Archive for category Politika Yazıları

ORTADOĞU AKP’YE BÜYÜK GELDİ!

Merkezinde “Kürt Koridoru” olan Irak ve Suriye konuları AKP hükümeti ile 2. Obama yönetimi arasındaki en önemli konu olarak ağırlık kazanıyor.

Bu nedenle önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ardından da Başbakan Erdoğan Washington’a gitmeye hazırlanıyor. Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu da bu ziyaretlerin ön hazırlığı olarak ABD’deydi…

Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi, “ABD ile Türkiye, Maliki’nin nasıl gönderileceği üzerinde çalışıyor” diyerek, Sinirlioğlu’nun ziyaretinde konuşulanları dün okurlarıyla paylaştı. Önemli…

ABD’NİN AKP’YE IRAK MESAJI

Selvi’nin belirttiğine göre Türkiye’nin önerisi şu: Maliki’nin Meclis’te gensoru ile düşürülmesi ve seçimler. Ancak Sinirlioğlu’nun temaslarında, ABD’nin bu formüle yeşil ışık yaktığına dair bir sinyal oluşmamış!

Peki, ABD Sinirlioğlu’na ne mesaj vermiş?

1. Türkiye’nin önerisi Maliki sorununu çözmüyor.

2. Biz de bir öneri geliştiremedik.

3. Enerji konusunda yaptıklarınızla (Kuzey Irak’la yapılan anlaşmalar) siz Maliki’yi İran’a itiyorsunuz.

ABD’nin bu üç mesajına bakılırsa ABD, Irak’ta da AKP’nin istediği boyutta “aktif” olamayacak. Tıpkı Suriye’de olamadığı gibi…

Yalnız bunu Washington’un tercihi olarak değil, zorunluluğu olarak okuduğumuzu özellikle belirtmeliyim. Ve pragmatist Washington, Maliki dışında gerçekleşebilir bir seçenek görmediği müddetçe, bu politikasını değiştiremeyecek!

DAVUTOĞLU’NUN DÖRT YENİLGİSİ

AKP Hükümeti önce Maliki’nin başbakan olmasını engellemeye çalıştı, İyad Allavi’yi destekledi. Öyle ki, Cengiz Çandar’dan öğrendiğimize göre Allavi’nin El Irakiye listesi bizzat Davutoğlu’nun evinde hazırlandı! (Bunun uluslararası hukuktaki yeri ayrıca incelenmelidir!)

Ancak AKP Hükümeti amacına ulaşamadı. Davutoğlu daha sonra Allavi-Haşimi-Nuceyfi üçlüsüne dayanarak Maliki’ye darbeye soyundu. Yine kazanamadı!

AKP Hükümeti üçüncü olarak Erbil’le ittifak ederek hedefe yöneldi. Ancak bu kez de Cumhurbaşkanı Talabani’nin engeliyle karşılaştı. Talabani Barzani’yi değil, Maliki’yi, yani Irak’ın birliğini savununca, Davutoğlu’nun hevesi üçüncü defa kursağında kalmış oldu!

Şimdi dördüncü sefere ve bu kez ABD’yle birlikte açık operasyona hazırlanıyor!

Ancak ABD hem Irak’ta hem de Suriye’de aynı mesajı veriyor ve Türkiye’ye sadece “destek” verebileceğini, bizzat müdahaleye girişemeyeceğini söylüyor.

Aaron David Miller’in AKP Hükümeti’ne Suriye için verdiği şu iki mesajı, önemi nedeniyle yeniden anımsatalım:

1. Suriye için önce kendi kamuoyunu ikna et!

2. Madem çok isteklisin, sınıra neden asker yığmıyorsun?

AKP YALNIZ KALDI

AKP Hükümeti’nin, bir ABD projesi olarak, Kürtlere (Barzani, Talabani, Öcalan) dayanması ve “yeni Ortadoğu” haritası çizmeye soyunması hem Suriye’de, hem de Irak’ta kayaya çarptı.

Sadece Irak Türkmenlerinin karşı çıkması ya da KYB ve Talabani’nin Irak’ın birliğinden yana tutum alması nedeniyle değil elbette… Asıl olarak ABD’nin süren güç kaybı nedeniyle!

Irak’ın KDP’li Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin Esad karşıtı Arap liderleri uyarması ve “Irak’ın Suriye’deki olaylar, Suriye yönetimi ve gücü hakkındaki beklentileri doğru çıktı” demesi, ABD’nin güç kaybını göstermesi ve bölgedeki yeni güç dağılımını resmetmesi bakımından önemli.

Öyle ki, “Kürt Koridoru” planının sahibi olan ABD, kendi planının hayata geçebilmesi için Erdoğan’ın söylemiyle “aktif” tutum alamıyor!

Planı sıcak para ihtiyacına ve iktidarının sürmesine dayanak görerek hararetle sahiplenen AKP ise tek başına ortada kalıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ocak 2013

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

HARİTA DEĞİŞTİRMEK ‘ÇÖZÜM’ DEĞİLDİR

2005 yılında “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyen Başbakan Erdoğan’ın 2013 yılında “Kürt sorunu diye bir şey yok” demesi, normal koşullarda, sözün sahibinin o sorunu 8 yıl içinde çözmüş olduğu anlamına gelir…

Ancak ne koşullar normaldir, ne de iktidar. Üstelik “Kürt sorununa çözüm” diye PKK’yle müzakere etmektedirler.

Peki, nereden çıktı bu cümle o zaman? Erdoğan’ın siyaset yapma tarzına bakılırsa, “Kürt sorunu diye bir şey yok” demek, “Öcalan’la, kamuoyun kabul edemeyeceği türden bir anlaşma yaptım” demektir!

Göreceğiz…

SYKES-PİCOT OLMAYA SOYUNANLAR

20 gündür hem AK medyanın hem de ana akım medyanın “barış” ve “çözüm” kelimelerine dayanan yayınlar yapması bundandır: Kamuoyu “çözüme” hazırlanmaktadır!

Peki, çözümleri nedir?

Bakın Yeni Şafak’a konuşan eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş şu sözlerle açıklıyor çözümü: “Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi bölgede sınır ve harita değişikliğini gündeme getirir.”

Yeni Şafak, “akil adam” Cevat Öneş’in bu sözlerini “Çözüm harita bile değiştirir” başlığıyla büyük bir müjde diye vermiş!

Kuşkusuz normal ülkelerde bu bir suçtur! Komşuların sınırlarını değiştirmeyi arzuladığını böyle pervasızca dile getirenleri, normal ülkelerde en azından tıbba havale ederler!

Ama bizde normalleşmiştir. Kalemi eline alan Gertrude Bell, ağzına mikrofon dayandırılan Sykes-Picot olmaya soyunmaktadır!

‘KÜRT SORUNUNU ÇÖZMEK’ HEDEF DEĞİL, ARAÇ

Başbakanın “Suriye iç meselemizdir”, “Bağdat’a karşı Erbil’le oluruz”, “ABD Irak’a girdi, biz de Suriye’ye gireriz” dediği bir ülkede, artık “harita değişikliğini” çözüm saymak olağandır!

Ancak belirtelim: Haritalar demeçle değişmez, sınırlar kalemle çizilmez!

Gertrude Bell’in eline kalem alıp Ortadoğu haritası çizebilmesi için, önce bu coğrafyada milyonların ölmesi gerekti! Bell, Sykes ve Picot İngiliz’di, Fransız’dı ama ölenler İngiliz ve Fransız’dan ziyade Türk’tü, Kürt’tü, Arap’tı…

Kalemi elinize alabilmeniz için önce silahı kullanmanız gerekmektedir!

Ve komşularının sınırlarını değiştirmek üzere silaha sarılanlar, “çözüm” değil “sorun” yaratırlar!

Bu gerçeği öncelikle Kürtlerin görmesi gerekmektedir: “Kürt sorununu çözmek” harita ve sınır değiştirmek isteyenler için hedef değil araçtır!

Ama daha önemlisi, harita ve sınır değiştirmek “çözüm” değil, sorundur!

ANLAŞMADA AF MI VAR?

Bitirirken Başbakan Erdoğan’ın sözüne yeniden dönelim.

Dün “Kürt sorunu benim sorunumdur” deyip, bugün “Kürt sorunu diye bir şey yok” noktasına gelmek, şu anlamdadır demiştik: “Öcalan’la, kamuoyun kabul edemeyeceği türden bir anlaşma yaptım.”

Anlaşmada ne mi var?

Hadi onu da eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş söylesin yine: “Barış süreci sorunsuz ilerler, yeni anayasa yapılırsa; bu final, adı konmayan bir affı gündeme getirebilir. Ama buna daha zaman var.”

Ne demişti Erdoğan 2009 yılında? “Hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım.”

Ve ne deniyordu ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin “Küresel eğilimler 2030” raporunda: “Ortadoğu sınırları ortaya çıkmakta olan Kürdistan ile yeniden çizilir.”

Bu nedenle uyaralım: Plan kiminse, kalemi o tutar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ocak 2013

, , , ,

Yorum bırakın

ABD: ERDOĞAN’IN SORUNLARI ÇOK BİRİKTİ

Ak medya Suriye konusunda bir süredir şu iki tezi işliyor:

1) Türkiye’nin Suriye politikası bağımsızdır, ABD’yle bir ilgisi yoktur.

2) ABD, Suriye konusunda çok istekli değil.

Acaba bu iki tezin gerçeklikle bir ilgisi var mı, yoksa Ak medya AKP tabanındaki anti-emperyalist unsurların çekincelerini mi gidermeye çalışıyor? İnceleyelim:

‘TÜRKİYE, NEDEN SURİYE’Yİ VURMUYOR?’

Amerika’nın Sesi Radyosu, Aaron David Miller’le Suriye konusunda bir söyleşi yapmış. Miller’in ABD Dışişleri Bakanlarına danışmanlık yapan bir isim olduğunu belirtelim öncelikle…

Miller “Suriye’deki krizin uzamasında ABD’nin bir payının olmadığını” söylüyor ve “Obama yönetiminin müdahaleye isteksiz olduğu” şeklindeki görüşleri Suriye konusunun Libya’dan çok daha karışık olmasına bağlıyor.

Libya’da zayıf bir rejim olduğunu ve ellerinde ciddi silahlar bulunmadığını belirten Aaron David Miller, Suriye’de ise bunun tersinin yaşandığına, bu durumun da ABD’nin elini zorlaştıran en önemli unsur olduğuna dikkat çekiyor.

Miller’in ABD için zorluk olarak gördükleri kuşkusuz Türkiye için de geçerli. Nitekim Miller bu gerçeğe vurgu yapıyor: “Ben, kimseyi Suriye’ye müdahale konusunda istekli görmüyorum. Türkler sınıra asker yığmıyor, Suudiler ve Katarlılar yardım göndermiyor. Oysa ki onlara gelişmiş silahlar verdik. Neden Suriye mevzilerini gidip kendileri vurmuyorlar?”

ERDOĞAN: SURİYE’YE GİRERİZ

Miller’in “Türkiye neden gidip Suriye’yi kendisi vurmuyor” demesinden bir gün sonra Başbakan Erdoğan’ın “vururum” imasında bulunması ise dikkat çekiciydi. Erdoğan’ın Suriye’den çok ABD’ye mesajı gibi anlaşılan sözleri şöyleydi: “On binlerce kilometre öteden gelip Irak’a girenler bu dünyada haklı oluyorsa, biz 910 kilometre sınırımız olan Suriye’de eli bağlı, tribünde seyirci olamayız.”

Miller’in sözlerine dönmeden önce belirtelim. ABD’nin on binlerce kilometren gelip Irak’a girmesi dünyada haklı olmadı, tersine AKP nezdinde haklı sayıldı! Üstelik Başbakan Erdoğan, Irak’ta Müslüman katleden ABD askerlerinin sağlığı için duacı bile oldu!

IRAK DERSİ, SURİYE’DE KORKUTUYOR

Aynı zamanda Wilcon Center’da uzman olan Aaron David Miller, ABD açısında kritik meseleyi, “Esad yıkılsa bile sonrasının ne olacağını bilememek” şeklinde tarif ediyor ve bunu da Irak ve Afganistan deneyimlerine dayandırıyor. Kuşkusuz Miller haklı ve Irak’ta Maliki örneği ortada!

Dahası Miller “muhalefeti silahlandırmanın ve uçuşa yasak bölge oluşturmanın, çatışmaların sonucunu değiştirmeyeceğini” belirtiyor ve rejimin ayakta durmayı başarırken, muhalefetin güçlenemediğine dikkat çekiyor.

Miller’a göre bu tarz çatışmalar ancak iki şekilde durur: Ya üçüncü tarafların müdahalesiyle, ya da taraflardan birinin zaferiyle… Ancak Miller “bu aşamadan çok uzakta olduklarını” söylüyor. Üstelik Esad’ın çok sayıda avantajı var: “Hem istihbarat hem de askeri güç olarak devletin imkânları onun elinde. Şam’ın önemli bir bölümünü kontrol ediyor. Muhalefet ise daha tek bir kenti ele geçiremedi.”

ABD: ‘SIFIR SORUN’ İFLAS ETTİ

Aaron David Miller, Erdoğan’ın Patriotlarla yetinmediğini, Suriye’nin kuzeyinde uçuşa yasak bölge istediğini belirtiyor ve uyarıyor: “Erdoğan’ın bu beklentisinin yerine geleceğini sanmıyorum.”

Ancak daha önemlisi, Miller’in “Erdoğan’ın sorunlarının çok biriktiğine dair” saptamasıydı: “Zaten tam olarak anlayabilmiş değilim. Erdoğan’ın ‘komşularla sıfır sorun’ politikası iflas etti. Erdoğan’ın sorunları çok birikti. Anlayamıyorum, çünkü görebildiğim kadarıyla, Türkiye’de Suriye’yle savaşa girme konusunda ortak bir kamuoyu görüşü oluşmadı. Türkler savaşmak mı istiyor? Uluslararası koalisyon oluşturmak daha zor. Türkler bu konuda ısrar ediyorsa, öncelikle Fransa ve İngiltere’nin desteğini neden alamıyorlar? Sonra da gelip bize baskı yapsınlar.”

Miller’ın Erdoğan’a “yapabileceklerinle, yapmak istediklerin arasında uçurum var” mesajı anlamına gelen bu uyarısı, Erdoğan’ın birkaç hafta sonra gerçekleşecek Washington ziyareti öncesinde oldukça önem kazanıyor.

Bakalım Erdoğan, “bu biriken sorunlarını” Obama yönetimiyle ne oranda halledebilecek?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ocak 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

FRANSA MALİ’YE NEDEN SALDIRDI?

Mali’nin kuzeyindeki isyancılar, radikal İslamcılar, Mali’nin bölünmesini engellemek, demokrasi… Tıpkı ABD’nin Irak ya da Afganistan’a saldırmadan önce piyasaya sürdüğü “meşruiyet” sağlamaya dönük kavramlar gibi…

Ancak bugünün dünyasında artık pek inandırıcı değil!

Fransa’nın neden Mali’ye saldırdığını saptamak, yeni dönemi ve güç mücadelesinin nasıl cereyan edeceğini anlamak bakımından önemli…

En sonda söyleyeceğimizi şimdi belirtelim: Gücün ağırlık merkezi, Batı’dan Doğu’ya geçti ve yaşananlar Batı’nın bu gidişata ayak sürümesidir! Kazançlarını kolayca teslim etmeyecek olan Batı, kuşkusuz bu süreci bir oranda kanla boyayacaktır!

ABD ÇİN’LE ÖNCE AFRİKA’DA HESAPLAŞMAYA BAŞLADI

Artık Fransa’nın neden Mali’ye girdiğini incelemeye başlayabiliriz:

1. Afrika, özellikle son 10 yılda Çin ağırlıklı yatırımlara sahne oldu. Çin’in dışında Brezilya, Hindistan ve Rusya da Afrika’ya yatırımlara ağırlık verdi. 1960’lara kadar Batı’nın sömürgesi olan kara kıta, Doğu’nun yatırımlarıyla “sömürülmeden” gelişmeye başladı.

Öyle ki, özellikle Çin pek çok kritik kaynağı Afrika’dan sağlar oldu. Batı’nın etkinliği azalırken, Doğu’nun etkinliğinin artmaya başlaması, Atlantik kampını Afrika’da hamleye zorladı.

Libya ve sonrasında Mali’ye saldırı, Batı’nın, Doğu’yla Afrika’da hesaplaşmaya soyunmasıdır.

Özetle ABD, İngiltere ve Fransa üçlüsü, Afrika’yı Çin’e kaptırmak istemiyor!

2.  Ortadoğu’daki ilgi alanlarını müttefiklerine bırakarak çekilen ve Asya-Pasifik merkezli bir strateji geliştiren ABD, son süreçte Afrika’yı da Çin’le hesaplaşma alanı olarak belirledi.

ABD bu nedenle İngiltere ve Fransa’yı Afrika’da operasyonel hamleler yapması için teşvik ediyor, cesaretlendiriyor!

MALİ’DE ASKERİ ÜS ARAYIŞI

3. Almanya’nın Doğu’ya genişleme tutumu ve Berlin’in ekonomik krize karşı Pekin ve Moskova’yla yakınlaşması, Fransa’yı Akdeniz ve Afrika eksenli bir genişlemeye itti. Paris Afrika kaynaklarını, küresel krize karşı bir panzehir olarak görüyor.

Ayrıca Paris, eski bir Fransız sömürgesi olan Mali üzerinden nüfuz alanı yaratmak istiyor. Burada elde edeceği bir askeri üs, Paris’i Mali’nin komşularına yönelik hedeflere ilerletecek.

4. Örneğin Mali’nin kuzeyindeki Nijer’e…

Elektrik üretiminin yüzde 70’ini nükleer santrallerle sağlayan Fransa, uranyum kaynakları peşinde; Nijer ise geniş uranyum kaynaklarına sahip!

Nijer dışındaki Mali’nin komşuları olan Burkina Faso, Cezayir ve Moritanya da, uranyum, altın, fosfat ve petrol yatakları nedeniyle Paris’in ilgi alanında.

Fransa ve İngiltere’nin bir diğer ilgi alanı ise Sahra Çölü’nün altında varlığı tespit edilen ve yerüstünün 100 katı büyüklükte olduğu söylenen tatlı su kaynaklarıdır.

Sahra Çölü aynı zamanda güneş enerjisi deposu olarak düşünülüyor. Nitekim son yıllarda çölde dev güneş panelleriyle çeşitli deneyler yapılmaya başlanmıştı.

ÖNCE PARİS SUİKASTI, SONRA TUAREGLER

Öte yandan Fransa’nın Mali’ye girmesi, Paris’te 3 PKK’linin öldürülmesinin ardından Ankara ile Paris’i ikinci kez karşı karşıya getirmiş oldu.

Paris suikastı ve Mali’ye operasyonun birkaç gün öncesinde Afrika ziyaretine çıkan Erdoğan, Senegal’deki bir heykeli “ucube” olarak değerlendirmiş ve yetkililerden heykeli Fransa’ya iade etmesini istemişti!

Daha da ilginci, Erdoğan’ın Nijer’deyken Tuareglerle görüşmesi ve Tuareglerin kendisine deve hediye etmesiydi.

Fransa’nın Mali’ye saldırma gerekçesi ise Tuareglerin Mali’nin kuzeyini ele geçirmesiydi!

Bakalım bu durum Suriye sorununa nasıl yansıyacak?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ocak 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

SOROS’UN KOÇ’BAŞI

Mustafa Koç’un AKP-PKK görüşmeleri için “silahla çözemedik, müzakereyle barışalım” demesi “milli devletten vazgeçelim” demektir ve birkaç bakımdan önemlidir:

TÜSİAD, MİLLİ DEĞİLDİR

1. TÜSİAD’ın milli burjuva karakterinin olmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü milli devlet, öncelikle millet egemenliğine, milli ekonomiye (pazara), milli burjuvaya ve milli orduya dayanır.

Milli burjuva milli devletinden vazgeçmez; milli devletten vazgeçen burjuva, kompradordur! Yani uluslararası burjuvazinin yerel temsilcisidir ve emperyalizmin taşeronudur!

2. TÜSİAD milli devletin karşısındadır. Bunu birincisi 24 Ocak 1980 kararlarıyla yani milli devletin milli ekonomisini serbest piyasa ekonomisiyle bütünleştirerek ve küresel şirketlere açarak; ikincisi de Türkiye’yi AB sürecine sokarak fazlasıyla göstermiştir.

KÜRT SORUNU TÜSİAD’IN ESERİDİR

3. Koç’un açıklaması bir yönüyle de itiraftır çünkü Kürt sorununun müsebbibi kendileridir. Kürt’ü yok sayan, Kürt’e “kart kurt” diyen, Kürt’ü topraksız bırakıp ağaya mecbur eden, Kürt’ü sopayla terbiye etmeye kalkan ve Kürt’e Kürt olmayı yasaklayan kendileridir!

Kürt sorununu yaratan etkenlerin başında gelen toprak reformunun yapılamamasının müsebbibi de kendileridir.

TÜSİAD 1971’de kurulduysa da kökleri toprak reformuna direnen CHP’nin gerici kanadına dayanmaktadır. O kanat Kemalist Devlet’in arasız devrimlerle ilerlemesinin önüne geçmiş, ortaçağ kuvvetleri olan şeyh ve ağalarla birleşerek Demokrat Parti’yi kurmuştur. Ve sonunda da Türk devletini NATO süreciyle ABD’ye çıpalamıştır!

TÜRK ORDUSU TÜSİAD İÇİN ‘İHRAÇ MALIDIR’

4. Türkiye’yi Atlantik cephesine sokan TÜSİAD, o tarihten beri Soros’un Koçbaşı’dır. Soros için “en iyi ihraç malı” olan Mehmetçik, TÜSİAD için de öyledir.

TÜSİAD programının dört uygulayıcısı olan Menderes, Özal, Çiller ve Erdoğan yönetimindeki Türkiye ise ABD’nin bölgedeki jandarmasıdır: Kore’de, Somali’de, Bosna’da, Irak’ta, Afganistan’da, Lübnan’da, Libya’da, şimdi de Suriye’de…

5. Mustafa Koç’un sözleri kimlerin aynı cephede yer aldığının anlaşılması bakımından önemlidir. TÜSİAD’ın “barış” anonslu müzakere sürecinin başına geçmesi, projenin Amerikan yapımı olduğunu göstermektedir fakat daha önemlisi başta solcular olmak üzere çeşitli kesimlere kimin kuyruğuna takıldıklarını görme fırsatı vermektedir!

Çünkü TÜSAD’ın koçbaşı olduğu bir proje “devletlere bağımsızlık, milletlere kurtuluş ve halklara devrim” getirmez! TÜSİAD’ın başını çektiği programlar kendilerine kâr, gericilere özgürlük, halklara ise esaret getirir. TÜSİAD’ın programları o nedenle dün ancak 12 Eylül darbesiyle uygulanabildi, bugün de AK faşizmle uygulanabiliyor!

KÜRESELLEŞME DEĞİL MİLLİ DEVLETLER KAZANIYOR

6. ABD, küreselleşme programı ile milli devletleri hedef almıştır. Ancak o program sadece 20 yıl sürebilmiştir. Milli devletler direnmiştir.

Bu direnişin en somut örneği Irak’tır. 1. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin çıkarına göre kurulan bu Arap devleti, asıl şimdi “milli devlet” olmaktadır ve bu ülkede yaşayanlar, Iraklılaşarak yurttaş olmaktadır!

Böylesi bir süreçte Türk milli devletinin tasfiye olacağını sanmak, aldanmaktır!

KÜRESELLEŞMEYE KARŞI BÖLGESELLEŞME

7. Öcalan, basına yansıyan sözlerinde “ulus devletçiliği aştığını” söylemekte ve “ulusun kendisinin son birkaç yüzyılın en boş gerçeği olduğunu”, “ulus devlet modelinin toplumlar için bir kafes olduğunu” savunmaktadır.

Bu sözler basında her ne kadar PKK’nin Kürt devleti hedefinden vazgeçtiği şeklinde yorumlandıysa da, daha önemli olanı, Öcalan’ın bu sözlerle aslında Türkiye’nin üniter ve milli devlet yapısını AKP’yle müzakere ettiğini ortaya koymasıdır!

Ancak çağımız hâlâ emperyalizm çağıdır ve Lenin’in “ezen-ezilen”, Mustafa Kemal’in de “zalimler-mazlumlar” diyerek tarif ettiği çelişme sürmektedir. Bu nedenle de Mao’nun saptadığı “devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istiyor” denklemi hâlâ geçerlidir.

Üstelik şartlar devletlerin, milletlerin ve halkların şimdi daha çok lehinedir. Ve milli devletler, milli devlet mevziisinin de ilerisinden, çok daha güçlü savunulabilir. Milli devletlerin “küreselleşme” saldırısına karşı geliştirdiği “bölgeselleşme” çözümü, bizim için daha da yakıcı ihtiyaçtır, çözümdür!

Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin Batı Asya Birliği içinde bölgeselleşerek emperyalizme direnmesi, en başta Kürtlerin lehinedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ocak 2013

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

AKP ve PKK, İRAN HEDEFİNDE BİRLEŞTİ

Ahmet Türk TBMM’de gazetecilerle sohbeti sırasında, Paris suikastının arkasında İran ve Suriye olduğunu açıklamış. Keza AKP çevrelerinden de benzer açıklamalar geliyor.

İlk günkü karşılıklı suçlamaların ardından, tarafların İran’ı hedef göstermekte birleşmesi hem anlamlıdır, hem de suikastla amaçlananı ortaya koymaktadır!

WASHİNGTON KOMPLOSU

Kuşkusuz hem AKP hem de PKK’nin İran ve Suriye’yi Paris suikastının arkasındaki adres olarak sunmaları bir veriye değil, ABD’nin dayattığı yeni politik hattın ihtiyaçlarına dayanıyor.

Sundukları gerekçe de özetle şöyle: “AKP’nin Kürt meselesini çözmesi, Türkiye’nin büyümesi ve Ortadoğu’da güçlenmesi demek. Kürt meselesinin çözümü ise AKP ile PKK’nin anlaşmasına bağlı. İran ve Suriye, Türkiye’nin güçlenmesini istemediği için AKP-PKK görüşmelerine karşı çıkıyor.”

Kendi içinde bile bir mantığı olmayan bu yaklaşım, kuşkusuz “barış” anonslu medya kalemleri üzerinden kamuoyunu teslim almaya dönük. Üstelik bu yaklaşım öyle bir komplo içeriyor ki, karşılığında Tahran ya da Şam’ın kalkıp aynı mantıkla, “Sırf Suriye’yi köşeye sıkıştırmak için önce Paris’te suikast düzenlediler, sonra da suçu Şam’a attılar” bile demesi mümkündür!

ABD – BATI ASYA ÇARPIŞMASI

Oysa gerçek şudur: ABD yıllardır, bölgede sıçrama tahtası olarak kullanacağı ve ikinci bir İsrail işlevi taşıyacak bir Kürt devleti peşindedir. Birinci ve İkinci Irak savaşlarıyla bu yapı büyük oranda inşa edilmişti. Ancak resmiyete kavuşması, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki bu yapıyı himaye etmesine ve bölgeye karşı savunmasına bağlıdır. AKP, sıcak para ihtiyacıyla ABD’nin bu planını kabul etti ve Kuzey Irak’ı himayeye soyundu. Kuzey Irak’taki yapının Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e bağlanması için Şam hedef alındı. Ancak böylesi bir yapı sadece Irak ve Suriye’yi bölmekle kalmayacak, ileride Türkiye’yi de parçalayacaktır. Nitekim bu gelişmeye engel olamazsa, İran da aynı tehditle yüzleşecektir.

Bu nedenle bölgede iki ayrı cephe oluştu. ABD’nin cephesinde AKP, Kuzey Irak, PKK ve Suriyeli rejim karşıtları var. Karşılarında ise Çin ve Rusya’nın desteğini alan İran, Irak, Suriye hattı var.

Savaş, “bölgenin (Batı Asya) çıkarı mı” yoksa “ABD’nin çıkarı mı” sorusunun yanıtı için bu iki cephe arasında sürmektedir.

Nitekim BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın AKP’nin Öcalan’la başlattığı sürece “İmralı-Erbil” adını önermesi, bu gerçeğe ve cepheleşmeye işaret etmektedir!

MÜZAKERE BARIŞ DEĞİL SAVAŞ GETİRİR

AKP medyasının PKK’yi bazen Suriye’nin bazen de İran’ın ve hatta kimi zaman da Ergenekon’un kontrolündeki bir aktör olarak sunması Atlantik cephesinin ihtiyaçları içindir. Yoksa ellerindeki tüm istihbarat verileri, PKK’yi asıl kontrol eden gücün ABD-İsrail olduğunu ortaya koymaktadır.

Kuşkusuz 1999’a kadar Öcalan Suriye’nin kontrolündedir ve “yerel” ile “bölgesel” arası bir konumdadır. Ancak ABD Öcalan’ı Türkiye’ye şartlı teslim ederek, onu “uluslararası” bir konuma yükseltmiştir. Beşar Esad’ın PKK’nin Suriye kolu olan PYD’yle ilişkisi ise ABD’ninki gibi stratejik değil, taktikseldir ve dönemseldir; karşıtlarının çelişkisinden faydalanma amaçlıdır ve vatan savunması düzlemindedir!

Ve kuşkusuz İran da PKK’yi kontrol etmek istemektedir. Tahran’ın geçen yıl PKK’nin İran kolu olan PJAK’a yönelik kapsamlı operasyonları sonrasında, örgütün bir kanadını o da bir ölçüde teslim aldığı doğrudur. Ancak bu gerçek, PKK’yi esas kontrol eden kuvvetin ABD olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ve bitirirken belirtelim. AKP ile PKK’nin müzakeresi elbette İran ve Suriye’yi rahatsız edecektir. Ancak müzakerenin içerik ve hedefi dikkate alınırsa, Ankara’nın rahatsızlığı Tahran ve Şam’a göre daha fazla olmalıdır! Zira ABD’nin projesi İran ve Suriye’den çok, Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır; elbette Türklerin ve Kürtlerin de…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ocak 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

AKP TARZI SİYASET

Abdullah Öcalan’la görüşen kardeşi Mehmet Öcalan televizyon meselesini şöyle açıklıyor: “Televizyon kendi talebi değildi. Cezaevi müdürünün iknası sonucu televizyonu kabul etti.”

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise şöyle açıklıyor: “İmralı’da idari ve gözlem kurulu var. Bu kurul Abdullah Öcalan’a çeşitli disiplin cezaları vermiş. 2011’de bu cezalar sona ermiş. Bir yıl kendisi gözlenmiş. Sonuç olarak uyumsuz davranışlarının olmadığı gözlemlenmiş ve televizyon verilmesine karar verilmiş. Buna ceza infaz kurumu karar veriyor.”

Gelin en iyisi birkaç gün öncesine dönelim ve Başbakan Erdoğan’ın Senegal’deki şu açıklamasını anımsayalım: “Öcalan 12 metrekarelik yerde kalıyor, karyolası, her şeyi var. Radyosu vardı, şimdi o radyoyu televizyon ile değiştirecekler. Ben talimatı verdim belki de değiştirmişlerdir bile. Talimatı vereli epey oldu. Bir televizyonu oraya koyun dedim.”

Başbakan ile Başbakan Yardımcısı’nın 3 gün arayla yaptığı bu açıklamalara bakılırsa ya “AKP tarzı siyasete uygun olarak yine millete yalan söylüyorlar” diyeceğiz ya da “Erdoğan, İmralı idari ve gözlem kurulu başkanı olmuş” diyeceğiz!

Siz tercih edin!

ERDOĞAN’A GÖRE ÖCALAN TERÖRİST DEĞİL

Başbakan Erdoğan, birkaç kez dile getirdiği şu sözleri, son süreçte de kullandı: “Bölücü terör örgütüyle mücadele ederiz, siyasi uzantısıyla da müzakere ederiz. Terör örgütüyle bir şey müzakere etmedik.”

Hatta Erdoğan bir konuşmasında, müzakereyle görüşmelerin farklı şeyler olduğunu kaydederek, “Görüşmeleri yaparsınız. Görüşme esnasındaki gelişmelere göre de adımınızı atarsınız.” diye konuştu.

Peki, o zaman bugün yapılan ne? Yine Erdoğan’ın ağzından açıklayalım: “Eğer müzakere edilen başlıklara sadık kalırlarsa süreç devam eder. Ama kalmazlarsa bunu devam ettirmeyiz.”

Farkındayım, Erdoğan’ın sözleri birbirini tutmuyor ve her konuşması bir öncekini tekzip ediyor. İşte bu AKP tarzı siyasettir. Ve tıpkı televizyon meselesinde olduğu gibi “AKP, sürekli millete yalan söylüyor” demeyeceksek, “terör örgütüyle müzakere etmedik” diyen Erdoğan’ın artık Öcalan’ı terörist olarak görmediğini kabul edeceğiz!

YENİ KAVRAMLARLA PSİKOLOJİK SAVAŞ

Bu aslında müzakere sürecini beslemek ve kamuoyunu hedefe yönlendirmek üzere yapılan, ABD ürünü bir psikolojik savaş yöntemidir. PKK ile Öcalan’ı uygun bir üslupla birbirinden ayırmak ve aşama aşama onun bir terörist olmadığını satır aralarında işlemek, bu sürecin önemli bir parçasıdır.

Nitekim bu yöntem, 15 gündür sıklıkla uygulanmaktadır. İşte örnekler:

Taraflar “ateşkes” yerine “çatışmasızlık ortamı” gibi daha yumuşak kavramlar kullanıyorlar. “Demokratik özerklik” yerine bu aşamada “yerel yönetim” veya “güçlendirilmiş yerel yönetim” diyorlar. “Müzakere” yerine “diyalog”, “Öcalan” yerine “İmralı”, “PKK” yerine “Kandil” isimlerini kullanıyorlar. Hatta “devlet” yerine de “ünite” demeye başladılar!

AKP medyası da süreci bu yeni terminolojiyi kullanarak şöyle tarif ediyor: “MİT, Kandil’i “silah bırakmaya” ikna etmek için İmralı’yla diyalog kurdu. Kandil, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve demokratik bir ünite oluşturulmasını istiyor.”

Oysa yeni kavramlarla yumuşatılan cümle, aslında tam olarak şu demektir: “Erdoğan, PKK’yle pazarlık yapmak için Öcalan’la müzakereye başladı. PKK’nin şartı, devletin bölünmesi sonucunu doğuracak olan demokratik özerkliktir.”

DEVLETİN HİZMETİNDEN, DEVLETLE PAZARLIĞA

Kategorik olarak devletin Öcalan’la görüşmesine karşı değilim. Ancak kimin, ne amaçla görüştüğü kritik önemdedir!

Örneğin Albay Atilla Uğur’un Öcalan’ı sorgulaması ve Türk Ordusu’nun Öcalan’la görüşmesi, PKK’nın sınır dışına çekildiği ve terörün sıfırlandığı bir beş yıllık dönem yaratmıştır. 2004 yılına kadar süren bu süreç, Öcalan’ın ifade ettiği tarzıyla “devletimin hizmetindeyim” dönemidir!

Ancak AKP’nin ABD adına yürüttüğü türden müzakereler, Öcalan’ı devletin hizmetinden çıkarmış ve onu devletle pazarlık yapan bir otorite haline getirmiştir. Bu tip süreçler, 2009’da da olduğu gibi “barışı” getirmez, PKK’nin daha da güçlenmesini sağlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ocak 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

IRAK’IN GELECEĞİ

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Suriye’den bile daha önemli” dediği Irak’taki gelişmeler, hem Türkiye’nin hem de bölgenin geleceğini yakından ilgilendiriyor. Sorun Irak’ın parçalanacağı mı, yoksa birliğini daha da pekiştirerek sürdüreceği mi? Yanıt Ortadoğu haritasına yansıyacak!

Irak bu temelde, birbiriyle ilintili şu dört önemli sorunu aşmaya çalışıyor:

1. AKP Hükümeti’nin Bağdat’a rağmen Erbil’le yaptığı petrol sevkiyatı anlaşması ile Ankara-Erbil ilişkileri bir üst seviyeye çıkarak, Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini tehdit eder hale geldi.

2. Irak Ordusu ile Kürt Bölge Yönetimi’ne bağlı Peşmergeler arasındaki “görev sahası” sorunu sürüyor.

3. Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin sağlık durumu…

4. Irak Başbakanı Nuri El Maliki’ye karşı düzenlenen darbe girişimleri…

Peki, bu dört sorunla ilgili son durum nedir? İnceleyelim:

ABD, MALİKŞ’Yİ KARŞISINA ALAMIYOR

1. Türkiye ile Barzanistan arasındaki ilişkinin nereye evrileceği, hem iki ülkenin iç dinamiklerine hem de İran başta olmak üzere bölge ülkeleriyle ABD’ye bağlı.

Ekonomik krizle boğuşan ve Ortadoğu’daki “ilgi alanlarını” müttefiklerine bırakarak Asya-Pasifik merkezli bir stratejiye yönelen ABD, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yi karşısına alamıyor. Çünkü bölge ülkelerinin de desteğiyle Irak’ın birliği için önemli adımlar atan Maliki, şu anda alternatifsiz. Washington bu nedenle mevcutla ilişkiyi, benimsemese de sürdürmek durumunda…

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Bağdat’ın onayı olmadan Irak’ın herhangi bir kesiminden petrol ihracatını desteklemiyoruz” demesi, işte bu zorunluluk nedeniyleydi.

2. Maliki’nin Irak’ın kuzeyi için kurduğu Dicle Ordusu ile Kürt Bölge Yönetimi Peşmergeleri arasında yaşanan sorunların çözümü ve “görev sahasının” belirlenmesi amacıyla yapılan toplantıların sonuncusundan da bir çözüm çıkmadı. Taraflar önümüzdeki Pazar günü yeniden toplanacaklar.

Bağdat ile Erbil’i silahlı olarak da karşı karşıya getiren konuların başında kuşkusuz Kerkük geliyor. 2005’ten beri Kerkük’ün nüfus yapısını göç yoluyla lehine çeviren Barzani için durum tersine dönmeye başladı. Hem Dicle Ordusu’nun varlığı hem de AKP’ye rağmen Şii Türkmenlerin Araplarla Kerkük için ittifak kurması, Barzani’nin “Kerkük Kürdistan’ın kalbidir” hedefini zora sokuyor.

Son olarak Kerkük’teki Arapların oluşturduğu Siyasi Konsey, “Türkiye Kerkük’ün Kürdistan bölgesine bağlanmasına olur verdiği” için, Arap Birliği’nden konuya müdahale etmesini istedi.

KDP’YE KARŞI KÜRT İTTİFAKI

3.  Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin sağlık durumu, hem Irak’taki dengeler açısından, hem de Kürt Bölge Yönetimi’nin geleceği açısından oldukça önemli. Barzani’nin AKP’ye dayanarak bağımsızlık sinyalleri verdiği son süreçte, Talabani’nin Irak’ın bütünlüğünden yana tutum alması ülkenin geleceği bakımından kritik değerde.

Bu nedenle Talabani’den sonra Irak Cumhurbaşkanı’nın hem kim olacağı, hem de hangi kesimden olacağı, büyük önem kazandı.

Tabi bir de Kürt Bölge Başkanlığı sorunu var. Hafta sonu Goran Hareketi ile Kürt-İslam partileri bir araya geldi ve bazı KYB parlamenterlerinin de desteğini alarak,  Kürt Bölge Başkanlığı seçiminin parlamento yoluyla yapılması için 52 milletvekili imzalı bir taslak hazırladı.

15 maddeli taslağın en dikkat çeken maddesine göre, adaylar, Kürtlere ve Kürt Bölgesine karşı terörist faaliyetlerde bulunmamış olmalı!

4. Irak Başbakanı Nuri El Maliki, bugüne kadar kendisine düzenlenen darbe girişimlerini atlattı ve parlamento içinden imza toplanarak düşürülme çalışmalarını boşa çıkardı. Şimdi birleşen karşıtları, Maliki’yi Cuma eylemleriyle yıpratmaya çalışıyorlar ancak bir aydır sürdürülen eylemler, etkili olacak kadar kitleselleşemedi. Tersine Maliki, karşıtlarının bir bölümünü tarafsızlaştırmayı başardı.

Sonuç olarak şartlar bölgenin lehine gelişiyor; zaman Maliki ile Irak’ın birliği için akıyor…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ocak 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE VE İRAN’IN İTTİFAK ZORUNLULUĞU

Sünni Osmanlı ile Şii Safevi devletinin 16. yüzyıldaki mücadelesi, iki gücün aralarında Kürtleri tampon yapmasıyla sonuçlanmıştı. Öyle ki, Şii yörüngesinde görülen Alevi Türkmenler, Sünni Osmanlı’nın hışmından “Kürtleşerek” kurtuldular!

Bugün Kürt ve Alevi olan kimi aşiretlerden özellikle köklerini Horasan diye belirtenler, işte o Kürtleşmiş Alevi-Türkmen aşiretlerdir.

Kuşkusuz derdimiz kimin Türk, kimin Kürt olduğunu saptamak değildir; Türkiye ve İran’ın, Kürt meselesini, Osmanlı ile Safevi’nin mücadelesinden dersler çıkararak, hem kendilerinin, hem de Kürt ve Arapların yararına çözmesidir…

Çünkü Kürt meselesi, Türkiye’nin, İran’ın, Irak’ın ve Suriye’nin sorunudur, ABD’nin değil! ABD sorunu kendi çıkarına ve bölge ülkelerinin zararına çözmeye çalışmaktadır.

Bu nedenle Kürt meselesi, aynı zamanda Türk, Arap ve Fars meselesidir!

PARİS SUİKASTI KİME YARADI?

Oysa süreç tersine işlemektedir. Bakınız, Paris’te 3 PKK’linin öldürülmesi, Türkiye ile İran’ın gayrı-resmi birbirini suçlamasına neden oldu.

AKP ve PKK kalemleri, “Barış en başta İran’ın işine gelmiyor. Paris’te barışa yapılan sabotaj, İran kaynaklıdır” demeye ilk günden başladı…

Fars Haber Ajansı ise “Türkiye, ABD ve İsrail’in ‘PKK üzerinden İran’daki Kürt nüfusu Tahran hükümetine karşı provoke etme’ planını uygulamaya başladı.” diyerek karşı atağa geçti.

Sırf bu açıklamalardan hareketle bile, Paris’te 3 PKK’linin öldürülmesinin en çok ABD’ye yaradığını söyleyebiliriz!

KÜRT MESELESİ HANGİ MODELLE ÇÖZÜLECEK?

Sorun Paris’teki suikasttan çok daha büyüktür ve “Kürt meselesinin” nasıl ele alınacağıyla ilgilidir. Bölge yararına mı, ABD yararına mı?

Neçirvan Barzani’nin Time’a yaptığı şu açıklama, aslında hangi modelin tedavüle girdiğini gösteriyordu: “Irak anayasasından umudumuzu kestiğimiz zaman gerekli kararı vereceğiz. Bağımsız Kürdistan’ın ilanı için en az bir komşu ülkeyi ikna etmemiz gerekiyor. Çünkü hem bölgesel hem de uluslararası desteğe ihtiyacımız var. Şunu söyleyebilirim ki, Bağımsız Kürdistan’a her zamankinden daha yakınız.”

İşte o komşu ülke AKP’nin yönettiği Türkiye’ydi. Türkiye “sıcak para” sorununu Kuzey Irak petrolleriyle çözme karşılığında, Barzanistan’ın hamiliğini kabul ediyordu. Barzanistan ancak Türkiye’nin hamiliğinde, İran, Irak ve Suriye’ye karşı koyabilirdi ve ancak Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılarak varlığını pekiştirebilirdi.

İşte Erdoğan’ın Öcalan’la başlattığı yeni müzakere sürecinin sırrı buradadır! Sadece Açılım ve müzakereler değil, Suriye meselesi, Kürecik Radarı ve NATO patriotları da, ABD’nin bu temel projesi içindedir.

Ancak Barzanistan’ın bağımsızlığı, sadece Irak’ın parçalanması ve bölünmesi anlamına gelmeyecekti. Tahran, İran’ın da bölünmesine gidebilecek bu gelişmeyi, tıpkı AKP öncesinin Türkiye’si gibi kırmızıçizgi ilan ediyor, savaş sebebi sayıyordu.

Irak Başbakanı Nuri El Maliki ise ülkesinin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği için harekete geçmiş, öncelikle Kürdistan’ın kalbi görülen Kerkük düğümünü ülkesi lehine çözmeye çalışıyordu.

Bu gelişmeler, bölgede ilk defa, üstelik Çin ve Rusya’nın desteklediği bir İran-Irak-Suriye hattı da oluşturuyordu!

ABD ADINA İTTİFAK, DÜŞMANLIK GETİRİR

“Kürt meselesinin” ABD modeliyle çözümü kuşkusuz ileride, Türkiye’nin de parçalanması ve Barzanistan’ın Diyarbakır merkezli olarak büyümesi demektir. Ancak daha önemlisi, Türk-Kürt ittifakı(!) ile Fars ve Arap karşıtlığı tuzağına düşülmesidir ki ABD’nin temel hedefi de budur!

Öyle ki, bugün ABD çıkarları üzerine oturtulan Türk-Kürt ittifakı, sadece Türkleri Arap ve Fars milletiyle karşı karşıya getirmeyecek, yarın daha büyük Türk-Kürt ayrılığına dönüşecektir!

Ankara ve Tahran, sadece Kürt meselesi nedeniyle değil, Kafkasya’daki sorunlar ve özellikle Azeri azınlık gibi etkenler nedeniyle de birlikte çözüm üretmek zorundadırlar. Aksi durum, her iki ülkenin de zararına olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ocak 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

PARİS’TE İSTİHBARAT SAVAŞI

Fransa önceki gün Afrika ülkesi Mali’ye girdi. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, ülkesinin Nijerya ve Senegal’le birlikte Mali güvenlik güçlerinin yanında, Konna terör gruplarına karşı operasyon başlattığını açıkladı. Hollande operasyonun “gerektiği kadar” süreceğini açıkladı.

Fransa Mali’ye girerken, Başbakan Erdoğan da Gabon, Nijer ve Senegal’i kapsayan beş günlük Afrika ziyaretini tamamlıyor ve yurda dönüyordu. 300 işadamıyla yapılan ziyarette en dikkat çeken şey ise Başbakan Erdoğan’ın, Senegal’de köle ticaretini simgeleyen heykel için “Bunu Fransa’ya geri göndermek lazım” demesiydi.

Fransa’nın Mali’ye girdiği günün öncesindeki akşam ise Paris’te 3 PKK’li öldürüldü. PKK kurucularından Sakine Cansız, KNK Paris temsilcisi Fidan Doğan ve Gençlik Hareketi üyesi Leyla Şaylemez (Söylemez), şifreyle girilebilen bir apartmandaki Kürt Enformasyon Bürosu’nda, susturuculu silah ya da silahlarla ikisi üçer, biri de dört kurşunla başlarından vurulmuştu.

Erdoğan ile Öcalan’ın ABD’nin Kürt Koridoru planı içinde müzakere yürüttüğü bir süreçte işlenen bu cinayet, tarafları karşı karşıya getirdi. AKP sözcüleri olayı “PKK içi infaz” diye nitelerken, BDP Eş Genel Başkanı Gülten Kışanak, birinci olağan şüphelinin AKP Hükümeti olduğunu söyledi. BDP’nin diğer Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a göre suikast aslında Öcalan’a yapılmıştı!

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan ise karşılıklı suçlamaların ardından yeni bir adres gösterdi: Dost ülkeler!

Peki, kimdi bu dost ülke ya da ülkeler? ABD? Almanya? Fransa? Akdoğan isim vermiyordu…

SAKİNE CANSIZ DEĞİL FİDAN DOĞAN!

Çetiner Çetin’in haberine göre Sakine Cansız, 1. ve 4. Oslo görüşmelerine katılmıştı. Hatta MİT, Hakan Fidan’ın Almanya’da tedavi gören Celal Talabani’yi ziyareti sırasında Cansız’la, bu yeni süreç öncesinde, Kasım ve Aralık aylarında iki kez Köln’de görüşmüştü. (Yeni Şafak, 12 Ocak 2013)

Yine iddialara göre Sakine Cansız, Öcalan’ın süreçle ilgili göndereceği dört mektuptan birinin de muhatabı olacaktı.

Ancak böylesi bir suikastın, üstelik izlenen bir büroda, Fransız istihbaratının bilgisi dışında işlenmesinin mümkün olmayacağı gerçeği, Sakine Cansız’dan ziyade Fidan Doğan üstünde durulmasını gerektiriyor. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın onu tanıdığını açıklaması oldukça anlamlı. Fidan Doğan’ın, PKK’nin Avrupa’daki en etkin “diplomatlarından” biri olduğu ve Fransa İçişleri Bakanı ile yakın ilişkisi olduğu da belirtiliyor.

Daha da ilginci, Sakine Cansız ile Leyla Şaylemez’in, Paris’e Fidan Doğan’ı alıp Almanya’ya götürmek üzere geldiği bilgisidir!

Ayrıca suikastın otopsi sonucuna göre 18:00 ile 18:30 arasında yapıldığı belirtilmekteyse de, ölenlerle telefon bağlantısının 6 saat önce, yani 12:00’de kesildiği, üstelik 11:30’da Almanya’ya bilet alındığı gibi olgular, olayı Fransa açısından sorunlu hale getirmektedir.

ABD SONRASI İÇİN MÜCADELE

Kuşkusuz bu tip istihbarat ilintili, örgüt içindeki çelişmelere dayanarak işlenen suikastlarda asıl adres sis perdesinin arkasındadır. Örneğin güçlü bir istihbarat örgütü, daha zayıf bir istihbarat örgütünün içindedir; o istihbarat örgütü içinde kendine bağlı bir klik vardır.

Bu genel doğruyu belirttikten sonra şu olgulara bakalım şimdide…

ABD’nin Asya-Pasifik merkezli bir strateji benimseyerek Kuzey Afrika’yı da kapsayan Büyük Ortadoğu’dan adım adım çekildiği bir süreçte, Türkiye ile Fransa’nın önce Libya’da, sonra da Suriye’de “birbirini dirsekleyerek” aynı cephede yer aldığını biliyoruz.

Eski bir Fransız Mandası olan Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmak isteyen Paris’le, ABD’nin Kürt Koridoru planından “Kerkük – Musul” petrolleri ile nemalanmak isteyen Ankara arasında bir çelişme olduğu da görülüyor. Özellikle Suriye muhalefetinin nasıl şekillendirileceği konularında dönem dönem bilek güreşi de yaşanmıştı.

Dolayısıyla Ankara ile Paris Ortadoğu’da çıkar çatışması içindedir. Bu çıkar çatışması, tarafları, “Öcalan’la müzakereyi” ve “PKK’ye desteği” birbirleri aleyhlerinde düğümlemeye itmektedir.

Tüm bunlar, kuşkusuz Paris’teki suikastı aydınlatmaz. Ama meseleye farklı bir bakış açısı sunar belki…

İzleri araştırmayı sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ocak 2013

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın