Archive for category Politika Yazıları

İSLAMABAD DEKLARASYONU

16-17 Şubat’ta gerçekleşen İran – Afganistan – Pakistan zirvesi, iki nedenle tarihiydi ve önemliydi:

Birincisi, ABD saldırısı altındaki ülkelerin nasıl direneceğine işaret etmesi bakımından önemliydi. Tahran, İslamabad ve Kabil, direnişin bölgesel ittifak oluşturmaktan geçtiğini gösterdiler.

İkincisi ise Büyük Ortadoğu’da Amerikan gücünün gerilediği boyutu göstermesi bakımından önemliydi.

Kuşkusuz her iki durum da birbirinin hem nedeni, hem de sonucudur.

TALİBAN’LA KİM MÜZAKERE EDECEK?

2001’den bu yana Afganistan’ı işgal eden ABD, Taliban direnişi karşısında 2008’den itibaren bir çıkış yolu aradı. Washington önce Afganistan stratejisini yeniledi ve Obama döneminde Af-Pak stratejisine çevirdi. Ancak bu, tersine ABD’nin Pakistan’la ilişkililerini hızla bozdu.

Son altı ayda Washington ile İslamabad’ın nasıl bir gerilim içine girdiklerini ve ABD’nin Pakistan’ı nasıl kaybetmeye sürüklendiğini bu köşede bir kaç kez incelemiştik.

ABD, Afganistan’dan çıkış için son olarak Taliban’la müzakere etme yöntemi izlemeye başladı. Washington, Taliban’ın Katar’da açacağı resmi bir temsilcilik üzerinden müzakere sürdürecek ve 2013’te bu ülkeden çekilecekti. Ancak Hamid Karzai, Afgan yönetiminin müzakere süreci dışında tutulmasına itiraz ediyordu…

BÖLGESEL SORUNLARA BÖLGESEL ÇÖZÜMLER

Geri çekilmeden önce Taliban ile barış imzalayarak, bölgedeki kontrolünü bir şekilde sürdürmek isteyen ABD’nin bu hamlesine Tahran, ittifakla yanıt veriyor şimdi…

Tahran’ın inisiyatifiyle gelişen ve son iki yılda üçüncü kez düzenlenen üçlü zirvenin sonuncusunda, İslamabad’da ABD’ye üç önemli mesaj verildi.

1. İran – Afganistan – Pakistan üçlüsü, ABD’ye “Taliban’la görüşmek senin tekelinde değil” mesajı verdi.

Karzai’nin daha önce birçok kez dile getirdiği bu mesaj, bölge ülkeleri tarafından da paylaşılmış oldu. Nitekim Washington, müzakerelerin üçlü yapılacağının sinyali vermeye başlamıştı.

2. İran – Afganistan – Pakistan üçlüsü ABD’ye “sen olmadan da bölgeye barış ve istikrar getiririz” kararlılığı gösterdi.

“Bölgesel sorunlara, bölgesel çözümler” sağlanabileceğini vurgulayan İran Cumburbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, bölgeye yabancı müdahalesinin yararttığı sorunlara dikkat çekti.

3. “Bölge ülkeleri birbirinin tamamlayacısı olmalı” diyen İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, ABD’nin etkisini daha da kıracak işbirliği modeli geliştirdi.

Nitekim Tahran bu bölge merkezli politikayı ülkenin batısında Lübnan, Suriye ve Irak’la, doğusunda da Afganistan ve Pakistan’la uyguluyor.

BÖLGE İSTİKRARININ SAĞLANMASI

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari ve Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai, İslamabad Zirvesi sonrası yayımladıkları ortak deklarasyonda, işbirliğinin daha da geliştirilmesi mesajını verdiler.

İslamabad deklarasyonunda, bölge istikrarının sağlanması, barış ve güvenlik alanında işbirliğinin geliştirilmesi gerektiği vurgulandı. Geniş kapsamlı işbirliği, Afganistan’ın yeniden yapılandırılması ve kalkınmasına destek, yararlı işbirliği alanlarında uygulanabilir adımlar atılması, siyasi, güvenlik, eğitim ve ekonomik alanlarda işbirliğinin geliştirilmesi konuları da, İslamabad deklarasyonunun önemli maddeleri arasında yer aldı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Şubat 2012

, ,

Yorum bırakın

PUTİN DOKTRİNİ

Rusya Başbakanı Vladimir Putin, devlet başkanlığı seçimi öncesinde, yayımladığı bir makaleyle milli güvenlik stratejisini ilan etti.

“Güçlü olmak: Milli güvenlik garantileri” başlıklı makaleyi, Putin doktrini olarak da niteleyebiliriz.

ÖNLEYİCİ NÜKLEER VURUŞ

Putin, makalesinde yeni döneme ilişkin çok önemli dört vurgu yapıyor:

1. “Rusya, hiçbir surette stratejik caydırıcılık potansiyelini güçlendirmekten vazgeçmeyecek.”

Putin’in bu ilk vurgusu, aynı zamanda Medvedev’in 5 Şubat 2010 tarihinde imzaladığı, Rusya’nın son askeri doktrinini sürdürme kararlılığına işaret ediyor.

İmzalandığı dönemde çok tartışılan askeri doktrin, “taarruz doktrini” olarak nitelendirilmişti.

Çünkü Medvedev, Rusya’nın, nükleer silahları sadece nükleer saldırıya maruz kaldığı ya da ülke güvenliğine yönelik konvansiyonel silahlarla saldırının gerçekleşmesi durumunda değil, kendisini böyle bir tehdit altında hissetmesi halinde bile, “önleyici saldırı” olarak kullanacağını ilan etmişti.

RUSYA’DAN ASKERİ HARCAMA ATAĞI

2. “Silahlı kuvvetleri geliştirmek için önümüzdeki on yıl için 23 trilyon ruble tahsis edildi.”

ABD önümüzdeki on yıl boyunca savunma harcamalarında 480 milyar dolar kesintiye giderken, Rusya tersine, önümüzdeki on yılda silahlı kuvvetlerini geliştirmek için 23 trilyon ruble yani 730 milyar dolar kaynak ayırıyor!

PASİFİK’TE OKYANUS DENİZ KUVVETLERİ

3. “Asıl amaçlar arasında, Kuzey ve Uzak Doğu’da ‘okyanus’ deniz kuvvetlerinin yeniden kurulması var.”

ABD’nin yeni savunma stratejisinde ağırlığı Ortadoğu yerine Asya-Pasifik’e vereceğini ilan etmesinden sonra, Rusya’nın da Uzak Doğu’da yeniden “okyanus” deniz kuvvetlerini kuracağını ilan etmesi anlamlı.

Nitekim ABD, Asya-Pasifik’i merkez ilan ederken, askeri gücünü hava ve deniz kuvvetlerine dayandıracağını belirtiyordu.

RUSYA’DAN ABD’YE ASİMETRİK YANIT İLANI

4. “Rusya’nın ‘ABD Füze Savunma Sistemi’ne askeri – teknik yanıtı, etkin ve asimetrik olacak.”

Moskova’nın ABD’ye asimetrik, yani, ABD mevcudunu aşar nitelikte yanıt vereceğini duyurması, Kürecik’teki kalkan nedeniyle Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiriyor.

Rusya’nın son dönemde stratejik füzelerini yenileme ve geliştirme çalışmalarına yoğunlaştığı, savunma çevrelerince bilinen bir gerçek. ABD ve NATO kalkanına karşı, kalkan delecek nitelikte füze geliştiren Rusya’nın bu hamlesi, aslında 2010 tarihli askeri doktrininin bir gereği.

Yukarıda “önleyici nükleer vuruş” boyutuna değindiğimiz doktrinde tehdit algılaması şu şekilde sıralanmıştı:

“Kuzey Atlantik ittifakı kuvvetlerinin, NATO’nun genişlemesi de dahil olmak üzere, çeşitli şekillerde Rusya’nın sınırlarına yaklaşmış olması” birinci tehdit, “ABD’nin Doğu Avrupa’ya füzesavar sistemleri yerleştirme projesi” de ikinci tehditdi.

AKTİF SAVUNMA DÖNEMİ

Putin, yeni doktriniyle aslında ABD’ye karşı çok daha atak “savunma” yapacağını; Rusya’nın askeri varlığını, BM Güvenlik Konseyi’ndeki konumuna paralel düzeyde tutacağını ilan etmiş oluyor.

“Aktif savunma” da diyebileceğimiz bu tutumun ilk uygulaması, Moskova’nın Suriye’ye uçak gemisi Kuznetsov’u göndermesi ve ABD’ye meydan okuması olmuştu aslında…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

BÖLGEDE GÜÇ DENGESİ

ABD ile İsrail’in, İran konusunda farklı düşündüğünü belirtmemizin üzerinden geçen şubir ay zarfında pek çok yeni olguyla karşılaştık.
Washington’un diplomatik uyarılarıları, ABD Genelkurmay BaşkanıMartin Dempsey’inİsrail Genelkurmay Başkanı’nı ikna turları, ABD-İsrail ortak askeri tatbikatınınertelenmesi gibi gelişmeler, Tel Aviv’de de kırılma yarattı.
Bu kırılma Suriye konusunda da su yüzüne çıktı. Ki zaten İran ile Suriye’yi birlikte düşünmek gerekiyor.
ESAD, İSRAİL’İ BÖLDÜ
Haaretzgazetesi, İsrail Dışişleri BakanıAvigdor Liberman’ın, Suriye’ye tutumkonusunda BaşbakanBinyamin Netanyahuile Savunma BakanıEhud Barak’dan farklıdüşündüğünü yazdı.
Liberman’a göre İsrail, Suriye konusunda artık kesin bir tutum belirlemeli. AncakNetanyahuileBarak’a göre İsrail’in bu konuda keskin sözler sarfetmesi, “Suriyeli isyancıların arkasında İsrail var” düşüncesinin oluşmasına neden olacak.
ASIL TEHLİKE HANGİSİ
ABD’nin önemli gazetecilerindenFarid Zakaria, İran tehdidinin mi, yoksa İsrail’in İran’a saldırmasının mı daha tehlikeli olduğunu sorguluyor.
İsrail Savunma BakanıEhud Barak’ın “yakında İran’ın nükleer kapasitesi, İsrail’in önüne geçemeyeceği düzeye erişmiş olacak” sözlerine değinen Zakaria, “dokunulmazlık bölgesi” kavramı üzerinden riskleri karşılaştırıyor.
Zakaria, İsrail’in İran’a saldırmasının, İran’ın nükleer güce kavuşmasından daha tehlikeli olduğunusavunmak için iki örnek veriyor.
Birinci örnek, Almanya’nın yenilmesiyle sonuçlanan birinci dünya savaşı…
Zakaria’ya göre Alman Genelkurmayı, hızla silahlanan Rusya’nın kısa süre içinde Almanya’nın askeri üstünlüğüne son vereceğine inanıyordu. Bu nedenle Almanya, Rusların “dokunulmazlık bölgesine”girmeden engellenmesini sağlamak için harekete geçti ve birinci dünya savaşını başlattı.
Zakaria’nın ikinci örnegi ise ABD’nin Irak’a saldırısı… ABD, nükleer denetçilerin işlerini bitirmelerinibekleyememiş, trenin kaçmaması için hemen harekete geçmiş ama işte dokuz yıl süren bir savaşın içindebulmuştu kendini…
KARŞILIKLI YOK OLMA KORKUSU
“İsrailli yetkililer biz Amerikalılar’ın korkularını anlayamadığımızı, İran’ın onlar için varoluşsal bir tehditolduğunu söylüyorlar” diyenFarid Zakaria, İsraili aslında anladıklarını belirterek, ABD-SSCB mücadelesini anımsatıyor.
Zakaria,ABD’nin 2. Dünya savaşından sonra SSCB’nin nükleer kapasiteye erişecek olmasından paniğekapıldığını belirtiyor ve ekliyor: “Bugün İsrail’in İran hakkında söylediği her şeyi, biz geçmişte Sovyetleriçin söylüyorduk.”
Zakaria,tıpkı bugün İsrail’in İran’a karşı önleyici saldırılar düzenlemeyi düşündüğü gibi, o gün deABD’nin SSCB’ye önleyici saldırılar yapmayı düşündüğünü belirtiyor ve “karşılıklı yok olma korkusu”nunfelaketi önlediğine dikkat çekiyor.
Foreign Affairsdergisi editörü Gideon Rose’un İsrail’e uyarısı da anlamlı: “Sonunda İsrail de, ABD ve İngiltere’nin altmış yıldan uzun süre önce karşı karşıya kaldığı türden seçeneklerle karşı karşıya.Umarım oda, nükleer çağda mutlak güvenlik diye bir şey olmadığının ve düşmanlarının nükleer programlarını geciktirmek veya önlemek imkansızsa savaştan caymanın, önleyici savaştan daha az felakete yolaçtığının farkına varır.”
İRAN’IN CAYDIRILICIĞI
İsrail karşısında caydırıcı bir konuma ulaşan Tahran’ın izlediği bölgesel politika, Ortadoğu’da sağlam bir İran – Irak – Suriye – Lübnan cephesi oluşturdu.
Batısını bu ittifak cephesiyle güvenceye almaya çalışan Tahran, şimdi de doğusunu tahkim etmeye çalışıyor. İran, Pakistan ve Afganistan’la bölgesel işbirliğini geliştiriyor ve her iki ülkeye de “bölge ülkeleribirbirinin tamamlayıcısı olmalı” mesajı veriyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Şubat 2012

, , ,

Yorum bırakın

SURİYE MUHALEFETİNİ SİLAHLANDIRMA SORUNU

Bir süredir altını çiziyoruz. ABD’nin Suriye’ye doğrudan saldırmaya niyeti yok; daha doğrusu ABD’nin Lübnan – Suriye – Irak – İran hattına ve bu hattı destekleyen Rusya ile Çin’e savaş açmaya gücü yok.
ABD, bu nedenle sahaya Türkiye’yi sürmeye çalışıyor. Böylece bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyor. Zira Türkiye’yi Suriye’ye saldırtan ABD, iki ülkeyi birden avlamış olur.
Ancak BOP eşbaşkanlığının bu planı kendi tabanına bile kabul ettirmesi mümkün görünmüyor. Üstelik bu saldırının Türkiye’de bir iktidar değişikliğiyle neticeleneceğinin de farkındalar.
MİT olayının, AKP’nin bu itirazıyla doğrudan ilgili olduğunu saptamıştık.
AKP’NİN ÇIKIŞ ARAYIŞLARI
ABD’nin dayatmasına ayak sürüyen AKP’nin yeni formüller peşinde olduğu belirtiliyor. Örneğin Ankara son olarak, Türkiye sınırından Suriye’ye koridor açılmasına karşı çıkıp, Akdeniz’den koridor açılmasını önermiş!
AKP böylece, topu rakip sahaya atmış olduğunu düşünüyor!
ABD’NİN PLAN SIKINTISI
ABD’nin üzerinde çalıştığı yeni plan ise Suriyeli muhaliflerin silahlandırılması… Ancak bu planın da sıkıntılı olduğu, Amerikan devlet aygıtı içinde plana güçlü bir itirazın olduğu belirtiliyor. Hatta bu güçlü itirazlar, yayımlanmaya da başladı.
Örneğin Foregin Policy’den Marc Lynch, bu itirazları sistemli bir şekilde sıralayanlardan. Lynch, Emin Arvas tarafından Dünya Bülteni için çevrilen makalesinde bakın hangi soruları gündeme getiriyor:
1. Tam olarak kim silanlandırılacak? Suriye muhalefeti bölük börçük. Her yabancı kuvvet, muhtemel ki, sadece kendi müttefiki olan muhalifleri silahlandırcaktır. Bu durumda ABD kimi silahlandıracak? Silahlandırılacak gurupların kimlikleri, arzuları ve bağlantıları hakkında çok az şey biliyoruz.
2. Silah tedariki Suriye muhalefetini nasıl etkileyecek? Batılı silah ve teçhizata erişim, dağıtım ağının kontrolünü elde edenlerin siyasi pozisyonlarını kuvvetlendirecek kıymetli bir kaynak olur. Bu durum, muhalefetteki bölünmeyi daha da kötüleştirir.
3. Silahlarla neyin başarılması isteniyor? Silah tedarikinde askeri açıdan çıkmaza girmiş, müzminleşmiş bir durum oluşturulması istenmiyordur ama en muhtemel sonuç da bu olacaktır.
MUHALEFETİ SİLAHLANDIRMAK, ESAD’A YARAR
4. Esad, muhalefetin silahlandırılmasına ne tepki verecek? Esad, bu durumu saldırısını artırmaya dönük bir ruhsat olarak kullancaktır. Üstelik muhalefetin silahlandırılması Rusya, İran ya da Esad’a silah ve yardım tedarik eden diğerlerini durdurmayı büsbütün zorlaştırır.
5. Silah tedariki meseleyi çözömediği zaman ne yapacağız?
6. Esad düşerse ne olacak? Silahlı muhalif gruplar hakim pozisyonda olacaklar. Muhtemelen silah bırakmayacaklar. Bu da yeni bir çıkmaz yaratacak.
Marc Lynch, bu altı sorudan hareketle doğrudan Suriye’ye saldıramayacak ABD’nin, muhalefeti silahlandırarak da başarı elde edemeyeceğini ortaya koyuyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

ABD’NİN PASİFİK STRATEJİSİ

ABD’nin yeni dönem stratejisine ilişkin dört önemli belge var:

1. Mayıs 2010’da açıklanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi.”

2. Hillary Clinton’un Kasım 2011’de Foreign Policy’de ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı dış politika belgesi.

3.ABD – Çin Ekonomik ve Güvenlik İncelemeleri Komisyonu“nun, Kasım 2011’de ABD Kongresi’ne sunduğu 400 sayfalık rapoır.

4. Barrack Obama’nın Ocak 2012’de Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile birlikte ilan ettiği “ABD Savunma Stratejisi.

ABD ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİSİ – 2010

Mayıs 2010’da açıklanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ile ABD, cephe savaşı yerine özel savaşı ve diplomasiyi tercih ettiğini, “yumuşak güç” kullanmayı esas alacağını ortaya koydu.

Bush döneminde, ABD’nin güvenliği, dünyanın en uç noktasındaki tehdidin ortadan kaldırılması yoluyla ülke güvenliğinin sağlanması anlayışına dayanıyordu. Bu stratejiye göre, dıştan içe halka halka kurulacak yapılarla ABD’nin güvenliği sağlanacak ve tehdit kaynağında yani ortaya çıktığı yerde yok edilecekti!

Obama döneminde ise bu dıştan içe güvenlik yapıları oluşturma stratejisinin yerini başka bir model aldı. Tam ters istikametteki, yani içten dışa örülen bu model, iki sütun üzerinde yükseliyordu.

Birinci sütünda, ABD’nin güvenliğinin içeriye dayandığı tezi vardı. Buna göre ABD güvenliği için öncelikle ülkenin içeride ekonomik, mali, teknolojik ve bilimsel olarak güçlenmesi gerekiyordu.

İkinci sütunda ise müttefikler vardı. ABD, müttefikleri üzerinden dışa doğru genişleyen bir siyaset ile güvenliğini sağlayacak; silahlı kuvvetlerini de bu yönelimde diplomasiyi tamamlayan bir unsur olarak değerlendirecekti.

AMERİKA’NIN PASİFİK YÜZYILI – 2011

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de ülkenin yeni dış politika yol haritasını ilan etti.

ClintonAmerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı belgede, “politikaların geleceği Afganistan veya Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak” diyordu.

Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın, ABD’nin pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

ABD KONGRESİ’NE SUNULAN RAPOR – 2011

ABD Kongresi’ne sunulan 400 sayfalık rapor, esas olark Çin’in geldiği yeri saptıyordu.

Raporda, Çin’in “alan kontrolüne dayalı bir askeri strateji izlediği” vurgulanıyor ve “Pekin’in aktivitelerinin artık direkt olarak ABD’nin ilgi alanlarına etki yaptığına” dikkat çekiliyordu.

ABD SAVUNMA STRATEJİSİ – 2012

Barrack Obama’nın ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve ABD Genelkurmay Başkanı Martin Demspsey’le birlikte Ocak 2012’de açıkladığı “ABD Savunma Stratejisi”nin köşe taşları şunlardı:

1. Obama, ABD’nin 10 yıldır devam eden savaş dönemini kapadığını ve yeni bir sayfa açtığını ilan etti. Panetta da, ABD’nin “stratejik bir dönüm noktasında” olduğunu vurguladı.

2. Obama, ABD’nin dünyadaki temel gücünün kaynağının ülke içindeki ekonomik güç olduğunu belirtip, bunu yenilemeye yöneleceklerini söyledi.

3. Obama, yeni ABD stratejisinin, “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına son vereceğini ilan etti.

4. Bir önceki strateji belgesinde yer alan ve 2,5 savaş konsepti olarak anılan, “aynı anda iki büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefi, yeni belgede yerini “bir büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefine bırakıyordu.

5. Yeni strateji belgesinde, ABD’nin, problemleri müttefikleriyle birlikte çözeceği belirtiliyordu.

6. Yeni stratejide, ABD’nin güvenlik yöneliminin merkezinin Asya-Pasifik olduğu belirtiliyordu; Ortadoğu ise artık geride, ikinci sıradaydı… Yeni strateji belgesinde, Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore, Japonya yayının dengeleyici olacağı savunuluyordu.

SONUÇ

Her üç belgenin ortaya koyduğu gerçek şu: “20. Yüzyılın Atlantik Yüzyılı” olduğu dönemi arkasına alarak “21. Yüzyılı Amerikan Yüzyılı” yapmak isteyen ABD, geride kalan 10 yılda bu hedefi gerçekleştiremeyeceğini görerek, doğrudan asıl hedefe yönelip, “21. yüzyılı Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” ilan etmeye çalışacak!

NOT: Bugün ve yarın, Antalya TÜYAP kitap fuarında (Cam Piramit), okurlarla buluşuyoruz. Bekleriz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Şubat 2012

, ,

Yorum bırakın

RUSYA SİLAH GÖSTERİYOR

Ekonomik kriz altındaki ABD devlet aygıtının bulduğu çarelerden birinin de Pentagon bütçesindeki kesinti olduğunu daha önce belirtmiştik. Washington, Pentagon’daki kesintinin miktarını, resmi olarak 10 yılda 470 milyar dolar olarak açıkladı. Bir süre sonra bunun yıllık 70 milyar dolardan 700 milyar doları bulacağı belirtildi. Miktar, gün geçtikçe ne kadar artar, şimdilik bilemiyoruz…

Ancak bildiğimiz şu ki, bu kesinti, Pentagon’un zorunlu giderlerinden kesilmeyecek. Yani askerlere maaşları zorunlu olarak ödenecek, ki Amerikalılar para kazanmak için asker oluyorlar; mevcut silahların bakım – tutum masrafları zorunlu olarak karşılanacak, aksi halde savaş kabiliyetleri zayıflayacak vs.

Peki yıllık 70 milyar dolar, nereden kesilecek? Hiç kuşkusuz, yeni yatırımlardan ve yeni silahlardan…

F-35 projesinin hali ortada…  Projenin ilerleyebilmesinin tek şansı, Japonya’nın bir ihtimal, uçak sipariş etmesi…

Burada duralım ve geçenlerde bu köşede tanıttığımız, Zbigniew Brzezinski’nin ABD’ye çareler aradığı yeni kitabı “Stratejik Vizyon”dan bir saptamayı anımsayalım. Brzezinski, bugünkü ABD ile çöküşünden hemen önceki SSCB arasında “alarm verici benzerlikler” olduğunu belirtiyordu: “politikaları ciddi şekilde gözden geçiremeyecek, tıkanmış bir hükümet sistemi, yıpratıcı askeri bütçe ve 10 yıldır devam eden Afganistan’ı fetih teşebbüsünde başarısız olunması”

Belki de ABD, yıllık 70 milyar dolar kesintiyi, bu “alarm verici benzerlik” nedeniyle yaptı?!

RUSYA, 730 MİLYAR DOLAR BÜTÇE AYIRDI

ABD, 10 yılda 470 milar dolar kesintiye giderken, Rusya  ise tam tersine silaha yatırım yapıyor.

Rusya hükümeti, 2020’ye kadar tamamlanması planlanan ordunun modernizasyon programına 22 trilyon ruble (730 milyar dolar) bütçe ayırdı!

Üstelik Rusya Savunma Bakanlığı, çok önemli silah projelerinin dışında nükleer kapasitesini de geliştirme kararı aldı: Rusya Savunma Bakanlığı, 10 adet Borey tipi nükleer denizaltı satın alacağını açıkladı.

Tu-160 Blackjack ve Tu-95 Bear stratejik bombardıman uçaklarının modernizasyonunu başlatan Moskova, stratejik füze gücünü de Yars mobil balistik füze sistemleri ile geliştiriyor.

Rusya’nın silahlanmadaki bir başka yeni başarısı da Kalaşnikofu geliştirmesi… Rusya, dünyada en çok kullanılan tüfek olan kalaşnikofun (AK-47) beşinci neslini (AK-12) üretti. AK-12’nin isabet, menzil, kullanış kolaylığı ve dayanıklılık açısından önceki nesillere göre çok dah üstün olduğu belirtiliyor. Yeni kalaşnikofun en dikkat çeken özelliği ise tek elle de kullanılabiliyor olması…

Rus silahlarından bahsetmişken… Los Angeles polisi başta olmak üzere, ABD eyalet polislerinin Rus silahı kullanmaya başladıklarını da anımsatalım.

MOSKOVA: NATO’YA KARŞI NÜKLEER SİLAH KULLANIRIZ!

Rusya Genelkurmay Başkanı Nikolay Makarov, önceki gün yaptığı kapsamlı açıklamasında, çok dikkat çeken bir cümle sarfetti. Makarov, açıkça NATO’ya silah gösterdi: “Bizim tüm NATO’ya karşı kesinlikle bir savaş planımız yok. Ancak Rusya’nın bütünlüğüne yönelik herhangi bir tehdit olması durumunda, nükleer silahlarımızı kullanma hakkına sahibiz ve bunu yapabiliriz.”

“Libya’daki hatamızı Suriye’de tekrarlamayacağız” dedikten sonra Beşar Esad’a destek için Suriye limanına uçak gemisi Kuznetsov’u yollayan Moskova, blöf mü yapıyor dersiniz?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Şubat 2012

, , ,

Yorum bırakın

AB, ÇİN’DE ‘KÖŞEYİ DÖNDÜ’

Başlıktaki sözler, AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy’a ait; AB Konseyi Başkanı’na göre Pekin, AB’nin sadece virajı almasını sağlamadı, aynı zamanda köşeyi de dönmesine yardım etti.

Bu sözlerdeki kuvvetli anlamı incelemek için başa dönelim en iyisi…

KRİZE TEK ÇARE: ÇİN

AB, Avro bölgesindeki mali krizi bir türlü aşamıyor. Benzer ekonomik sıkıntılar içindeki ABD’nin de AB’ye ciddi bir yardımı söz konusu değil.

AB yöneticilerinin de tespit ettiği gibi, tek çare Çin’dePekin’in 3 trilyon doları bulan döviz rezervinin, dünyayı bu gidişattan kurtarabileceği belirtiliyor.

AB’nin lider ülkesi Almanya’nın başbakanı Angela Merkel, işte bu konuda yardım istemek üzere, bu aybaşında Pekin’i ziyaret etmiş ve mevkidaşı Wen Jiabao’yla görüşmüştü.

Ancak Wen Jiabao, “avroyu kurtarma operasyonuna katılma ihtimalini değerlendireceklerini” söylemekle yetinmiş ve Merkel’e “borç krizinin Avrupa’nın öz gayretiyle atlatılabileceği” öğüdünü vermişti.

AVRUPA, ASYA’YA BAĞIMLI

Pekin’de yapılan 14. Çin – AB Zirvesi, bu konuda Avrupa’nın yeniden Çin’in kapısını çalmasına vesile oldu: Zirve’nin gündemini beklendiği gibi, Avro bölgesindeki şiddetli kriz oluşturdu.

Çin Başbakan Wen Jiabao, AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ile yaptığı görüşme sonrasında düzenlenen ortak basın toplantısında, Brüksel’i rahatlattı: “Çin, AB’nin borç sorununun çözümü çabalarında katılımını artırmaya hazırdır.

Wen Jiabao’nun AB’yi büyük oranda rahatlatan bu sözlerinin ardından, AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy’un, başlığa aldığımız memnuniyeti geldi. Çin’in Avro Bölgesi’nde mali istikrarın güvenceye alınmasında işbirliğine hazır olmasını memnuniyetle karşıladıklarını belirten van Rompuy, “Sadece önemli bir virajı geçmekle kalmadık, aynı zamanda bir köşeyi de dönmüş olduk” diye konuştu.

Van Rompuy’un şu sözleri ise Atlantik bölgesinin geldiği yeri göstermesi bakımından anlamlı: “AB ile Çin artık kesinlikle bir karşılıklı bağımlılık dönemine girmiştir. Hedefimiz bu giderek büyüyen karşılıklı bağımlılığı ortak fırsatlara dönüştürmeye devam etmektir.”

Çin’in AB’ye bağımlı olmasını gerektirecek bir durum söz konusu olmadığına göre, van Rompuy bu sözleriyle aslında, Avrupa’nın Asya’ya bağımlılığını ilan ediyordu…

ÇİN, ÇİFTE KAZANÇLI

Derin kriz içindeki AB, Pekin’in kararıyla, elbette önemli bir ilaca kavuşmuş oldu. Ancak Çin’in toplamda kazancı daha büyük gibi görünüyor…

Meselenin ekonomik ayağında şu kazanım var: Pekin yönetimi uzun zamandır AB’ye ihracat ve yatırımdaki bazı engelleri kaldıracak olan statünün kendisine tanınması için bastırıyordu. Avrupa ise buna direniyordu.

14. Çin – AB Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde de görüldüğü gibi, Avrupa Çin’e artık bu statüyü verdi: “İki tarafın, Çin’in AB içinde ‘tam piyasa ekonomisi’ statüsüne kavuşma çabalarını hızlandırma konusunda hemfikir olduğu…”

Ya siyasi kazanım?

Aslında Çin, o kazanımı daha Zirve başlamadan sağlamıştı!

AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’un yaptığı çağrı, oldukça anlamlıydı. Ashton’un, BRICS ülkelerine (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Amerika) yaptığı “ekonomik gücünüzü, siyasi güce çevirin” çağrısı, dünyanın yeni dönemine işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Şubat 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’YE SALDIRI NEDEN ZOR?

Son 10 güne sıkışın önemli gelişmelere rağmen, “kısa vadede Suriye’ye bir saldırı beklemediğim” şeklindeki eski görüşümü sürdürüyorum. Dayanaklarımdan bazıları şunlardır:
ABD AÇISINDAN:
1. ABD Pasifik’i esas alan, Ortadoğu’yu geri plana atan yeni bir strateji belirledi. Bu stratejiye göre, ABD Ortadoğu’da doğrudan değil, müttefikleri aracılığıyla etkisini sürdürmeye çalışacak. (ABD’nin Suriye konusundaki Türkiye ısrarının nedeni…)
Ve yine bu stratejiye göre, ABD doğrudan askeri müdahale yerine, “özel savaşı” esas alıyor.
2. Aslında 2003’ten beri ama yoğun olarak da geçen yılın Mart ayından beri ABD’nin Suriye’ye saldırısı gündemde. Ancak bir yıl dolmak üzere olmasına rağmen, askeri müdahaleye geçilemedi. Ve zaman, Esad ile bölgeden yana çalışıyor!
3. Suriye’ye askeri müdahale, ABD açısından gerçekçi olsaydı, henüz 2011 Aralık’ında yani tüm askerlerini Irak’tan çekmeden önce harekete geçerdi.
TÜRKİYE AÇISINDAN:
1. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel, 6 ay önce, Erdoğan’ın sözlerini tekzip edercesine, “Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir” diyerek sınırı çizdi ve Özal karşısında Necip Torumtay olacağını işaret etti!
2. Suriye’ye müdahale konusunda, Erdoğan’ın, Gül ve Davutoğlu’na göre daha az hevesli olduğu ve hatta zaman geçtikçe, ABD’nin Türkiye’yi sahaya sürme planına itiraz etmeye başladığı anlaşılıyor. Erdoğan’ın MİT olayı üzerinden hedef alınması, ABD planına ayak sürüdüğünün göstergesidir.
3. Doğrudan Irak’a saldırmayacak bile olsa, ABD askerine cephe açma hamlesinin bile hem tabanda, hem de Türkiye’de ne kadar zor olduğunu 1 Mart 2003’te test etmiş olan AKP’nin, Suriye’ye doğrudan müdahale gibi daha zor bir gündemi “olağanüstü bir gerekçe bulmadığı – yaratamadığı takdirde”, hayata geçirebilmesi mümkün değildir! MİT olayının etrafında şekillenen Hatay merkezli kimi gelişmelerin de, bu gerekçelerin oluşmasını engellemeye dönük hamleler olduğu anlaşılıyor…
BÖLGE AÇISINDAN:
1. İran, Suriye’nin “kırmızıçizgisi olduğunu” ilan etti. Ortadoğu satranç tahtasında şah olan İran, vezir olan Suriye’yi silahla savunacağı belirtti.
2. ABD’yi ülkesinden adım adım “kovan” ve ülkesinin siyasal birliğini yeniden oluşturmak amacıyla olağanüstü hamleler yapan Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Suriye’nin müttefikidir.
3. Temmuz 2006’da İsrail’e ağır bir yenilgi yaşatan Hizbullah, Suriye’ye saldırı başladığı anda, İsrail’i hedef alacağını ilan etti!
4. Bölgenin, ne ABD’nin 1991 saldırısında, ne de 2003 saldırısında görülmeyen bir gerçeği var artık! ABD’ye karşı, boşluksuz bir İran – Irak – Suriye – Lübnan hattı kurulmuş durumda.
DÜNYA AÇISINDAN:
1. Rusya, Libya konusundaki hatayı yinelemeyeceğini açıkça ortaya koydu. Moskova’nın Suriye limanına uçak gemisini göndermesi, Washington tarafından doğru okundu.
2. İnisiyatifi eline alan Moskova, meselenin Suriye açısından en hasarsız şekilde sonuçlanmasına çalışıyor.
3. Teamüllerine aykırı olarak Dış İstihbarat Başkanı’nı Şam’a gönderen Moskova, Batı’nın Suriye’de başlattığı istihbarat savaşına taraf oldu.
4. Çin, BM Güvenlik Konseyi’nde, Rusya’yla birlikte, Suriye’ye saldırının barikatı olacağını ilan etti.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Şubat 2011

Yorum bırakın

ERDOĞAN – GÜLEN ÇATIŞMASI

MİT olayıyla ileri bir aşamaya sıçrayan Erdoğan – Gülen çatışmasının nereye varabileceğini görebilmek için, tarafların hangi olaylarda, nasıl karşı karşıya geldiklerini anımsamamız gerekiyor:

1. Erdoğan, Mavi Marmara olayında, İsrail’i “devlet terörü” yapmakla suçlarken, Fethullah Gülen İsrail’le uzlaşılmamasını eleştirmiş ve İsrail’in onayı olmadan yola çıkılmasını “otoriteye başkaldırı” olarak eleştirmişti.

2. AKP, Ergenekon soruşturmasının savcısı Zekeriya Öz ile polisi Ali Fuat Yılmazer’i görevden aldı. Zaman karara sert tepki gösterdi.

3. Seçimlerden hemen sonra cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce, Erdoğan’ın ustalık döneminde iki sınavı olduğunu söyledi. Biri bakanlar kurulunun oluşturulması, diğeri de YAŞ süreciydi. Cemaat AKP’den açıkça Ergenekon ve Balyoz’da adı geçen tüm subayları emekli etmesini istiyordu. AKP bu talebi yerine getiremedi. Org. Koşaner ve komutanlar bu plana fren koydu.

Gülerce, YAŞ sonucunu Habertürk’te şu sözlerle yorumladı: “Bu nasıl ustalık dönemi, anlayabilmiş değilim.” Gülerce, yeni bakanlar kurulu ile ilgili hoşnutsuz olduğunu da ima etti.

4. Erdoğan’ın İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı terörle mücadeleden sorumlu başbakan yardımcısı ve ikinci adam yapması, cemaatin tepkisini çekti. Emre Uslu ve Mehmet Baransu gibi yazarlar, hemen her konuda Atalay’ı hedef aldılar, istifasını istediler! İkiliye göre Atalay, Ergenekon soruşturmasını sekteye uğratıyordu!

5. Zaman gazetesi Usta’yı açıkça hedef almaya başladı. Ali Ünal, “Ustalık dönemi ile ilgili üç endişe” başlıklı yazısında Erdoğan’ı “kendini beğenmişlikle” suçladı, böyle giderse hezimete uğrayacağını ima etti. Ardından Zaman yazarı Bülent Korucu da yine Erdoğan’ı hedef alan yazılar kaleme aldı.

6. Zaman, uzun tutukluluk sürelerinden rahatsızlığını dile getiren Bülent Arınç’a tepki gösterdi ve Arınç’ın bu türden açıklamalarına sayfalarında yer vermedi. Hatta Arınç’ı hedef alarak, tutukluluk sürelerinin düşürülmemesini savunan AKP milletvekili Şamil Tayyar’a geniş yer verdi.

7. Ali Fuat Yılmazer’den sonra İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Tufan Ergüder de, Hakkâri Emniyet Müdürü yapılarak sürgün edildi. İlginçtir, Zaman Ergüder’in sürgünüyle ilgili emniyet müdürleri kararnamesini haber yapmadı!

8. Zaman gazetesi 23 Kasım günü Fethullah Gülen’in Sızıntı’daki bir yazısını yayımladı. Durum dikkat çekiciydi, çünkü yazı 2005 yılına aitti. Yazı bir nevi “hatırlatma” mesajı taşıyordu: “Böyle (kibirli) bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; onlara karşı sürekli faikiyet hezeyanları yaşar; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez; edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hale gelir.”

9. Şamil Tayyar’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazdığı mektupla ortaya çıkan şike yasası kavgasında, cemaat Gül’den yana tavır aldı.

10. Gülen, cemaatine “yeni gömlek giyin” mesajı verdi: “Bir kere daha kefeni yırtıp, bir kere daha yeniden gömlek giyip, bir kere daha vira bismillah diyerek meseleyi yeniden ele alma, yeniden anlama ve yeniden tahlil etmeye koyulmamız iktiza ediyor.”

11. Erdoğan‘ın birinci ameliyatında Fethulah Gülen’in “geçmiş olsun” mesajı yayınlamaması, AKP kurmaylarınca not edildi.

12. Erdoğan ile Gül arasındaki cumhurbaşkanlığı görev süresi çatışmasında, cemaat açıkça Gül‘e destek verdi.

13. Cemaat yazarları, Uludere bombalamasında açıkça MİT’i suçladı.

14. AKP’yi iyi analiz eden kesimlerde, İlker Başbuğ’un tutuklanması şöyle yorumlandı: “Başbuğ’un tutuklanmasında Erdoğan’ın taraf değil, hedef olduğunu söylemiştik. Başbuğ’u tutuklayan irade Erdoğan’a da dokunur.”

15. Erdoğan ile Gülen arasındaki çatışmanın son perdesinde Özel Yetkili Savcı, Erdoğan’ın PKK ile görüşmelerde özel temsilciliğini yapan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ve MİT’in eski üst düzey yöneticilerini şüpheli olarak ifadeye çağırdı. AKP kurmaylarına göre “artık cemaatin hedefinde Erdoğan vardı.”

AKP, operasyonda rol alan ve cemaate yakınlıklarıyla bilinen savcı ve polisleri görevden aldı; Fidan‘ı korumak için “kişiye özel yasa” tasarısı hazırladı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Şubat 2012

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

MİT OLAYI VE GLADYO’DA ÇATLAK

Fethullah Gülen’in cemaatine “Bir kere daha kefeni yırtıp, bir kere daha yeniden gömlek giyin” demesiyle yeni bir boyut kazanan AKP – Cemaat mücadelesinin sebebi nedir?

Erdoğan’ın, partisine Atlantik ilişkileri sağlayan Fethullah Gülen’e yargıyı, emniyeti ve mülki idareyi sunması, Cemaate yeterli gelmedi mi?

ABD içindeki Ortadoğu stratejisi çatışmasıyla ve ABD ile İsrail arasındaki çelişmelerle, Erdoğan ile Gülen arasındaki çelişmelerde paralellik var mı? İnceleyelim:

İLK ÇATIŞMA: MAVİ MARMARA OLAYI

AKP ile Cemaat arasında giderek sertleşen mücadelenin başlangıcı Mavi Marmara olayıdır.

9 yurttaşımızı yitirdiğimiz, İsrail’in Gazze’ye gitmek isteyen Mavi Marmara gemisine yaptığı askeri müdahale Erdoğan ile Gülen’i karşı karşıya getirmişti.

Erdoğan İsrail’i “devlet terörü” yapmakla suçlarken, Fethullah Gülen Wall Street Journal’e yaptığı açıklamada, İsrail’le uzlaşılmamasını eleştirmiş ve AKP’nin yol verdiği İHH’nın İsrail’in onayı olmadan yola çıkmasını “otoriteye başkaldırı” olarak nitelemişti.

O gün genel medyanın üzerinde çok durmadığı bu farklı tutum, giderek derinleşecekti…

ABRAMOWİTZ, ERDOĞAN’I HEDEF ALDI

AKP ile Cemaat arasında çelişmelerin derinleştiği bu son dönemde, ABD’den ilginç bir çıkış gelmişti.

Erdoğan’ı bulunduğu makamlara çıkaran isimlerden eski ABD Büyükelçisi Morton Abramotiwz, Hürriyet’te, Başbakan’ı tiranlıkla suçlamıştı!

EYMÜR’ÜN ROLÜ

Gözaltına alınan ve açıklamalarına “resmiyet” kazandırılan eski MİT’çi Mehmet Eymür, ifadesinde, eski Başbakan Tansu Çiller’in MOSSAD’la görüştüğünü ifşa etti. Bu aynı zamanda Türk Gladyo’sunun açığa düşürülmesiydi.

Kâşif Kozinoğlu, şüpheli ölümünden önce Aydınlık’a gönderdiği notlarında, Eymür’ün, Gülen’in 50 bin dolar maaşlı adamı olduğunu belirtmişti!

MOSSAD’IN HAKAN FİDAN’A TEPKİSİ

Erdoğan’ın 26 Mayıs 2010’da MİT Müsteşarı olarak atadığı Hakan Fidan’ı bu makama çok önceden hazırladığı belliydi.

Fidan daha 2008 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda Türkiye temsilcisiyken, İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer program geliştirme hakkına sahip olduğunu söylemiş ve İsrail’in tepkisini çekmişti.

İsrail, Türkiye ile İran arasındaki “uranyum takası” anlaşmasının mimarı olarak da Hakan Fidan’ı görüyordu.

Fidan MİT Müsteşarı olduğunda, Haaretz gazetesi, onun Davutoğlu ile birlikte Mavi Marmara olayını planladığını ve Türkiye’nin İran’la ilişkilerini geliştirmesinde rol aldığını yazarak, İsrail’in hoşnutsuzluğunu dile getirdi.

Hoşnutsuzluğun boyutu, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın 1 Ağustos 2010’daki sözlerinde dana net görülüyordu: “İran destekçisi bir adam Türkiye MOSSAD’ının başına atandı. Onların elinde önemli miktarda sırrımız var. Son iki aydaki izlenimimiz, bu sırları İran’a açabilecekleri şeklinde.”

OSLO GÖRÜŞMESİ

Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak PKK ile masaya oturan Hakan Fidan’ın Oslo’daki görüşme ses kaydı internete düşmüştü.

Hem MİT hem de PKK, görüşmeyi sızdırmadığını açıklamıştı!

ULUDERE OLAYI

Uludere’de 34 yurttaşımızın yanlışlıkla bombalanması olayında cemaat yazarları, ilk andan itibaren istihbaratın kaynağının MİT olduğunu savunarak, bu kurumu hedef aldı.

Oysa gerçek başkaydı. Aydınlık, istihbaratın kaynağının ABD olduğunu ve ABD Predatörünün, Türk F-16’larından 18 dakika önce ilk bombayı attığını ortaya çıkardı. Bu haber, halen yalanlanmadı!

SURİYE’YE MÜDAHALE SIKINTISI

Çeşitli olgularla açıklamaya çalıştığımız bu çatlağın giderek derinleşmesi, ABD’nin ve dolayısıyla Türkiye’nin İran ve Suriye politikalarıyla ve Irak’ın kuzeyindeki yapının geleceğiyle doğrudan ilgili…

ABD’nin Suriye’ye sokmak istediği Türkiye’nin kararsızlığı, Ankara’nın sıkışması kavgayı büyütüyor.

Bu kavgayı incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Şubat 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın