Archive for category Politika Yazıları

OSMANLI TİPİ BAŞKANLIK

Başkanlık Sistemi, Yeni Anayasa ve Eyalet Yasası bir bütündür. Eyaletlere bölünmüş bir ülke, Türksüz bir Anayasa’ya göre ve ancak bir Başkan’la yönetilir! Böyle olunca, haliyle topraklar da şimdiden NATO toprağı olur!

Peki bu sürece nasıl gelindi?

ERDOĞAN’IN EVRİMİ

Erdoğan’ın Başkanlık Sistemi’ndeki evrimi 4 aşamalıdır:

Erdoğan birinci aşamada bu sisteme karşıydı. 1993’te Refah Partisi MKYK üyesi iken bu sisteme “Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye tavsiyesi” olduğu için açıkça itiraz ediyordu.

Erdoğan’ın ikinci aşaması, iktidar olduktan sonra Başkanlık Sistemi’ne göz kırpma ve gündeme getirme aşamasıdır. Erdoğan Başkanlık Sistemi’ni 2004’te gündeme getirdiğinde, Çin’i örnek gösterdi ve Çin’in sıçramasını bu modele bağladı. (Milliyet, 11 Aralık 2004) Haliyle Erdoğan’a göre Çin sosyalist olduğu için değil, başkanlık sistemiyle yönetildiği için başarılıydı!

Erdoğan’ın üçüncü aşaması, asıl adresi, ABD’yi örnek göstererek Başkanlık Sistemi’ni savunması aşamasıydı. Recep Tayyip Erdoğan artık Barrack Hüseyin Obama olmak istiyordu; nitekim ondan daha Müslüman ve hatta ideolojik olarak ondan daha zenciydi!

Erdoğan’ın dördüncü aşaması ise “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” önerisi aşamasıydı. Erdoğan’a göre ABD tipi başkanlık hantal bir sistemdi. Temsilciler Meclisi ile Senato Obama’nın elini, kolunu bağlayabiliyordu. Kendisi işte bu nedenle Türk Tipi Başkanlık yapmak istiyordu! (Milliyet, 29 Kasım 2012)

Türk Tipi Başkanlık Sistemi’nin ne olacağını ise ideologlarından Kemal Karpat şöyle açıklıyordu: “Başkanlık sistemi, Amerika’da bile tam manasıyla işlememektedir. (…) Osmanlı’daki sistem, başkanlığın ta kendisiydi. Bizim bunu geliştirip cumhuriyet ile harmanlamamız lazım.” (Yeni Şafak, 29 Kasım 2012)

ABDÜLHAMİT YETKİLERİ

Kaldı ki Erdoğan, 23 Nisan 2010’da koltuğuna oturttuğu bir ilkokul 4. sınıf öğrencisine makamını nasıl kullanacağını öğretirken, aslında nasıl bir Başkanlık Sistemi istediğini de belli ediyordu: “Yetki artık senin. İster asarsın, ister kesersin. Her şey sende” (24 Nisan 2010 tarihli gazeteler)

Nitekim AKP de, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verdiği “Türkiye Modeli Başkanlık Sistemi”nde, başkanın “astığı astık, kestiği kestik” olacağını ortaya koyuyor.

Örneğin Başkan, kararname ve yönetmelikle ülkeyi yönetebilme hakkı elde ediyor. Çünkü Erdoğan’ın Meclis’teki kanun yapma tartışmalarına harcayacak zamanı yok!

Başkan TBMM’yi fesih yetkisine de sahip olacak! (28 Şubat’ta “yetkim olsa Meclis’i kapatırdım” dediği için Demirel hakkında bugün demediğini bırakmayanlar, acaba bu maddeye ne diyecek?)

Başkan TBMM seçim sonuçlarını beğenmezse, yenilenmesini talep edebilecek! Hatta başkan, isterse başkanlık seçiminin de yenilenmesine karar verebilecek!

Başkan, TSK’nin kullanılmasına karar verecek! Öyle TBMM kararı, tezkere vs. gerekmeyecek. Başkan Türk Ordusu’nu istediği yere sürecek!

Bakanları ve kamu yöneticilerini atayabilecek, sonra hoşuna gitmezse görevden alabilecek. Büyükelçileri, rektörleri seçebilecek. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını belirleyebilecek. Yükseköğretim Kurulu üyelerinin yarısını, Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısını, Danıştay üyelerinin yarısını, Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin yarısını seçebilecek.

Kısacası Başkan Erdoğan, pratikte hem yürütme, hem yasama hem de yargı olacak! Çünkü yürütmenin başı olan Başkan, kararname ve yönetmelikle Meclis’i, yani yasama organını gereksizleştirecek, kendi belirlediği için de yargıya hükmedecek!

BAŞKANLIK FEDERASYONA GÖTÜRÜR

Bu yetkilere bakılırsa, Erdoğan’ın istediği Türk Tipi Başkanlık Sistemi bile değil, Osmanlı Tipi Başkanlık Sistemi’dir!

Kalkınma Ajansları’yla ve Bütünşehir Yasası’yla Eyaletlere bölünen ülke, Türksüz bir Anayasa’ya göre ve bu yetkilerdeki bir başkanla yönetilince, sanmayın ki Osmanlı gibi daha geniş topraklara yayılır!

Önce NATOTürkiye, sonra Türk-Kürt Federasyonu olur, en sonunda da parçalanır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Aralık 2012

, , ,

Yorum bırakın

MUHTEŞEM ERDOĞAN

Meclis Darbe Komisyonu, bir daha darbe olmaması için 20 öneri yapmış. Raporda yer alan öneriler arasında “okul, hastane, sosyal tesislerden darbecilerin isimlerinin kaldırılması” bile var ama NATO’dan çıkmak yok!

İçinde “NATO’dan çıkalım” önerisi olmayan bir rapor, darbeyle değil TSK’yle hesaplaşıyordur. Nitekim raporda yer alan “AB reformları devam etmeli” önerisi, hedefin TSK olduğunu ortaya koymaktadır.

ERGENEKON İLE GLADYO’NUN NATO FARKI

NATO meselesi turnusol kâğıdı gibidir. “Türk Ordusu NATO’dan çıkmalı mı” sorusuna verilen yanıta göre, bir insanın TSK’ye bakışı da, emperyalizme bakışı da net olarak anlaşılır.

Yani “NATO’ya hayır” demek, gerçekten “one minute” demektir!

Çünkü NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetleme aracıdır, o ülkeleri sinir merkezinden teslim alma organıdır, üye ülkelerin en kritik kurumlarını ele geçirme aracıdır… NATO, başkentleri Washington’a bağlama operasyonunun adıdır.

ABD bu operasyonu Gladyo ile gerçekleştirir, yani SüperNATO’yla… Bu nedenle Gladyo’nun üyeleri, Washington’da “bizim oğlanlar” diye bilinir.

Gladyo üyeleri pratikte en Amerikancı isimlerdir aynı zamanda… Onları Türk-Amerikan ilişkilerinde nasıl konumlandıklarına bakarak da tanıyabilirsiniz. En Türkiyeci görünene, en milli laflar edene şu soruyu sormanız yeterli: “Türkiye NATO’dan çıkmalı mı?”

NATO meselesi, Ergenekon ile Gladyo’nun farkını da ortaya koyar. ABD’ye en mesafeli isimler Ergenekoncu ilan edilerek tutuklanırken, Gladyo’nun en has memurları dışarıdadır ve Ergenekoncu avındadır!

NATO ÇARPMASI

Bakın bu NATO meselesi o kadar kritiktir ki, ecdadının gittiği yerlere göz diken ve at sırtında oralara gitmek isteyen Muhteşem Erdoğan’ın karizmasını, onu sırtından atan Cihangir isimli attan beter çizer!

Anımsayın: NATO’nun bir Haçlı Koalisyonu olarak Libya’ya çullanması gündeme geldiğinde Muhteşem Erdoğan kükremiş ve “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek tepki göstermişti. Sonra bağıtlar anımsatılmış olmalı ki, Muhteşem Erdoğan şöyle demişti: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir.”

Bu tescil işi sıradan bir laf değildir. Doğrudur, NATO bir tescil makamıdır. Girdiği yere el kor!

Nitekim Muhteşem Erdoğan bu NATO çarpmasından sonra her yere NATO’yu çağırmaya başladı. Kuzey Irak’a çağırdı, Kandil’e çağırdı, Suriye’ye çağırdı… Olmayınca Türk topraklarına çağırdı ve tescil durumunu da daha NATO gelmeden kendi ilan etti: “Burası NATO toprağıdır.

E, madem buralar artık NATO toprağıydı, o zaman NATO, karargâhını da buralara taşımalıydı! Öyle de oldu. Yarın yapılacak törenle, İzmir’deki Müttefik Hava Komutanlığı, yerini NATO Kara Komutanlığı’na bırakacak. Yani artık karadan girecek NATO askerleri!

PARGALI ABDULLAH

Bakın bu NATO çarpması sıradan bir olay değildir. Kimi zaman Muhteşem Erdoğan’ın Pargalı Abdullah tarafından hizaya sokulmasını sağlar.

Anımsayın: Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği gündeme gelmiş ancak Müslümanlara hakaret eden karikatürleri ifade özgürlüğü sayan Rasmussen’in adaylığına Muhteşem Erdoğan karşı çıkmıştı. Öylesine karşıydı ki, tüm dünyaya “hayır” diyeceklerini ilan etmişti!

Sonra NATO çarptı ve Pargalı Abdullah, Rasmussen’in genel sekreterliğine Türkiye adına “evet” dedi.

HÜSEYİN TETİK

NATO’nun Patriot’larını, Kilis çevresindeki NATO toprağına getirten Muhteşem Erdoğan’ın yardımcısı Hüseyin Çelik, biliyorsunuz, “ama tetik bizde olacak” demişti.

Sonra onu da NATO çarptı. NATO Genel Sekreteri Rasmussen, “komuta NATO’da” dedi.

NATO çarpınca, Hüseyin Çelik, Hüseyin Tetik’e döndü ama “Hüseyin Ç. Bir Ankara Faciası” dizisinin senaryosu da tamamlanmış oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2012

, , , ,

Yorum bırakın

OBAMA’DAN SOPA, PKK’DEN HAVUÇ

Dün Pentagon’un havuç olarak Türkiye’nin önüne koyduklarını bugün PKK’nin koyuyor olması, birincisi örgütün ABD’nin stratejik piyonu olduğunu ortaya koyması bakımından, ikincisi de “Büyük Kürdistan’ın” stratejik bir hedef olması bakımından önemi var. Ama daha önemlisi, Türk devletinin ne hallere düşürüldüğünü göstermektedir!

AKP’nin Oslo’da masaya oturduğu üç PKK yöneticisinden biri olan Zübeyr Aydar, havucu Aslı Aydıntaşbaş’la söyleşisinde uzatıyor: “Aslında Suriye’nin Kürt bölgesi de, Musul ve Kerkük gibi Misak-ı Milli sınırları içinde. Bunları tartışmalıyız. Türkiye’nin Kürtlerle büyümesi lazım.” (Milliyet, 27 Kasım 2012)

Kuşkusuz bu havuç, Obama’nın Erdoğan’a gösterdiği “beyzbol” ve Washington Post’ta dile getirilen “Kürt Baharı” sopasıyla birlikte değerlendirilmelidir.

BARZANİSTAN, KERKÜK HAVUCUYLA İNŞA EDİLDİ

Musul ve Kerkük havucu ilk Turgut Özal’a sunulmuş ve o da bu havucu, “ABD ile hareket edersek, bir koyup üç alacağız” diyerek TSK’ye yedirmeye çalışmıştı.

Bu havuç, 1992’de ABD Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti inşa etmeye başladığında, sık sık Ankara’ya uzatıldı. Washington kimi zaman Kerkük havucuyla, kimi zaman da ekonomik kriz gibi, Gazi provokasyonu gibi, siyasal cinayetler gibi sopalarla bu kukla devleti adım adım oluşturdu.

AKP hükümetleri döneminde ise Kerkük havucuna pek gerek kalmadı. AKP, bir ABD kartı olarak Washington’un “Büyük Kürdistan” stratejik hedefine zaten uyumluydu. BOP eşbaşkanlığı tam da bu “uyum” demekti.

Örneğin son olarak Ahmet Davutoğlu, Bağdat’a cephe açmak üzere Kerkük’e gitmiş ve Araplara karşı Türkmen-Kürt ittifakı arayışına girmişti. Bu kez Kerkük’ün kendisi havuç olmaktan çıkmış, Kerkük’ten döşenecek boru hattı AKP için yeterli olmuştu.

BÜYÜK KÜRDİSTAN’IN 4 AŞAMASI

Zübeyr Aydar’ın Suriye’nin Kürt bölgesini de Musul ve Kerkük gibi Misak-ı Milli sınırları içinde sayarak AKP’ye göz kırpması, “Büyük Kürdistan” stratejik hedefi nedeniyledir.

Çünkü dört aşamalı Büyük Kürdistan hedefinin ikinci aşaması, Irak’ın kuzeyindeki yapının Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılmasıdır. Üçüncü aşamada, bu yapının Türkiye ile birleştirilmesi var. İkinci ve üçüncü aşamalar, iç içe ve paralel ilerleyecektir.

Dördüncü aşama ise Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan ermesi ve Türkiye’den kopması aşamasıdır.

ATLANTİK’İN HAYALİ SÖNÜYOR

AKP’nin, “Türkiye’nin ABD’nin kanatları altında büyüyebileceği” iddiası ABD’nin Büyük Kürdistan stratejik hedefi içindedir. AKP’nin PKK’yle müzakerelerinden tutun, savurduğu “Türkiye ya büyüyecek ya da küçülecek” tehdidine kadar her hamlesi, Washington’un planıyla uyumludur.

Ahmet Davutolu bu yüzden “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” demiştir. Hakan Fidan bu yüzden “dış politika konusunda dinamik bir süreçte” olunduğunu belirterek, “Türkiyedüzen kurucu roldedir” demiştir.

Davutoğlu’nun “1911-1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, 2011-2023 yılları arasında o kaybettiğimiz topraklardaki kardeşlerimizle buluşacağız.” demesi, bir Atlantik projesi söylemidir.

AKP, bölgede Türk-Kürt ittifakına dayanarak büyüyecek(!) ve Türkiye’yi genişletecektir! Bağdat’a karşı Erbil’le mutabakatı, PKK’yle müzakereleri ve Esad’a karşı “Kürt koridoru” işlevli “tampon bölge” arayışları bundandır.

Ancak, bu plan düne göre artık daha zordur. Nitekim Büyük Kürdistan hedefinin birinci aşaması olan ve Irak’ın kuzeyinde Erbil merkezli kurulan küçük Kürdistan, bugün Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin taarruzu altındadır.

Ne ABD’nin Çin-Rusya cephesini yarması mümkündür, ne de AKP-PKK-Barzani ittifakının İran-Irak-Suriye hattını aşabilmesi…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK’NİN 4 KIRMIZI ÇİZGİSİ

Tüm gelişmeler gösteriyor ki, Abdullah Öcalan’ın hazırladığı ve üzerinde anlaşılan “ikişer sayfalık üç protokol” artık hayata geçiriliyor.

Bu protokollerde yer alan en önemli dört şart şu: 1. Kürt kimliğinin anayasal güvenceye alınması. 2. Anadilde eğitim. 3. Kürtlerin özyönetimi. 4. Öcalan’ın tutukluluk şartları.

Bu şartlar, aynı zamanda PKK’nin AKP’ye sunduğu kırmızı çizgilerdir.

ERDOĞAN İLE ÖCALAN YÜZDE 95 ANLAŞTI

2006’dan beri süren AKP-PKK görüşmelerinde parça parça ele alınan bu şartlar üzerinde bir anlaşma olduğunu biliyoruz. Zira Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Oslo’da hükümeti temsil eden Hakan Fidan, muhatapları olan Mustafa Karasu, Sabri Ok ve Zübeyr Aydar’a “Erdoğan ile Öcalan’ın yüzde 95 anlaştığını” söylüyordu!

Ancak tıpkı Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl New York’ta buluştuğu Celal Talabani’ye “kamuoyu hazır değil” dediği türden zorluklar yaşanıyordu. Adım adım gidilmeliydi. Başbakan Erdoğan, nasıl bir yöntem izleyeceğini 2009 yılında ABD Princeton Üniversitesi’nde verdiği bir konferansa açıklıyordu: “Hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım.

ÖCALAN’IN PROTOKOLLERİ UYGULANIYOR

Gelin bugün PKK’nin “Öcalan protokollerinde” yer alan 4 kırmızı çizgisinde nasıl ilerlendiğini inceleyelim. AKP’nin ve hatta CHP ile MHP’nin bu kırmızı çizgilerin gerçekleşmesine ne tür katkılar yaptıklarına bakalım:

1. Kürt kimliğinin anayasal güvenceye alınması.

Protokoldeki bu şart, pratikte “Anayasa’dan Türk kimliğinin çıkarılması” şeklinde uygulanıyor.

Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda yer alan parti taslaklarına bakılırsa, bu konuda AKP, CHP ve BDP arasında bir ölçüde uzlaşma sağlanmış görünüyor.

2. Anadilde eğitim.

Kürtçe yayın yapan devlet televizyonundan sonra, Kürtçe seçmeli ders olarak Milli Eğitim müfredatına girdi.

Kürtçe savunma yapma hakkı da elde edildi. Aynı zamanda “açlık grevlerini” bitirme şartı olan bu konunun AKP kurmaylarınca “biz açlık grevleri öncesinde bu hazırlığa başlamıştık” diyerek savunulması, aslında Öcalan protokollerinin kabul edildiğinin çarpıcı bir itirafıdır.

Son olarak Kürtçenin resmi dairelerde kullanılması için hazırlıklara başlandı!

3. Kürtlerin özyönetimi.

Protokolde “Kürtlerin özyönetimi” denilen şart, BDP’nin 19-20 Haziran 2010’da Diyarbakır’da tartıştığı yerel yönetim modeli toplantısında “demokratik özerklik” olarak bildiride yer aldı ve partinin önüne görev olarak kondu. Ardından Demokratik Toplum Kongresi DTK, 14 Temmuz 2011’de Diyarbakır merkezli demokratik özerklik ilan etti!

Sırada AKP’nin katkıları vardı: Bütünşehir yasası ile “Kürt özerk bölgesinin” temelleri atıldı. Son tuğlayı da “valileri halk seçmeli” diyen Başbakan Erdoğan yerleştirdi!

OPERASYONA MGK’DE KARAR VERİLDİ

4. Öcalan’ın tutukluluk şartları.

“Açlık grevlerini bitiren adam” ilan edilen Öcalan’ın, “bir sözüyle savaşa da son verebileceğinin” topluma enjekte edilmesi, özel bir operasyondur. Operasyona “Öcalan’ın tecrit edildiği 1,5 yıldaki terör olayları ile Öcalan’la diyalogun olduğu sürecin masaya yatırıldığı” son MGK toplantısında karar verildi.

Erdoğan ile Öcalan’ın Türk siyasi hayatının en önemli iki aktörü olduğu şeklindeki yazılar, Öcalan’ı İmralı’dan çıkarma operasyonu hazırlığıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Kasım 2012

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK’YE BÖLGEDE ALAN AÇILIYOR

Başbakan Erdoğan’ın “PKK’nin silah bırakması” üzerinde durduklarını ve “liderlerinin üçüncü ülkeye gidebileceğini” açıklaması, yaz ortasına başlatılan yeni müzakere sürecinde masada nelerin olduğuna işaret ediyor.

Ancak tüm kazanımlarını silahla sağlayan, AKP’yle masada silahla pazarlık eden PKK’nin bu kartından vazgeçmesi gerçekçi değildir. Öyle ki, BDP milletvekilleri bile “silah sigortamızdır” demektedir. Hepsinden önemlisi de ABD’nin “Basra’dan Akdeniz’e açılacak Kürt koridorunda” silahlı bir PKK’ye ihtiyacı olmasıdır.

Tüm bu gerçekler ortadayken silah bırakılacağı sanılıyorsa, ya Ankara kandırılıyordur ya da ortada ciddi bir “operasyon” vardır.

AKP, PKK’NİN İKİ ŞARTINI KABUL ETTİ

Celal Talabani’nin Hasan Cemal’e söyledikleri işte bu “operasyona” işaret ediyor, anımsayalım.

Talabani, BM Genel Kurulu sırasında buluştuğu Tayyip Erdoğan’a “PKK bana geldi. Silah bırakmaya hazır olduğunu söyledi” diyor. Ancak PKK’nin iki koşulu vardır. Biri genel af, öteki de anayasadaki vatandaşlık tarifinin yeniden yapılması ve Türk sözcüğünün çıkarılması… (Milliyet, 16 Kasım 2012)

Erdoğan’ın Talabani’ye verdiği “genel af kolay değil, kamuoyu buna hazır değil” yanıtı iki gerçeğe işaret ediyor:

Birincisi, demek ki Erdoğan “Anayasa’dan Türk sözcüğünün çıkarılmasını” kabul etti. Nitekim Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndaki çalışmalar, öneriler, taslaklar bu yönde…

İkincisi de, Öcalan’ın “açlık grevlerini bitiren adam” olarak sunulması ile “genel af” için bir kamuoyu hazırlandığı gerçeği… Zaten yurt dışına çıkacak PKK yöneticisi sayısının 130 olduğu, geri kalanlar için eve dönüşü mümkün kılacak bir genel affın planlandığı, üçüncü ülkenin de Polonya ve Beyaz Rusya olduğu belirtiliyor!

Öte yandan Erdoğan’ın açıklaması ile KCK davası da düşmüş oluyor.

TÜRKİYE’Yİ SURİYE’DE BÖLME PLANI

Peki, “operasyon” ne? Operasyonu en somut olarak ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice açıklıyor Washington Post’a, hem de göstere göstere!

Rice’a göre “Suriye meselesi, Ortadoğu’nun bölünme hikâyesindeki son perdedir. Mısır ve İran güçlü bir ulusal kimliğe sahiptir. Bağımsız bir millet olma umudu besleyen Kürtlerin merkezinde yer aldığı Türkiye de güçlüdür. Türkiye bu yüzden Suriye’deki savaşa çekiliyor.

Yani ABD, Türkiye’nin Suriye’de bölüneceğini açıkça ilan etmiş oluyor. Nitekim ABD, Irak’ta da aslında Türkiye’yi bölmüştü!

Aydınlık’ta Suriye meselesinin “Irak’ın kuzeyindeki yapının Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılması” olduğunu ilk günden beri ısrarla savunmamız bundandır.

ABD’NİN KÜRT KARTI

ABD’nin Kürt Koridoru ile Türkiye’yi Suriye’de bölme planında şimdi şu hamleler sergilenmektedir.

1. Patriot’ların Türkiye’ye yerleştiriliyor. Tayyip Erdoğan’ın, bu konu iki hafta önce gündeme geldiğinde Ahmet Davutoğlu’nu yalanlaması ama bugün bizzat Patriot’ların geleceğini kendisinin açıklaması ve hatta Türk topraklarını NATO toprağı ilan etmesi, Türkiye’nin içine düşürüldüğü çaresizliği resmetmektedir.

2. Suriyeli Kürtler birleştiriliyor. AFP’nin haberine göre PYD ve diğer Kürt muhaliflerin bileşerek askeri bir güç oluşturulmasına karar verildi. Amerika’nın Sesi radyosundan Henry Ridgwell’e göre de Barzani yönetimi, Suriye’den sınırı geçip Irak’a gelen Kürtleri, yeniden askeri kamplarda eğitiyor.

3. PKK, Bağdat’a karşı Erbil’e destek vereceğini ilan etti.

4. Genel af hazırlığı ile PKK’ye “bölgede” alan açılıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Kasım 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

KÂĞIT ÖLÜYOR

Değerli Seyyit Nezir ağabeyin 18 Kasım tarihli Aydınlık’taki “Gençlik ve yazılı kâğıt” başlıklı makalesi nedeniyle görüşlerimi belirtmeliyim.

Zira o yazının kaleme alınma nedeni, aramızdaki şu tartışmadı. Seyyit ağabey, ortak bir arkadaşımızdan gelen çoklu e-postaya yanıtında “yazılı kültürün sanal ortama gerilemesi” diye bir ifade kullanmıştı. Ben de kendisine “bunun bir gerileme değil, ilerleme olduğunu” söylemiş ve şu saptamada bulunmuştum: “Yakında kâğıda yazılı bir şey kalmayacak.

Seyyit ağabey cevaben “ ‘Yakında kâğıda yazılı bir şey kalmayacak’ diyor ve bunu ilerleme adına alkışlıyor gibisin. Yakında buzullar da kalmayacak bu kafayla… Belki de evrenin şu mucizevi gezegeni dünya da…”

KÂĞIT TERCİHİ DÜŞÜYOR

İşte Seyyit ağabey “Gençlik ve yazılı kâğıt” başlıklı yazısında bu konudaki görüşlerini derinleştirdi, yinelemeyelim ama biz de bu konudaki görüşlerimizi aktarırken, onun şu tespitinden hareket edelim: “Üniversite gençliği, çevresindeki yaratıcı birikim ve ürünleri değerlendirirken kâğıdı seçiyor.”

Bu konuda yapılmış bir bilimsel araştırma var mıdır bilmiyorum ama benim bu konudaki gözlemime göre, Seyyit ağabeyin tespitinin tam tersi gerçekleşiyor.

Bilgisayarların küçüldüğü, inceldiği ve dolayısıyla daha rahat taşınabilir hale geldiği yetmiyor gibi tablet bilgisayarların ortaya çıkması ve cep telefonlarının bilgisayar haline gelmesi, gençliğin tercihini köklü bir şekilde değiştiriyor.

PERİNÇEK’İN GAZETE KESİKLERİ

En iyisi daha somut olması bakımından kendimden örnek vereyim.

Gazeteciliğini örnek aldığım iki büyüğümden Doğu Perinçek’i “gazete kesiklerini” topladığı dosyalarıyla, Hasan Böğün’ü de evinin çeşitli yerlerine yığdığı “kesilmemiş” gazeteleriyle biliyorum hep… İyi bir gazeteci, iyi bir arşivci olmalıydı çünkü.

O birikmiş gazete kesikleri, onların gruplanarak koyulduğu dosyalar, dosyaların yine gruplanıp klasörlenmesi, sonra klasörlerin raflanması kuşkusuz bu mesleğin çok önemli bir bölümü…

Yazarken bile yoruldum; hem yapması hem de yapılana yer bulması oldukça zor bir iş. Ama gazetecilik mesleğinde 30 yılı geride bırakmış hemen tüm ağabeylerimiz bu yöntemi uyguladı. Hem de hiç “ne zormuş” demeden. Zira onlar da kendilerinden önceki kuşaklardan, arşivlemek değilse de “gazete hazırlama” ve “basma” teknikleri bakımından şanslıydılar.

DİJİTAL ARŞİV KOLAYLIĞI

2002 yılında Ulusal Kanal’da çalışmaya başladığımdan beri, hiç arşivlemek için gazete kesmedim. Bilgisayardan okuduğum gazeteleri dijital ortamda arşivlemek sadece yerden tasarruf sağlamıyor, daha önemlisi arşivlediğim haberlere daha hızlı erişmemi kolaylaştırıyor.

Son 2-3 senedir de, yeni nesil cep telefonları sayesinde, İstanbul’da yaşayanlar için “ölü zaman” olan trafiği en verimli şekilde değerlendirebiliyorum. Evle gazete arasındaki yolda geçen zamanda, cep telefonundan en az beş gazete okuyabiliyorum. Büyük kolaylık.

YORUM, HABERDEN “DEĞERLİ” OLACAK

Kuşkusuz Seyyit ağabeyin bir cümlesinde geçen “sürekli aptallaştırıcı teknolojik donanımın biçimlediği” ifadesi bir geçerlilik taşıyor. Çünkü kapitalist sistem için bu araçlar en başta kâr getiren tüketim metaları…

Ancak aynı şey kâğıt için de geçerli değil miydi? Sistem, toplumu aptallaştırmak için kâğıdı da kullanmıyor mu? Ve acaba taş baskından kâğıt baskıya geçerken de benzer bir tartışma var mıydı?

Uzatmayalım. “Kâğıda basılı bir şey kalmayacak” olmasıyla “yakında buzullar da kalmayacak” tespiti arasında doğrudan bir ilişki yok. Hayat akması gerektiği gibi akıyor.

Birkaç somut örnekle bitirelim: Dünyanın en ünlü haber dergisi Newsweek baskıyı durdurdu, artık sadece dijital platformda yayınlanıyor. Almanya’nın önemli gazetelerinden Frankfurter Rundscau iflas etti.

Alman gazeteleri son on yılda yüzde 25 tiraj kaybetti. Nedeni basit. Bu sabah meydana gelen bir olayı, gazeteyle yarın sabah haber alacağız en erken. Oysa bırakın interneti, cep telefonunu, bilgisayarı; televizyonla bile yarın sabaha kalmadan o habere erişiyoruz.

Bu nedenle “gazete ölmeyecek” ama değişecek. Birincisi kâğıt yerine dijital ortamda yayın yapacak. İkincisi, geçmiş dönemlere göre gazete yorumculuğu daha önemli hale gelecek. Habere zaten hızla ulaşabilen tüketici için gazete tercihinde, haberden çok haberin nasıl yorumlandığı önem kazanacak.

Kimi gazeteler “görüntülü dijital gazeteciliğe” geçmeye başladı bile!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Kasım 2012

, , ,

1 Yorum

KERKÜK DÜĞÜMÜ

Başbakan Erdoğan’ın “Irak’ta petrol savaşı ihtimaline” işaret etmesi, Kerkük merkezli cepheleşme nedeniyledir. Irak Başbakanlığı bu nedenle Erdoğan’a “kehanet ettiğin savaşa izin vermeyeceğiz” yanıtı verdi ve Ankara’ya “iç sorunlarıyla uğraşmasını” tavsiye etti.  Davutoğlu yönetimindeki Dışişleri Bakanlığı ise Irak’a “kendi durumunuzla bizimkini karıştırmayın” diyerek seslendi.

Bu restleşme, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin ABD işgalinin ardından ülkesinin siyasal birliğini yeniden inşa etmek üzere yaptığı hamleler nedeniyledir. Ankara ile Erbil bir ittifak kurarak, Bağdat’ın bu hamlelerine barikat kurmaya çalışmaktadır.

IRAK’IN BİRLİĞİ KERKÜK’TEN BAŞLAR

Maliki en somut hamlesini, 8 Mayıs 2012’de Kerkük’ü sürpriz bir şekilde ziyaret ederek ve Irak Bakanlar Kurulu’nu burada toplayarak yaptı. Irak Başbakanı, “Kerkük’ün bir Irak şehri olduğunu” ve “hiç kimsenin ‘Kerkük; Kürtler’in, Araplar’ın veya Türkmenlerindir’ diyemeyeceğini” belirtti, hatta Kerkük’ün “Küçük Irak” olduğunu ilan etti!

Bu ziyaretin ne anlama geldiğini, aslında Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi IKBY bakanlarının Maliki’den hemen sonra, 9 Mayıs’ta Kerkük’ü ziyaret etmelerinden anlayabiliyoruz. Dahası IKYB İstihbarat Örgütü Başkanı olan oğul Mesrur Barzani’nin aynı gün söylediği “Maliki’nin Kerkük’e ağır silahlarla girmesi, Kerkük’ü Kürdistan’dan ayıramaz” sözleri, Bağdat’ın mesajının alındığını gösteriyordu.

Maliki Kerkük hamlelerini sürdürdü: Güvenliği için Kerkük’e gelen ağır silahlı kuvvetleri burada bıraktı. Kerkük’teki Irak Ordusu’na bağlı 12. Tümen’in Şii komutanını, Sünni bir komutanla değiştirdi. Türkmenlerin desteğini toplamaya başladı.

TÜRKMEN-KÜRT İTTİFAKI ARAYIŞI

İşte Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “izinsiz” Kerkük ziyareti bu hamleye yanıt arayışı nedeniyle gerçekleşti. Anımsayalım:

Davutoğlu, Erbil’de Barzani’yle görüştükten sonra programında olmadığı halde ve Bağdat’a bilgi vermeden, 2 Ağustos 2012’de Kerkük’e gitti. Bağdat izinsiz yapılan bu ziyarete tepkisini, “Davutoğlu’nu tutuklama hakkımız var” diyerek en sert şekilde gösterdi. 3 Ağustos 2012’de de Türkiye’ye bir nota verdi ve Ankara’yla ilişkilerin gözden geçirileceğini belirtti.

Zaten Ankara ile Bağdat arasındaki ilişkiler, hakkında tutuklama kararı bulunan Tarık Haşimi’nin 9 Nisan’da Türkiye’ye getirilmesiyle gerilmeye başlamıştı. Ayrıca Erdoğan, yaptığı açıklamalarla sık sık Maliki’yi hedef alıyordu. Öte yandan bazı Türk şirketlerinin Bağdat’a rağmen Erbil’le petrol anlaşması yapması ve Erdoğan ile Barzani’nin petrol boru hattı inşasında mutabık kalması, Türkiye-Irak ilişkilerini kopma noktasına getirmişti. Bu süreçte AKP Hükümeti’nin Barzani-Haşimi-Allavi üçlüsüne dayanarak Maliki’ye karşı kimi operasyonlara yöneldiği de görüldü!

Davutoğlu’nun ziyaretinin üç hedefi vardı: 1. Türkmenlerin Maliki’ye artan desteğini frenlemek. 2. Araplara karşı Türkmen-Kürt ittifakı aramak.

Zaten çoktandır bu ittifak için uğraşıyorlardı. Örneğin KDP 2010’daki Kongresi’ne ITC’yi davet etmiş, ITC de ertesi yıl Erbil’de “İl Başkanlığı” açmıştı.

Davutoğlu bu hedeflerini, Kerkük ziyaretinden beş gün sonra ITC milletvekillerini Ankara’da toplayarak da sürdürdü.

MALİKİ İLK MUHAREBEYİ KAZANDI

Maliki, son olarak Kerkük merkezli Dicle Ordusu’nu kurarak Barzani’ye artık açıkça silah gösterdi!

Erbil, Bağdat’a direnmeye çalışırken arkasında iki destek vardı: AKP ve PKK!

Erdoğan, Maliki’yi “Irak’ı iç savaşa sürüklemekle suçlayarak” Barzani’ye açık destek veriyor; PKK de, sözcüsü Ahmet Deniz’in Kurd Press’e yaptığı  “Kürt bölgesine yapılan hiçbir saldırıya sessiz kalmayacağız” açıklamasıyla safa giriyordu!

Barzani kuvvetleri bu cepheleşme sürecinde iki kez Dicle Ordusu’yla çatıştı ama daha fazla ileri gidemedi. Çünkü Suriye’de kayaya çarpan ABD-AKP-PKK-Barzani cephesinin, Irak’ta da şansı yok!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’A 22 SORU

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, Başbakan Erdoğan’a mühürlü zarfta elli soru yöneltmiş. Gazetelerde bu soruları görmüşsünüzdür. Başbakan Erdoğan’a biz de soralım dedik. İşte sorularımız:

ERGENEKON

1) Fehmi Koru, 28 Ocak 2008 tarihinde Kanal 7 ekranından, 1 Şubat 2008’de ise Yeni Şafak gazetesindeki köşesinden, “Ergenekon Operasyonu’nun düğmesine 5 Kasım 2007’de Beyaz Saray Oval Ofis’teki Bush-Erdoğan görüşmesinde basıldığını” söyledi, yazdı. Fehmi Koru doğru mu söylüyor?

2) 1998’de Kenan Evren’e “sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum” diyerek iltifat ettiniz. Sadece siz değil, partinizin önde gelen isimleri de Evren’e saygı göstermekte yıllarca birbiriyle yarıştı. Örneğin Abdullah Gül cumhurbaşkanı olunca Kenan Evren’i Çankaya’da ağırladı, birlikte pozlar verdi. Örneğin Bülent Arınç, bazı açılışlara Kenan Evren’le birlikte katıldı, fotoğraf çektirdi.

Bugün Kenan Evren “darbecilikten”(!) yargılanıyor. Evren’in yargılanması bir kaza mıdır? Yani Ergenekon tertibi ile çıkılan yolda, toplumun baskısı nedeniyle girilmek istenmeyen bir tünel midir? Değilse, darbeci Evren’e yaptığınız iltifatlardan dolayı pişman mısınız?

3) Bildiğiniz gibi Tuncay Güney, Ergenekon tertibinde özel bir rol oynadı. Güney’in gazeteci arkadaşı Kemal Kaplan, anılarını içeren kitabında Tuncay Güney’in kendisine şöyle dediğini belirtiyor: “Ben Tayyip Erdoğan’la görüştüm, geçen sene. Hem de içinde bulunduğu parti aleyhine bir görüşmeydi.

Tuncay Güney’le, siz henüz Fazilet Partisi’ni bölmeden önce görüştüğünüz doğru mu? Ne görüşmüştünüz?

4) Ergenekon tertibinin bavulcu gazetecisi Mehmet Baransu, İsviçre’den bir bavulla para getiren AKP’liyi bildiğini açıkladı. Baransu’nun sözleri, sizin “İsviçre’de 8 hesabınız olduğu” ve bunların kaydının ABD’nin elinde olduğu iddiasıyla birleşince önem kazanıyor. Baransu yalan söylemiyorsa eğer, o bavulu getiren AKP’li kimdi? O bavul dolusu para nerede kullanıldı?

BOP-ABD-ANLAŞMALAR

5) BOP eşbaşkanı olmadığınızı söylüyorsunuz ama 2004 yılından sonra tam 34 yerde “BOP eşbaşkanı olduğunuzu” dile getiriyorsunuz. İnternette görüntülü kayıtlar mevcut. Hangi sözünüz doğru? 34 yerdeki mi, diğer teki mi?

6) Siz henüz daha Refah Partisi’nin Beyoğlu İlçe Başkanı’ydınız ve gazeteci Ruşen Çakır aracılığıyla Amerikalılar sizinle temas kurdu. Amerikalıların sizin siyasi yükselişinizdeki payı nedir? Örneğin Morton Abramowitz, Henri Barkey, Philip Gordon, David Philips, Alan Makovsy, Ian O. Lesser ve Stephen Larrabe gibi kişilerin siyasi kararlarınızdaki etkisi nedir?

7) Günter Verheugen, 3 Kasım seçimlerinden hemen sonra, 15 Kasım 2002’de Varşova’da Deniz Baykal’la görüştü. Verheugen bu görüşmeden sonra sizinle bir araya geldi ve size “Deniz Bey sizin başbakan olabilmeniz için önünüzün açılmasına yardımcı olacak” dedi.

Bu görüşmeden birkaç ay sonra Baykal size el uzattı, Anayasa değiştirildi, Siirt seçimleri iptal ettirildi ve siz önce milletvekili sonra da Başbakan oldunuz. Bu süreçte başka hangi aktörler rol aldı? ABD’nin bu aktörlere ne telkini oldu?

8) Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 3 Kasım 2002 seçimlerinde oyunu kullandıktan sonra bir haftalığına ABD’ye gitti. Özkök ABD’de olağanüstü bir şekilde ağırlandı ve ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’le, Savunma Bakanı Donal Rumsfeld’le, yardımcısı Paul Wolfowitz’le, Genelkurmay Başkanı Richard Myers’le, Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Condeleezza Rice’la ve Dışişleri Bakanı Colin Powell ile ayrı ayrı görüştü.

Özkök ABD’deyken siz bazı temaslarınız sonucunda, dönüşte kendisiyle görüşeceğinizi açıkladınız. Nitekim Özkök döndü ve 15 Kasım’da sizinle görüştü. Bu görüşme size Başbakanlık yolu açılmasında önemli rol oynadı. Özkök’ün sizinle görüşmeyi kabul etmesinde ABD’nin rolü nedir?

9) 4 Kasım 2002’de ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e bir mektup yazdınız ve “Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 0533 7… Bu yardım ve ülkeme geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.” dediniz.

Bu mektubun Başbakan olmanıza katkısı nedir? Size Özkök’le görüşmeyi sağlayan ABD, başbakanlığınızın karşılığında Irak konusunda destek istedi mi?

10) 1 Mart 2003’te tezkerenin reddedilmesinin ardından ABD’yle “9 üs anlaşması” yaptınız mı?

11) 22 Eylül 2003’te ABD’yle imzaladığınız Dubai anlaşmasının iki şartı neydi? Türk Ordusu’nun Irak’a tek yanlı girmemesi karşılığında 8,5 milyar dolarlık bir kredi gündeme geldi mi?

12) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Dışişleri Bakanınızken, ABD’li mevkidaşı Colin Powell’la 2003’te “2 sayfalık, 9 maddelik” bir anlaşma imzaladı. Gül bu gizli anlaşmayı Sabah gazetesine verdiği bir röportaj sırasında söyledi. Gül, sizi bu “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşmadan haberdar etmiş miydi?

13) Danışmanınız Cüneyd Zapsu, ABD’lilere “Erdoğan’ı deliğe süpürmeden önce iyice kullanın” demiş ve bu not gazetelere yansımıştı. Zapsu, bir Alman gazetesinde çıkan “Kızım moda olduğu için türban takıyor” sözlerinizde de başroldeydi.

Zapsu’nun sizi zor durumda bırakan bu davranışlarını nasıl yorumladınız? ABD-Zapsu ilişkisi ne boyuttadır?

KÜRT AÇILIMI-OSLO

14) PKK’yle “biz değil MİT görüştü” dediniz. Ama Hakan Fidan Oslo’dayken MİT Müsteşarı değil, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısıydı. Nitekim Fidan sizin özel temsilciniz olarak masada bulunduğunu muhataplarına belirtiyordu.

Savcılar MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı “almak” istediklerinde siz çıktınız ve “Talimatı veren benim, alacaksan beni al” diyerek meydan okudunuz. Her şey ortalığa saçılmışken hâlâ “PKK’yle biz değil, MİT görüştü” diyebiliyor musunuz?

15) Özel temsilciniz Hakan Fidan Oslo’da PKK’li muhataplarına “sizin Öcalan’la yüzde 95 anlaştığınızı” söyledi. Anlaşamadığınız yüzde 5 nedir?

BATI’YLA İLİŞKİLER

16) Nisan 2011’de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığınız konuşmada “Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur” diyerek Haçlı Seferleri’ni övdünüz. Türk düşmanı olan Papa 5. Sixtus’un heykelinin altında Avrupa Anayasası Nihai Senedi’ni imzaladınız. AB buna rağmen size tarih vermedi. Kızgın mısınız? (Ya da AB’nin tarih vermeyeceğini zaten biliyordunuz da, sırf TSK’yi aşabilmek için mi AB aday üyeliği istediniz?)

17) Haçlı Koalisyonu Libya’ya saldırmaya hazırlanıyorken siz çıktınız ve “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek tepki gösterdiniz. Ama sonra fikir değiştirdiniz ve “NATO, Libya’nın Libya’lılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir” dediniz, üstelik daha da ileri gidip Türkiye’yi NATO’nun Libya saldırılarına karargâh yaptınız. Bu ani fikir değişikliğinde “beyzbol sopası”nın rolü oldu mu?

18) Mısır-Türkiye İş Forumu’ndaki konuşmanızda “Batılı güçlerin bütün derdi İslam dünyasını paramparça etmektir” dediniz. Katılıyoruz. Ancak NATO üyesi, ABD’nin model ortağı ve AB’nin aday üyesi olan Türkiye Batılı bir güç değil midir?

İslam dünyasının paramparça olmaması için NATO’dan çıkmayı, AB’ye aday üyeliği yırtıp atmayı, İncirlik üssünü ve Kürecik Radarı’nı kapatmayı düşünür müsünüz? Yoksa o lafı sadece Mısır’da olduğunuz ve bölgenin desteğini arkanıza almak için mi söylediniz?

19) The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan bir yazınızda ABD’ye şöyle seslendiniz: “Kahraman çocuklarınızın anavatana en az kayıpla dönmesini umuyor ve dua ediyoruz.” Sağlıklarına duacı olduğunuz bu ABD askerleri, Irak’ta Müslüman katletmedi mi, İslam dünyasını parçalamadı mı?

İSRAİL-FİLİSTİN

20) Amerika’daki bir Yahudi örgütü, size 2005 yılında “Cesaret Madalyası” verdi. Bu madalyayı alan ilk Müslüman sizsiniz. Umarım ikincisi de olmaz.

Bu madalyayı, ne İsrail’in Mavi Marmara’da 9 yurttaşımızı katletmesinden sonra ne de şimdi Gazze’de Filistinlileri katlederken iade etmediniz. Bu madalya neden bu kadar önemli sizin için?

21) 25 Mayıs 2004 günü partinizin TBMM Grup Toplantısı’nda milletvekillerine şöyle seslenmiştiniz: “Filistin konusunda duygusal davranmayın. Dünya gerçeklerini göz önünde tutun. Biz öyle davranıyoruz.

13 Haziran 2004’te İsrail Başbakanı Ehud Barak’la katıldığınız bir panelde “Arafat’ı barışın önündeki engel olarak” suçlamıştınız. Hatta bir keresinde, “İsrail’in en yetkili ağzı, Filistin lideri Mahmut Abbas’ın tutuklu Hamas milletvekillerinin serbest bırakılmasını istemediğini söyledi” diyerek Abbas’ı zor durumda bırakmıştınız.

Filistin meselesine aslında nasıl bakıyorsunuz?

22) İsrail’in Mavi Marmara saldırısından iki hafta sonra, bu ülkenin OECD’ye üye olmasına izin verdiniz. Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 49 yıllığına İsrailli şirkete verilmesine itiraz edenleri “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçladınız. Milli Eğitim Bakanınız13 Şubat 2009 tarihinde, okullarda İsrail mallarının boykot edilmemesi için genelge yayımladı. Tarımsal İşbirliği ve Kalkınma Projesi ile İsrail’in Konya’dan 40 bin dönüm arazi almasını sağladınız. 6 Eylül 2007’de Suriye’deki bir nükleer reaktörü vurması için İsrail uçaklarına hava sahasını açtınız.

Tüm bu uygulamalarınız “İsrail karşıtı” görüntünüzle çelişmiyor mu? Yoksa Milliyet’e “milletin gazını alıyor” diyen yardımcınız Hüseyin Çelik haklı mı?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Kasım 2012

1 Yorum

GAZZE’DE TÜRKİYE-İRAN ÇARPIŞMASI

İsrail’in Gazze saldırısı 2008’le eş tutularak değerlendiriliyor hep. 2008’de de İsrail, ABD seçimlerinden bir ay sonra ve kendi seçimlerinden bir ay önce Gazze’ye saldırmıştı.

Başbakan Erdoğan da böyle değerlendirdiği için Netenyahu’ya şu mesajı veriyor: “Bilesin ki 2012’nin şartları, 2008’in şartları gibi değildir.”

Bu teze sarılanlara göre İsrail bu zamanlama ile ABD yönetimini baskılamayı ve kendi seçimlerine de siyasi malzeme üretmeyi hedefliyor!

Kuşkusuz İsrail’in böyle bir hedefi vardır elbette ancak Gazze’de İsrail’in hedeflerinden ötesi sahneleniyor!

TÜRKİYE-MISIR, İRAN’IN YERİNE OYNUYOR

Peki, o zaman hedef ne?

Hemen belirtelim: Suriye’de çarpışanlar şimdi de Gazze’de çarpışmaya soyunmuşlardır!

Suriye’de İran-Irak-Suriye cephesiyle karşı karşıya gelen Türkiye-Suudi Arabistan-Katar cephesi, Gazze’de yanlarına bu kez Mısır’ı da almaya çalışarak yeni bir cephe açmaktadırlar.

Bu o kadar açıktır ki, Zaman yazarı Ali Bulaç haklı olarak şu uyarıyı yapmaktadır: “Eğer Filistin direnişinde Türkiye ve Mısır, İran’ın yerini almak istiyorlarsa, maddi karşılığı olmayan retoriklerin ötesinde İran’ın direnişe sağladıklarının fazlasını sağlamaları beklenir.” (Zaman, 19 Kasım 2012)

Bulaç ikinci bir uyarı daha yapmaktadır: “Hangi yönetim bu işe bulaşırsa, eninde sonunda ya Batı ve İsrail’e avantaj sağlamak isterken kendi kamuoyuyla karşı karşıya gelir, meşruiyetini kaybeder; ya da Batı ve İsrail ile bizzarure çatışmaya girer.”

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi FHKC’den Adil Smara da meseleye aynı yerden bakıyor ve Gazze’de Türkiye-Mısır ekseni kurulmaya çalışılmasını “Müslüman Kardeşleri Gazze’ye yerleştiren köprü” olarak değerlendiriyor.

ERDOĞAN’IN İŞİ HAMAS’I DURDURMAK

En iyisi İsrail’in Gazze’ye saldırısından hemen önce meydana gelen kimi olguları sıralayalım:

1) Katar Şeyhi El Tani 23 Ekim’de sürpriz bir şekilde Gazze’yi ziyaret etti. İran’ın Fars Haber Ajansı, El Tani’nin bu ziyarette Hamas liderlerine saat ve dolmakalem hediye ettiğini belirtiyor ve ekliyor: “Bu hediyeler, İsrail uydularına düşük frekanslı sinyaller yolluyor ve bu sayede İsrail uçakları diledikleri Hamasçı’yı kolayca bulup vuruyor.”

İran’a göre İsrail Hamas’ın askeri lideri Cebari’yi bu şekilde öldürdü.

2) Pek çok analist, İsrail’in Hamas’ın lideri Cebari’yi öldürmesine şaşırdı. Zira Cebari son olarak İsrailli esir askerle Filistinlilerin takasını sağlamıştı!

FHKC’den Adil Smara’nın şu sözleri önemli: “Hamas liderlerinden İsmail Haniye’nin, Ramallah hükümeti yolundaki istişarelerinin önünde engel olan Cabari’nin ortadan kalkmasından sanki bir rahatlık duymuş gibi başladığı konuşmasını dinlediğimde, bu gözlemlerden emin oldum.”

3) AKP’nin koruması altında İstanbul’da yaşayan Tarık Haşimi’nin bu ay başında MOSSAD ajanlarıyla görüştüğü ortaya çıktı. Bu görüşmenin AKP bilgisi dışında olması mümkün değil.

4) İsrail Maslahatgüzarı yanında MOSSAD ajanlarıyla birlikte TBMM’de AKP’li Dışişleri Komisyonu Başkanvekili’ni “randevusuz” ziyaret etti.

5) Türkiye, resmi olarak İsrail’in Hayfa Limanı’na Ro-Ro seferleri başlattı.

6) Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel Suudi Arabistan’a gitti.

7) Tamam, Erdoğan “İsrail’in savunma hakkı var” diyen Obama’ya “bu nasıl adalettir” diye seslendi ama Washington’dan gelen “Hamas’a baskı yap” çağırısına da uydu!

Başbakan Erdoğan’ın bu talepten sonra El Fetih’le Hamas’ı birleşmeye çağırması ilginçti. Filistin’in bölünmüş yapısından bugüne kadar hiç rahatsız olmayan Erdoğan’ın çağrısı manidardı.

ABD Başkanı Barrack Obama’nın son olarak “Hamas’ın durdurulması Erdoğan ile Mursi’nin sorumluluğudur” demesi, aynı zamanda bir göreve işaret etmekteydi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Kasım 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

AÇLIK GREVİ BİLANÇOSU

PKK’nin açlık grevi, Abdullah Öcalan’ın devreye sokulmasıyla sonuçlandı. İdam tartışmalı, açlık grevli bu sürecin Öcalan’ın merkeze alınarak sonuçlandırılması, kuşkusuz planlı bir hedefti.

Karşıt görüntülü AKP ile PKK’nin “Çözümün tek adresi Öcalan’dır” sonucunda birleştirilmesi önümüzdeki sürece işaret ediyor. “Diyarbakır’ı merkez” yapmaya soyunanların, “idam” ve “açlık grevi” gibi insani meseleleri hedeflerine ulaşabilmek için nasıl da kullandığını somut bir şekilde gördüğümüz bu sürecin bir bilançosunu çıkaralım bugün:

AKP, PKK’NİN ŞARTLARINI KABUL ETTİ

PKK’nin açlık grevinde üç şartı vardı: Öcalan’ın avukatlarıyla yeniden görüşmesi, KCK davasında Kürtçe savunma yapılabilmesi ve anadilde eğitim!

AKP Hükümeti, bu şartlardan ikisini kabul etti. Hem mahkemede Kürtçe savunma yapabilmenin yasal olarak önünü açtı hem de Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesini kabul etti.

Nitekim Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülüp görüştürülmeyeceği sorusuna, bunun önümüzdeki süreçte görüleceğini belirterek “evet” yanıtını vermiş oldu!

Aynı zamanda Serpil Çevikcan’dan öğreniyoruz ki, Adalet Bakanlığı daha ileri gidiyor ve Öcalan’ın şartlarını düzeltmek için özel bir çalışma yapıyormuş! (Milliyet, 19 Kasım 2012)

Geriye bir tek anadilde eğitim kaldı! Ama AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “anadilde eğitim tartışılabilir, konuşulabilir” demesine bakılırsa, hükümet bu şartı da kabul edebilir!

KESİNTİSİZ AKP-PKK MÜZAKERELERİ

Serpil Çevikcan’ın taraflardan aldığı şu bilgi önemli: “Hem hükümet çevrelerinden hem de BDP kanadından gelen bilgiler, müzakerelerin Öcalan üzerinden açıkça yeniden başlatıldığını gösteriyor.” (Milliyet, 19 Kasım 2012)

Nitekim Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in “bu süreçte Öcalan’la görüşüldü mü” sorusuna verdiği yanıt müzakerelerin başladığını ortaya koyuyor: “Devletin istihbarat birimleri, güvenlik güçlerimizin ve terörle mücadelede sürdürülen politikaların gereği, ihtiyaç duyulduğu zaman ve zeminde bu görüşmeler yapılır demiştik geçmişte. İhtiyaç duyulan zeminde bunlar yapılmıştır, bundan sonra da yapılacaktır.”

‘ÖCALAN GÜÇLENDİ’

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Öcalan’ın rolü netleşti ve güçlendi” diyor ve ekliyor: “Öcalan bir sözüyle açlık grevlerini durdurabiliyorsa, savaşı da durdurabilir.

İşte açlık grevi ile idam tartışması sarmalı arasında yapılmak istenen de buydu. AKP Hükümeti de Öcalan’a “açlık grevini bitirin” mesajı için fırsat yaratarak, onun yeni müzakere süreci öncesinde “çözümün adresi” olduğunu kamuoyuna ilan ediyordu!

AYDIN İFLASI

“Açlık grevinde tek bir can yitirilirse” diye başlayan cümleler kuran “aydınlar”, bu duyarlılığı açlık grevi süresi içinde şehit düşen askerler için göstermedi!

Öcalan’ın “açlık grevi bitirilsin” mesajını verdiği gün, “Şemdinli’de şehit düşen 5 asker” sıradan bir haber değeri olabildi ancak!

“Kürtleri kazanmak” ile “Türkleri kaybetmemek” arasında denge kuramayan bir aydının aydınlığı artık sorgulanmalıdır!

PROTOKOLLER MASADA

Peki, bundan sonra ne olacak? Yanıtı “Öcalan’ın rolü tarihidir” diyen Aysel Tuğluk veriyor: “Masada protokoller var.”

Evet, Öcalan’ın hazırladığı protokoller masadadır ve anlaşıldığına göre imzalanmayı beklemektedir! Bu, Tuğluk’un sözlerinin dışında, Öcalan’a verdirilen Suriye mesajından da anlaşılıyor.

Öcalan “açlık grevini bitirin” talimatı verdiği el yazısının sonunda Suriye Kürtlerine sesleniyor ve “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez” diyor. Peki, ne öneriyor Öcalan? Tıpkı Türkiye’deki gibi Suriye’de de “demokratik özerklik” istiyor!

Böylece “Kürt koridoru” meselesine Öcalan da fiilen girmiş oluyor ve AKP ile PKK, “Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açma” operasyonunda işbirliğini yükseltiyor!

Aynı saatlerde Mehmet Ağar’ın ajanslara düşen şu sözleri ise oynanan trajedinin birinci perdesinin tamamlandığını haber veriyordu: “Bölünmenin önündeki en büyük engel AKP’dir.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Kasım 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın