Archive for category Politika Yazıları
BAŞBUĞ’UN STRATEJİK SORUNU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/02/2012
Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde “hukuka saygı” diyerek Ergenekon tertibine direnmeyen Em. Org. İlker Başbuğ, tutuklandıktan sonra, “mücadeleye şimdi başlıyorum” demiş ve silah arkadaşlarına umut vermişti.
Biz de, gecikmiş olsa da, İlker Başbuğ’un stratejide yaptığı hatayı gördüğünü ve yeni bir strateji belirlediğini düşünmüştük.
Ancak, Başbuğ’un basına yansıyan 24 sayfalık savunması, maalesef, onun yeni bir strateji belirleyemediğini ortaya koymaktadır: Em. Org. İlker Başbuğ, “ben o dönemde internete dahi girmedim, odamda bilgisayar bile yoktu” diyerek kendisini savunmaya çalışmaktadır!
SAVCIDAN TEŞEKKÜR BEKLEMEK
İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde yaptığı kimi konuşmalardan bile neredeyse pişman olduğunu belirterek, Özel Yetkili Savcı Cihan Kansız’dan medet umuyor: “Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başkanıydım. Bu açıklamalarım iyi niyetli açıklamalardır. Başka bir niyet yoktur. Komutan olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne moral vermek niyetinde yapılmış açıklamalardır.”
Dahası Başbuğ, o dönemde Genelkurmay Başkanı olduğunu, yani devletin 4 numaralı yöneticisi olduğunu, yeni devlet olduğunu da unutmuşa benziyor ve Savcı’dan “teşekkür” bekliyor: “Aslında bana teşekkür edilmesi gerekir ki ben bu siteleri kapattıran kişiyim. Devletin aslında bana teşekkür etmesi gerekirken, bugün bu konu ile suçlanmam tarihin acı bir cilvesidir.”
TÜRK – AMERİKAN SAVAŞI!
Görevdeyken, silah arkadaşlarının teker teker zindana atılmasına, “hukuka saygı” diyerek sessiz kalan İlker Başbuğ’un, zindana düştüğünde de, bu “saygılı” durumdan kurtulamadığı anlaşılıyor; sürecin hâlâ, hukuk içinde olduğunu sanıyor!
“Ben o dönemde internete girmedim, odamda bilgisayar bile yoktu” diyen Başbuğ, demek meselenin hâlâ Türk – Amerikan savaşı olduğunu da anlamamış! Bu stratejik bir sorundur ve Başbuğ başta olmak üzere Türk Ordusu’nun bir bölümünün ortak sorunudur.
TANIK – SANIK OLMA HALLERİ
Oysa askeri okullar okumuş, kurmay olmuş birinin, daha en başında, ya da en azından Hüseyin Çelik kendisini işaret ettiğinde, “Dursun Çiçek’in en alt basamakta olduğunu, en yukarıya çıkılacağını” söylediğinde bile, durumu kavrayabilmeliydi.
Ancak Başbuğ meseleyi “kavrayamadığı” gibi, o dönemde, “mahkemeye tanık olarak çağrılırsam, giderim” diyerek, bir kez daha “hukuka bağlılığını” ifade etmişti.
O hukuk, yani ABD hukuku, en sonunda onu tanık olarak değil, sanık olarak çağırdı, getirtti ve tutukladı!
MİLLETİN BEKLENTİSİ
Biz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en tepesinde bulunmuş İlker Başbuğ’dan, hâlâ silah arkadaşlarıyla omuz omuza vererek, mücadele etmesini bekliyoruz.
Çünkü Türk milleti, ordusundan, ABD operasyonunu açığa çıkartmasını ve ülkesini korumasını beklemektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Şubat 2012
ÖCALAN MODELİYLE YÖNETİM
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/02/2012
Özel Yetkili Savcı’nın, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla Oslo’da PKK ile görüşen MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı şüfheli olarak ifadeye çağırması, enine boyuna tartışılıyor. AKP kurmaylarının “Cemaat, Erdoğan’ı ifadeye çağırdı” şeklindeki yorumları çarpıcı…
Cemaat – Polis – Özel yetkili savcılar ile AKP – MİT cepheleşmesinin daha da keskinleşeceği bir döneme, kuşkusuz gireceğiz.
Konu bir yanıyla ABD ile ilişkileri, bir yanıyla Suriye’de sahaya sürülmeyi ve bir yanıyla da Irak’ın kuzeyindeki yapının geleceğiyle ilgili… O nedenle çeşitli boyutlarını uzun süre bu köşeden inceleyeceğiz.
Bugün başlangıç oluşturması için, sizleri geriye, 2005 yılına götüreceğiz.
AKP ÖCALAN’DAN BRİFİNG ALIYOR
Tarih, 30 Kasım 2005. Özel bir savcı, Abdullah Öcalan’a soru sormak için İmralı’ya gider. Öcalan’la baş başa görüşen savcı, Kongra-Gel ve Zübeyr Aydar’la bir ilişkisi olup olmadığını sorar. Yanıtı ortada olan bir soru için, Savcı neden İmralı’ya gitmiştir ki?
Nitekim Öcalan da, yanıtı belli olan bu soru yerine, Savcı’ya tam 2,5 saat boyunca “Demokratik Konfederalizm” konusunda brifing verir. Öcalan da anlamıştır ki, AKP savcıyı bu konudaki görüşlerini öğrenmek üzere görevlendirmiş ve göndermiştir!
ÖCALAN’IN 25 EYALETLİ TÜRKİYE MODELİ
Zira Öcalan, Savcı’nın ziyaretinden bir süre önce bu kavramı ortaya atmış ve tartışılmasını istemiştir. Öcalan bu konuda 4 Mayıs 2005 günü avukatlarına şunları söylemiştir:
“Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur. Bir nevi Almanya’daki eyalet sistemi gibi. 81 il anlamsız. Kültürel, sosyal, anlamlı bir karşılığı yok. Yerel bölgelere dayalı bir Temsilciler Kongresi olabilir. 25 bölge ekonomik, sosyal, kültürel anlamı olan bütünlükler olmalı. Bu bir nevi konfederasyon olur. Devlet var üstte. Arada halkla devlet arasında yerele dayalı temsilciler şeyi var. Bu temsilcilerin seçtiği bir üst temsilciler meclisi olmalıdır. Türkiye Demokratik Konfederalizmini böyle tarif ediyorum.”
ÖCALAN, BAŞKANLIK SİSTEMİ İSTİYOR
Abdullah Öcalan 25 eyaletli Türkiye’nin de başkanlık sistemiyle yönetilmesi gerektiğini söyler:
“Türkiye Cumhuriyeti’ne reform gerekiyor. TBMM yerine iki organ öneriyorum. Aslında geçmişinde de var biraz, bir Cumhuriyet Senatosu öneriyorum. MGK yerine Güvenlik ve Savunma Konseyi, Anayasa Konseyi kurulmalı. Bir de yarı başkanlık benzeri, başkanlığın seçtiği hükümet. Halk nedir? İşte bu kongre, Türkiye’ye özgü Temsilciler Meclisi.”
AKP’NİN KALKINMA BAKANLIĞI
Şimdi burada duralım ve AKP’nin son seçimlerden sonra kurduğu yeni bir bakanlığı tanıyalım: Kalkınma Bakanlığı.
Cevdet Yılmaz’ın yönettiği bakanlığın en önemli birimlerinden biri Kalkınma Ajansları.
İnternetten sayfasına girdiğinizde karşınıza 25’e bölünmüş bir Türkiye haritası görürsünüz. Her eyaletin bir de ismi var.
Örneğin, BDP’nin özerk ilan ettiği(!) bölgede, 7 eyalet var: Kuzey Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı, Serhat Kalkınma Ajansı, Fırat Kalkınma Ajansı, Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı, Dijle Kalkınma Ajansı, Karacadağ Kalkınma Ajansı, İpek Yolu Kalkınma Ajansı.
BDP’nin AKP’ye bıraktığı bölgede de 18 Kalkınma Ajansı var!
ÖCALAN – ERDOĞAN ORTAKLIĞI
Öcalan’ın 4 Mayıs 2005 günü söylediklerini yeniden anımsayalım: “Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur.”
Bu tabloya bakarsak, memleketi Erdoğan’dan ziyade Öcalan yönetiyor!
Haklısınız, her ikisini de ABD yönetiyor!
Ama artık yolun sonuna geldiler. Çünkü gerileyen kuvvetler, ancak birbirine düşer!
“Yarı Başkanlık sistemi” ile yönetilecek konfederal yapının müstakbel aktör adayları arasındaki itiş kakışın nereye gideceğini de şimdiden söyleyelim:
Türkiye, yeni bir devrimin eşiğindedir!
Sıra bizde…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Şubat 2012
ABD İÇİN TÜRKİYE – İSRAİL İŞBİRLİĞİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/02/2012
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman’ın tam 18 ay sonra ilk kez görüşmesinden “Türkiye” çıktı!
İkilinin merakla beklenen görüşmesine dair ayrıntıları, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland basına aktardı. Nuland, iki ülkenin de ABD’nin müttefiki olduğuna işaret ederek, “Birlikte yapılması gereken çok iş var” ifadesini kullandı.
Lieberman’la görüşmesinde Türkiye ile ilişkilerin düzeltilmesi çağrısı yapan Clinton, önümüzdeki günlerde de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu ağırlayacak.
RUSYA HAMLESİNE YANIT ARAYIŞI
Aslında Clinton’un Türkiye – İsrail işbirliğine işaret etmesi, Ortadoğu’daki yeni dengelerle ilgili. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’ye barikat oluşturması, zaten bölgedeki askeri varlığı azalmış Washington’un, Suriye konusunda elinini zayıflatıyor.
Nitekim Victoria Nuland da, Clinton ile Liberman’ın, Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetolarından sonra Suriye’deki durumu masaya yatırdıklarınıı belirtti.
ABD, Rusya’nın Suriye konusunda ipleri eline almasına ve “belirleyen” konumuna geçmesine yanıt vermek amacıyla bir yandan AKP’yi sıkıştırıyor ve Türkiye üzerinden “yeni bir girişim” başlatılmasına çalışıyor, bir yandan da İsrail’i Türkiye’yle işbirliği konusunda zorluyor.
Suriye konusunda mevcut nesnel durum zaten AKP ile İsrail’i doğal müttefik yapıyor. AKP’nin Suriye karşıtı politikalarına en çok sevinen ülkenin İsrail olması boşuna değil…
UFUKTA İRAN’A SALDIRI YOK
Clinton ile Liberman’ın görüşmesinde İran da konuşuldu. İkilinin görüşmesi, İsrail’in “bir an önce İran’a saldırılmalı” fikrine karşın, ABD’nin İran’a “yaptırımları artırmak”la yetinmesi nedeniyle, daha da önem kazanıyordu.
Victoria Nuland, İran konusunda iki bakanın, “bu ülkeye yönelik ilave yaptırımların getirdiği etki, dünya genelindeki ülkeleri İran petrolünden vazgeçirmek için verdikleri çabalar, İran’ın nükleer silah edinmesini önlemeye ve yaptırımlar yoluyla Tahran üzerindeki baskıyı artırmaya dönük ortak kararlılıkları hakkında” kapsamlı şekilde konuştuklarını belirtti.
Liberman’ın mevkidaşı Clinton’la ve ardından Amerikalı senatörlerle görüşmesinden sonra gazetecilere söylediği şu sözler, bu konudaki “ilerlemeyi” gösteriyordu: “’Yaptırımlar konusundaki bu çok kritik kararı takdir ediyoruz. İranlıların nükleer heveslerinden vazgeçmelerini bekliyoruz.”
İSRAİL’DEN AKP’YE ‘SOYKIRIM’ JESTİ
Belki de Clinton – Liberman buluşmasının anlamını en iyi ortaya koyan cümle, Liberman’ın temaslarından sonra bir televizyon kanalına verdiği demeçteki şu sözlerdi: “Holokost’tan başka bir soykırımı yasayla tanımayacağız.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Şubat 2012
ANKARA’NIN SURİYE ÇIKMAZI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/02/2012
Başbakan Erdoğan, son grup konuşmasında Suriye için “yeni bir girişim” başlatacaklarını ilan etti. Oysa AKP hükümeti, 9 Eylül’de Beşar Esad’a “15 gün süre” tanımış ve bunun üzerinden tam 180 gün geçmişti!
Bu 180 günde, içinde AKP hükümetinin de yer aldığı Batı ittifakı inisiyatif kaybederken, Rusya ve Çin desteğiyle güçlenen İran – Suriye hattı, cepheyi genişletti.
Peki, Suriye konusundaki “atılgan” tutumunu bu 180 gün içinde yavaş yavaş dizginleyen AKP hükümeti, ne oldu da yeniden öne çıkmaya heveslendi?
Erdoğan’ın “yeni girişim ilanı”ndan hemen önce medyada seferberlik başlatılması anlamlı. Her ne kadar iki gün sonra sayı sessiz sedasız 55’e indirildiyse de, “Esad, Mevlid kandili gecesi 400 kişiyi katletti” diye yalan haber servis edilerek; Hasan Celal Güzel gibi kıdemliler başta olmak üzere, yandaş kalemlere, “Türkiye derhal Suriye’ye müdahale etmelidir” diye yazılar yazdırılması, seferberlik halinin göstergesidir.
Eşzamanlı olarak, ABD’nin Şam Büyükelçiliğini kapatması, İngiltere’nin Büyükelçisini geri çekmesi, medyanın savaş takımının, postallarını giymesine neden oldu.
AKP – İSRAİL SAVAŞ CEPHESİ
Tahran’ın AKP hükümetinin Suriye rolüne ilişkin bir planı aynı süreçte gündeme getirmesi ise Ortadoğu Cephesini’nin Batı ittifakına karşı bir hamlesiydi.
İran Devlet Televizyonu Press TV’nin geçtiği haberi anımsatalım: “ABD ve Batılı güçler tarafından hazırlanan planda, Türkiye bir süre sonra Suriye topraklarına girerek Suriyeli muhalifleri silahlandıracak, İsrail de Suriye silahlı kuvvetlerine ait önemli askeri üsleri uzaktan vurarak Esad’ın devrilmesinde muhaliflere yardımcı olacak”
ABD’NİN YAKIN GÜNDEMİNDE SAVAŞ YOK
Ekonomik krizle boğuşan, gerileyen küresel gücüne stratejik çareler arayan ABD’nin “kısa vadede” Suriye’ye saldırmayacağı ortada. Irak’tan çekilen, Afganistan’dan çekilme takvimini hızlandıran ve yeni stratejisinde Pasifik’e ağırlık vereceğini ilan eden ABD’nin, bu şartlarda, Ortadoğu’da yeniden doğrudan bir cephe açmayacağı görülüyor.
Nitekim, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Libya örneği Suriye’de tekrarlanmayacak” diyerek, NATO seçeneğini gündeme almayacaklarını belirtmişti. BM Gvenlik Konseyi’ndeki Suriye karar tasarısının Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinden sonra Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney’in söyledikleri de durumu gösteriyor: “Biz, Suriye için en iyi çözüm yolunun siyasi çözüm oluğuna inanıyoruz.”
“Kısa vadede” gündeme gelemeyecek olan Suriye’ye dış müdahale yerine, rejimi değiştirmek için çeşitli yolların bir süredir zorlandığı ortada…
Koridor adı altında Suriye topraklarında tampon bölge oluşturmak gibi yolların ise şu süreçte gerçekçi olmadığı, tersine, tamponu kendi topraklarımıza kurmak zorunda kaldığımız da ortada…
‘ERDOĞAN’A DOKUNULABİLİR MESAJI’
Peki o zaman Erdoğan’ın yeniden öne atılması ve “yeni bir girişim” başlatacağını ilan etmesi ne anlama geliyor?
Aslında anlam, cümlenin tamamından okunuyor. Erdoğan, “yeni girişimi”, “rejimin değil, Suriye halkının yanında olan ülkelerle başlatacaklarını” söylüyor. Bu ülkelerin hangileri olduğundan çok, hangileri olmadığına işaret eden bu yaklaşımın, Batı ittifakı adına, Rusya’nın girişime karşı olduğu ortada…
Rusya’nın Çin’le birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde Batı’nın müdahalesine barikat oluşturması, ardından Moskova’nın inisiyatif alıp, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’u Şam’a göndermesi ve sürece ağırlık koyması, ABD tarafından engellenmek ya da en azından dengelenmek isteniyor.
ABD’nin “zoru görüp, süreçten sessizce sıyrılmaya çalışan” Erdoğan’ı yeniden zorlayıp, oyuna sürdüğü değerlendiriliyor. Cumhurbaşkanlığı tartışmalarında Erdoğan’ın karşısında konumlanan bazı cemaat kalemlerinin, tıpkı eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasında olduğu gibi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da şüpheli olarak sorgulanacağı haberini, “Erdoğan’a dokunulabilir mesajı” olarak okumaları anlamlı!
Bu süreçte basına servis edilen, “MİT, TSK ve Dışişleri analistleri, Batı tarafından silahlandırılan muhalif Suriyelilerin, Esad’a karşı kısa sürede büyük zaferler elde etmesini öngörmüyor” şeklindeki haberleri de, Ankara’nın bu süreçten sıyrılmaya çalışması olarak okumak gerekiyor herhalde.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Şubat 2012
DİNDAR NESİL Mİ, ALTIN NESİL Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/02/2012
Başbakan Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştireceğiz” sözleri basının bir numaralı konusu olmayı sürdürüyor. Erdoğan’ın sözleri, en fazla, AKP’ye tam destek veren liberalleri şaşırtmış gibi görünüyor.
Nitekim biz de, Erdoğan’ın Mısır’da “laik olmadığını” belirtip, bu ülkeye “laik anayasa” önermesini alkışlayan liberal kesimin şaşkınlığına şaşırdık…
Anayasa Mahkemesi’nin laiklik karşıtı odak olduğuna hükmettiği bir partinin lideri, laik gençlik yetiştirecek değil ya?
ZAMAN YAZARLARI HAREKETE GEÇTİ
Şaşıran liberal kesim, Erdoğan’ın sözlerini eleştirmeye başladı. Ancak aynı cepheden, daha sert eleştiri yönelten bir başka kesim daha var!
Geleceğiz, ancak önce bir anımsatma yapaılım:
Nesil yetiştirme hedefini ilk açıklayan Erdoğan olmadı kuşkusuz. “Altın bir nesil” yetiştirip, bu nesille devlet kurumlarını ele geçirip, Türkiye’yi biçimlendirme hedefini ilk ortaya koyan Fethullah Gülen olmuştur. 12 Eylül’ün Türk – İslam senteziyle cemaatin önünü nasıl açtığı ve palazlanması için olanakları nasıl seferber ettiği ortadadır.
Bu anımsatmadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştirme” hedefine aynı cepheden daha sert eleştiri getiren kesim, cemaat olmuştur. Hemen bir kaç örnek verelim:
Örneğin Mümtazer Türköne, “devlet, dindar nesiller yetiştiremez” demekte ve bu hedefin sosyolojik olarak imkansız olduğunu belirtmektedir.
Örneğin İhsan Dağı, devletin yetiştirdiği ürünlerden hep kuşku duyduğunu, Erdoğan’ın bu sözlerinde ciddi olmamasını temenni ettiğini, zira sonucun dindarlar için bile pek hayırlı olmayacağını belirtmektedir.
Örneğin, en ateşli liberal cemaatçi Şahin Alpay, Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştirme” hedefine karşı olduğunu söylüyor ve devletin uygun gördüğü dini inancı topluma dayatamayacağını belirtiyor. Alpay, Erdoğan’dan, örneğin tarikat ve cemaaat üzerinde kalan yasakları kaldırmasını, Diyanet kurumunu özerkleştirmesini istiyor.
CUMHURBAŞKANLIĞI SAVAŞI
Cemaat yazarlarının bu toplu itirazını nasıl okumak lazım? Mesele sadece “Altın nesilccilerle”, “dindar nesilcilerin” nesilcilik kavgası olamaz herhalde…
Gelin bu soruya yanıtı da yine aynı yazarların itiraz yazılarının içinde arayalım:
Mümtazer Türköne, şöyle bitirmiş itiraz yazsını: “Dindarlığın meşru ve doğal bir nitelik olarak kabul edilmesinin ve saygı görmesinin hiçbir siyasî getirisi yok. Ama normal değilse ve saygı görmüyorsa, o zaman dindarlıktan daha etkili bir muhalefet aracı bulunamaz. Başbakan, iktidarda onuncu yılında bile bu muhalefet aracına müracaat edebiliyorsa, sorunu çözecek olan devletle din arasındaki sorunlu ve zorunlu ilişkinin sona erdirilmesi olmalı.”
Gerçekten de Erdoğan, iktidarının onuncu yılında bile neden “din” aracına başvurdu yine?
Yanıt Zaman’ın dış transferi Şahin Alpay’ın da saptadığı şu olguda: “ … 2014 Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının başladığına dair bir işaret olarak …”
Erdoğan’ın ameliyatı sonrasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresinin tartışmaya açılmasıyla başlayan kavgada, yeni bir aşamaya geçildi anlaşılan…
Cemaat ile liberal ortaklığın, Erdoğan’ı yavaştan “İslamcı Kemalist” diye nitelemeye başlamaları boşuna değil!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Şubat 2012
ZAYIFLAYAN ATLANTİK ORTAKLIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/02/2012
3 gün süren 48. Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı tamamlandı. Suriye, İran ve füze kalkanı konularının ağırlıklı konuşulduğu Konferans’ta merakla beklenen konularından biri de ABD ile AB arasındaki ortaklığa ilişkin verilecek mesajlardı.
Bush döneminde yıpranan Atlantik ortaklığı, Obama ile düzeltilmeye çalışılmış ancak 2008’de başlayan küresel kriz ve ABD’nin yeni stratejik yönelimleri, ilişkiye ilerleme sağlayamamıştı.
Tersine, AB’nin merkez ülkesi olan Almanya’nın Rusya’yla yakın ilişki geliştirmesi ve AB krizine yardım için Çin’e başvurması, Atlantik ittifakının gidişatına dair olumsuz senaryoları ön plana çıkarıyordu.
AB’NİN ENDİŞELERİ
Nitekim 48. Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı’nın başkanlığını yapan Almanya’nın eski Washington Büyükelçisi Wolfgang Ischinger’in konferans öncesi Deutsche Welle’ye yaptığı açıklamalar da, ABD – AB ilişkilerine dair çekinceleri ortaya koyuyordu:
“Aynı zamanda küresel güç dengelerindeki kaymalar ve ABD’nin dış ve güvenlik politikalarındaki yeni önceliklerin Avrupa’nın güvenliği açısından doğurabileceği sonuçlar da enine boyuna tartışılabilecek. Avrupa’da, ABD ile olan sıkı organik bağların gevşeyebileceği endişesi doğdu. Bu Avrupa’nın çıkarına olamaz. Buna bağlı olarak NATO bünyesindeki dayanışma ve bağlılığın geleceği de soru işaretlerine yol açıyor.”
Küresel ekonomik krizin savunma bütçelerini önemli ölçüde etkilediğini belirten Ischinger, Avrupa’nın çevresindeki kriz ve çatışma ortamında istikrar ihraç etme ve istikrarsızlık ithalini önleme yeteneğine kavuşması gerektiğini vurguladı. Ischinger, bu güce kavuşmanın kaynak gerektirdiğini ancak küresel mali tablo karşısında bu imkânın daraldığına dikkat çekti.
MÜTTEFİKLİK SÜRECEK SÖZÜ
Acaba ABD sözcüleri, Ischinger’in dikkat çektiği çekincelere dair ne mesaj verecekti? ABD bu çekinceleri giderebilecek miydi?
Münih Konferansı’nın ilk ABD’li konuşmacısı olan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “AB, en önemli müttefikimizdir” sözünden ileriye gidemedi.
Clinton, birleşik ve güvenli bir Avrupa, ortak ekonomik düzelme, güvenlik ittifakı, Akdeniz ve Ortadoğu’da demokrasi gibi çeşitli alanlarda, Avrupa ve ABD’nin müşterek bir çaba içinde olması gerektiğini belirtti.
Clinton, ortaklık için de ilk adres olarak Suriye’yi işaret etti: “Şam’da bir zalim kendi halkına karşı merhametsizce davranırken Amerika ve Avrupa omuz omuza arşı duracaktır.”
Clinton’un ABD – AB ortaklığına dair sözleri, kuşkusuz konferans öncesi dile getirilen endişeleri giderecek türden değildi… Bu nedenle ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın ne söyleyeceği, artık daha da önem kazanıyordu.
SAVUNMAYA DAHA FAZLA KATKI ÇAĞRISI
Panetta’nın, Ischinger’in “ABD’nin dış ve güvenlik politikalarındaki yeni önceliklerin, Avrupa’nın güvenliği açısından doğurabileceği sonuçlar” diye belirttiği endişeye karşı ortaya koyduğu planlama, füze savunma sistemiydi.
Panetta, Türkiye’de bir radar sistemi ve Romanya ile Polonyo’ya füzelerin yerleştirilmesini öngören sistemde, İspanya’nın sahillerinde de füzeleri vurma kapasitesine sahip 4 savaş gemisinin konuşlandırılacağını belirtti.
Ancak Panetta’nın, Avrupa ülkelerinden savunmaya daha fazla yatırım yapmalarını istemesi hayal kırıklığı yarattı. Panetta, “geçen yıl Libya’da ve her gün Afganistan’da görüldüğü gibi, dünya çapındaki askeri operasyonlar ve diplomaside, Avrupa başlıca tercih edilen güvenlik ortağımız olarak kalmaya devam edecektir” dedi.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Şubat 2012
ABD’NİN DÜŞÜŞÜ VE BRZEZİNSKİ’NİN ÖNERİSİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/02/2012
“ABD geriliyor” diye tarif ettiğimiz süreç, Türkiye’de pek gerçekçi görülmese de, bu konu ABD Başkanlık seçiminin ana konusunu oluşturuyor. Üstelik daha keskin bir nitelemeyle, “ABD’nin düşüşü” diye…
Amerikan medyası ise hiçbir adayın “düşüşü” tersine çevirecek bir panzehire sahip olmadığı gerçeğini tartışıyor. Örneğin kıdemli gazetecilerden David Ignatius, Washington Post’daki makalesinde bu gerçeği şu sözlerle ifade ediyor:
“Bu sene başkanlık seçimi kampanyasına hükmetmesi gereken dış politika konusu ‘Amerikan yenilenişidir.’ Her aday, devletteki düşüşü durduracak bir stratejiye sahip olduğu iddiasındadır ama bunların birbirine ‘benzer’ sürümleri işe yaramayacaktır.” (David Ignatius, The coming debate over American ‘strength’ abroad, Washington Post, 26.01.2012)
BRZEZİNSKİ’NİN ÇARE ARAYIŞI
Ignatius, bu çaresizliğe çözüm arayan en önemli isim olarak Brzezinski’yi görüyor ve onun “ABD gücünün yeniden canlandırılmasının” yollarını aradığı “Stratejik Vizyon” isimli yeni kitabını öneriyor:
“Brzezinski’nin kitabında en dikkat çekici noktalar, bugünkü Amerika’yla çöküşünden hemen önceki Sovyetler Birliği arasında ‘alarm verici benzerlikler’ olduğudur. Buna ‘politikaları ciddi şekilde gözden geçiremeyecek, tıkanmış bir hükümet sistemi’, yıpratıcı askeri bütçe ve ’10 yıldır devam eden Afganistan’ı fetih teşebbüsünde’ başarısız olunması dâhil.”
Ancak Ignatius’un Brzesinki’nin kitabından aktardığı çözüm modelleri de pek “diriliş” umudu vermiyor. Brzezinski’nin ülkesi için çizdiği yeni stratejinin özü, Amerika’nın “yükselen ve giderek kendisini hissettiren Doğu’ya karşı sorumlu bir ortak gibi davranmak üzere yeterince kuvvetli olması gerektiği” şeklinde…
Brzezinski’nin Amerika için çizdiği müstakbel rol şöyle: “pis çekişmelerin içine girecek Asya ülkeleri arasında ‘dengeleyici’ ve ‘arabulucu’ olmak.”
Brzezinski’nin dünyayı tek başına yöneteceği iddia edilen ABD’ye, 10 yıl sonra Asya ülkeleri arasında arabuluculuk görevi önermesi, kuşkusuz onun geleneksel “gerçekçiliğinin” sonucudur.
ÇİN’E KARŞI ABD-RUSYA-TÜRKİYE ÜÇGENİ
Brzezinski, ABD dirilişinin başarısını, “daha büyük Batı” inşa edebilmesine bağlıyor. Daha büyük Batı’nın da ancak ABD’nin Rusya ve Türkiye’yle yakın bir şekilde çalışmasından geçtiğini belirtiyor.
Brzezinski, ABD’nin tek başına hareket etmesi ya da yükselen güçlerle uyum sağlamak konusunda yavaş davranması halinde büyük sıkıntıya düşeceğini vurguluyor.
“Gerçekçi” Brzezinski’nin Amerikan devlet aygıtına somut önerisi aslında şu: ABD, Çin’i dengelemeyebilmek için Rusya ve Türkiye ile ittifak yapmalı!
YENİ AMERİKAN GÜCÜ: DENGELERE UYUM
Daivd Ignatius, “Amerikan gücü”nün 21. yüzyılda ne anlama geldiğini soruyor ve Brzezinski’nin bu soruya yanıtına dikkat çekiyor:
“Bu güç, ABD’nin diyelim Reagan’lı senelerde sahip olduğu güç ve ayrıcalığın geri kazanımı mıdır? Yoksa bu, dünya dengelerindeki değişikliklere daha uyumlu bir şey midir? Brzezinski ikinciden yanadır.”
ADAYLARIN ÖNERİLERİ
Ignatius’un yazısına yarın da devam edeceğiz. ABD Başkanlık seçiminde yarışan adayların, “Amerikan gücünün yeniden tesis edilmesi” için neler önerdiklerini inceleyeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Şubat 2012