Archive for category Politika Yazıları

SUSURLUK DIŞARIDA, ERGENEKON İÇERİDE

Tüm gazetecilik okulları, Mahmut Övür’ün “28 Şubatçılar Susurluk’u unutturdu” başlıklı yazısını, “dezenformasyona örnek olarak öğrencilerine okutmalı! Hatta istihbarat kurumları da örnek uygulama diye incelemeli!

Mahmut Övür, 28 Şubatçıların bir taşla iki kuş vurduğunu, irtica tehlikesi adı altında hem Refah Partisi’ni indirdiklerini, hem de halkın Susurluk’ta ortaya çıkan “kirli devlet”e karşı mücadelesini boşa çıkardıklarını savunuyor! (Sabah, 15 Nisan 2012)

Övür, 30 milyon insanın katıldığı “Sürekli Aydınlık için bir dakika karanlık eylemi”nin, 28 Şubatçıların usta manevrasıyla Refah Partisi’ne yönlendirildiğini savunuyor.

Bu eylemlere “glu glu dansı” diyerek tepki gösteren Başbakan Necmettin Erbakan ile “mum söndü oynuyorlar” diyerek bel altı saldıran Adalet Bakanı Şevket Kazan ise haliyle Mahmut Övür’e göre tezgâha gelmiş oluyorlar!

Nitekim 28 Şubatçıların bu oyunu, Refahyol’un DYP kanadının da işine gelmiş, zira bir ayakları Susurluk’un içindeymiş! Ancak Mahmut Övür, okları Çiller’den ziyade Demirel – Cindoruk ikilisine yöneltmek için şu yola başvurmuş: Güya DYP’nin bu kirli ilişkisi, Refah Partisi ile koalisyonundan önce, SHP ile birlikte iktidarken kurulmuş!

Övür’e göre askerlerin 28 Şubat sürecinde Demirel – Cindoruk ikilisi üzerinden DYP’nin içini oyması, bundanmış!

Böylece 28 Şubatçılar “Sürekli Aydınlık için bir dakika karanlık eylemi”ni rotasından çıkarıp, “şeriata karşı” mücadelenin bir parçası haline getirmiş. Övür, yazısını şöyle bitiriyor:

“Bir anlamda 28 Şubatçılar, Refah’la birlikte DYP’ye de yüklenerek onları mağdur durumuna getirdi. Oysa DYP, Susurluk’u yaratan ve 93’te bir nevi gizli darbeyle kendi komutanlarına suikast yapan, ülkeyi faili meçhuller diyarına dönüştüren zihniyetin siyasi ayağıydı. Belki 28 Şubat’ın mağduru oldular ama Susurluk’un da failleriydi… Peki, bir gün Susurluk’un kara defteri açılmayacak mı?”

Açalım:

SUSURLUK İKTİDARI: REFAHYOL

Susurluk Gladyo’ydu, Tansu Çiller’di, Çiller’in özel örgütüydü!

Tansu Çiller’in danışmanı Mümtazer Türköne’nin bugün 28 Şubat operasyonunu şu sözlerle selamlaması boşuna değildir: “Benim gibi intikam duyguları ile son 15 yılı geçirenlerin yüreği soğusun. Ben intikam istiyorum. Hem de en şiddetlisini…” (Zaman, 15 Nisan 2012)

28 Şubat, Susurluk iktidarını hedef aldı. Susurluk iktidarı, Refahyol’du!

KİM, HANGİ CEPHEDE?

28 Şubat, Susurluk’u hedef aldı. O gün Susurluk’u hedef alanların bugün Ergenekon tertibi ile tutuklanması anlamlıdır.

Susurlukçular dışarıda, Susurlukla mücadele edenler ise içeridedir.

28 Şubatçılar ve Ergenekoncular bir tarafta, Gladyo ve Susurlukçular diğer taraftadır.

Örneğin Doğu Perinçek: 28 Şubat sürecini desteklemiştir, Susurluk’un üstüne gitmiştir; bu nedenle de Galdyo’nun baş düşmanıdır ve bugün Ergenekoncu olarak içeridedir!

Örneğin Süleyman Demirel: 28 Şubat sürecini desteklemiştir, Susurluk’un başta Azerbaycan darbe girişimi olmak üzere pek çok eylemini engellemiştir; bu nedenle bugün hedeftir!

Örneğin Mehmet Eymür: Gladyocudur, Susurlukçudur, bu nedenle 28 Şubat’ta görevden alınmıştır, kovulmuştur ve bugün Ergenekon tertibinde tanıktır!

Örneğin Fethullah Gülen: Gladyo’nun Erzurum şubesidir, 28 Şubat’ta ABD’ye kaçmıştır ve bugün talebeleri Ergenekon tertibinin merkezindedir!

Yani Doğu Perinçek ve Süleyman Demirel Türkiye cephesinde, Mehmet Eymür ve Fethullah Gülen ise Küçük Amerika cephesindedir.

Küçük Amerikacıların dün Azerbaycan’da, bugün Suriye’de Batı adına operasyon yürütmeleri, ayaklarının izidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Nisan 2012

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BÖLGEDE MEZHEPÇİLİĞİ KİM YAPIYOR?

Ülkesinde hakkında tutuklanma kararı bulunan ancak AKP hükümeti tarafından İstanbul’da misafir edilen Tarık El Haşimi, Başbakan Erdoğan‘la yaptığı “sır görüşme”den sonra Tahran – Bağdat – Şam karşıtı demeçler vermeye başladı.

 

AKP hükümetinin İstanbul-Başakşehir’de konut tahsis ettiği ve güvenliğini sağladığı Haşimi, öncelikle Hürriyet ve Milliyet’e yönlendirildi. Her iki gazeteye de AKP’nin Ortadoğu planlarına uygun röportajlar veren Haşimi, Esad‘dan sonra Maliki‘yi de “diktatör” ilan etti.

HAŞİMİ: İRAN MEZHEP SAVAŞI KÖRÜKLÜYOR

Maliki‘nin açıklamalarında dikkatimizi çeken konulardan biri, onun Erdoğan – Davutoğlu ikilisinin Sünni blok planlarına uygun olarak İran’ı mezhepçilik yapmakla suçlamasıydı.

Kaçak Haşimi şöyle diyor: “Maalesef İran, mezhep savaşını körüklüyor. Daha önceleri kimse kimsenin meshebini sormazdı. Şimdi herhangi bir bakanlığa iş başvurusunda bulunduğunuzda daha resepsiyondayken bile ‘ne mezhepsin?’ diye oruyorlar. İnanılmaz bir ayrımcılık var. Bir mezhebe karşı ayrımcılık ve marjinalleştirme. İran’ın bu bölgesel politikasının karşısında durmak lazım.”

Kuşkusuz bu sözlerin yalan olduğuna en vakıf insan, bu sözlerin sahibidir. Çünkü Haşimi, Irak’ın Cumhurbaşkanı yardımcısıydı.

ABD BÖLDÜ, MALİKİ BİRLEŞTİRİYOR

Haşimi‘nin neden bu yalana başvurduğuna geleceğiz, ancak öncelikle gerçeği saptayalım.

Doğrudur, bugün Irak’ta insanlara mezhepleri soruluyor; Iraklıların dinsel ve etnik aidiyetleri sorgulanıyor… Ancak bunun sorumlusu İran değil, ABD’dir!

Irak’ı 1991’deki ilk saldırısında Araplar ve Kürtler diye ikiye bölen, Arapları da 2003’teki saldırısında Şii ve Sünni diye ikiye bölen ABD’dir. Bu süreçte ABD başkanlarından başlayarak, ABD’nin Irak’taki valilerine kadar pek kişi, Irak’ın güneyde Şii Araplar, ortada Sünni Araplar ve kuzeyde Kürtler arasında pay edildiğini açıkça dile getirmiştir. Basra merkezli Şii Irak, Bağdat merkezli Sünni Irak ve Erbil merkezli Kürdistan haritaları, ABD’nin resmi kurumlarının internet sitelerinde yer almaktadır.

Haşimi‘nin Erdoğan – Davutoğlu ikilisiyle birlikte hedef aldığı Maliki ise tersine ABD’nin üçe böldüğü Irak’ı yeniden birleştirmeye çalışmaktadır! İran’ın güdümünde denilen Maliki‘ye düşmanlıkları bundandır!

TÜRKİYE’DE DE AYRIMCILIĞIN ADRESİ ABD’DİR!

Benzer durum Türkiye içinde de geçerli değil mi? Bugün herkesin birbirinin etnik aidiyetini merak eder hale gelmesi, neyle başlamıştır? AKP’nin, daha doğrusu ABD’nin “Kürt Açılımı” ile!

Yeni Anayasa’larından neden Türk kelimesini çıkarmaya çalışmaktadırlar? Neden Başbakan Erdoğan, her fırsatta muhataplarını “Alevililik” üzerinden vurmaya çalışmaktadır? Neden bu ülkenin başbakanı her fırsatta Alevi – Sünni vurgusu yapmaktadır? Bunu kendisinden İran mı istemektedir? Elbette hayır!

Türkiye’nin de Türk – Kürt şeklinde etnik temelde ve Alevi – Sünni şeklinde dinsel temelde ayrıştırılması, bir ABD projesidir!

SÜNİ – Şİİ DEĞİL, AMERİKANCI – BÖLGECİ SAFLAŞMASI

Gelelim Haşimi‘nin neden bu yalana başvurduğuna…

Burada da başvuracağımız kaynak, ABD’nin BOP eşbaşkanlığıdır. Suriye’de fol yok, yumurta yokken Erdoğan‘ın “Alevi – Sünni çatışmasından endişe ettiğini” açıklaması, bir işarettir!

Bölgede oluşan Tahran – Bağdat – Şam eksenine karşı ABD adına mücadele etmenin yolu, karşısına bir başka eksen koyabilmekten geçer. O eksenin “Sünni eksen” olması, ABD ve taşeronlarına göre cepheyi büyütecektir. Düşman eksenin Şii ekseni olduğunu iddia ederek, Sünni ekseni büyüteceklerini hesaplamaktadırlar. Erdoğan‘ın Suudi Kralı ve Katar Şeyhi ile birlikte Suriye’ye demokrasi götürmeye soyunması bu görev nedeniyledir. Sünni bir eksen kurarak, Mısır’ı, Ürdün’ü saflarına katmayı, İran’ı yalnızlaştırmayı hesap etmektedirler. Daha doğrusu ABD bu hesabı yapmaktadır.

BÖLÜCÜLER, BİRLEŞTİRENLERE KARŞI

Maliki‘nin kabinesi Şii’lerden ibaret değildir; Esad yönetimi de iddia edildiği gibi tamamen Nusayri değildir, tersine Sünni çoğunlukludur!

Dolayısıyla bölgede mezhepçilik yapan İran değil, ABD’dir; Ahmedinejad ya da Esad değil, Tayyip Erdoğan’dır; Maliki değil Haşimi ve Barzani’dir!

Ahmedinejad – Maliki – Esad bir cephede, Erdoğan – Haşimi – Barzani ise diğer cephededir!

Erdoğan, tüm güney komşularının bölücüleriyle ittifak halindedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

SINIR İHLALİ, AKP KOMPLOSU MU?

Tayyip Erdoğan’ın “Esad sınırımızı ihlal etti, gereken yapılacak” diyerek Türkiye’yi savaş pozisyonuna geçirdiği olaydan pis kokular yükselmeye başladı.

Sınır ihlali ya da Kilis olayı, kamuoyuna şöyle duyurulmuştu: “Suriye askerleri, ülkeden kaçan muhaliflere ateş açtı. Kilis sınırında ve Kilis içerisindeki Suriye mülteci kamplarında 3 kişi öldü. Biri tercüman biri de polis iki Türk de yaralandı.” (10 Nisan 2012 tarihli gazeteler)

Bu olaydan sonra ABD Esad’ı uluslararası hukuku ihlal etmekle suçlamış, Erdoğan da NATO’yu göreve çağırmıştı!

MUALLİM: SALDIRI, AKP TEZGÂHI

BM’ye bir mektup yazan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ise olaya ilgili AKP’yi işaret etti. Muallim Türkiye’yi “Suriye’deki durumu karışık göstermek için Kilis saldırısını tezgâhlamakla” suçladı!

Muallim, BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun’a mektubunda “Türkiye’nin Suriye içindeki eylemleri de kışkırtarak Suriyeli sivilleri Türkiye’ye kaçmaya zorladığını” savundu.

Kuşkusuz daha Suriye’de olaylar başlamadan, AKP’nin “1 milyon sığınmacı gelecek” diye açıklamalar yapması ve hazırlığa soyunması, Muallim’in iddiasını güçlendiriyor.

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Rusya’da yaptığı görüşmelerde de AKP’yi suçlamış ve “Türkiye teröristlere silah verirken nasıl barış yapalım?” demişti. AKP’nin Suriye muhalefetine silah verdiği daha önce Mısır’da da gündeme gelmişti.

“KAPIYI ELE GEÇİRME” KIŞKIRTMASI

Aslında Kilis olayının AKP’nin duyurduğundan farklı yaşandığına dair başka kanıtlar da var. Örneğin NTV, “sınır ihlal edildi” diyerek savaşa soyunulan olayın, aslında muhaliflerin sınır kapısını ele geçirme girişimi sırasında yaşandığını ortaya çıkardı.

NTV’nin Kilis Valiliği’nden aldığı bilgiye göre Öncüpınar Sınır Kapısı’nın Suriye tarafına, yani Selem’e gece yarısı saat 03.00’te muhalifler saldırı düzenlemiş ve çatışma öğlen 12.00’ye kadar sürmüştü.

İki Türk’ün yaralanması da, bu 9 saatlik çatışma sırasında sınırı geçen kurşunların isabetiyle yaşanmıştı. AKP’nin daha olaylar başlamadan hazırladığı konteyner kentlerin sınırdan sadece 150 metre içeride olduğunu da özelikle vurgulayalım!

TÜRK GAZETECİLER NEDEN UNUTULDU?

Kilis olayı, akıllara, sınıra yakın Suriye kenti Cisreşugur’da geçen yıl yaşanan ve olayların büyümesine neden olan 200 güvenlik görevlisinin ölümünü getiriyor…

Ancak Suriye’de kayıp 2 Türk gazeteciyle ilgili gündeme gelen yeni iddia ise AKP – muhalifler ilişkisine daha da derinlemesine bakılmasını gerektiriyor.

Aydınlık dün “İki Türk gazetecinin muhaliflerin elinde olduğu ve İdlib’te tutulduğu” iddiasını sayfalarına taşımıştı. Aydınlık’a bilgi veren kaynakların, AKP’nin iki Türk gazeteciyle ilgili ciddi bir girişimde bulunmamasına dikkat çekmeleri, kuşkusuz çok anlamlı.

AKP – REJİM DÜŞMANLARI İTTİFAKI

Suriye meselesinin Batı’nın “İran – Irak – Suriye eksenine” karşı mücadelesinin bir ön cephesi olduğu ortada…

Erdoğan’ın Irak Başbakanı Maliki’ye suikast planlamakla suçlanan Haşimi’yle İstanbul’da “sır görüşme” yapması, Haşimi’nin aranmaktan kurtulabilmesi için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alındığı iddiası, Davutoğlu’nun Maliki’yi düşürmek için Allavi – Barzani ittifakı kurmaya çalışması ve El Hekim’e kanca atması,  bütünün Irak parçalarını oluşturuyor.

İsrail’in İran’a saldırmak istediği iddiası, AKP’nin İsrail’e kalkan olacak radara Kürecik’te ev sahipliği yapması, Dışişleri’nin “iki İran” politikası ve Erdoğan’ın Batı adına İran’ı masada tutma çalışmaları da, bütünün İran parçalarını oluşturuyor.

AKP’nin hem Suriye’de, hem de Irak’ta muhalifler üzerinden yürüttüğü mücadele, gittikçe bir Türk – Arap karşıtlığına, İran politikaları da gittikçe Türk – Bölge karşıtlığına dönüşüyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU’NUN YENİ OSMANLI TUZAĞI

Suriye’ye saldırı pususunda bekleyen AKP’ye, İslamcı çevrelerden neden itirazlar yükselmiyor? Elbette Kenan Çamurcu, Eren Erdem ve İhsan Eliaçık gibi isimler bu konuda bayrak dalgalandıranların başında geliyor… Bir de şair Sezai Karakoç’un çıkışı boy gösterdi bu hafta. Yeterli mi? Elbette hayır!

Peki, AKP’ye körü körüne yandaşlığın sonucu mudur bu sessizlik? Başka etkenler yok mudur?

Kanaatimizce bu konuda en önemli etken AKP’nin, ABD’nin Ortadoğu planlarını sanki kendi yeni Osmanlıcı politikalarıymış gibi sunabilme becerisinde; daha doğrusu bunu yutturabilmesinde…

Suriye konusunda Tayyip Erdoğan’dan daha hevesli olan Ahmet Davutoğlu’nun bu konudaki söylemlerini inceleyeceğiz bugün:

100 YIL SONRA ORTADOĞU’YA GİRME HEDEFİ

1.) Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Ortadoğu’da “yüzyılın muhasebesi yapıldığını” belirterek hedefini ilan etti: “Ortadoğu’dan çıkışımızın 100. yılı… 1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011 ile 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Uluslararası düzeni de yeniden inşa edeceğiz.” (Yeniçağ, 22 Ocak 2012)

2.) Davutoğlu, “Ortadoğu Birliği” diye isimlendirilen Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında imzalan deklarasyon sonrasında yaptığı açıklamada “İnşallah zamanla bu diğer bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde gelişecektir” dedi. (Sabah, 11 Haziran 2011)

3.) Davutoğlu, Washington’da kendisiyle röportaj yapan gazeteci Jackson Diehl’e “Osmanlı milletler topluluğu” hedefini anlattı: “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?” (Washington Post, 7 Aralık 2010)

Davutoğlu’nun 2001 tarihli “Stratejik Derinlik” kitabından başlayarak bu konuda sayısız demecine rastlamak mümkün. Biz son iki yıldan üç demeçle yetinelim.

“ALT BÖLGESEL DÜZEN” KURMA GÖREVİ

Gelelim bu görüşlerin ne kadar yerli olup olmadığını sorgulamaya.

Ancak biz yorumlamayalım, bizzat Davutoğlu yanıtlasın sorumuzu: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yenidünya düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)

Danışman Davutoğlu’nun bu vaadinden hemen sonra Dışişleri Bakanı olarak atandığını da belirtelim!

Davutoğlu’nun ABD adına “alt bölgesel düzenler kurma” görevini tarif ettiği bu vaadinden sonra, lütfen yukarıya çıkın ve “yeni Osmanlıcılık” demeçlerini yeniden okuyun. Ve o demeçlerin ne kadar yerli olup olmadığına karar verin.

ABD’NİN ORTADOĞU’DAKİ ÖZENDİRİCİ MODELİ

Obama ile birlikte ABD’nin Türkiye’yi “model ortak” ilan ettiğini biliyoruz. Ancak ABD’nin AKP Türkiye’sine verdiği isimler bununla sınırlı değil.

Örneğin Amerikan – Türk Konseyi Başkanı James Holmes,  “Türkiye’nin Ortadoğu’da özendirici model olabileceğini” belirtiyor. (Akşam, 8 Şubat 2010)

Örneğin “Center for American Progress” uzmanı Brian Katulis raporunda “ABD’nin Ortadoğu ajandası için Türkiye’ye ihtiyacı var” diyor. (Atlantic Community, 23 Kasım 2009)

Örneğin New York Times’ın eski Ortadoğu büro şefi Stephen Kinzer, “Türk diplomatları Amerikalıların gidemediği yerlere gidebiliyor, konuşamadıkları gruplarla konuşup onların yapamadığı anlaşmaları yapabiliyor” diyor. (Guardian, 15 Haziran 2010)

Amerikalılar AKP’yi Şam – Tahran bağını koparması için Suriye’yle yakınlaştırdıkları dönemde Türkiye’ye “kolaylaştırıcı”, İran’la uranyum takası sırasında ise “yumuşatıcı” ismi veriyorlar!

GÖREVLİLERİN HAZİN DURUMU

“Yeni Osmanlıcılık” sözlerinin aslında Büyük Ortadoğu Projesi’ne taşeronluk yapan AKP’nin İslamcı taban üzerine örttüğü perde olduğunu, en iyi AKP’ye bu görevi veren Amerikalılar biliyor.

O yüzden de Davutoğlu, Wikileaks’in yayımladığı bir ABD kriptosunda “Neo-Osmanlı İslamcı fantezilerde kaybolmuş” diye niteleniyor!

Yani görevi veren, görevliyle yeri geldiğinde eğleniyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Nisan 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

GÜL’ÜN DANIŞMANI, ERDOĞAN’IN MADALYA KARDEŞİ

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan ve Başbakan Necmettin Erbakan ile yardımcısı Tansu Çiller’in katıldığı Milli Güvenlik Kurulu’nda 18 maddelik kararlar “oy birliği” ile alındı. Tarihe 28 Şubat kararları olarak geçen bu maddeler, 13 Mart 1997 tarihinde hükümet tarafından imzalanarak Bakanlar Kurulu kararı haline getirildi!

O gün bu kararlara imza atanlar ve sürecin öne çıkan isimleri bugün nerede, ne yapıyor? Buyurun, 28 Şubat’ın farklı bir belgesini inceleyelim:

GÜL’ÜN 28 ŞUBAT’DA İMZASI VAR

Abdullah Gül’ün 28 Şubat kararlarının altında Devlet Bakanı olarak imzası var. 28 Şubat’taki partisini bölerek Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte AKP’yi kurdu. 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Başbakan, ardından da Dışişleri Bakanı oldu. 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçtirildi.

28 Şubat operasyonunu, kararların altındaki imzasını unutarak, “yaşanan hukuksuzluklar takip edilecektir” diye selamladı.

ERDOĞAN’IN UNUTULMAZ EVREN ÖVGÜSÜ

Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubat sırasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. 28 Şubat sürecinde bir gün, 12 Eylül’ün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’i şu sözlerle övdü: “Sizin zamanında Belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum.”

Oğlunun adını verdiği Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ı bazı partililerin ifadesiyle arkasından hançerleyerek, Abdullah Gül’le birlikte parti kurdu. Yasal durumu nedeniyle muhtar bile olamayacakken, Deniz Baykal’ın el uzatmasıyla, önce Siirt milletvekili oldu, ardından Başbakan, sonra da BOP eşbaşkanı oldu. Sıradaki hedefi, Başkanlık!

ERBAKAN KARŞITI GÜLEN

Fethullah Gülen, 28 Şubat kararlarından hemen sonra Samanyolu TV’ye çıkarak “asker, anayasal yetkisini kullandı” dedi. Gülen, 29 Mart’taki bu programda, 28 Şubat’a karşı çıkanlara şu sözlerle balans ayarı yaptı: “Asker demokratik yollarla sorunların çözümünü istedi.”

Gülen, 28 Şubat kararlarına rağmen başbakanlığı bırakmayan Erbakan’a ise 16 Nisan 1997 günü Kanal D ekranlarından posta koydu: “Erbakan bu işi (başbakanlığı) beceremedi, eline, yüzüne bulaştırdı; emaneti hemen vermelidir, millet adına yapmalıdır bunu…”

28 Şubat sürecinde “türban teferruattır” da diyen Fethullah Gülen, Yalçın Doğan’a “askerlerin, bazı sivillerden daha demokrat olduğunu” bile savundu.

Fethullah Gülen, 23 Aralık 1997 günü Zaman gazetesinin sahibi Alaattin Kaya’yı Genelkurmay Karargâhı’na gönderdi. Kaya, Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir’le baş başa görüştü!

ABD’de yaşayan Fethullah Gülen’in elemanları, bugün TSK’ye karşı yürütülen operasyonlarda aktif roller alıyor.

GÜL’ÜN DANIŞMANI: ÇEVİK BİR

Çevik Bir, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay 2. Başkanı’ydı. 28 Şubat’ın “Truva atı” olduğu için Karadayı – Kıvrıkoğlu tarafından Genelkurmay Başkanlığı engellendi. Bir’i Genelkurmay Başkanı yaptıramayan ABD, onu Cumhurbaşkanı adayı olarak pazarladı.

Çevik Bir aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan’ın madalya kardeşidir. Bir ve Erdoğan ikilisi peş peşe ABD’deki Yahudi kurumlarından madalya aldılar!

Çevik Bir, daha sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün danışmanlığını yaptı. Meral Akşener’in gündeme getirdiği bu iddiayı Gül ve Bir yalanlamadı.

Ülker Grubu’na da danışmanlık yapan Çevik Bir, 28 Şubat’tan tam 15 yıl sonra asıl hedefi Süleyman Demirel olan operasyonun açılışı için gözaltına alındı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Nisan 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

YEDİGEN DÜNYA

ABD’de önemli dış politika otoritesi kabul edilen Prof. Walter Russel Mead, ülkesinin değişen dünyadaki yerini Wall Street gazetesine değerlendirdi. Türk basınında özeti yer alan bu değerlendirmeyi okumuşusunuzdur.

Prof. Mead öncelikle dünyanın güç dengesinin değiştiğini savunuyor: “Çin, Hindistan, Türkiye ve Brezilya giderek daha sık ve değişik konularda seslerini duyuruyorlar. AB krizle sarsılıyor, Japonya artık Asya’nın en büyük ekonomisi değil. ABD düşüşe geçmedi ama dengeyi tekrar sağlama sürecinin tam ortasında.”

TEK KUTUPLU DEĞİL YEDİ KUTUPLU DÜNYA

Kuşkusuz “ABD düşüşe geçmedi ama” diye süren cümle gerçekte Prof. Mead’in niyetine işaret ediyor. Çünkü Prof. Mead aslında tek kutuplu bir dünyanın olmadığını, yedigen bir dünya kurulduğunu kabul ediyor. Ve değerlendirmesinin devamında “ABD hâlâ lider bir aktör ama yedi kutuplu bir dünyada” diyor.

Prof. Mead’e göre dünyanın yedi köşesini tutan bu ülkeler şunlar: ABD, AB, Japonya, Hindistan, Türkiye, Rusya ve Çin.

Ancak Prof. Mead değerlendirmesinin bütününde yedi ülkenin de “ortak bir yaklaşım” geliştireceğini savunuyor: Avrupa’nın ve Japonya’nın yanı sıra Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye, Washington’un hızlı arama tuşlarında yer buldurlar. Rusya’nın katılmak istediği kesin değil, pazarlıklar sürüyor.”

TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU ROLÜ

ABD ile Çin’in karşı karşıya gelmeye başladığı, Pentagon’un Pasifik’i yeni stratejisinde merkeze koyduğu günümüz dünyasında Prof. Mead’in “yediler” dediği ülkeleri Washington’un çıkarlarının peşindeki ülkeler diye tarif etmesi elbette gerçeği yansıtmıyor.

Nitekim genel değerlendirmenin satır aralarında yer alan şu ifade niyeti ortaya koyuyor: “Avrupa’dan giderek uzaklaşan Türkiye, Ortadoğu’da AB’den daha etkili bir güç olma yolunda ilerliyor.”

ABD’NİN LİDERLİK YOLU

Prof. Mead, “ABD’nin Türkiye, Hindistan ve Brezilya gibi yeni güçlerle işbirliğine giderek uluslararası gücünü yeniden tanımlayabileceğine” işaret ediyor.

İşte meselenin esası da budur. Zaten Türk basınının da bu habere yer vermesi, Prof. Mead’in Türkiye’yi övmesi nedeniyledir.

Prof. Mead’in değerlendirmesini bu temelde yeniden yorumlarsak, aslında ortaya şu çıkıyor: ABD düşüşe geçti. ABD Çin karşısında liderliğini sürdürmek için mutlaka Türkiye, Brezilya ve Hindistan gibi ülkelerle ittifak kurmalıdır.

ÇİN’İ ÇEVRELEYEREK DENGELEME

Kaldı ki, ABD’nin saygın stratejistleri de benzer şeyler söylüyorlar. Örneğin Zbigniew Brzezinski, “Çin’in önemli komşuları olan Hindistan, Japonya ve Rusya, ABD’nin küresel totem direğindeki sıfatını Çin’in almasına hazır değil” demekte ve bu üç ülkenin “Çin’i dengelemek amacıyla, zayıflayan ABD’nin desteğini bile arayabileceğini” savunmaktadır.

Brzezinski “stratejik vizyon” isimli son kitabında ABD’nin daha büyük Batı inşa ederek Çin’i dengeleyebileceğini ortaya koymuş; “daha büyük Batı”nın da ancak ABD’nin Rusya ve Türkiye’yle yakın bir şekilde çalışmasından geçtiğini” belirtmiştir.

Henry Kissinger da ABD ile Çin’in “yüzyılın düellosuna” gireceğini işaret ettiği “Çin üzerine” isimli son kitabında “bu düelloyla iki tarafın da kaybedeceğini” savunmuştur. Kissinger’ın önerisi ise “Pasifik Birliği”nin kurulmasıdır!

ALTI KUTUPLU DÜNYA

Biz ise farklı olarak, 1 Ocak 2012 tarihli yazımızda altı kutuplu bir dünyanın gelişmekte olduğunu belirtmiştik ve kutupları şöyle sıralamıştık: “1. ABD, 2. Brezilya merkezli Latin Amerika, 3. Almanya merkezli AB, 4. İran merkezli Ortadoğu, 5. Rusya, 6. Çin.”

Türkiye’nin önemli bir dünya aktörü olmasının yolu ise Irak ve Suriye ile “Batı Asya Birliği” kurmasından geçiyor!

Oysa Türkiye AKP’nin yönetiminde maalesef ABD’nin Ortadoğu’daki bir taşeronu haline gelmiş ve ittifak kurması gereken ülkelere savaş tehditleri savurmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Nisan 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ÜÇÜNCÜ İSRAİL’İN SURİYE GÖREVİ

Türkiye’nin nasıl bir yakın tehditle karşı karşıya olduğunu gösteren beş olguyu anımsayalım önce:

1.) ABD’li tarihçi-yazar Griffin Tarpley’in İran televizyonuna söyledikleri, Aydınlık’ta da yer almıştı: “Obama Suriye’de mağlup oldu zira bir yıldır seferber olmasına rağmen halkı ayaklandıramadı. Washington bugün Suriye’de öldürülenlerin sayısını şişirerek Türkiye’nin harekete geçmesi ve tek başına müdahale etmesinin peşindedir. Türkiye eğer bunu görmez ve saldırırsa intihar etmiş olacak. Çünkü Türkiye Suriye’ye saldırırsa bölge Kürtleri topyekûn ayaklandırılacak.”

Tarpley, dün de konuştu ve Türkiye’nin Suriye’de “tampon bölge” kurması halinde parçalanacağını belirtti!

2.) Önceki gün de BDP lideri Selahattin Demirtaş Taraf’tan Neşe Düzel’e şunları söyledi: “Iğdır’dan Hatay’a kadar, Türkiye’nin tüm güney sınırları resmi olarak Kürdistan olacak.” Yani Selahattin Demirtaş, İran, Irak ve Suriye’den kopacak parçaların tek bir Kürdistan’ı oluşturacağını belirtiyor!

BARZANİ’NİN GÖZÜ SURİYE SALDIRISINDA

3.) Yetmez! PKK’nin manevi lideri, AKP’nin akıl hocası, Fethullah Gülen cemaatinin “Yeni Türkiye” yazarı ve yeminli Kemalizm düşmanı olan CIA eski Türkiye istasyon şefi Graham Fuller ne dedi geçenlerde: “Kürtler bağımsızlık ilan ettiklerinde onları hangi ülke tanıyacak? Bu durumda Türkiye çok çekici bir hale geliyor. Kürdistan’ın Türkiye ile işbirliğine hem politik hem ekonomik açıdan ihtiyacı var. Türkiye ve bölgenin entegre olmuş halinde ise Diyarbakır başkent olur.”

4.) Bitmedi! AKP’nin PKK’yle görüşmesinde arabuluculuk yapan Mesud Barzani geçen hafta Washington’daydı. Barrack Obama protokol kurallarını hiçe sayarak, Barzani – Biden görüşmesine dâhil oldu; böylece ABD her iki başkanını birden ve aynı anda Barzani’ye muhatap ederek, Bağdat’a özel bir mesaj verdi! Barzani o hızla Erbil’e dönüp, Maliki’yi yani Bağdat’ı tanımayacağını açıkladı! Nitekim Barzani bir süredir açık açık bağımsızlıklarını ilan etmeye hazırlandıklarını söylüyor: “Gün gelecek Kürt ulusu da birleşecek ve kendi kaderini tayin edecek.”

5.) Türkiye’nin stratejik ortağı ABD ise yanına İsrail ve Yunanistan’ı da alarak karasularımızın sınırında askeri tatbikat yapıyor. Tatbikatın düşman ülkesinin Türkiye olduğunu Rumlar alay ederek gazetelerinde yazıyor!

Bu beş olguyu alt alta koyup Avustralya’daki Aborjin yerlilerine sorsan, modern dünyanın en yeni halkı olarak hiç yabancılık çekmez ve “Türkiye’nin parçalanmaya gittiğini” saptarlar!

HEDEF: BÜYÜK KÜRDİSTAN

Peki, Ankara ne yapıyor? ABD’nin emrini yerine getirebilmek için Esad’ı tehdit ediyor, Suriye’ye saldırmayı planlıyor! Beslediği rejim karşıtlarının sınır kapısını ele geçirme girişimini izliyor; Suriye devletinin haklı müdahalesi sırasında kurşunlar sekince de “sınırımız ihlal edildi” deyip, “gireriz” tehditleri atıyor!

AKP emperyalist plana Türk kamuoyunu ikna edebilmek için de arada PKK kartına sarılıyor; “Esad – PKK ittifakı” yalanına başvuruyor.

Irak’taki “Güney Kürdistan”ın, Suriye’den koparılacak “Batı Kürdistan”la birleştirilip Akdeniz’e açılacağını, ardından Türkiye’deki “Kuzey Kürdistan” parçasıyla birleştirilerek himaye edileceğini, son olarak da İran’daki “Doğu Kürdistan”la “Büyük Kürdistan’ın tamamlanacağını görememeyi siyasi körlükle açıklamak mümkün müdür?

Ankara’da Barzani’nin AKP’ye getirdiği şu iki teklif konuşuluyor: “1. Suriye’ye girin. Kamışlı ve Kürtlerin kontrolünü bana verin. 2. Kamışlı aynı Kuzey Irak’taki özerk Kürt bölgesi gibi anayasal statü almalı.” (Ahmet Takan, Barzani’den Erdoğan’a Suriye teklifleri, Yeniçağ, 11 Nisan 2012)

ÜÇ İSRAİL PLANI İŞLİYOR

Kimse kendini kandırmasın ve geçmişin derinliklerindeki Suriye – PKK ilişkisine yaslanmasın. ABD’nin cephesindeki aktörler bellidir: İsrail, PKK ve Barzani… AKP de o cephededir!

ABD taşeronlarıyla “Üç İsrail” planını yürürlüğe sokmuştur:

ABD’nin birinci İsrail’i İran’a, ikinci İsrail’i yani Barzanistan’ı Irak’a, üçüncü İsrail’i yani AKP Türkiye’si de Suriye hedefine kilitlenmiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

SINIRI ASIL KİM İHLAL EDİYOR?

Başbakan Erdoğan, “sınır ihlali var, gereken yapılacak” diyerek açıkça Suriye’yi tehdit ediyor. Peki, neymiş sınır ihlali? Şam yönetiminin, Batı merkezli kalkışmayı bastırmak için yaptığı önceki günkü operasyonda, birkaç merminin sınırımızı geçerek polisimizi yaralaması…

Elbette hiçbir ciddi devlet, komşu bir ülkeden gelen mermilerle polisinin yaralanmasına sessiz kalmaz! Ancak, ABD’nin 11 askerinin başına çuval geçirmesi karşısında bile kamuoyunun tepkisini “ne notası, müzik notası mı” diye geçiştiren bir hükümetin “sınır ihlalini” savaşa dönüştürme hamlesi, “yerel” olamaz!

Irak’ın kuzeyinden kalkıp gelen PKK’lilerin askerimizi, polisimizi öldürmesi karşısında sınır ötesi operasyon izni bile alamayan(!) AKP hükümetinin, Suriye’deki rejimimin halkına kötü davrandığını iddia ederek savaşa soyunması, ancak “dış görev” kavramıyla açıklanabilir!

Şam yönetimine karşı ayaklananlara ev sahipliği yapan, onları Esad karşısında organize eden ve kimi ciddi iddialara göre muhalifleri silahlandıran ve operasyon için sınırından geçiş yaptıran bir hükümetin “sınırımız ihlal edildi” demesi, ancak Batı taşeronluğuyla açıklanabilir!

“Sınır ihlali yapıldı, gereken yapılacak” diyenler, önce İsrail’in sınırımızın dibinde ABD ve Yunanistan’la birlikte yaptığı ve Türkiye’nin düşman ilan edildiği ortak askeri tatbikata dur desinler!

MİSAFİRİN MALİYETİ OLUR MU?

Suriye’ye saldırma bahanesi arayan BOP eşbaşkanlığının attığı demokrasi ve insan hakları nutuklarının ne kadar ciddiyetsiz olduğu, içerideki uygulamalarından da görülüyor.

Ancak daha vahimi, Erdoğan’ın sözde misafir ettiği Suriyelilerin maliyeti üzerinden siyaset yapmasıdır! Erdoğan, üstelik Çin’de yabancı basın mensuplarının da önünde aynen şöyle diyor: “Şu anda 25 bin insan benim ülkeme sığındı. Bunların bize şu andaki maliyeti 150 milyon doları buldu.”

YA KAMPTAKİ ÇOCUKLARIN BABALARI?

Erdoğan, Türkiye’ye sığınan ve 150 milyon dolarlık maliyet yaratan 25 bin Suriyeliyi terörist olarak nitelendirenlere de şöyle sesleniyor: “Bu insanları gidip gördüğünüz zaman bunun saf, samimi Suriye halkı olduğunu görüyorsunuz zaten. Çocuk, kadın bunlar. Hâlâ orada oyuncakları ile oynayanlar var. Bunlardan terörist olur mu?”

Elbette kamptaki kadından ve oyuncağıyla oynayan çocuktan terörist olmaz. Peki ya o kadının kocası, ya o çocuğun babası?

Kimse kendini kandırmasın! Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin kocaları, babaları Batı adına Suriye rejimine karşı ayaklanan teröristlerdir!

KAMP YANDAŞLARA AÇIK

Bu arada Başbakan’ın “gidip görün bu insanları” demesi de kocaman bir aldatmacadır. O kampa sadece akredite gazetecilerin girebildiğini en iyi Aydınlık muhabirleri bilir!

Peki, o insanları acaba Başbakan Erdoğan’ın kendisi bizzat gidip gördü mü? Yanıtı kendisinden dinleyin: “Benim ertelenmiş bir ziyaretimdi, bunu da yerinde yapacağız.”

MİLLET, VEKİLLERİNE SINIRI BİLDİRMELİ

“Sınır ihlali var, gereken yapılacaktır” diyen Erdoğan, artık sınırı geçmiştir! Üç seçim kazanması, yüzde 49 oy alması ona bölgeyi kan gölüne çevirme yetkisi vermez! Avrupa’yı kana boğan Hitler de, Alman halkının kendisine verdiği oyu meşruiyet belgesi varsaymıştı!

Alman halkının 60 yıldır silemediği bu büyük utancın benzerini Türk milleti yaşamak istemiyorsa, artık vekillerine sınırlarını bildirmelidir!

Türk milleti, 327 AKP milletvekilini, Washington adına komşularına savaş açsın diye seçmedi!

KOMŞUSU BÖLÜNENİN, KENDİSİ DE BÖLÜNÜR!

Suriye rejimine karşı ayaklananlara lojistik destek vermek, Irak’ın tutuklama kararı aldığı kaçak Haşimi’ye ev sahipliği yapmak, Irak başbakanı Maliki’yi “tanımayacağını” söyleyen Barzani’yle entegrasyon ittifakı kurmak, sırf ABD istedi diye komşusu İran’a ambargo uygulamak, Türkiye’yi yönetenlerin görevi değildir!

AKP hükümetinin Suriye, Irak, İran görev ve hedefini müzakere ortağı Selahattin Demirtaş açıklamaktadır: “Iğdır’dan Hatay’a Türkiye’nin güney sınırları resmen Kürdistan olacak.”

Komşularını bölmek, Türkiye’yi yönetenlerin görevi değildir!

Ve Türkiye bu görevlilerin yangınına geç olmadan artık “dur” demelidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

AKP, MOSKOVA-LEFKOŞA BAĞINI KESTİ

Rusya yönetimi, vatandaşlarına KKTC’den gayrimenkul almamalarını tavsiye etti. Rusya Dışişleri Bakanlığı, tavsiyesine KKTC’nin “meşru devlet” olmadığını gerekçe gösterdi.

Böylece AKP hükümeti, ABD’ye tam bağımlı dış politikası nedeniyle Rusya’yı da Kıbrıs konusunda karşısına almış oldu.

Oysa 7 yıl önce bu konuda çok önemli bir gelişme yaşanmıştı. Anımsatalım:

PERİNÇEK, DUGİN’İ DENKTAŞ’LA BULUŞTURDU

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bundan 7 yıl önce, KKTC’ye yönelik Atlantik baskısını kırmak ve uluslararası alanda bir destek yaratabilmek için Lefkoşa – Moskova teması sağladı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dış politika danışmanı olan Uluslararası Avrasya Hareketi Yüksek Konseyi Başkanı Aleksandr Dugin, Perinçek’in isteğiyle KKTC’ye gitti ve Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la görüştü.

Rus Duma’sına bağlı Jeopolitik İncelemeler Merkezi Başkanı da olan Dugin, Denktaş’la görüşmesinde, ülkesinin geleneksel olarak Rum tarafını desteklediğini ancak koşulların değiştiğini, Moskova’nın artık Kıbrıs konusuna Rum ve Türk penceresinden birlikte bakması gerektiğini savundu.

Denktaş ve Dugin, Kıbrıs Türklerinin uluslararası tecritten kurtulması için neler yapılabileceği konusunda görüş alışverişi yaptılar ve bazı somut projeler üzerinde durdular.

AKP, ÖNCE DENKTAŞ’I ÇİZDİ

Sonrasını hep birlikte yaşadık. ABD- AKP operasyonuyla Rauf Denktaş devre dışı bırakıldı. KKTC’de Batı yanlısı Mehmet Ali Talat başa getirildi. KKTC’ye Annan Planı kabul ettirildi, ancak Rumlar reddetti.

ABD ve AB verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı. KKTC’ye yönelik izolasyon olanca ağırlığıyla sürdü. AKP hükümeti, KKTC’nin tanınması için tek bir hamle bile yapmadı. (Hatta Denktaş’ın söylediği gibi KKTC’nin tanınmasını engelledi!)

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ise ABD’nin bölge politikalarına karşı dik durduğu için Türk Ordusu’nun en seçkin subaylarıyla birlikte tutuklandı.

AKP’NİN AMERİKANCI UYGULAMALARI

AKP hükümeti ise bu yıllar içinde stratejik işbirliği kurabileceği Rusya ile adım adım karşı karşıya geldi.

Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı, Moskova’yı Ankara’ya düşman ettirecek şu hamlelere imza attı: İran ve Rusya’yı hedef alan ABD – NATO füze radarına ev sahipliği yaptı. Suriye konusunda ABD’nin sopası oldu. ABD isteğiyle İran’a karşı yaptırım uyguladı. Irak’taki Maliki yönetimini hedef alan ilişkiler kurdu. Kuzey Irak’ı Bağdat’a karşı himayeye soyundu.

Rusya’yı adım adım Türkiye’yle karşı karşıya getiren AKP hükümeti, diğer yandan değil KKTC’yi kimi “dost” ülkelere tanıtmak, yıllardır yönettiği İslam İşbirliği Teşkilatı’na dahi tam üye yapamadı! Daha doğrusu yapmadı!

ABD, RUSYA’YI KIBRIS’TAN DİNLİYOR

Rusya’nın vatandaşlarına KKTC’den gayrimenkul almamalarını tavsiye ettiğini öğrendiğimde aklıma Rauf Denktaş’ın şu çok önemli saptaması geldi:

Denktaş, Doğu Perinçek gibi Ergenekon’dan tutuklu olan Mehmet Perinçek’e şunları söylemişti: “Amerikalılar Güney Kıbrıs’ta bulunan egemen İngiliz üslerini de kullanmaktadırlar. Kıbrıs’ta Rusya’yı, Çin’i dinleme tesisleri vardır. Rum tarafını bu nedenle kızdırıp gücendirmek istemezler. AB de Kıbrıs’ta stratejik çıkarları olduğunu açıklamıştır. Bunlar nedir sorusuna verilen cevap şudur: Petrol kuyularını kontrol gerekmektedir, bölgede ne yapacağı bilinmeyen kökten dinci hükümetler vardır. En iyi kontrol merkezi Kıbrıs’tır.”

Denktaş için “o adam bitmiştir” diyen Erdoğan ise bugün Güney Kıbrıs’ın İsrail’le Akdeniz’de ortak doğalgaz aramasını ve ABD-İsrail-Yunanistan askeri tatbikatını izlemektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

SONER YALÇIN MI, BARANSU MU GAZETECİ?

Ruslar, olağanüstü dönemlerde yazılan, baskıdan-sansürden kaçabilmek için gizlice basılıp, gizlice dağıtılan kitaplara Samizdat derlermiş. Soner Yalçın da “kitabın bombadan daha tehlikeli” ilan edildiği günümüz “ileri demokrasisinde”, bir Samizdat yazdı.

Silivri’deki olağanüstü şartlarda yazılan ve Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan “Samizdat – Hakikatlere dayanacak gücünüz var mı?”, bir yönüyle 25 yıllık bir mesleki tutkunun, başka tutkular nedeniyle bu mesleği yapanlarla hesaplaşmasıdır.

MEHMET BARANSU’NUN İDDİASI

Taraf’ın bavullu gazetecisi Mehmet Baransu, Odatv’ye operasyondan kısa bir süre önce twitter’da şöyle bir mesaj atar: “2011’de gazeteciliği ya Soner Yalçın ya da ben bırakacağım.”

Bu mesajdan kısa bir süre sonra tutuklanan Soner Yalçın, fiilen gazeteciliği bırakmak durumunda kaldı. Peki, Mehmet Baransu nasıl sürdürdü gazeteciliği?

POLİS HABER MERKEZİ

İşçi Partisi Genel Merkezi’ne 21 Mart 2008 günü düzenlenen polis baskınında “ele geçirilen” 4 CD’den birinde, güya dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’la ilgili bilgiler vardı. Baransu’nun Taraf gazetesi, 28 Mart 2008’de şu manşeti attı: “Büyükanıt hedefti.”

İşçi Partisi bu yalan nedeniyle haberi yazan Mehmet Baransu’ya dava açtı. Baransu 6 Mart 2009’da İstanbul 2. Asliye Mahkemesi’ndeki şöyle savundu kendisini: “Polisten alıp yazdım.”

TARAF’IN YARGITAY KROKİSİ

İşçi Partisi’ne yapılan polis baskınında “ele geçirilen” bir CD’de güya Yargıtay krokisi bulundu.

24 Mart 2008 günü Taraf’ın manşetine göre “kroki”, Yargıtay üyelerine karşı düzenlenecek “suikastın” en önemli kanıtıydı!

Oysa Ergenekon soruşturmasının sanıklarından Doç. Dr. Ümit Sayın, bu krokinin 22 Şubat 2008’de, yani İşçi Partisi’ne polis baskınından bir ay önce, gözaltındayken sorgu yapan polisler tarafından kendisine gösterildiğini ve sorular sorulduğunu belirtti.

Daha da vahimi İşçi Partisi’nde bulunduğu iddia edilen bu krokinin, baskından önce, 13 Mart 2008 tarihinde Taraf gazetesi Ankara Bürosundan Taraf gazetesi İstanbul bürosuna fakslandığı ortaya çıktı!

BARANSU’NUN KROKİSİ

Ergenekon’un silahlarının gömülü olduğu iddia edilen yerlerde yapılan kazıları anımsarsınız…

Örneğin polisler, bir ihbarcının tarifine uygun bir krokiyle Poyrazköy’de arama yaptılar. Oysa duruşmada polisler ellerinde bir kroki olmadığını söylediler. Fakat aramaya eşlik etmek için görev alan SAT personeli, bu krokiyi polisin elinde gördüğünü mahkemede açıkladı.

Söz konusu kroki dava dosyasında yoktu, ama 11 Kasım 2009’da Taraf gazetesinde ve Mehmet Baransu’nun Karargâh isimli kitabının 226. sayfasında vardı!

GAZETECİLİĞİ KİM BIRAKTI?

Mehmet Baransu’nun ve Taraf’ın haberciliğine dair daha pek çok şey okuyacaksınız Soner Yalçın’ın Samizdat’ında…

Örnekleri burada keselim ve Baransu’nun twitter’daki iddiasını yeniden anımsatalım: “2011’de gazeteciliği ya Soner Yalçın ya da ben bırakacağım.”

Biz de soralım o zaman: Gazeteciliği Soner Yalçın mı bıraktı, yoksa Mehmet Baransu mu? Ya da aslında Baransu hiç meslektaşımız olmadı mı?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın