Archive for category Politika Yazıları

DUGİN: TÜRKİYE CUMHURİYET YIKILIYOR

Uluslararası Avrasya Hareketi lideri Aleksandr Dugin, “Yeni Osmanlıcılık Türkiye’yi felakete götürüyor” başlıklı bir makale yayınladı.

Dünya Bülteni’nin Rusçadan çevirdiği makaledeki görüşler ve uyarılar, Başbakan Erdoğan’ın “AB yerine Şangay İşbirliği Örgütü üyeliği” açıklamasını yaptığı şu günlerde Ankara için oldukça önem kazanıyor.

TURANCILIK VE CENAAT OKULLARI CIA PROJESİ

Jeopolitik uzmanı Aleksandr Dugin’in makalesi aynı zamanda Türk-Rus ilişkilerinin tarihsel seyrinin de bir özetini içeriyor:

1. Dugin’e göre 19. Yüzyıldaki Osmanlı ve Rus İmparatorluğu ilişkisi, tam da Konstantin Leontyev’in şu saptaması gibiydi: “Aslında bu iki imparatorluğun ortak hareket etmesi gerekiyordu. Çünkü her ikisini de imha etmeye çalışan Batı ülkelerine karşı ancak birlikte mukavemet gösterebilirlerdi.”

Ancak Osmanlı ve Rus İmparatorlukları ne zaman ittifaka yönelseler, İngiltere ve Fransa karşı çıkıyor, bu durum iki devleti sürekli rekabet ortamına sokuyordu.

2. Dugin’e göre 20. Yüzyıla girilirken Leontyev haklı çıktı ve Lenin’in Sovyet Rusya’sı ile Atatürk’ün ulusal Türkiye’si önemli bir ittifaka girdi. Öyle ki, Kafkasya sınırlarını bile birlikte çizdiler.

3. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye bir tercih yapmak zorunda kaldı ve Stalin’in işgalinden endişe duyarak Batıya yöneldi. Dugin bu endişenin gerçekçi olup olmadığını bugün tartışmanın yersiz olduğunu söylüyor ve sonuçta Türkiye’nin yarım yüzyıl sürecek bir şekilde Atlantik Cephesi’nde konumlandığını belirtiyor.

Dugin, Turancılık projesinin de bu ilişkiyle başladığına dikkat çekiyor ve projenin sahibinin CIA olduğunu vurguluyor. Hedef Türk istihbaratının SSCB içinde yer alan Orta Asya Türk halkları üzerindeki etkisini artırmayı öngörüyor.

Dugin ayrıca, Fethullah Gülen’in okullarını yaygınlaştırma projesinin de, bu politikayı gerçekleştirmenin bir parçası olduğunu önemle belirtiyor.

4. Dugin’e göre, 1990’dan sonra ABD ile İsrail’in Ortadoğu politikaları, Türkiye’nin çıkarlarına aykırı gelişmeye başladı. Bu süreçte Ankara ile Moskova, birbirlerine karşı olmanın faydasız olduğunu saptayarak yakınlaşmaya başladı.

Dugin, Avrasya Projesi’nin de bu süreçte gündeme geldiğini ve Türk askeri yetkililerinin projeyi gündeme taşıdığını belirtiyor. Bu, ABD’den uzaklaşmak ve hatta NATO’dan bile çıkmak anlamına geliyordu.

Türkiye bu yeni gelişmelerle 21. Yüzyıla girdi.

ERGENEKON’UN SENARYOSUNU ABD YAZDI

5. Peki ABD ne yaptı? Doğrudan Dugin’in sözleriyle aktaralım: “Amerikalılar işlerin kötüye gittiğini anladıkları zaman, yani Türkiye’yi kaybettiklerini gördüklerinde Kürt faktörü ve Ermeni soykırım iddialarının ABD ve Avrupa meclislerinde tanınabileceğine dair iddiaları gündeme taşıdı. Ergenekon davası konusu gündeme taşındı ve Türk askeri yöneticilerini Avrasyacılık anlaşmasına katılmakla suçladılar. Güya onlar darbe yapmak için hazırlık yapmaktaydı.”

Dugin, “darbe suçlamasının” Avrasyacılık düşüncesine karşı bir eylem olduğunu, senaryoyu da Amerikalıların yazdığını belirtiyor: “Neticede Türk askeri yöneticileri gözaltına alındı. Bazıları da görevlerini kaybetti. Böylece ABD tekrar Türkiye ve Erdoğan iktidarı üzerinde etkili olmayı başardı.”

Dugin ABD’nin ipleri eline aldığı bu süreçte yeni bir projenin ortaya çıktığını belirtiyor: “Yeni proje Turancılık ideolojisini hatırlatmaktaydı. Ancak Osmanlıcılık politikası veya Yeni Osmanlıcılık politikası olarak isimlendirildi.”

Dugin Türkiye’nin bu Amerikan projesi ile Rusya ve İran karşıtlığına sürüklendiğini, ayrıca Şam yönetimini devirme operasyonunda görevlendirildiğini belirtiyor.

TEL YOL AVRASYACILIK

Dugin, Yeni Osmanlıcılık projesinin olası sonucu konusunda Ankara’yı uyarıyor: “Türkiye cumhuriyeti yıkılabilir. Laik milliyetçiler, Kemalistler, cumhuriyetçiler ve azınlık olan dini gruplar arasında iç savaş yaşanabilir. Bu Türkiye’nin etnik kimliğini kaybetmesi anlamına gelir.”

Peki, Dugin ne öneriyor?

“Türkiye yıkım, bölünme, çatışma, kan, düzensizlik ve kaosla karşı karşıya kalabilir. Bunların yaşanmaması için bir hayal ürünü olan ve ülkeyi çıkmaza götürecek Yeni Osmanlıcılık düşüncesinden vazgeçilmeli. Kemalist sınırlar içerisinde Türkiye’yi muhafaza etmenin tek yolu Avrasyacılık düşüncesidir.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Şubat 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

İSRAİL’DEN AKP’YE CAN SİMİDİ

İsrail’in hangi koşullarda Suriye’ye saldırdığı önemli; çünkü o koşullar, her şeyden önce saldırının gerekçesini ve hedefini açıklıyor:

1. ABD, eski Şam Büyükelçisi Robert Ford’un ağzından, Suriye muhalefetinin kuracağı geçici hükümet konusunda aceleci olmadıklarını ilan etti.

Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius da, Esad’ın devrileceği yönünde hiçbir belirti bulunmadığını açıkladı.

2. ABD ve Fransa başarısızlığa işaret eden bu açıklamaları yaparken, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov “Esad’ın bırakma seçeneği yok hatta bu imkânsız” diyerek, İran dini lideri Hamaney’in yardımcısı Ali Ekber Velayeti de “Suriye’ye saldırıyı kendimize yapılmış sayarız” diyerek, kararlılık sergiliyordu.

3. Şam yönetimi inisiyatifi ele almıştı ve Suriye Ordusu terörist unsurları temizlemek üzereydi.

4. ABD’nin Kasım ayında Katar-Doha’da kurduğu Suriye Ulusal Koalisyonu SUKO’nun başındaki Muaz el Hatib, ağır kayıplar nedeniyle, Şam rejimiyle diyaloga hazır olduklarını açıklamıştı

Bu dört gelişmeye bakarak, İsrail’in Esad karşıtlarına can simidi attığını söyleyebiliriz.

SURİYE KONUSUNU BÖLGESELLEŞTİRME ARAYIŞI

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, sadece teröristlere değil, o teröristlerin koordinatörü olan Ahmet Davutoğlu’na da can simidi attı.

Şöyle ki, Şam yönetimini yıkmak için ABD’yi daha aktif olmaya zorlayan ama aylardır Washington’un çaresizliği nedeniyle beklediği yardımı alamayan AKP Hükümeti, Tel Aviv’in bu hamlesiyle, Obama yönetimine yeniden başvurma gerekçesi elde etti. Zira İsrail’in Suriye’ye saldırısı, içine ABD’yi de çekecek bir bölgesel savaş riskini artırmıştır. İnisiyatif, her ne kadar böylesi bir bölgesel savaşa geçit vermeyecek Asya cephesinde olsa da, risk risktir.

Kuşkusuz Tel Aviv, kendi güvenliği için ABD’yi bölgeye getirmeyi iki yıldır arzuluyordu. Bu hamlesiyle de Türkiye-Suriye sınırına sıkışmış olan meseleyi, bölgeselleştirmek istediğini gösterdi.

Üstelik Suriye’ye güneyden cephe açarak, kuzeydeki AKP cephesini de rahatlatmış olacaktır.

Ancak ABD yine de bölgeye dönemeyecektir!

İSRAİL SALDIRISI STRATEJİK DEĞİL, TAKTİK

Elbette İsrail’in bu taktik hamlesi ABD’nin bilgisi dâhilindedir ama daha fazlası değildir.

Çünkü Washington bırakın İran ve Suriye’ye, Irak’a bile “Maliki’nin alternatifi yok” diyerek müdahil olamamaktadır.

Çünkü şartlar bölge cephesinin lehindedir ve zaman Asya için akmaktadır.

ABD, bölgesel bir savaşı göze alacak durumda değildir ve İsrail’in saldırısına onay vererek, en fazla bölgedeki aktörlerine taktik üstünlük kazandırmayı planlamaktadır. Daha fazlasını göze alamamaktadır.

Tabi bir de İsrail’in bu tip taktik üstünlük arayışı içeren saldırılarına kalkan olmaktadır: Kürecik radarını ve henüz yerleştirilen NATO Patriot bataryalarını bu destek içinde sayabiliriz.

ERDOĞAN’IN AÇMAZI

İsrail’in saldırısı AKP’ye can simidi olsa da, diğer taraftan bir de açmaz yaratmıştır. Şöyle ki:

İsrail’in Suriye’ye saldırması, bu ülkenin “terörist bir devlet” olduğunu bir kez daha tescilledi. Bu durumda şu soruyu sormak durumundayız. Başbakan Erdoğan, uluslararası sulardaki Mavi Marmara gemisine saldırarak 9 yurttaşımızı katleden İsrail için “terörist devlet” demişti. Acaba Suriye saldırısı için de İsrail’e “terörist devlet” diyebilecek mi?

Diyemezse, Yahudi Cesaret Madalyası’nın hakkını vermiş olacak ve Tel Aviv’de alkışlanacaktır fakat karşılığında da Suriye politikasına meşruiyet sağlamak üzere sarıldığı “Esad’ın arkasında İsrail var” yalanını yitirecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Şubat 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

CHP’NİN ATLANTİK’TEKİ YERİ

Dünyanın ağırlık merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaydığı ve ABD’nin bu gelişmeye göre saldırı stratejisini Asya-Pasifik merkezli ilan ettiği bir süreçte, Başbakan Erdoğan’ın AB’ye karşı Şangay İşbirliği Örgütü’ne girmeyi düşünmesi, sebebi ne olursa olsun, Türkiye için çok önemlidir.

Bunun, AB’ye şantaj olasılığı içermesine rağmen, reel politikanın gereği olduğunu içeren yazılarımızı anımsayacaksınız. Son yazımızda NATO üyeliği ile ŞİÖ üyeliğinin bir arada olamayacağını da vurgulamıştık.

Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland, Hürriyet’in Washington Temsilcisi Tolga Tanış’ın sorusu üzerine aynı şeyi söyledi: “Başbakan tarafından yapılan yorumu görmedim. Açıkçası, Türkiye’nin aynı zamanda NATO üyesi olduğu düşünülürse, Şangay örgütüne üyeliği enteresan olurdu. Nasıl ilerleyeceğini görmek zorundayız.”

Salt bu açıklama bile ŞİÖ üyeliği konusunun ABD emperyalizminden bağımsızlaşmak anlamına geleceğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle dünyanın ilk anti-emperyalist kurtuluş savaşını vermiş bir ülkenin kurucu partisi olan CHP’nin de bu gelişmeyi alkışlayacağı düşünülürdü…

Peki, öyle mi oldu?

CHP’YE GÖRE NATO, ÇAĞDAŞ DÜNYA

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu önceki gün grup konuşmasında bu konuya değindi ve şunları söyledi: “Siz o çağdaş dünyadan kendinizi koparmak istiyorsunuz. Kiminle konuştunuz, kime danıştınız? Eğer Şangay İşbirliği Örgütü’ne girecekseniz, NATO’yu ne yapacaksınız? NATO’dan da herhalde çıkacaksınız.”

Yeni CHP’ye göre NATO çağdaş dünyaydı ve ŞİÖ’ye girmek, çağdaş dünyadan kopmaktı!

Meseleye, özellikle son günlerde ortaya çıkan ve bu partinin üst yönetiminin millet ile milliyet farkı konusunda bile ortalama bilgi düzeyinin altında kaldığını gösteren tartışmayı temel alarak bakarsak, NATO’yu çağdaş dünya görmeyi cehaletle açıklayabiliriz.

Ama sorun cehaletle açıklanamayacak kadar derindir ve önemlidir.

CHP’YE GÖRE AB, TÜRKİYE’NİN KÖKÜ

CHP’nin dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı Faruk Loğoğlu’nun ŞİÖ üyeliği konusunda attığı iki tweet, “derin ve önemli” gördüğümüz bağa işaret etmektedir.

Şöyle diyor Loğoğlu: “Hâlâ inanamıyorum, AB değil Şangay Beşlisi diyen AKP, Türkiye’nin eksenini değiştirmekle yetinmiyor, artık köklerini kazımaya çalışıyor.”

Dünyanın ekseni değişirken, Loğoğlu’nun hâlâ Batı’da çıpalı kalmak istemesi not edilmelidir. Öte yandan Loğoğlu’nun eksen değiştirmeyi “köklerin kazınması” olarak görmesi, daha da anlamlıdır. Loğoğlu bilmelidir ki, Türkiye’nin kökleri Batı’daysa eğer, o Batı 1922’de Ankara-Polatlı’ya kadar gelmişti ve CHP’nin lideri Mustafa Kemal, o kökleri kesmişti!

Loğoğlu ikinci tweet’inde de şöyle diyor:  “AB değil, Şangay Beşlisi demek, Türk dış politikasını hafife alan AKP, Türkiye’nin çıkarlarını ve geleceğini ciddiye almıyor demektir.”

Türkiye’nin çıkarlarını Batı’da gören bir anlayışın Dışişleri Bakanlığı’nda müsteşarlık seviyesine kadar çıkmış olması, kabul edelim ki, Küçük Amerika sürecinin başarısıdır!

CUMHURİYET AB YOLUNDA YIKILDI!

Faruk Loğoğlu tweet’leriyle yetinmedi, iki gün sonra da yazılı bir basın açıklaması yaptı. Bu kez daha da ileri gitti ve “AKP, bu çıkışıyla aslında uzun süredir uzaklaşmak için çaba harcadığı Avrupa-Atlantik camiasından Türkiye’yi daha da uzaklaştırabilecek bir adım atmıştır.” diyerek hükümeti Atlantik Cephesi’nden kopmak istemekle suçladı.

Erdoğan, eğer Batı gerilemiyor ve Doğu yükselmiyorsa, siyaseten en büyük dayanağı olan Atlantik Cephesi’nden kopmayı aklının ucundan bile geçirmez! Bunu Loğoğlu’nun bilemiyor olmasını kabul edemeyiz!

Anlaşılan CHP, Türkiye’nin dünyadaki yeri konusunda artık en geridedir. Aksi takdirde Faruk Loğoğlu’nun AKP’ye “Atlantik’ten sakın kopma” çağrısında bulunabilmesini açıklayamayız.

Bitirirken Loğoğlu’nun basın açıklamasındaki “AB’ye tam üyelik CHP’nin temel hedeflerinden birisidir!” sözlerine de değinelim: Demek Yeni CHP, Cumhuriyet’in 1999’dan beri AB aday üyeliği yoluyla adım adım yıkıldığını hiç fark etmedi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ocak 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKÜZ, KÜRTÜZ, MİLLETİZ

Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusu ile Kürt milliyetini eşit sayamazsınız” demesini, “Türklerle Kürtlerin eşit olmadığını söyledi” diye çarpıtanlar kötü niyetlidir!

Birgül Ayman Güler’in “ulus-millet, milliyet” ayrımına dair basın açıklamasına rağmen, onu hâlâ “Türklerle Kürtleri eşit görmüyor” diyerek suçlayanlar kör cahildir!

Birgül Ayman Güler’in kavramları açıkladığı basın toplantısında “Türk ve Kürt eşitliğini savunmasına” rağmen onu hâlâ ırkçılıkla, kafatasçılıkla, faşistlikle suçlayanlar ise hem kör cahildir, hem de kötü niyetli!

Recep Tayyip Erdoğan’ın Kemal Kılıçdaroğlu’na söylediği “boy, pos değil, soy önemli, soy” sözlerine kör olup da Birgül Ayman Güler’i soyculuk yapmakla suçlayanlar ise ahlaksızdır!

MİLLET, MİLLİYETİN ÇATISIDIR

Bu girişten sonra görüşlerimize geçelim:

1. Türk ve Kürt, insan olarak da, etnik bakımdan da eşittir. O nedenle “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” diyoruz… Kaldı ki, bir milliyetin başka bir milliyete üstünlüğü bilimsel değildir.

Türk milleti ya da Türk ulusu, Türk milliyetini de Kürt milliyetini de kapsayan bir siyasal kavramdır. Tıpkı pek çok milliyeti içeren Fransız milleti ya da İtalyan milleti gibi…

Bugün fikir düzleminde yaşanan sıkıntının kaynağı ise milliyetlerden birinin isminin, milletin de ismi olmasıdır. Ama bu da başka milliyetlerin milletleşme aşamasında yaşandığı gibi bir tarihsel zorunluluktur. Örneğin Frank milliyeti, milletleşme sürecine önderlik ettiği için, Fransa’ya ve Fransız milletine adını da vermiştir.

‘KÜRTÇE YETERSİZ’ İDDİASI BİLİMSEL DEĞİL

2. Kürtçe konuşulmalıdır, öğretilmelidir; Kürt milliyeti dilini kullanabilmelidir.

Türk milliyetinden yurttaşlar da ikinci bir dil olarak Kürtçe öğrenebilmelidir; bu zenginliktir.

İlköğretimden başlayarak İngilizce eğitim verilen okullardan geçilmediği günümüz koşullarında, Kürtçeye ve Kürtçedeki w, x, q harflerine karşı olmak ahlaki değildir. Türk milliyetinden bir yurttaş Washington diye yazabiliyorsa, Kürt milliyetinden bir yurttaş da Wan şeklinde yazabilmelidir!

3. Kürtçe öğretilmelidir ama Kürtçe resmi dil olmamalıdır. Kürtçe hukuk dili olarak da kabul edilmemelidir. Zira milletleşme süreci, aynı zamanda hukuku da tekleştirme sürecidir. Üniter devletlerde iki ayrı dille hukuk olamayacağı gibi hem şeriata dayalı hukuk, hem de medeni hukuk olamaz!

Ancak “Kürtçe bilim dili ya da hukuk dili olamaz” demek doğru değildir. Yani meseleye “yetersizliği” üzerinden itiraz etmek bilimsel değildir. Mahkeme, hâkim, avukat gibi en temel hukuk kavramlarının Türkçe kökenli olmadığı şartlarda, Kürtçe hukuk dili de yaratılır. Üstelik hukuk alanında Türkçeye kaynaklık eden Farsça ve Arapça kökenli kelimeler, Kürtçede de vardır.

Dil’e yetersizliği üzerinden itiraz etmek, bilimsel değildir. Çünkü devlet olursa, dil de olur, yaratılır, geliştirilir. Zaten mesele de buradadır: İkinci bir devlet ortaya çıkmasın diye Kürtçenin hukuk dili olmasına itiraz etmeliyiz, yetersiz olduğu için değil.

Dün “Kürt yok, karda yürürken kart-kurt sesi çıkaran dağ Türk’ü var” diyenlerin bugün Kürtçe sevdalısı olması anlamlıdır. Kürt’ü yok sayan Amerikancıların bugün Kürtçeye sarılması, yine Amerikancılıklarındandır.

Çünkü milli devletleri hedef alan emperyalizm, bazen zor kullanarak, bazen de milletleşme sürecinin arkada bıraktığı kavramlara ve unsurlara sarılarak, oradan bir çatlak yaratarak, milletleşme sürecini geriye döndürmeye çalışır.

Milliyetlerin bir zora dayanarak hak iddia etmesi bu nedenle çoğu zaman emperyalizmin hedefiyle birleşir ve onun kartı olur. Son tahlilde bunun o milliyete de bir faydasının olmayacağının en somut örneği Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra ortaya çıkan ve 8 ayrı milliyete dayanan devletçiklerdir.

MİLLİ DEVLETLER BİRLİĞİ

4. Milli devletleri de aşan bölgeselleşmiş bir yapı, kuşkusuz yarının gerçeğidir. Türk ile Kürt’ün, Fars ile Arap’ın eşitlikçi bir yapıda yan yana yaşayabilmesi mümkündür ve olacaktır.

Ancak milli devleti bu anlamda aşabilmek ya da milli devletler birliği kurabilmek, önce emperyalizmin boyunduruğundan çıkmakla ve “milli” kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmekle, ardından da kamuculuğu esas alan üretim ilişkilerine yönelmekle sağlanır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ocak 2013

, , , , , ,

1 Yorum

PATRİOT YALANLARI

Suriye’den gelebilecek füzelere karşı savunma için istendiği söylenen Patriotlar neden sınıra değil de Adana, Gaziantep ve Kahramanmaraş gibi sınırdan 300-400 kilometre geride olan illere konuşlandırıldı?

Sorunun yanıtını hükümet adına Yeni Şafak’tan alıyoruz: “Ayrı ayrı ateşlenebilen füze bataryaları bulunan Patriotlar, bilgisayar sistemine bağlı bir radarla hedefini izliyor. Bilgisayardan hedef seçebilen askeri personelin ateşleme mevziine yakın olması da gerekmiyor. Bu nedenle Türkiye’nin talep ettiği Patriotların Suriye sınırı yerine güneydeki kentlerin çevresine yerleştirilmesine karar verildi.” (Yeni Şafak, 27 Ocak 2013)

Mobil telefonlarla bile uydu üzerinden navigasyon alınabildiği günümüz şartlarında, Yeni Şafak’ın Patriot radarlarının bilgisayara bağlı olduğunu müthiş bir teknolojik seviye gibi sunması, kuşkusuz “Patrotların neden sınıra yakın yerlere konuşlandırılmadığına” kılıf arama çabası nedeniyledir. Ancak çaba yetersizdir, zira ateşleme mevziisi ile Patriotların konuşlandırılma sahası bilgileri bile çelişkilidir.

Peki, gerçek ne? Patriotlar neden sınırdan 300-400 km geriye konuşlandırıldı?

PATRİOT GERÇEĞİ

Sorunun yanıtı için önce Patriotların menziliyle ilgili söylenen yalanları aydınlatmamız gerekiyor.

Sivil yetkililere göre Patriotların menzili 160 km. Ancak ekranlarda söylenen bu menzil, gerçekte sadece PAC-2 tipi Patriotlar için geçerli. Üstelik füzeler için değil, uçaklar için!

Askeri ilgililere göre ise gerçek şu: PAC-1 için menzil 70 km. PAC-2 için menzil füzelere karşı 40 km, uçaklara karşı 160 km. PAC-3 için balistik füzelere karşı menzil sadece 20 km, uçaklara karşı 100 km.

Türkiye’ye 1 adet PAC-2, 5 adet de PAC-3 geliyor.

Yeni nesil Patriotların menzil indirimi ise sistemin genel başarısızlığını düşürme hedefi nedeniyledir. Çünkü Patriotlar Scud’lara karşı Suudi Arabistan’da yüzde 80, İsrail’de ise ancak yüzde 50 başarı sağlayabildi!

PATRİOTLAR ABD ÜSLERİNİ KORUYACAK

Gerçek menzilleri dikkate aldığımızda aldatmaca aydınlanıyor ve ortaya şu acı gerçek çıkıyor: Adana, Gaziantep ve Kahramanmaraş’a konuşlandıran Patriotlar, Türkiye’yi koru(ya)mayacak! Çünkü menzili yetersiz ve sınıra değil de içeri konuşlandırıldığı için hedefi ancak Türkiye topraklarında karşılayabilecek.

Bu durumda Adana’daki Patiot bataryası İncirlik Üssü’nü, Gaziantep’teki Patriot bataryası Pirinçlik Üssü’ni ve Kahramanmaraş’taki Patriot bataryası Kürecik Radarı’nı koruyacak!

ABD’NİN DERDİ ÇİN

Aslında Patriotların Türkiye’yi savunmakla bir ilgisi olmadığını en iyi AKP milletvekilleri biliyor. Bakınız NATO Parlamenterler Asamblesi Türk Grubu Başkanı olan AKP milletvekili Ali Rıza Alaboyun ne diyor:

“NATO füze savunma sistemi 2020’de tamamlanacak. Kürecik, Çin’e kadar olan alanı görüyor. Romanya’daki avcı füzeler harekete geçiriliyor. Çin’den havalanan bir füzeyi, 900 km’lik alana girdiğinde vurabiliyor. En son aşama ise Alaska’ya kurulacak füze sistemleri olacak.” (Star, 24 Ocak 2013)

Yani ABD ve NATO 2020 sonrası için Çin’e karşı hazırlanıyor; Türkiye’nin çıkarları ve Türkiye’nin savunması hikâye!

ABD kısa vadede ise Rusya ve esas olarak da İran’a karşı askeri üslerini koruma peşinde!

Ve ABD bu hamlesiyle; birincisi Türkiye’yi NATO’ya faaliyet alanı yapmış oluyor, ikincisi NATO bağıyla Türk yetkilileri Atlantik cephesinin çıkarlarına uyumu sürdürmeye zorluyor, üçüncüsü de Türkiye’nin alternatif füze savunma sistemi arayışlarını frenliyor.

DÜZELTME: Dünkü yazımızda 2003 yılında Ulusal Kanal’da Davut Bağıstani’yle yapılan canlı telefon bağlantısını Rafet Ballı’nın gerçekleştirdiğini yazmıştık. Doğrusu, görüşmenin hazırlığını Ballı’nın yaptığı fakat sorularıyla ekranda Serhan Bolluk’un olduğuydu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ocak 2012

, ,

Yorum bırakın

ABD, PKK’YE 2004’TE SİLAH BIRAKTIRMADI

Hep sorulur ve yanıt aranır: PKK, ne oldu da ateşkes ortamını bozup 2004’te yeniden silahlı eylemlere başladı? Zira İmralı’da Türk Ordusu’nun “denetiminde” olan Öcalan o dönemde PKK’yi sınır dışına çıkartmış ve silah bıraktırmadıysa da kullandırmamıştı!

1999-2004 yılları arasındaki bu “sıfır terör” döneminin nasıl sona erdiği, PKK’nin eski üst düzey yöneticilerinden Nizamettin Taş ve Osman Öcalan’ın açıklamalarıyla aydınlandı!

PENTAGON, PKK’NİN SAVAŞI SÜRDÜRMESİNİ İSTEDİ

Vatan gazetesinden Ruşen Çakır’ın röportaj yaptığı Nizamettin Taş, o günlerle ilgili şu çok çarpıcı bilgileri veriyor:

1. “ABD’nin Irak’ı vuracağı belliydi. ABD’nin Irak’taki askeri operasyonuna katılmaya karar verdik. Çünkü ABD’nin müdahalesi Irak’la sınırlı kalmayacak, bütün Ortadoğu’yu değiştirecekti.”

2. “ABD’yle birlikte Saddam’a karşı çarpışma konusunda PKK’de ikilik çıktı. Bir grup ‘ABD emperyalist güç’ diyerek itiraz etti. Ama biz kazandık ve ABD’yle ilişkiye geçtik, görüşmeler oldu.”

3. “Ancak 1 Mart tezkeresinin kurbanı olduk. Pentagon PKK’nin silah bırakmasını değil, Türkiye’ye karşı savaşı sürdürmesini istiyordu. PKK’yi öne sürerek Türkiye’yi cezalandırma düşüncesi ön plana geçti.”

4. “Sonradan anladık ki, KYB (Talabani) ve KDP de (Barzani) savaşın durmasını istemiyormuş.” (Vatan, 27 Ocak 2013)

Yine Ruşen Çakır’ın röportaj yaptığı Osman Öcalan da “ABD, o dönemde PKK’nin dağılmasını istemiyordu” diyor! (Vatan, 25 Ocak 2013)

CAN DÜNDAR O GÖRÜŞMENİN FOTOĞRAFINI YAYINLADI

Nizamettin Taş’ın bahsettiği ABD’yle görüşmeyi gazeteci Can Dündar, 18 Ocak 2003 tarihli Milliyet’te fotoğrafıyla yayınlamıştı.

ABD’li yetkiliyi PKK yöneticileri Nizamettin Taş, Halil Ataç, Ali Haydar Kaytan ve Dursun Ali ile toplantı yaparken gösteren o fotoğrafta BM’nin Kuzey Irak müdürü Davut Bağıstani de yer alıyordu.

Gazeteci Rafet Ballı, fotoğrafın yayınlandığı 18 Ocak 2003 gününün gecesinde Bağıstani ile Ulusal Kanal’da canlı telefon bağlantısı yaptı ve görüşmenin içeriğine dair sorularıyla ABD-PKK ilişkisini ayrıntılı olarak açığa çıkardı.

ABD’NİN PKK’YE DESTEĞİ

Hükümet-PKK Görüşmeleri isimli kitabımızda yer alan “ABD’nin PKK’ye 32 desteği” bölümündeki kimi olgular da, ABD’nin PKK’yi o dönemde Türkiye’ye karşı nasıl kullandığını belgeliyor. Özetleyelim:

1. ABD’li albay, üç hizbe bölünen PKK’de uzlaşma sağlanması için 11 ve 16 Temmuz 2003 günlerinde PKK Başkanlık Konseyi ile toplantı yaptı.

2. İngiliz The Daily Telegraph gazetesi yazdı: ABD’li subaylar sık sık helikopterlerle Kandil’e gidip PKK ile toplantı yaptılar.

3. PKK lideri Murat Karayılan, 29 Ekim 2010 tarihli Radikal’de yayımlanan açıklamasında, 2003-2004 yıllarında ABD ile görüşmeler yaptıklarını doğruladı.

4. Washington 12 Mart 2004’te PKK’nin Kuzey Amerika Temsilcisi Kani Gulam’ı ABD Kongresi’ndeki bir toplantıya davet ederek siyasal statüsünü artırdı. Washington, KADEK ismini aldıktan sonra PKK’yi “terör örgütü listesine” aldı. Böylece KADEK Batı’daki siyasi faaliyetlerini rahatça sürdürdü.

5. Wikileaks’in yayımladığı 25 Şubat 2006 tarihli ABD Dışişleri belgesinde, Amerikan Ordusu’nun Irak’ta PKK’lileri yakalama imkânı varken bu olanağı kullanmadığı kayda geçti. Başka bir Dışişleri belgesinde de, ABD yöneticilerinin Irak’ta tutuklanan PKK’lilerin serbest bırakılmasına aracılık ettiği belirtildi.

6. Yine Wikileaks’in yayımladığı ABD Dışişleri belgelerinde Irak’ın işgalinden sonra kimi silah depolarının PKK’nin eline geçmesine göz yumulduğu, bazen de ele geçirilen Irak silahlarının doğrudan PKK’ye verildiği ve hatta bu silahlarla PKK’nin Türkiye’ye saldırısına yol verildiği belirtiliyor.

7. ABD silah yardımı dışında, o dönemde PKK’ye eğitim de verdi. Bu eğitimler önceleri 25 kişilik bir ABD askeri timi aracılığıyla, sonrasında ise CIA-Pentagon organizasyonu olan Blackwater üzerinden yürütüldü.

ÖNCE ABD’YE KARŞI TAVIR

Türk Ordusu’na düzenlenen tertiple birlikte AK medyada sergilenen önemli yalanlardan biri de şuydu: “Ergenekon, PKK’nin silah bırakmasına izin vermedi. Onu AKP’ye karşı yedekte tuttu ve 2004’te sahaya sürdü.”

Taş ve Öcalan’ın itirafları, öncelikle bu yalanı aydınlatıyor ama daha önemlisi Türkiye açısından şu gerçeği ortaya koyuyor: PKK’ye silah bıraktırmak, önce örgütün ABD’yle bağını kopartmaktan geçiyor. Bu da müzakereyle değil, ABD’ye karşı tavır alarak sağlanır ancak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ocak 2013

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

YA ŞİÖ, YA NATO

Başbakan Erdoğan, geçen yıl “AB’de ne işiniz var” diyen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e “Bizi Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) dâhil edin, biz de AB’yi gözden çıkaralım” demişti. Erdoğan, meseleye “latife” katarak bunu söylediğini belirtmiş, haliyle Türkiye’de de bu sözler “latife” olarak algılanmıştı.

Ufuk Ötesi’nde o zaman, bunun Türkiye için bir zorunluluk olduğunu, dünyanın merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaydığı bir süreçte, bu gelişmenin Erdoğan için bile kaçınılmaz olduğunu belirtmiştik. Nitekim Türkiye bu süreçte, ŞİÖ’nün “diyalog ortağı” oldu.

ERDOĞAN: ŞİÖ, AB’DEN DAHA GÜÇLÜ

Erdoğan önceki gün kendisine sorulan “Türkiye AB sürecini unuttu mu” sorusunu yanıtlarken, yine bu konuyu gündeme getirdi: “Şimdi tabii bu böyle olumsuz bir şekilde gidince siz de ister istemez 75 milyonun bir başbakanı olarak başka arayışlar içeresine de giriyorsunuz. Onun için geçenlerde Sayın Putin’e onu söyledim, ‘bizi Şangay Beşlisi içine alın’ dedim. Alın bizi Şangay Beşlisi içine, biz de AB’ye ‘allahaısmarladık’ diyelim, ayrılalım oradan. Bu kadar oyalamanın ne anlamı var?”

Üstelik bu kez Erdoğan, “İkisi birbirine alternatif mi” sorusuna da şu çok önemli yanıtı verdi: “Şanghay Beşlisi daha iyi, çok daha güçlü!”

Anlaşılan Erdoğan Putin’e, Aralık başındaki Türkiye ziyareti sırasında da aynı talepte bulunmuş. Şaşırmadık. Çünkü o ziyaretten sonra, 23 Aralık 2012’deki Ufuk Ötesi’nde şunları yazmıştık: “Putin’in 3 Aralık’taki Türkiye ziyareti sırasında ‘Ortak Asya Stratejisi’ belirleme kararı alındı. Putin ve Erdoğan bu hedefle ortak çalışma grubu kurulmasını kararlaştırdı.”

Erdoğan bu görüşmeden bir ay önce de, Endonezya’daki Demokrasi Forumu konuşmasında da önemli bir çıkış yapmış ve “21. Yüzyıl, Asya yüzyılı olacak” demişti.

AB ÇÖZÜLÜYOR, ŞİÖ BÜYÜYOR

Erdoğan’ın belirttiği gibi ŞİÖ, AB’den daha iyi ve çok daha güçlüdür! Üstelik Çin ve Rusya dışında Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri de ŞİÖ üyesidir. İran, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Moğolistan gözlemci üyeleri, Sri Lanka ve Belarus diyalog ortağıdır. Dünya nüfusunun ve ekonomik büyüklüğünün yarısı ŞİÖ’dedir!

Ayrıca AB, ulusal devletlerin egemenliğini devrettiği bir birleşik devletler modeli olmayı hedeflerken ve ABD’nin transatlantik ittifakı içinde yer alırken, ŞİÖ, küreselleşmeye karşı bir bölgeselleşme modeli olarak 1996’da ortaya çıkmış ve 2007’de “tek kutuplu dünya kabul edilemez” diyerek ABD’nin karşısına dikilmişti!

Üstelik AB, 2008’de başlayan ve hâlâ süren küresel kriz nedeniyle, genişleme yerine “çözülme” eğilimindedir. İngiltere’nin, AB üyeliğini halkoyuna sunma kararı alması buna işarettir.

Berlin’in Doğu’ya yöneldiği ve Moskova-Pekin hattıyla yakınlaştığı; Paris’in ise Akdeniz ve Kuzey Afrika’ya yöneldiği bu süreçte Londra, çareyi Washington’la daha da yakınlaşmakta görmektedir.

YÜKSELEN KUVVETLERLE İTTİFAK

Erdoğan’ın bu nedenle AB yerine ŞİÖ demesi, akıllıcadır ve tarihsel zorunluluktur. İnen kuvvetler yerine yükselen kuvvetlerle ittifak yapak, en başta reel-politikanın gereğidir.

Ancak Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı, Libya’ya müdahalede Batı Koalisyonu içinde yer alması, ABD adına Suriye’yi hedef alması, İsrail’in güvenliğini sağlayacak özellikteki Kürecik Radarını kabul etmesi, ABD’nin stratejik hedefine uygun olarak Barzanistan’ı himayeye soyunması, hele de Türkiye’yi “NATO toprağı” ilan ederek Patriot’lara evet demesi, ŞİÖ üyeliği konusuna kuşkuyla yaklaşılmasına neden olmaktadır.

Üstelik Erdoğan’ın kişiliği, ŞİÖ üyeliğini, Batı’yla pazarlık adına gündeme getirmiş olabileceğini düşündürmektedir.

O nedenle Erdoğan’ın bu konudaki ciddiyetinin test edileceği yer, öncelikle NATO’yla ilişkileridir! Çünkü ŞİÖ üyeliği ile NATO üyeliği bir arada olamaz!

Ancak her şeye rağmen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın -amacı ne olursa olsun- ŞİÖ üyeliğini bir seçenek olarak gündeme getirmesi ülke adına önemli ve yararlıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ocak 2013

, , , ,

Yorum bırakın

PARİS’E GÖRE DAVUTOĞLU GİDİCİ

Suriye krizi konusundaki son Washington ve Paris açıklamaları, Atlantik cephesi adına bu krizi yürüten Ahmet Davutoğlu’nu derinden sarsmış olmalı…

Önce açıklamaları anımsayalım:

ABD: HÜKÜMET İLANINDA ACELECİ DEĞİLİZ

Robert Ford, ABD’nin Suriye muhalefetinin kuracağı geçiş hükümetinde aceleci davranmadığını belirtti. El-Arabiya televizyonunun sorularını yanıtlayan Ford’un şu sözleri Suriye muhalefetinde hayal kırıklığı yarattı: “Mühim olan adım adım ilerlemektir. Biz, hükümetin ilanında acele edilmesinden yana değiliz. İlan edildiği zaman da biz o hükümetle ilişkiye girmeye hazır olacağız” diye konuştu.

Ford isim vermeden Türkiye’yi de uyardı: “Biz, Nusra Cephesi’ni, Irak’taki el-Kaide’yle ilişkisinden ötürü terör listesine ekledik. Dostlarımızın da bu cepheye karşı dikkatli olmalarını istiyoruz.”

Ford’un, ABD’nin eski Şam Büyükelçisi olarak Washington’un Suriye politikasını belirleyen ekipte yer aldığını belirtelim.

FRANSA: ESAD’IN DEVRİLECEĞİ BELİRTİSİ YOK

Reuters haber ajansının bildirdiğine göre Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın devrileceği yönünde hiçbir belirti bulunmadığını söyledi.

Yeni yılda basın mensuplarıyla yaptığı ilk toplantıda Suriye konusuna değinen Fabius gelinen noktayı şu sözlerle özetledi: “Durum değişmiyor, Beşar Esad’ın devrilmesini ve muhalif koalisyonun iktidara gelmesini kastederek söylüyorum, bizim umutlu olduğumuz çözüm yolu, gerçekleşmedi.”

Oysa Fransa, ABD’nin Kasım ayında Doha’da kurduğu Suriye Ulusal Koalisyonu’nu ilk tanıyan ülke olmuş ve Fabius da Aralık ayında, “Esad yolun sonuna geldi” demişti!

Peki, ne değişti?

RUSYA-İRAN-SURİYE CEPHESİNDE KARARLILIK

Değişen şu: Rusya ve İran, Esad’a destek kararlılığını sürdüreceğini ilan etti ve Şam rejimi de Esad’ın arkasında olduğunu bir kez daha vurguladı!

Önce Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov çıkıp “Esad’ın bırakma seçeneği yok hatta bu imkânsız” dedi. Ardından da Ayetullah Hamaney’in uluslararası ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti çıkıp “Esad kırmızıçizgimizdir” diyerek İran’ın kararlılığını gösterdi.

Şam rejimi adına da Velid Muallim çıkıp “Esad’ın bırakmasını isteyenler Suriye’de savaşın devam etmesine sebebiyet verirler” diyerek hem rejimin Esad’ın arkasında olduğunu, hem de Faruk Şara’nın çizgisine onay çıkmadığını ilan etti!

Nitekim Esad’ın son dönemde sık sık halkın karşısına çıkması ve “sonuna kadar mücadele edeceğini” belirtmesi, rüzgârın döndüğünün kanıtıydı.

FABİUS VE DAVUTOĞLU ÇUVALLADI

Tüm bu gelişmeler, aynı zamanda “Cenevre Mutabakatına dair Washington-Moskova anlaşmazlığı ABD lehine çözüldü” propagandasının da iflası anlamına geliyor. Şöyle ki, bir süredir ABD ile Rusya’nın “Esad’ın gitmesi” konusunda anlaştığı iddia ediliyordu.

Anımsanacağı gibi Cenevre toplantısında “Suriye’de siyasi çözüme ulaşılması için Şam yönetimi ile muhaliflerin katıldığı bir geçiş hükümeti kurulması” konusunda mutabakata varılmıştı. Üstelik Washington’un “Esad bu süreçte yer almamalı” talebi, Moskova’nın engeli nedeniyle mutabakata girememişti. Ankara da bu mutabakatı imzalamıştı.

Ancak son dönemde Paris ve Ankara merkezli bir iddiayla Moskova’nın tavır değişikliği içinde olduğu iddia edilmişti. Önce Fransa Dışişleri Bakanı Fabius “Moskova’nın Esad’dan uzaklaşarak kendileriyle Esad sonrasını görüşmeye başladığını” söylemiş; Davutoğlu da Rusya’nın kendileri gibi düşünmeye başladığını diline dolamıştı.

Gerçi Lavrov hem Fabius’u hem de Davutoğlu’nu sert bir üslupla yalanlamıştı ancak ikilinin söyledikleri iç kamuoylarında bir etki oluşturmuştu kuşkusuz…

TÜRKİYE GERİ DÖNÜŞLER Mİ YAPIYOR?

İşte ABD ve Fransa’dan gelen son iki açıklamayla hem Esad’ın ayakta olduğunun kabul edilmesi hem de rejim karşıtlarının hükümet kurma hamlesinin frenlenmesi, gerçek tabloyu resmetmiş oldu.

Daha da ötesi, varsa bir Washington-Moskova anlaşması ve çözümü, bunun ABD lehine değil, Moskova lehine olduğu görüldü!

Peki, bu gerçeklik Ankara’ya nasıl yansıyacak?

Lübnan’ın El Sefir gazetesinden Sami Klib’in iddiası çarpıcı: “Devam eden Esad karşıtı yorumlarına rağmen Türkiye, politikasında geri dönüşler yapıyor. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Suriye krizinin içine girdiği çıkmazın boyutundan bahsederken, Paris kaynaklı bilgilere göre Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun önümüzdeki süreçte uzaklaştırılabileceği söyleniyor.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ocak 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

YENİ AMERİKA

ABD Temsilciler Meclisi’nin Cumhuriyetçi üyesi Pete Sessions, Barrack Obama’nın yemin töreninde yaptığı konuşmayı şu sözlerle değerlendiriyor: “Şaşkınlık içindeyim. Birden bire şunu anladık ki seçimlerden sonra Amerika’nın büyük geleceğini değil, düşüşünü yöneteceğiz.”

ABD’nin gerileme sürecine girdiği ve ülkeyi yönetenlerin artık “yere çakılmamak” için “düşüşü yönetmeye” odaklanacağı zaten son savunma stratejisiyle de anlaşılıyordu.

ABD’nin düşüşü yönetip yönetemeyeceği de kuşkusuz başlı başına bir sorundur. Biz şimdilik bu sorunu bir kenara bırakarak, Obama’nın konuşmasını daha ayrıntılı incelemeye geçelim:

1. SÜREKLİ SAVAŞ DOKTRİNİ RAFA KALKTI

Barrack Obama’nın yeni dönem konuşması, ABD’nin Reagan’la başlayan, baba Bush ve Clinton’la süren, oğul Bush’la zirve yapan “sürekli savaş doktrininin” artık rafa kaldırdığını ortaya koymuş oldu.

“Sürdürülebilir güvenlik ve kalıcı barış sürekli savaşmayı gerektirmiyor” diyen ABD Başkanı Barrack Obama, yeni dönemi “diğer milletlerle sorunları barışçı yöntemlerle çözmeye çalışacağız” sözleriyle açıklıyordu.

Obama, “biz sadece savaşı değil barışı kazanan, yeminli düşmanları dosta dönüştürenlerin mirasçılarıyız” diyerek, ABD’nin 1980-2010 yılları arasındaki 30 yıllık dünya jandarmalığı döneminin artık kapandığını işaret ediyordu.

Obama “ABD’nin 10 yıllık savaş döneminin bittiğini” ilan ederken, müttefiklerine sadece “Asya’dan Afrika’ya, Güney Amerika’dan Ortadoğu’ya demokrasiyi destekleyeceğiz” genel mesajıyla yetiniyordu.

Özetle Obama, ABD hâkim sınıfları içinde süren “dünyayı ateşe verme ile geri çekilme” tartışmasının, şu aşamada, geri çekilme yönünde ağırlık kazandığını teyit etmiş oluyor ve Monroe’nun “kabuğa çekilme” doktrinine dönme işareti veriyordu.

2. NEO-LİBERALİZMİN İFLASI

Obama konuşmasında, Amerikan yüzyılı inşa etme hedefinin ideolojisi olan neo-liberalizmin de aslında iflas ettiğini itiraf ediyordu.

Neo-liberal politikaların merkezindeki “birey”, Obama’nın konuşmasında “birlik” haline geliyordu. “Halk olarak biz” diyen Obama, neo-liberalizmin “bireysel özgürlüğünün” de yeni dönemde “kolektif eylemle korunabileceğini” savunuyordu.

Hele Amerikan devrimine yönelik şu sözler, neo-liberal ekonomi anlayışının da çöküşü demekti: “1776 yılının vatanseverleri bir Kral’ın baskıcılığının yerine, bir avuç kişinin imtiyazlarını veya güruhun yönetimini koymak için mücadele etmemişlerdi.”

Ve Obama “bu ülkede özgürlüğün sadece şanslılara, mutluluğun ise sadece bir avuç insana ait olduğuna inanmıyoruz” diyerek, küresel ekonomik krizden en çok etkilenen orta sınıfa sesleniyordu.

ABD Başkanı, Yeni Amerika’nın orta sınıfı esas alacağını sık sık belirtiyordu: “Gittikçe daha da daralan bir grubun halinin çok iyi olup, gittikçe büyüyen bir kesimin idare edebilir bir şekilde olmasıyla bu ülkenin başarı kazanamayacağını halk anlıyor. Biz Amerika’nın refahının yükselen orta sınıfın omuzlarında olacağına inanıyoruz.”

KÜÇÜK AMERİKA’LARA BÜYÜK SORUNLAR

Kuşkusuz bu durum Obama ve ABD için bir tercih değil, felaketi geciktirmeye yönelik bir zorunluluktur. Ve bu zorunluluk dünyanın ağırlık merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymasından ve 21. yüzyılın Amerika değil Asya yüzyılı olacağı gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

Ve Yeni Amerika bu süreci atlatabilmek ve mevzilerini koruyabilmek adına, en çok Küçük Amerika’ları zora sokacaktır. Şöyle ki; ABD, Afrika’yı Fransa ve İngiltere ile Ortadoğu’yu da Türkiye-Kürdistan-İsrail üçlüsüyle Çin ve Rusya’ya karşı savunmaya çalışacaktır. Ancak ABD’nin Suriye ve İran’a askeri müdahalede bulunamayacağı gerçeği, Washington ile Ankara ve Tel Aviv hatlarında önemli sıkıntılar yaratacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ocak 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÇOK GİZLİ DAVUTOĞLU BELGESİ

Lübnan’da yayımlanan El Ahbar gazetesi, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın Suriye konusundaki görüşmelerini içeren “çok gizli” belgeleri yayımlamaya başladı.

El Ahbar gazetesine göre yüzlerce olduğu belirtilen belgeler “Suriye Siber Ordusu” tarafından ele geçirildi.

Belgeleri parça parça yayımlayacağını açıklayan El Ahbar’ın ilk belgesi Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ile Katar Başbakanı Hamad bin Casim’in Eylül 2012’deki görüşmesiyle ilgili…

‘DIŞ MÜDAHALE İRAN TEHLİKESİ YARATIR’

El Ahbar’ın yayımladığı ikinci belge ise ülkemizi ilgilendiriyor. Belge Katar Veliahtı Tamim bin Hamad ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 25 Ekim 2011’de Katar’da yaptığı görüşmeyi içeriyor.

Jöntürk internet sitesinin Türkçeleştirdiği Arapça gizli belgeye göre Hamad Davutoğlu’na, “Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a kuvvetli bir mesaj verilmesi gerektiğinden” bahsediyor ve “Esad, muhalefetle görüşeceğini söyledi, ancak bunun yeterli olmadığını anlaması lazım. Güvenlik Konseyi’nde güçlü bir tepki almak gerekiyor.” diye konuşuyor.

Bu sözlere Ahmet Davutoğlu’nun yanıtı ise ilginç: “Aramızdaki koordinasyon çok önemli. Esad, Çin ve Rusya’nın kendisini desteklediklerini düşünüyor. Önce Suriye’deki bazı kentlerden askerlerini çekme sözü verdi bize. Sonra yeniden saldırı başlattı. Burada şunu söylemekte yarar var. Suriye’deki durum Libya ile aynı değil. Biz Türkiye olarak NATO üyesiyiz ve Esad’a karşı bir harekâtı bu çerçevede düşünmüyoruz. Bu konuda tek başımıza hareket etmeliyiz. Bir dış müdahale Lübnan’da ayrıca İran ve Hamas cephelerinden de tehlikeli sonuç doğurabilir.”

DAVUTOĞLU: SURİYE’Yİ İFLAS ETTİRMEYE ÇALIŞIYORUZ

Davutoğlu, konuşmasının devamında Suriye’yle ilgili niyetini açıklıyor: “Her ne kadar 2006 yılında Suriye ile anlaşma yapmış olsak da artık onun hükmü yok. Suriye’de muhalefeti destekliyoruz. Suriye’yi iflas ettirmeye çalışıyoruz. İran ile bu konuyu konuştuk. Bir süre verilmesinden yanayız. Arap ülkelerinin de Rusya ve Çin’e durumu anlatan bir mesaj göndermesi lazım.”

Katar Veliaht Prensi Tamim bin Hamad da Davutoğlu’na şu yanıtı veriyor: “Esad bir an önce şiddetten vazgeçmeli. Ben bu konuda Çin ve Rusya nazarında elimden geleni yaparım, ancak topluca bir Arap desteğini almak zor. Buna yanaşmazlar.”

Bunun üzerine Davutoğlu şöyle devam ediyor: “Ben Ürdün’e gideceğim ve Kral’la görüşeceğim. Halid Meşal (Hamas lideri) şu an Suriye’de mi? Bu konularda acil hareket etmemiz lazım.”

Tamim bin Hamad da son olarak şunları söylüyor: “Bu konuda Katar Başbakanı ile görüşebilirsiniz. Ben de kendisiyle gerekeni görüşeceğim.”

HANİ VAN DEPREMİ GÖRÜŞÜLMÜŞTÜ?

Gelin şimdi bu görüşmenin yapıldığı tarihe dönelim ve Davutoğlu’nun Katar ziyaretiyle ilgili devletin resmi ajansın açıklamasını ve görüşme sonrası basına servis edilen kısa bilgiyi anımsayalım.

Anadolu Ajansı’nın 25 Ekim 2011 tarihli haberi şöyle: “Libya’daki son durum, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, ‘Arap Baharı’ ve sonrasında Suriye’de ortaya çıkan halk hareketleri, Tunus’ta hafta sonu düzenlenen seçimler ve bölgenin demokratik geçiş süreçlerini görüşmek üzere Katar’a giden Davutoğlu’nun buradaki temasları kapsamında Katar Emiri Şeyh Hamad Bin Halife el Tani ve Veliaht Prens Tamim Bin Hamad ile görüşeceği, ayrıca Katarlı muhatabı Halid bin Muhammed el Attiya ile yemekte bir araya gelmesinin beklendiği ifade edildi. Davutoğlu’nun yarın Katar’dan Ürdün’ün başkenti Amman’a geçeceği öğrenildi.”

26 Ekim 2011 tarihli haberlerde ise şöyle deniliyordu: “Görüşmenin içeriği hakkında bilgi verilmezken, Bakan Davutoğlu’nun Van’da meydana gelen depremden dolayı üzüntülerini dile getiren ve her türlü yardıma hazır olduklarını ifade eden Şeyh Bin Hamad’a teşekkür ettiği ve kendisine son gelişmeler hakkında bilgi verdiği öğrenildi.”

Ancak şimdi tutanaklarıyla birlikte yayımlanan belgeye göre Davutoğlu ile Katar prensi, Van depremini değil, “Suriye’yi iflasa götürme planlarını” görüşmüş!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ocak 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın