden Sakık’ı deşifre etti?”

Soruya yanıt oluşturabilecek bilgilere sahip değiliz. Ancak oğlu intihar eden Sırrı Sakık’ın başsağlığı dileyen Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinin ardından, Başbakan’ı Leyla Zana’dan sonra “çözümün” adresi olarak sunan ikinci BDP’li olduğunu belirtmeliyiz.

ABD NEDEN KARAYILAN’I FEDA EDİYOR?

3) Önce ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Riciardone ardından da birlikte basın toplantısı yapan ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, Türkiye’ye “Bin Ladin usulü” terörle mücadele yöntemi önerdiklerini açıkladılar.

Başbakan Erdoğan, Ricciardone’nin ilk ifşaatından sonra, Bin Ladin ile Murat Karayılan’ın farklı şartlarda yaşadığına dikkat çekmişti. Acaba Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye idam edilmemesi artıyla teslim eden ABD’nin Murat Karayılan’ı Bin Ladin gibi yok etmeyi önermesi ne anlama geliyor?

4) Erdoğan’ın “İmralı’yla görüşülür” açıklaması BDP içinde kimi isimleri karşı karşıya getirdi. Örneğin Hasip Kaplan açıklamadan memnuniyetini dile getirdi fakat Selahattin Demirtaş, Kaplan’ın “şahsi düşüncesine” katılmadığını ilan etti.

5) Suriye’nin Halep şehrinde ilginç bir olay yaşandı. Esad karşıtı Özgür Suriye Ordusu, PYD’nin organize ettiği bir yürüyüşe ateş açtı ve 5 kişiyi öldürdü.

PKK’ye yakınlığıyla bilinen Fırat Haber Ajansı, haberi “hem Beşar Esad, hem de Özgür Suriye Ordusu Kürtleri hedef aldı” diye verdi. Ajansa göre önce Beşar Esad kuvvetleri Halep’te Kürtleri hedef almıştı, ardından ise Özgür Suriye Ordusu, Esad’ı protesto etmek için yürüyüş yapan Kürtlere saldırmıştı!

Tüm bu gelişmelerin ne anlama geldiğini önümüzdeki günlerde de incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık gazetesi
28 Ekim 2012

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE NASIL BÖLGE GÜCÜ OLUR?

Kemal Derviş’in Hürriyet’e verdiği uzun röportajda dikkat çeken bir cümle vardı: “Avrupa’nın ortak hareket etmediği bir dünya G2 dünyası olacaktır ve en azından bir süre, ABD ve Çin’in adeta tek başlarına yön verecekleri bir dünya olur. Avrupa, Türkiye ile birlikte bu G2’yi dengeleyen üçüncü bir güç odağı olabilir.” (Hürriyet, 22 Ekim 2012)

Derviş’in “AB, ancak Türkiye’yle birlikte ABD ve Çin’i dengeleyebilir” şeklindeki tezini burada bırakalım ve bir başka teze geçelim.

DAHA GENİŞ BATI

Amerikan devlet aygıtının üst düzey politika yapıcılarından Zbigniew Brzezinski, son kitabı Stratejik Vizyon’da, inişe geçen Amerika’nın Çin’i dengeleyebilmesinin şartını “daha geniş batı” inşa edilebilmesine bağlıyor.

Peki, Washington “daha geniş batıyı” kimlerle ve nasıl inşa edecek?

Brzezinski’ye göre “daha geniş batı”, ABD’nin Rusya ve Türkiye ile ortaklığına bağlı.

YEDİGEN DÜNYA

ABD’nin dış politika otoritelerinden Prof. Walter Russel Mead ise ABD’nin hâlâ liderliğini sürdürdüğünü ancak dünyanın yedi köşesinin artık yedi devlet tarafından tutulduğunu belirtiyor.

Prof. Mead’in Wall Street Journal’da yayımlanan tezine göre bu yedi devlet şunlar: ABD, AB, Japonya, Hindistan, Türkiye ve Çin.

ABD’NİN TEK RAKİBİ: ÇİN

Tüm bu tezler, aslında iki temel gerçeğe işaret ediyor: Birincisi, ABD’nin artık tek süper güç olmadığı gerçeğidir. İkincisi, ABD’nin karşısında başka merkezlerin ve merkez potansiyeli taşıyan ülkelerin olduğu gerçeğidir.

Merkez derken, bölgesel gücü değil, küresel gücü kastediyoruz.

Kuşkusuz potansiyelin gerçeğe dönüşmesinin kimi şartları var; siyasal sistem, ekonomik büyüklük, askeri güç, nüfus, jeopolitik konum, bilim ve teknoloji kapasitesi, kültürel yapı vd.

Bu çerçeveden bakıldığında, Japonya büyük ekonomik kuvvettir ancak askeri gücü ve daha da önemlisi nüfusu bu çapta bir merkez olmaya yeterli değildir.

Rusya, ABD’nin eski rakibidir ve askeri güç bakımından hâlâ ikinci sıradadır. Ancak bilim ve teknoloji kapasitesinin yüksekliği ve jeopolitik konumun avantajına rağmen, ekonomisi ve nüfusu nedeniyle ABD’ye tek başına rakip olabilmesi mümkün değildir. Rusya’nın merkez olabilmesi Avrasya Birliği’ni kurabilmesine bağlıdır.

Türkiye, “yedi köşeyi tutan yedi devlet” içinde en zayıf olanıdır ve aslında bir merkez değil,  sadece bölgesindeki güçlü devletlerden biridir.

ABD’nin karşısında bu çapta merkez olabilecek tek kuvvet Çin’dir. Çin’i izleyecek iki potansiyel merkez AB ve Hindistan’dır. Hatta AB, siyasal sisteminin zayıflığı ve bölünme potansiyeli nedeniyle, aslında kendisinden daha zayıf olan Hindistan’ın da gerisindedir.

TÜRKİYE MERKEZLİ BÖLGE BİRLİĞİ

Peki, bu tabloyu neden çizdik?

Türkiye’nin yerini doğru saptayabilmek için…

Türkiye ne Kemal Derviş’in dediği gibi G2’yi dengeleyebilmek için AB’ye dâhil olmalı, ne de Brzezinski’nin işaret ettiği gibi ABD’nin Çin’i dengeleyebilmesi için “daha geniş batı” içinde yer almalı…

Türkiye, nüfus ve ekonomik büyüklük için Batı Asya’da bölgeselleşmeli, komşularıyla bölgesel birlik oluşturmalı. Türkiye ancak KKTC, Azerbaycan, Irak ve Suriye gibi komşularıyla birlik kurarsa, güçlü bir bölgesel merkez olur.

Türkiye bunu AKP iktidarıyla yaparsa, Atlantik adına yapacağından, büyüyeyim derken küçülür. Türkiye, Araplara karşı (Kuzey Irak ve Kuzey Suriye üzerinden) Kürtlerle birleşeyim derken, hem Araplarla düşman olur, hem de Kürtleri toptan kaybeder.

Türkiye bu yola milli bir hükümetle girerse, hem Kürt meselesini nihai olarak çözer, hem de bölgede Türk-Kürt-Arap barış kuşağı oluşturur. Bu kuşağın Acem-Farsla ittifakı ise hem bölgeyi emperyalizme kapatır hem de Yahudileri barışa mecbur eder!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ekim 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN, ÖZAL VE TÜSİAD BAĞI

ABD adına “yeni Türkiye” inşa etmeye soyunanların işe TSK’ye savaş açmakla başlaması sanırım tüm Cumhuriyet kuvvetleri için yeterince öğretici olmuştur.

Darbelerle hesaplaşma adına, Türk Ordusu’nu Washington’un emrine sokma operasyonu sürüyor. Zira Pentagon belgelerinde de belirtildiği üzere 12 Eylül’de “bizim çocuklar” denilen TSK, 28 Şubat’ta “hizadan çıkmıştı.”

Tabi bu süreç sapla samanın karışmasına neden oluyor. Zira “darbeci” diye suçlananlar aslında darbe karşıtı ve geçmiş darbelerin mağdurudurlar. Suçlayanlar ise bugün kendilerini “demokrat” diye etiketleyen 12 Eylül’ün has çocuklarıdır.

Bu durum, ekranlara çıkıp da Türk Ordusu karşıtlığı sergilemesi gereken AKP kalemşorlarını hem zora sokuyor hem de gülünç duruma düşürüyor.

28 ŞUBAT, ERDOĞAN’I DOĞURMADI

İşi, Turgut Özal’ı 12 Eylül karşıtı diye savunmaya kadar götürdüler. Bu iddialarına dayanakları ise Özal’ın aldığı oy! Neymiş? Halk 12 Eylül’e karşı duruşunu Özal’a oy vererek göstermiş.

Kurulan bağın dayanıksızlığı bir yana, bu tür programlarda kendi kendilerini ağırlamış olduklarından, haliyle biri çıkıp da en basitinden “12 Eylül Anayasası’na verilen yüzde 92 oy nasıl açıklanır o zaman?” diye soramıyor elbette.

Bu gerçek olmayan bağı kuranlar, Tayyip Erdoğan’ın yüksek oy almasını da halkın 28 Şubat’a yanıtı olarak sunuyorlar. Kuşkusuz bu kozu ellerine “Erdoğan 28 Şubat’ın çocuğudur” diyen Y-CHP veriyor!

Yoksa aslında çok da iyi biliyorlar ki, 28 Şubat, Ecevit’in görece milli olan hükümetini doğurdu, Erdoğan’ı değil!

TÜSİAD İLANINI ÖZAL HAZIRLADI

Özal meselesi önemli… Çünkü Özal’ın yerini doğru saptamak ABD-darbe ilişkisini ve darbe-ekonomi bağını kavramamızı sağlayacak.

Bu köşede daha önce birkaç kez yaptığımız saptamaya geçmeden, o saptamayı doğrulayan bir güncel örneği anımsatalım. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na çağrılan 12 Eylül öncesinin Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Bilsay Kuruç çok kritik bir bilgi verdi. Kuruç, 1979’de Ecevit hükümetinin yıkılmasına neden olan TUSİAD ilanlarını Turgut Özal’ın hazırladığını açıkladı.

TÜSİAD’ın bu ilanı, 12 Eylül’e giden sürecin en önemli aşamalarından biriydi. Zira 24 Ocak kararlarını alacak Süleyman Demirel azınlık hükümetini kurdular, destekledirler…

Neydi 24 Ocak 1980 kararları? Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine geçirmek, dünya ekonomileriyle bütünleştirmek daha doğrusu ABD operasyonlarına tam açık hale getirmek!

Bu kararları uygulayabilmek için de sopa gerekiyordu. İşte 12 Eylül, o sopaydı.

MENDERES’DEN ÖZAL’A, ARADAKİ BAĞLAR

TÜSİAD ilanıyla Ecevit hükümetinin yıkılmasında ve 24 Ocak kararlarının alınmasında üst sıralarda sorumluluğu olan Turgut Özal’ın 12 Eylül’de önce başbakan yardımcısı sonra başbakan yapılması misyonu gereğidir. Ve elbette Erdoğan’ın kendisini Özal’ın mirasçısı ilan etmesi salt bir felsefi yakınlık değildir.

Bir dikkat çeken notu daha aktaralım. TÜSİAD’ın o dönemdeki başkanı olan Feyyaz Berker, Ecevit’i düşüren TÜSİAD ilanlarını kendisi ile birlikte Prof. Memduh Yaşa ve Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın hazırladığını açıklamıştı. Pratik hazırlık elbette…

Kimdi Nevzat Yalçıntaş? Şimdilerde oğlu Murat Yalçıntaş’tan dolayı ayrı düşseler de AKP’nin kurucusudur ve daha önemlisi Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül’ün hocasıdır!

Ya Memduh Yaşa? İktisatçı Yaşa,12 Eylül’den sonra milletvekili oldu. Ama daha önemlisi Yaşa, Başbakan Adnan Menderes’in mali danışmanıydı!

ERDOĞAN NEDEN BAYAR’I AĞZINA ALMAZ?

Bu dikkat çekici kesişmeler önemli… Zira Erdoğan, hem Özal’ın hem de Menderes’in devamı olduğunu her fırsatta dile getirir.

Kıdemli siyasetçi Hüsamettin Cindoruk’un bir saptamasıyla bitirelim. Cindoruk, 30 Eylül’de Ulusal Kanal’da, Kurtul Altuğ’un “Politikanın Nabzı” programında, Başbakan Erdoğan’ın AKP Kongresi konuşmasını değerlendirmiş ve sormuştu: “2,5 saat konuşan Başbakan Erdoğan, Menderes’ten çokça söz etti ama Celal Bayar’ı hiç ağzına almadı. Neden? Çünkü Bayar İttihatçıydı, Atatürkçüydü…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ekim 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın