Archive for category Politika Yazıları
TÜRKİYE NASIL BÖLGE GÜCÜ OLUR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/10/2012
Kemal Derviş’in Hürriyet’e verdiği uzun röportajda dikkat çeken bir cümle vardı: “Avrupa’nın ortak hareket etmediği bir dünya G2 dünyası olacaktır ve en azından bir süre, ABD ve Çin’in adeta tek başlarına yön verecekleri bir dünya olur. Avrupa, Türkiye ile birlikte bu G2’yi dengeleyen üçüncü bir güç odağı olabilir.” (Hürriyet, 22 Ekim 2012)
Derviş’in “AB, ancak Türkiye’yle birlikte ABD ve Çin’i dengeleyebilir” şeklindeki tezini burada bırakalım ve bir başka teze geçelim.
DAHA GENİŞ BATI
Amerikan devlet aygıtının üst düzey politika yapıcılarından Zbigniew Brzezinski, son kitabı Stratejik Vizyon’da, inişe geçen Amerika’nın Çin’i dengeleyebilmesinin şartını “daha geniş batı” inşa edilebilmesine bağlıyor.
Peki, Washington “daha geniş batıyı” kimlerle ve nasıl inşa edecek?
Brzezinski’ye göre “daha geniş batı”, ABD’nin Rusya ve Türkiye ile ortaklığına bağlı.
YEDİGEN DÜNYA
ABD’nin dış politika otoritelerinden Prof. Walter Russel Mead ise ABD’nin hâlâ liderliğini sürdürdüğünü ancak dünyanın yedi köşesinin artık yedi devlet tarafından tutulduğunu belirtiyor.
Prof. Mead’in Wall Street Journal’da yayımlanan tezine göre bu yedi devlet şunlar: ABD, AB, Japonya, Hindistan, Türkiye ve Çin.
ABD’NİN TEK RAKİBİ: ÇİN
Tüm bu tezler, aslında iki temel gerçeğe işaret ediyor: Birincisi, ABD’nin artık tek süper güç olmadığı gerçeğidir. İkincisi, ABD’nin karşısında başka merkezlerin ve merkez potansiyeli taşıyan ülkelerin olduğu gerçeğidir.
Merkez derken, bölgesel gücü değil, küresel gücü kastediyoruz.
Kuşkusuz potansiyelin gerçeğe dönüşmesinin kimi şartları var; siyasal sistem, ekonomik büyüklük, askeri güç, nüfus, jeopolitik konum, bilim ve teknoloji kapasitesi, kültürel yapı vd.
Bu çerçeveden bakıldığında, Japonya büyük ekonomik kuvvettir ancak askeri gücü ve daha da önemlisi nüfusu bu çapta bir merkez olmaya yeterli değildir.
Rusya, ABD’nin eski rakibidir ve askeri güç bakımından hâlâ ikinci sıradadır. Ancak bilim ve teknoloji kapasitesinin yüksekliği ve jeopolitik konumun avantajına rağmen, ekonomisi ve nüfusu nedeniyle ABD’ye tek başına rakip olabilmesi mümkün değildir. Rusya’nın merkez olabilmesi Avrasya Birliği’ni kurabilmesine bağlıdır.
Türkiye, “yedi köşeyi tutan yedi devlet” içinde en zayıf olanıdır ve aslında bir merkez değil, sadece bölgesindeki güçlü devletlerden biridir.
ABD’nin karşısında bu çapta merkez olabilecek tek kuvvet Çin’dir. Çin’i izleyecek iki potansiyel merkez AB ve Hindistan’dır. Hatta AB, siyasal sisteminin zayıflığı ve bölünme potansiyeli nedeniyle, aslında kendisinden daha zayıf olan Hindistan’ın da gerisindedir.
TÜRKİYE MERKEZLİ BÖLGE BİRLİĞİ
Peki, bu tabloyu neden çizdik?
Türkiye’nin yerini doğru saptayabilmek için…
Türkiye ne Kemal Derviş’in dediği gibi G2’yi dengeleyebilmek için AB’ye dâhil olmalı, ne de Brzezinski’nin işaret ettiği gibi ABD’nin Çin’i dengeleyebilmesi için “daha geniş batı” içinde yer almalı…
Türkiye, nüfus ve ekonomik büyüklük için Batı Asya’da bölgeselleşmeli, komşularıyla bölgesel birlik oluşturmalı. Türkiye ancak KKTC, Azerbaycan, Irak ve Suriye gibi komşularıyla birlik kurarsa, güçlü bir bölgesel merkez olur.
Türkiye bunu AKP iktidarıyla yaparsa, Atlantik adına yapacağından, büyüyeyim derken küçülür. Türkiye, Araplara karşı (Kuzey Irak ve Kuzey Suriye üzerinden) Kürtlerle birleşeyim derken, hem Araplarla düşman olur, hem de Kürtleri toptan kaybeder.
Türkiye bu yola milli bir hükümetle girerse, hem Kürt meselesini nihai olarak çözer, hem de bölgede Türk-Kürt-Arap barış kuşağı oluşturur. Bu kuşağın Acem-Farsla ittifakı ise hem bölgeyi emperyalizme kapatır hem de Yahudileri barışa mecbur eder!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ekim 2012
ERDOĞAN, ÖZAL VE TÜSİAD BAĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/10/2012
ABD adına “yeni Türkiye” inşa etmeye soyunanların işe TSK’ye savaş açmakla başlaması sanırım tüm Cumhuriyet kuvvetleri için yeterince öğretici olmuştur.
Darbelerle hesaplaşma adına, Türk Ordusu’nu Washington’un emrine sokma operasyonu sürüyor. Zira Pentagon belgelerinde de belirtildiği üzere 12 Eylül’de “bizim çocuklar” denilen TSK, 28 Şubat’ta “hizadan çıkmıştı.”
Tabi bu süreç sapla samanın karışmasına neden oluyor. Zira “darbeci” diye suçlananlar aslında darbe karşıtı ve geçmiş darbelerin mağdurudurlar. Suçlayanlar ise bugün kendilerini “demokrat” diye etiketleyen 12 Eylül’ün has çocuklarıdır.
Bu durum, ekranlara çıkıp da Türk Ordusu karşıtlığı sergilemesi gereken AKP kalemşorlarını hem zora sokuyor hem de gülünç duruma düşürüyor.
28 ŞUBAT, ERDOĞAN’I DOĞURMADI
İşi, Turgut Özal’ı 12 Eylül karşıtı diye savunmaya kadar götürdüler. Bu iddialarına dayanakları ise Özal’ın aldığı oy! Neymiş? Halk 12 Eylül’e karşı duruşunu Özal’a oy vererek göstermiş.
Kurulan bağın dayanıksızlığı bir yana, bu tür programlarda kendi kendilerini ağırlamış olduklarından, haliyle biri çıkıp da en basitinden “12 Eylül Anayasası’na verilen yüzde 92 oy nasıl açıklanır o zaman?” diye soramıyor elbette.
Bu gerçek olmayan bağı kuranlar, Tayyip Erdoğan’ın yüksek oy almasını da halkın 28 Şubat’a yanıtı olarak sunuyorlar. Kuşkusuz bu kozu ellerine “Erdoğan 28 Şubat’ın çocuğudur” diyen Y-CHP veriyor!
Yoksa aslında çok da iyi biliyorlar ki, 28 Şubat, Ecevit’in görece milli olan hükümetini doğurdu, Erdoğan’ı değil!
TÜSİAD İLANINI ÖZAL HAZIRLADI
Özal meselesi önemli… Çünkü Özal’ın yerini doğru saptamak ABD-darbe ilişkisini ve darbe-ekonomi bağını kavramamızı sağlayacak.
Bu köşede daha önce birkaç kez yaptığımız saptamaya geçmeden, o saptamayı doğrulayan bir güncel örneği anımsatalım. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na çağrılan 12 Eylül öncesinin Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Bilsay Kuruç çok kritik bir bilgi verdi. Kuruç, 1979’de Ecevit hükümetinin yıkılmasına neden olan TUSİAD ilanlarını Turgut Özal’ın hazırladığını açıkladı.
TÜSİAD’ın bu ilanı, 12 Eylül’e giden sürecin en önemli aşamalarından biriydi. Zira 24 Ocak kararlarını alacak Süleyman Demirel azınlık hükümetini kurdular, destekledirler…
Neydi 24 Ocak 1980 kararları? Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine geçirmek, dünya ekonomileriyle bütünleştirmek daha doğrusu ABD operasyonlarına tam açık hale getirmek!
Bu kararları uygulayabilmek için de sopa gerekiyordu. İşte 12 Eylül, o sopaydı.
MENDERES’DEN ÖZAL’A, ARADAKİ BAĞLAR
TÜSİAD ilanıyla Ecevit hükümetinin yıkılmasında ve 24 Ocak kararlarının alınmasında üst sıralarda sorumluluğu olan Turgut Özal’ın 12 Eylül’de önce başbakan yardımcısı sonra başbakan yapılması misyonu gereğidir. Ve elbette Erdoğan’ın kendisini Özal’ın mirasçısı ilan etmesi salt bir felsefi yakınlık değildir.
Bir dikkat çeken notu daha aktaralım. TÜSİAD’ın o dönemdeki başkanı olan Feyyaz Berker, Ecevit’i düşüren TÜSİAD ilanlarını kendisi ile birlikte Prof. Memduh Yaşa ve Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın hazırladığını açıklamıştı. Pratik hazırlık elbette…
Kimdi Nevzat Yalçıntaş? Şimdilerde oğlu Murat Yalçıntaş’tan dolayı ayrı düşseler de AKP’nin kurucusudur ve daha önemlisi Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül’ün hocasıdır!
Ya Memduh Yaşa? İktisatçı Yaşa,12 Eylül’den sonra milletvekili oldu. Ama daha önemlisi Yaşa, Başbakan Adnan Menderes’in mali danışmanıydı!
ERDOĞAN NEDEN BAYAR’I AĞZINA ALMAZ?
Bu dikkat çekici kesişmeler önemli… Zira Erdoğan, hem Özal’ın hem de Menderes’in devamı olduğunu her fırsatta dile getirir.
Kıdemli siyasetçi Hüsamettin Cindoruk’un bir saptamasıyla bitirelim. Cindoruk, 30 Eylül’de Ulusal Kanal’da, Kurtul Altuğ’un “Politikanın Nabzı” programında, Başbakan Erdoğan’ın AKP Kongresi konuşmasını değerlendirmiş ve sormuştu: “2,5 saat konuşan Başbakan Erdoğan, Menderes’ten çokça söz etti ama Celal Bayar’ı hiç ağzına almadı. Neden? Çünkü Bayar İttihatçıydı, Atatürkçüydü…”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ekim 2012
BAŞ VAR, CUMHUR YOK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/10/2012
Bu 29 Ekim öncesinde yaşananlar ve tartışmalar, son 10 yılda çatışma konusu yapılan iki kavramı berraklaştırıyor.
AKP Hükümeti’nin başta Cumhuriyet Bayramı olmak üzere resmi bayramların nasıl ve kimler tarafından kutlanacağına dair çıkardığı “tören ve kutlamalar yönetmeliği” anımsanacağı gibi şu gerekçeyle çıkarılmıştı: Törenleri militarizmden arındırmak!
Dolayısıyla törenler sivilleşecek, yani halk kendi bayramını kutlayacaktı!
Peki, öyle mi oluyor? İşte olmadığının göstergeleri:
AKP’NİN HALKSIZ TÖREN YÖNETMELİĞİ
1) AKP’nin yönetmeliğinde “Atatürk anıt veya büstüne mülki idare amiri, garnizon komutanı ve belediye başkanı tarafından çelenk konulur” deniliyor.
Yani militarizmden arındırılan törende asker yine çelenk koyuyor ama halk ve halkın temsilcisi olan kuruluşlar anıta yaklaşamıyor bile…
Nitekim geçen 23 Nisan’da kolluk kuvvetleri, siviller ve sivillerin kuruluşları anıta çelenk koymasın diye barikat kurmuşlardı.
2) AKP’nin yönetmeliğinde törenlerin her ayrıntısı var. Hatta anıtın neresine askerin, neresine belediye başkanının çelenk koyacağı bile saptanmış. Ama yönetmelikte halk yok.
Sadece törene katılan yetkililerin, “halkın bayramını kutladığı” söyleniyor.
Yani AKP yönetmeliğinde asker var ama sivil yok.
3) AKP’nin yönetmeliğinde Cumhuriyet Bayramı törenlerinin başı Cumhurbaşkanı. Resepsiyonu da Cumhurbaşkanı veriyor, Anıtkabir’e de Cumhurbaşkanı gidiyor. Ama ne resepsiyonda, ne Anıtkabir’de halk yok!
Yani AKP yönetmeliğinde Cumhurbaşkanı var ama cumhur, yani halk yok.
4) AKP’nin yönetmeliğinde “kurtuluş günleri” için artık “tören geçişi” yok. Ne var? Valilikçe oluşturulan komitenin belirleyeceği sergi, konferans, yarışma vs…
Yani aslında AKP’nin yönetmeliğinde “kurtuluş günü” kutlaması yok! Nitekim bu 6 Ekim’de İstanbul’un kurtuluşu kutlanmadı.
İstanbul’un fethi kutlanıyor ama İstanbul’un emperyalist işgalcilerden kurtarılması kutlanmıyor. Neden? Çünkü Cumhuriyet’e düşmanlar! Oysa İstanbul’un kurtuluşu, ikinci fethidir aslında.
5) Cumhuriyet Bayramı nedir? En basit tarifiyle Cumhur’un yani halkın bayramıdır.
Ama bu yönetmelik nedeniyle Cumhur, bayramını kutlayamıyor: Gül’ün resepsiyonuna katılamıyor, Gül’ün Anıtkabir ziyaretine katılamıyor, Atatürk anıtlarına yaklaştırılmıyor… Zaten stadyumlarda tören de yok.
Cumhur ne yapacak peki? Bayramına sahip çıkmayacak mı?
Cumhur da Cumhuriyet’in ilan edildiği yerde bayramını kutlamak istiyor. Ama Ankara Valiliği “izin vermem” diyor!
Sanki Cumhuriyetçilerin Cumhuriyet’i kutlamak için izne ihtiyacı varmış gibi… 29 Ekim’de Ankara Cumhur’un ayağa kalkmasına sahne olacak.
EN MİLİTARİST İKTİDAR
Gelelim en başta “berraklaştı” dediğimiz iki kavrama…
Uygulamalar gösteriyor ki, AKP militarizm karşıtı değil, Cumhuriyet askerine karşı!
AKP Suriye’ye sürebileceği askere evet diyor, BOP’a uygun rol üstlenecek kurmaya “çok yaşa” diyor, silah arkadaşına sahip çıkmayan komutana “var ol” diyor, topuk selamı veren komutana “aferin” diyor, Başbakan’a “sorumlu” değil de “bağlı” olan komutana “çok şükür” diyor…
AKP’nin bu karşıtlığı başka kurumlar için de geçerliydi. Örneğin ele geçirene kadar YÖK karşıtıydılar, tamamını kendileri atayana kadar tüm rektörler kara cübbeliydi, ele geçirene kadar yargıdan şikâyetçiydiler…
Sivil mi? Çoğunluğa vurgu yapan, ille de milli irade diyen, en sivil olamayacak olana, yani anayasaya bile sivil kılıfı geçiren AKP’nin sivilden ne anladığı işçi, memur ve öğrencinin hak aramasına karşı gösterdiği şiddetten bellidir.
Artık 29 Ekim’de sadece bu kesimlere değil, Cumhuriyet’ine sahip çıkan tüm halka karşı olduğunu da ortaya koymuştur.
AKP, kendisine oy verenlerin büyük çoğunluğunun da Cumhuriyet’e sahip çıktığını fark ettiğinde, kendisi için iş işten geçmiş olacaktır!
Çünkü Cumhur, Cumhuriyeti’ni yeniden inşa etmek için ayağa kalkmıştır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ekim 2012
SURİYE’DE AKP-İSRAİL ORTAKLIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/10/2012
İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi olan Dışişleri Bakanlığı Siyasi Direktörü Pinhas Avivi, Kudüs’te TRT üzerinden AKP’ye “Suriye’de işbirliği” çağrısı yaptı. İsrail ayrıca Mavi Marmara için “önkoşulsuz” olarak masaya oturmaya hazır olduğunu ilan etti.
Ankara, İsrail’e yanıtını, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal’ın ağzından ve AA üzerinden verdi: “İsrailli yetkililerin basına beyanlar yoluyla mesaj vermeye çalışmak yerine ilişkilerin normalleşmesi için atılması beklenen adımları atmaları gerekmektedir.”
ESAD, İSRAİL’İN DÜŞMANIDIR
Tel Aviv’in çağrısı ve Ankara’nın “olumsuz” yanıtı, aslında özel anlamlar içeriyor. Şöyle ki, İsrail bu çağrıyla iki ülkenin Suriye konusunda aynı safta olduğuna işaret etmiş oldu.
Aydınlık okurları açısından şaşırtıcı olmayan bu gerçek, AKP tabanı açısından sürprizdir. Zira AKP Hükümeti, hem kendi tabanını hem de genel Türk kamuoyunu Suriye politikasına ikna edebilmek için en başında beri iki temel teze yaslandı: Birincisi Beşar Esad ile PKK’nin müttefik olduğunu, ikincisi de İsrail’in Esad’ın gitmesini istemediği ileri sürdü.
İşte bu çağrıyla İsrail ve AKP’nin Suriye konusunda karşı karşıya olmadığı, nesnel olarak yan yana oldukları resmi ağızdan doğrulanmış oldu.
Salt Suriye konusu değil elbette, Kürecik radarı ve İran karşıtı politikalar da AKP ile İsrail’i bölgede “siyasi ortak” yapıyor.
HEDEF: BÖLGEYİ TOPTAN ZAYIFLATMAK
Nitekim İsrail’in rolü saptanmaya başlandı. Hatta Suriye direndikçe ve AKP, ABD adına bölge ülkeleriyle karşı karşıya geldikçe, pek çok kesimlerde izlenen politikanın yanlışlığına dair görüşler oluşmaya ve çoğalmaya başladı.
Örneğin Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ORSAM Başkanı Hasan Kanbolat, artık şu tespiti yapıyor: “Oyun içinde oyun oynanıyor. Suriye olaylarının dizaynı, bölge güçlerinin topyekûn zayıflaması üzerine kurgulanmış gibi görünüyor.”
Kanbolat, AKP’nin 20 aylık Suriye politikasının sonuçlarını altı maddede saptamış. Özetleyelim:
1) “İsrail’in güvenliğini tehdit eden ana güçlerden biri olan Suriye ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.”
2) “Türkiye, Suriye ile savaş ortamına sürüklenerek Türk ve Arap dünyası arasında I. Dünya Savaşı sırasında kopan ilişkilerin AK Parti döneminde başlayan yeniden tamir çabaları tahrip edilmeye çalışılıyor.”
3) “Türkiye’nin Suriye ile sıcak savaşa sürüklenmesi ile birlikte yalnızlaştırılan Türkiye’nin derin bir ekonomik krize girmesi, ekonomik ve siyasi kriz ile birlikte AK Parti’nin çökertilmek istenmesi üzerine güçlü varsayımlar bulunuyor.”
4) “Bölgenin iki büyük gücü olan Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun bütün enerjisinin Suriye’ye aktarılması sağlanarak bu iki ülkenin dünya olaylarından soyutlanması sağlanıyor.”
5) “Suriye olayları ile birlikte son beş yüz yıldır en parlak dönemini yaşayan ve vizelerin karşılıklı kaldırıldığı Türk-Rus ilişkileri onarılmayacak kadar kötü bir duruma sokulmaya çalışıyor.”
6) “Suriye’den sonra Türkiye’nin de siyasi kaosa sürüklenmesi ile birlikte Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Irak’ta olduğu gibi fiili bağımsız yapıya kavuşabileceği üzerinde duruluyor.”
Kanbolat, eksik ama düne göre çok ileri olan bu saptamalarını “Savaş lobilerinin kurgusundan kurtulmalıyız” diyerek bitiriyor. “Savaş lobisi” ile herhalde ABD ve İsrail’i kastediyordur…
AKP HEDEF DEĞİL ARAÇ
Kuşkusuz Hasan Kanbolat’ın altı maddelik sonuçları, AKP’nin süreçteki rolünü açıklayamıyor. Hatta Kanbolat, Suriye’yle birlikte AKP’nin de aslında hedef alındığını ileri sürüyor. Ve hatta Kanbolat, AKP’den bu kurguyu bozmasını da bekliyor.
Mümkün mü? AKP Suriye konusunda elbette kullanılmıştır ve kullanılmaktadır ama bu AKP’ye rağmen değildir. İktidar yapılmanın bedelidir, imzalanan ikili sözleşmelerin gereğidir.
Dolayısıyla, ABD’nin Suriye politikasının hedeflerinden birini, AKP’nin çökertilmesi olarak sunmak doğru değildir, sadece Ahmet Davutoğlu’nu altında bırakır!
AKP operasyonun hedefi değil, aracıdır! Suriye’ye savaş açacak bir AKP illaki çökecektir o ayrı elbette!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ekim 2012
EL-HASAN SUİKASTININ KODLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/10/2012
Beyrut’ta düzenlenen ve Lübnan İç İstihbarat Servisi Başkanı Visam El-Hasan dâhil 8 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırı, tahmin edileceği gibi Suriye’ye ve Beşar Esad’a yıkılmaya çalışılıyor. Tıpkı 2005 tarihli Başbakan Refik Hariri suikastında olduğu gibi…
Lübnan Emniyet Müdürü Eşref Rifi, suikastla ilgili dört senaryo ortaya koyuyor: Yakın Doğu Haber’in Lübnan Es-Sefir gazetesinden aktardığı senaryolar şöyle:
1) “Bu suikast, Enformasyon Bakanı Mişel Semaha’nın tutuklanmasına bir yanıttır.” (Yani suikastın adresi Suriye’dir.)
2) “Bir ‘5. Kol’ faaliyeti söz konusudur ve ülkede fitne ve güvenlik sorunları çıkarılmak istenmektedir.”
3) “Bu saldırı, El-Hasan’ın İsrail casusluk şebekelerini durdurmasına bir yanıttır.”
4) “Veya bir terörist şebekesinin El-Hasan tarafından ortaya çıkarılmasının bir sonucudur.”
BÖLGEDEKİ İSTİHBARAT SAVAŞLARI
Senaryolar böyle… Gerçekten de isimler, ilişkiler ve olaylar, bölgede büyük çaplı bir istihbarat savaşına işaret ediyor. Şimdilik bir sonuca varmadan kimi olguları incelemeliyiz:
1) Visam El-Hasan, eski Başbakan Refik Hariri’nin koruma şefiydi. Ancak Visam El-Hasan, 2005 yılında öldürülen Başbakan Refik Hariri’nin suikast sırasında yanında değildi. Bu nedenle de suçlanmıştı.
El-Hassan ise konvoyda bulunmamasına şu gerekçeyi sunmuştu: “Üniversite sınavı için ders çalışmam gerekiyordu, bu nedenle izin almıştım.” Ancak ders çalışması gereken El-Hassan, o saatlerde 24 telefon görüşmesi yapmıştı!
El-Hasan’ın imdadına, Refik Hariri’nin oğlu Said Hariri yetişti! Said Hariri’nin güven ilan ettiği Visam El-Hasan, bilahare Hariri suikastını soruşturma komisyonuna başkanlık etmekle görevlendirildi.
Çok hızlı çalışan bu komisyon suikasttan Suriye’yi sorumlu tuttu. Oluşturulan baskılar neticesinde Suriye Ordusu Lübnan’dan çekildi.
2) El-Hassan, daha sonra Başbakan olan oğul Said Hariri tarafından İç İstihbarat Başkanı yapıldı. El-Hassan’ın atanması, Wikileaks’in yayımladığı belgelerde de önemli tartışma konusuydu. Lübnan siyasetinin kimi isimleri ABD Büyükelçisi Jeffrey Feltman’la temas kurarak, bu atamaya itiraz ediyorlardı.
3) Visam El-Hasan sonraki yıllarda da Suriye karşıtı bir çizgi izledi. El-Hasan, Suriye’yle iyi ilişkiler isteyen Lübnanlı siyasetçilere yönelik komploların ve bu isimlerin devre dışı bırakılmasının arkasındaki isimdi.
4) Visam El-Hasan, bombalı saldırıdan birkaç gün önce, Lübnan Emniyet Müdürü Eşref Rifi ile birlikte Almanya’ya gitmişti. İkili, Alman Güvenlik makamlarıyla çeşitli görüşmeler yapmıştı.
Ancak Eşref Rifi Berlin’den tek döndü. Çünkü El-Hassan ailesini görmek üzere Fransa’ya gitmişti. Bu nedenle Rifi, Beyrut’taki bombalı saldırıda El-Hasan’ın ölmesine şaşırdı, zira El-Hasan o saatlerde Fransa’da olmalıydı!
Lübnan İç İstihbarat Başkanı, neden Lübnan Emniyet Müdürü’ne Fransa’ya geçeceğini söylemiş ve sonra onu atlatıp ülkesine dönmüştü? Bu soru yanıt bulmalı.
5) Said Hariri, bölgede ABD’nin ve dolayısıyla Suudi Arabistan ile Katar’ın desteklediği isim olarak biliniyor.
6) El-Hassan, öldürülmesinden iki hafta önce de CIA Başkanı David Petraeus ile bir araya gelmişti. Görüşmede Lübnan’ın dizaynının ele alındığı iddia edilmiş ve görüşme bazı siyasi kesimlerce eleştirilmişti.
7) Babasının öldürülmesi suikastında El-Hasan’ı kurtaran Said Hariri, El-Hasan’ın öldürülmesinden de Beşar Esad’la birlikte Lübnan Başbakanı Necib Mikati’yi sorumlu tuttu.
8) 18 Temmuz’da Şam’daki bombalı saldırıda Hıristiyan asıllı Savunma Bakanı Korg. Davud Raşa, Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın yardımcısı Türkmen asıllı Korg. Hasan Türkmani, Savunma Bakan Yardımcısı General Asaf Şevket ve Milli Güvenlik Kurulu Başkanı General Hişam İhtiyar öldürülmüştü.
9) Bu patlamayla aynı günlerde, biri Türk, diğeri Arap iki önemli istihbaratçı kaybolmuştu.
10) 26 Temmuz’da ise Suudi İstihbaratının başı olan Bender Sultan’ın bir saldırıda yaralandığı ve hastanede öldüğü iddia edildi. Bender Sultan, Suudi Arabistan’ın en öne çıkan veliaht prensiydi… Dahası Bender Sultan, ABD’nin büyük yatırım yaptığı ve 1983-2005 yılları arasında da tam 22 yıl boyunca Washington Büyükelçiliği yapan bir prensti.
SUİKASTLARIN ZEMİNİ
Bölgedeki tüm bu suikastlar, kuşkusuz Ortadoğu’nun istikrarsızlık zemininden besleniyor. Dolayısıyla adresin kaynağı, istikrarsızlıktan en çok beslenendir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ekim 2012
5 ÜLKELİ ÇÖZÜM PLATFORMU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/10/2012
Son üç günde üç önemli ABD yetkilisi, Suriye’de “Türkiye ile birlikte çalıştıklarını” vurguladı!
Önce ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden konuştu ve “Suriye’de Türkiye’yle el ele çalıştıklarını” söyledi.
Ardından ABD’nin Adana Konsolosluğu’na iki ay önce atanan John Espinoza konuştu. Ekspres gazetesine röportaj veren Espinoza, “Probleme en iyi çözümü bulmak için Türkiye Hükümeti ile yakın çalışıyoruz” dedi.
Son olarak da ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, “ABD ile Türkiye’nin gizli çalışmalar yürüttüğünü” açıkladı. Ricciardone, “bu gizli çalışmanın ne kadarının açıklanacağını da AKP Hükümeti’nin bileceğini” söyleyerek topu Erdoğan’ın kucağına bıraktı.
GİZLİ ÇALIŞMA FELAKETLERİ
Uludere’de 34 yurttaşımızın yanlışlıkla bombalanması, F4 keşif uçağımızın Suriye’de NATO yemi yapılması, Akçakale kışkırtması ve Moskova’dan kalkan Suriye uçağının CIA’nın “roket taşıyor” istihbaratıyla Ankara’ya indirilmesi, bu “yakın ve gizli” çalışmanın örneklerindendir…
Ancak üç günde üç ABD’linin “Türkiye’yle birlikte çalıştıklarını” özellikle vurgulaması bize dikkat çekici geldi. Uluslararası ilişkilerde bunun bir anlamı da, “yakın çalışma” durumunun sekteye uğradığının dolaylı işaretidir. Böyle midir, göreceğiz…
ÜÇLÜ MÜZAKERE SİSTEMİ
Bir süredir yazılarımızda Türkiye ile İran’ı aynı platformda buluşturan Dörtlü Komisyon’un, Ankara’nın Suriye sahnesinden çekilebilmesine fırsat yaratacağını savunduk. Nitekim ABD’nin çok rahatsız olduğu bu platform, Suudi Arabistan üzerinden sabote edildi ve üçüncü toplantısı yapılamadı.
Ancak Bakü’de bir araya gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın 40 dakikalık Suriye görüşmesi, yeni bir fırsata işaret ediyor.
Nitekim Erdoğan, görüşmede “üçlü müzakere sistemi”nin ele alındığını açıkladı:
1) Birinci sistem; Türkiye-Mısır-İran. Bu sistem, Suudi Arabistan’ın olmadığı Dörtlü Komisyon platformu zaten.
2) İkinci sistem; Türkiye-Rusya-İran.
3) Üçüncü Sistem; Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan.
Üçlü müzakere sisteminden anlaşılan, Türkiye’nin Mısır-Suudi Arabistan ikilisi ile Rusya-İran ikilisi arasında arabuluculuğa soyunduğudur. Çünkü üç sistemde de Türkiye var ancak İran, Mısır’la aynı platformda yer almasına rağmen, hem İran hem de Rusya, Suudi Arabistan’la hiç bir araya gelmiyor…
Ancak beş ülkeden oluşan üç sistemin tamamen bölge ülkelerinden oluşması çok önemlidir.
AKP-ÖSO İLİŞKİLERİ
Erdoğan bu “üçlü müzakere sistemi”ni açıkladığı basın toplantısında, Ankara ile Tahran’ın bir başka konuda da mutabık olduğunu müjdeliyordu. BM ve Arap Birliği Özel Temsilcisi Lakhdar Brahimi’nin “kurban bayramında ateşkes önerisi” yapması, her iki ülke tarafından memnuniyetle karşılanmıştı.
Ancak aynı saatlerde Özgür Suriye Ordusu’nun Brahimi’nin çağrısına olumsuz yanıt vermesi, Ankara-ÖSO ilişkilerinin geldiği yer açısından not edilmelidir.
AKP-ÖSO ilişkisinin durumunu anlamak için, son iki haftada gerçekleşen şu olgulara da bakmalıyız:
ÖSO karargâhını sınır dışına taşımak zorunda kaldı.
Türk polisi özel evlerde kalan Suriyeli muhaliflere “ya kamplara geçin ya da Suriye’ye dönün” baskısı yaptı.
Daha önce “tampon bölge”nin barajı ilan edilen mülteci sayısı 100 bini geçti ama AKP medyasında nedense pek ilgi görmedi.
RUSYA VE İRAN’IN JESTLERİ
Hepsinden önemlisi ise Ahmedinejad’ın Bakü’de Erdoğan’a “Akçakale’de haklıydınız” demesi ve Rusya’nın indirilen uçak konusunu fazla büyütmemesidir.
AKP medyasında “jest” olarak selamlanan bu iki gelişme, anlaşılan o ki, Türkiye’nin “beşli çözüm platformu”na evet demesine, Rusya ve İran’ın verdiği olumlu karşılıktır.
Bakalım ABD’nin karşı hamlesi ne olacak?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ekim 2012
TBMM’DE FEDERASYON ORTAKLIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/10/2012
AKP Kongresi’nin baş konuğu ve Başbakan Erdoğan’ın siyasi ortağı Mesud Barzani, “PKK’nin kayıtsız şartsız silah bırakması talebi mantıklı değil” diyerek Ankara’ya itiraz ediyor. (BBC Farsça, 16 Ekim 2012)
Barzani, Erdoğan’a bu talep yerine şu üç şeyi yapmasını öneriyor:
1) Ankara, Abdullah Öcalan’ın şartlarını düzeltmeli!
2) PKK ve Türkiye çatışmaları durdurmalı!
3) Ankara, Öcalan ve PKK’yle masaya oturmalı!
Barzani yetinmiyor, Ankara ile PKK arasında hem arabulucu olabileceklerini hem de görüşmeye ev sahipliği yapabileceklerini söylüyor. Yakışır…
‘TÜRKİYE 25 EYALETE BÖLÜNSÜN’
BDP de, son kongresinde müzakere masasından çıkarılması gereken hedefi ilan etmişti.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Türkiye için istedikleri yeni idari yapıyı şöyle tarif etmişti: “Biz 20-25 bölgeden oluşmuş özerk yönetim bölgeleri istiyoruz.”
Başbakan Erdoğan’ın “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u içinde bir merkez yapma” hedefi, Demirtaş’ın ilan ettiği bu “eyalet sistemi”nin hayata geçmesine bağlı…
Kuşkusuz bu da, AKP ve BDP’nin, üstelik yanlarına CHP ve MHP’yi de alarak yeni anayasayı çıkarmalarından ve başkanlık sistemini onaylamalarından geçiyor…
AKP ile PKK’nin masaya oturtulmaları, bu hedefler içindir.
AKP’NİN BÖLÜNME YASALARI
Erdoğan’a daha 1993 yılında söyletilen şu sözler, işte bugünler içindir: “Değişim süreci içerisinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı gruplar, insanlar, milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse, bu durumda belki eyaletler sistemi benzeri bir şey olabilir.” (Metin Sever, Cem Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları)
1) BM İkiz Sözleşmeleri işte bu yeni Türkiye için Ankara’ya kabul ettirildi ve TBMM’den geçirildi!
2) AKP, “bölgelerdeki iktidar odaklarına yerel hükümetler kurabilsinler” diye, 15 Temmuz 2004’te Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu TBMM’den çıkarttı!
3) AKP, Türkiye 12 eyalete bölünsün diye, 26 Ocak 2006’da Kalkınma Ajansları Yasası’nı TBMM’den geçirtti!
Ancak Kamu Yönetimi Temel Kanunu da, Kalkınma Ajansları Kanunu da dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e takıldı.
BARZANİ-DAKA GÖRÜŞMESİ
AKP, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde bu yasaları çıkarttı ve artık Türkiye’de 25 Kalkınma Ajansı var…
Bu ajanslar şimdilik Kalkınma Bakanlığı’nın sorumluluğunda…
Şimdilik diyoruz zira bu 25 Kalkınma Ajansı’ndan örneğin Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı DAKA, kendi başına Mesud Barzani’yle görüşüp yeni sınır kapısı müzakeresi yapmaya başladı bile!
AYNI PROJEYE FARKLI İSİMLER
Türkiye adım adım milli devlet olmaktan çıkarılmaya ve eyaletlerden oluşmuş federatif bir yapıya götürülüyor…
İlginçler, TBMM’deki “kavgalı” her dört parti de, bu ABD projesinde ortaklık yapabiliyorlar:
1) Selahattin Demirtaş’ın 25 eyaleti ile Erdoğan’ın 25 Kalkınma Ajansı aynı şeydir!
2) PKK’nin demokratik özerkliği ile AKP ve MHP’nin oylarıyla çıkan yeni Büyükşehirler Yasası aynı şeydir!
3) CHP’nin Sosyalist Entertasyonlist’te altına imza attığı, ayrıca uzun zamandır üstündeki çekincenin kaldırılmasını istediği Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartı da aynı şeydir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ekim 2012