Posts Tagged Açılım

Üçlü ittifakın iki amacı

Açılımın dış boyutunu, Suriye ayağını, Türkiye’yi Kürtlerle genişletme amacını bu köşede bir kaç yazıda etraflıca ele aldık.

Açılımın iç boyutunu, Erdoğan’ın devleti dönüştürme hedefi bağlamında yine bir kaç yazıda tartıştık. Bir kaldıraç olarak açılımla hedeflenen rejime işaret ettik. Açılım ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasa arasında bir bağ olduğunu da belirttik.

Bugün her iki boyutu birlikte ele alarak çözümlemeye çalışalım:

Paralel üç süreç

Son altı aylık iç ve dış bazı gelişmeleri kronolojik olarak anımsayalım:

1) HTŞ ve SMO grupları, 27 Kasım 2024’te İdlib’den çıkarak Halep, Hama ve Humus üzerinden 8 Aralık’ta Şam’a girdi ve Esad rejimini yıktı. Bu taarruz hazırlığının ekim ayında başladığı anlaşılıyor.

ABD ve Türkiye’nin, terör örgütü kabul ettiği HTŞ ile aslında bir süredir işbirliği yaptığı, daha sonra muhatapları tarafından açıklandı. ABD’nin Eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, göreve başladığından itibaren HTŞ lideriyle çalıştıklarını, onu Esad yönetimine ve Suriye ordusuna karşı koruduklarını açıkladı. Eski ABD Büyükelçisi Robert Ford, HTŞ lideriyle, onu siyasete hazırlama amacıyla görüştüğünü söyledi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, HTŞ’yle zaten temasta olduklarını belirtti. 

2) MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 1 Ekim 2024’te, TBMM yasama dönemi açılışında, daha önce Meclis’ten atılmalarını savunduğu DEM Partisi sıralarına giderek, milletvekilleriyle tokalaştı. Bahçeli 22 Ekim’de “Öcalan Meclis’e gelsin, terör örgütünü lağvettini açıklasın” dedi. Öcalan 27 Şubat 2025’te PKK’ye çağrı yaptı. PKK o çağrıya uyarak 5-7 Mayıs 2025’te kongresini topladı. 

Kimi açıklamalardan, bu süreçte “devlet heyeti” ile Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı anlaşılıyor. 

3) CHP Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te terör soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Ardından başka CHP’li belediyelere sıra sıra operasyonlar düzenlendi. Sıra 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na geldi.

CHP’li belediyelere iki temel suçlama yapıldı: a) Yolsuzluk suçlaması (Ancak bu konuda iddianamede hiçbir somut veri yok) b) DEM Partisiyle belediye seçimlerinde yapılan kent uzlaşısı üzerinden terörle işbirliği suçlaması.

İki temel sonuç

Bu gelişmelerin şu iki temel sonucu ortaya çıkardığı görülüyor:

1) HTŞ lideri Ahmet eş-Şara, Suriye Cumhurbaşkanı oldu. Şam yönetimi PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile anlaştı. (Daha önce Ankara PYD/YPG’nin PKK’nin Suriye kolu olduğunu savunuyor, Washington ise “PKK başka PYD/YPG başka” diyordu. Bu sorun ABD-Türkiye ilişkilerini zorlayınca, Washington PYD/YPG’nin omurgasını oluşturduğu SDG’yi kurdurmuştu). HTŞ-SDG anlaşmasından sonra Ankara pozisyonunu güncelledi. Önce Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan, PYD/YPG yerine SDG demeye başladı.

2) İktidar CHP’yi DEM’le işbirliği üzerinden terörle işbirliği yapmakla suçluyordu, nitekim bu suçlama süren ”belediyeleri silkeleme” operasyonunun da ana suçlaması durumunda. Ama iktidar aynı zamanda DEM’le açılım üzerinden işbirliğine yöneldi.

Yani iktidarın Ahmet Özer’le başlattığı ve İmamoğlu’na uzanan operasyonunun amacı CHP-DEM kent uzlaşısını ortadan kaldırarak, cumhurbaşkanlığı yolunu temizlemekti. İktidar bunu tamamlamak üzere de Bahçeli’nin koçbaşılığında açılımı başlatarak PKK ve DEM ile anayasa-seçim ittifakına yöneldi.

Başkanlığa karşı vatandaşlık tanımı

Erdoğan yeni anayasa için 11 kişilik takımını açıkladı ve AKP-MHP-DEM üçlüsü yeni anayasa cephesi oluşturdu. Amaç yeni anayasa çıkarıp Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak, karşılığında vatandaşlık tanımını güncellemek.

Ancak mesele şu: Bu tablodan demokratikleşme çıkar mı? Bu tablodan toplumsal barış çıkar mı? Bu tablodan yoksullar yararına adil bir ekonomik bölüşüm çıkar mı? 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mayıs 2025

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Açılım anayasası

Erdoğan’ın Macaristan dönüşü sırasında, uçakta gazetecilere “Benim tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demesi, en çok MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi endişelendirdi.

Kuşkusuz bu endişenin kaynağı, Bahçeli’nin siyaseten Erdoğan’a mahkum olmasıdır. Çünkü Cumhur İttifakı’nın olmadığı şartlarda, MHP daha da eriyecek ve TBMM dışı kalacaktır.

Bahçeli’nin uyarısı

Bahçeli, Erdoğan’ın o sözlerinin ardından bir basın açıklaması yaptı. Açıklama, “Erdoğan’ın yolundan caymaya hakkı yoktur” mesajıyla bir çağrı niteliği taşıyor ama  satır aralarındaki bazı ifadeler nedeniyle aynı zamanda uyarı gibi de okunabilir.

Zira Bahçeli’nin “Derdi vatan ve millet olan bir Cumhurbaşkanının yolundan caymaya hakkı yoktur” sözü, tersinden, aday olmadığı durumda Erdoğan’ı “vatan ve millet karşıtlığına” pozisyonlamaktadır. 

Yine Bahçeli’nin “Tarihi geriye sarmak akıl dışılıktır”, “Tarihin gerisine düşmek izmihlalle (yok olup bitme) eşdeğerdir” şeklindeki sözleri de dikkat çekicidir ve asıl önemlisi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kurum ve kurallarıyla kökleşmesi hususunda elbirliğiyle yapacağımız pek çok şey olduğu her türlü izahtan varestedir” demesidir… 

Erdoğan’ın derdi

Erdoğan’ın “tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demesi, elbette inandırıcı değil. Sorulara önünde yazılı bir kağıt olmadan verilen cevaplar sırasında, muhtemelen, cümlenin önündeki hedefi kuvvetlendirmek amaçlı bir söz bu… 

Çünkü Erdoğan bu sözün hemen öncesinde, “Yeni anayasayı kendimiz için değil, ülkemiz için istiyoruz” demektedir ve “kendisi için istemediği” iddiasına inandırıcılık kazanadırabilmek için de arkasından “tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demiştir.

Erdoğan’ın tekrar aday olabilmek ve tekrar seçilebilmek diye bir derdi vardır ve o dert, bu kez gerçekten büyük bir derttir.

Türkiye’nin yeni anayasaya ihtiyacı var mı?

Asıl mesele de şudur: Türkiye’nin gerçekten yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Yoksa asıl ihtiyaç, anayasaya uyan bir iktidar mıdır?

Unutulmamalı: AKP, 82 Anayasasının zaten dörtte üçünü değiştirmiş durumda. Üstelik, en önemli değişim, bir ihtiyaçtan değil, Erdoğan’a meşruiyet kazandırma gereğinden doğmuştur. Anımsayın, Bahçeli açıkça “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, o zaman anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek o değişikliğin yolunu açmıştı.

Ama Erdoğan bir süre sonra kendisine uydurulan anayasaya da uymadı. Hatta iktidar, Anayasa Mahkemesinin kararlarını bile tanımayan, uygulamayan bir konumdadır. 

Kısacası, Erdoğan’a en uygun anayasa bile, bir süre sonra Erdoğan’a uymayacaktır. Çünkü kurallarla, yasalarla, anayasayla sınırlanmayı kabullenemeyen bir yönetim tarzı var Erdoğan’ın. O nedenle de Türkiye’yi uzunca bir süredir, daha çok kararnamelerle yönetmektedir.

Yeni devlete yasallık kazandırma amacı

İktidarın bugün yeni bir anayasayı savunmasının önemli nedenlerinden biri, PKK’yle yaptıkları açılıma meşruiyet kazandırmak içindir. 

Açılımı devleti dönüştürmükte kaldıraç olarak kullanmakta, dönüşecek yeni devleti yasallaştırmak için de yeni anayasa yapmaya çalışmaktadırlar.

Kısacası, AKP-MHP-PKK’nin Türk-Kürt-İslam rejimine uygun bir yeni anayasadır istedikleri… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Mayıs 2025

, , ,

1 Yorum

Devletin dönüşümünde kaldıraç: Açılım

PKK’nin 5-7 Mayıs 2025’te kongre toplayarak “Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki çağrısı temelinde” karar alması ve Erdoğan’ın 8 Mayıs 2025’te “Bugün yarın PKK silahları bırakacak, örgütü feshedecek” demesi, Türk siyasi tarihinde hem bir dönemin kapanışı ama hem de bir dönemin başlangıcıdır.

Bunu “devletin dönüşümü hedefli yeni bir döneme giriş” diye de okuyabiliriz. Şöyle ki:

İlk açılımın devamı 

1 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin DEM’li milletvekilleriyle tokalaşarak başlattığı yeni açılım, 2009 ve 2013’teki açılımların devamı mıdır, yoksa tersi midir? 

İlk açılıma karşı olup şimdiki açılımı destekleyenler, bunun öncekinin tam tersi olduğunu ileri sürüyorlar. Bu kesimlere göre, eski açılım ABD’nin açılımıydı ama yeni açılım ABD’ye karşı yürüyor.

Gerçi AKP ve DEM sözcülerinden bu yönde bir değerlendirme duymadık; ne açılımın ABD’ye karşı olduğunu ne de ilkinin tersi olduğunu söylüyorlar. Hatta tersine bu açılımın, ilkinin hatalarından çıkarılan derslerle daha başarılı devamı olduğunu belirtiyorlar. 

MHP ve benzeri devletçi siyasetlerin “bugünkü açılımın dünkü açılımın tam tersi olduğunu” iddia etmeleri, öncelikle tabanlarına, tutumlarındaki 180 derecelik dönüşü kabullendirebilmek içindir.

TSK’den sonra kurucu parti

23 yıllık AKP iktidarı sermaye sınıfı içindeki değişimin ve haliyle devletin dönüşümünün tarihidir aynı zamanda. Bu dönüşümlerde açılımlar kritik önemdedir. AKP, açılımı devleti dönüştürmekte bir manivela/kaldıraç gibi kullandı.

2009 ve 2013’teki açılımlar Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla paralel yürütüldü, şimdiki açılım da “silkeleme” ve “telef etme” operasyonlarıyla paralel yürütülüyor.

AKP dün açılımı devletin dönüşümünde kaldıraç yaparken, o dönüşüme direnecek kuvvet olarak TSK’yi Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla etkisizleştirdi. 

AKP bugün açılımı yine devletin dönüşümünde kaldıraç yaparken, bu kez ”eski devletin” kurucu partisi CHP’yi etkisizleştirmeye çalışıyor. (Aradaki süreçlerde başta kaset operasyonları olmak üzere çeşitli alt operasyonlarla CHP önemli oranda zaafa uğratıldı zaten.)

Bu süreçte Bahçeli’nin Öcalan için “kurucu önder” ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel için “bir siyasi kurumun yöneticisi” demesi; MHP’nin DEM’le bayramlaşıp CHP’yle bayramlaşmaması; Cumhur İttifakı nezdinde DEM’in normalleştirilip CHP’nin şeytanlaştırılması; Öcalan’ın örgütüne çeşitli yollarla talimat verebilmesi sağlanırken Ekrem İmamoğlu’na sosyal medyanın yasaklanması, devletin dönüşümünde kullanılan psikolojik savaş yöntemleridir.

PKK’nin siyasete entegrasyonu

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te, daha üç gün önce TBMM’den atılmasını istediği DEM milletvekillerinin sırasına giderek onlarla tokalaşması, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun, örgütünü feshettiğini açıklasın” demesi ve Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te bu çağrıya olumlu yanıt vermesi ile HTŞ’nin Türkiye’nin denetimindeki İdlib’den 27 Kasım 2024’te çıkarak ABD-İsrail-Türkiye desteğiyle 8 Aralık 2024’te Esad’ı devirip Şam’a girmesi arasındaki ilişkiyi görmeden, açılım anlaşılmaz. 

Yeni açılım, silah bırakması adı altında PKK’nin Suriye’de devletleşmesi ve Türkiye’de siyasete entegrasyonudur. Parlamenter rejimi yıkıp Türk-İslam sentezli başkanlık rejimine dönüşüm, şimdi Türk-Kürt-İslam sentezli yeni bir dönüşümle ilerletilmek isteniyor. 

PKK, silahlı mücadelesinin zaten hedefi olan Türk siyasetine entegrasyonu getireceği ve Suriye’de devletleşeceği için, Erdoğan da kendisine yeni anayasa ile sınırsız başkanlık yolu açacağı için açılımda uzlaşmış durumda.

Kısacası “teröre diz çöktürülüyor” örtüsünün arkasında başka şeyler oluyor. Tersine terör “50 yıllık mücadelesinin” hedeflerine ulaşıyor adım adım: Bir ”parçada” devletçiği ortaya çıkıyor, bir “parçada” da iktidar koalisyonunun unsuru oluyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mayıs 2025

, , , , , , , ,

1 Yorum

Üçüncü dalga

24 Ocak’ta, gazetemizin kıdemli yazarlarından Zeynep Oral ile birlikte, Marmaris’te, Uğur Mumcu’yu anma toplantısındaydım. Konuşmalarımızı yaptıktan sonra, izleyicilerin sorularını yanıtlamaya geçtik. Çeşitli sorulardan sonra, bir izleyici, salonda gençlerin olmamasından şikayet etti; çoğunluk o şikayete katılıyordu.

Evet, salonda genç yoktu. Hatta neredeyse salondaki en genç isimler, CHP Muğla Milletvekili Gizem Özcan ile Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü’ydü. 

Gençliğe güven

Salona, şikayetlerinin yersiz olduğunu belirterek somut örnek verdim: “20 Mayıs 2013 günü, yine bu salonda toplanmış olsaydık, tablo pek farklı olmayacaktı ve sizler yine gençlerin olmamasından şikayet edecektiniz. Ama bir hafta sonra ne oldu? O şikayet ettiğiniz gençler, İstanbul’da Taksim Gezi Parkı’nda ortaya çıktılar ve bir ay boyunca Türkiye’nin dört bir tarafında ayaklandılar.”

Salondakiler hak vermiş görünüyordu. Devam ettim: “Gençlerin doğası böyledir, gençlerden umut kesmeyin, hele bizim gençlerimizden hiç kesmeyin. Çünkü bizim gençlerimiz, dünyanın en dinamik gençleridir, Jön Türk geleneğinin mirasçılarıdır. O miras ansızın yine ortaya çıkar. Biriktirirler, biriktirirler ve günü geldiğinde patlarlar, göreceksiniz.”

Gençlik yine öncü

Bugün yaşadığımız işte budur. Tele1 TV sunucusu Burçin Atılgan’ın ifadesiyle, pijamasını yerden kaldırmayan, bardağını masadan kaldırmayan “Z kuşağı” gençler, Türkiye’yi ayağa kaldırdı.

19 Mart günü, üniversitelerinin diploma iptal etme skandalına itiraz ederek önce Beyazıt’a, sonra Saraçhane’ye akan İstanbul Üniversiteli gençler, tarih yazdı, yazıyor… 

“Akın var akın, güneşe akın” diyerek Saraçhane’ye akan gençler, CHP’yi de sonunda alanlarda siyaset yapmaya mecbur etti. Öyle ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Kimse bizden artık binalarda, salonlarda siyaset beklemesin. Bundan sonra sokaklardayız, meydanlardayız” demek zorunda kaldı. 

Öyle ki gençliğin eylemciliği, CHP’nin her finalini yeni bir başlangıç olmaya zorluyor. Salonlarda, binalarda pas tutmuş CHP üst yönetimi ve milletvekilleri, Jön Türklerin devrimci ateşiyle paslarını atıp, alanlarda, meydanlarda büyük işler yapıyorlar. 

Jön Türk geleneği

Üçüncü dalgadır bu. Jön Türkler, son 18 yılda, üç kez ayağa kalktı. İlkinde 2007’de “Cumhuriyet mitingleri” ile laik cumhuriyet için mücadele etti, ikincisinde 2013’te Gezi’de Haziran Ayaklanması ile demokrasi için ayağa kalktı, üçüncüsünde 2025’te Saraçhane Direnişi’nde özgürlüğü savunuyor…

Her üç Jön Türk dalgasını da lekelemek için ellerinden geleni yaptılar; camide içki içmekle, türbanlı bacının üstüne işemekle suçladılar, ekonomiye operasyon diye propaganda ettiler, çapulcu dediler, terörist dediler, turuncu darbeci dediler, dış güçler yönlendiriyor dediler… 

Nafile. Jön Türklere Abdülhamit’in propaganda aygıtlarının suçlamaları da leke süremedi, Neo-Abdülhamit’in propaganda aygıtları da süremeyecek.

Pazarlık

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ilginç bir çıkış yaptı: “Biz CHP’nin eylemci kitlesi değiliz. Bizim kendi meselemiz var, bu meseleyi de aşan. Biz toplumsal barışı örgütlemeye çalışıyoruz. Bizim bunları aşan ciddi bir yoğunluğumuz var. İmamoğlu ile mücadeleyi bizim üzerimizden yürütmesinler, biz İmamoğlu’nu desteklemedik, kent uzlaşısı başka bir şeydir.”

DEM, Saraçhane tutumunu bu sözlerle açıklıyor. Halbuki Saraçhane’deki kitlenin büyük çoğunluğu CHP’nin eylemci kitlesi değil zaten. Dahası mesele İmamoğlu da değil, mesele İmamoğlu’nun hukuku konusunu aşmış, “egemenlik kayıtsız şartsız milletin midir, değil midir” meselesi olmuştur. 

DEM bu gerçeği görmüyor olabilir mi? Yoksa DEM’in Saraçhane’ye kısmi desteği, iktidarla yürüttüğü pazarlıkta elini güçlendirmek amacını mı taşıyor?

Döngü

Anımsayın: 2013’te BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Gezi’de hükümete yapılmak istenen darbeyi gördük, mesafe koyduk” demişti. Sonra MİT devreye girdi, Öcalan talimat verdi: “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın!” Ardından Taksim’e Öcalan posterleri, PKK bayrakları sokuldu, “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diyen Türk bayraklı kitlenin yavaş yavaş Gezi’ye soğuması amaçlandı.

18 yılın, üç dalganın ve üç açılımın döngüsüdür: Jön Türklerin her direnişi, siyasal İslamcıların ağır bir saldırısına karşıydı. Siyasal İslamcıların her ağır saldırısı, PKK ile pazarlık süreçlerine paraleldi.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Mart 2025

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Yeni Ortadoğu haritası

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmeye giderken, havaalanında açıkladı: “Başkan Trump’la yakın çalışarak, haritayı daha iyi bir şekilde, yeniden çizebileceğimize inanıyorum.” (AA, 2.2.2025).

Netanyahu’ya bu sözleri söyleten, elbette doğrudan Trump’ın açıkladığı Filistinlileri Gazze’den sürme hedefiydi. 27 Ocak’ta bu köşede “Trump’ın Gazze planı” başlığıyla yazdım. Trump Gazze’deki Filistinlileri zorla Mısır ve Ürdün’e kabul ettirip, İsrail-Kıbrıs hattına dayanan yeni bir haritalama peşinde. 

İsrail’in “yeni komşu” hedefi

Ancak konu bununla sınırlı değil. ABD-İsrail’in yeni Ortadoğu haritası, Suriye’yi de içeriyor. 

İlk günden beri ısrarla vurguladım: Ankara’daki zafer havası aldatıcıdır. Çünkü Beşar Esad’ın temsiliyetindeki BAAS yönetimi, Suriye’nin birliğinin garantisiydi. HTŞ ile toprak bütünlüğü olan ama siyasal birliği olmayan bir Federal Suriye hedefleniyor. Bu Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır. Suriye’de asıl kazanan İsrail’dir. İsrail Dürzilere ve Kürtlere özerklik veren bir Federal Suriye için ABD ile birlikte çalışıyor.

Bunları bu köşede defalarca yazdım. İşte Netanyahu’nun “yeni harita” çıkışı ikinci olarak bununla, Suriye’nin parçalanmasıyla ilgilidir. Çünkü İsrail, doğrudan Suriye Arap Cumhuriyeti ile komşu olmak yerine Lübnan ve Suriye’deki Dürzilerle komşu olmak istiyor.

PYD/YPG’den açılıma destek

Ankara, ne yazık ki bu “yeni harita” sürecinden yararlanabileceğini hayal ediyor. Öncelikle Suriye’nin kuzeybatısında İdlib merkezli bir “nüfuz bölgesisi”ni kendisine bağlayabileceğini düşünüyor. Ayrıca koşullar oluştuğunda Suriye Kürt bölgesine de hamilik yapabilmeyi umuyor. (Fidan başta yetkililerin son dönemde hami, himaye kelimelerini sıklıkla kullanmalarına dikkat.)

Yeni açılım, “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” amacı, Ahmet Türk’ün “Irak ve Suriye Kürtleri tıpkı Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” sözleri, Öcalan’la yürüttükleri müzakere, o müzakerelerin dış ayağındaki gelişmeler… 

Ankara’nın müttefiki Barzani, ABD’nin planlamasıyla, Ankara’nın hedefindeki YPG/SDG komutanı Mazlum Abdi ile görüşüyor, Kürt birliği için pazarlık yapıyor…

Mazlum Abdi ise Öcalan’ın hangi tarihte hangi açıklamayı yapacağını duyuruyor ve AKP-MHP’nin açılımına destek veriyor. Abdi ayrıca Alman gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung’a ”Bu sürecin olumlu etkileri olacak. PKK ile anlaşacaklar” diyerek Ankara’nın yeni açılımına destek veriyor!

Açılımın amacı

Görüldüğü üzere Ankara, İsrail karşıtlığı propagandası altında, İsrail’in Suriye’de istediği sonucun oluşmasına katkı yaptı: HTŞ’nin önünü açarak Esad yönetiminin devrilmesini sağladı. İsrail böylece Suriye’nin güneyini işgal etti.

Ankara şimdi de, yine İsrail’e karşı konumlanma diye sunarak, Suriye’nin kuzeyine dair planlamalar yapıyor. Ne yazık ki o planlama da İsrail’in istediği yola çıkıyor!

Irak’tan sonra Suriye’de bir Kürt özerk bölgesinin resmiyet kazanması, ABD-İsrail’in 40 yıllık hedefidir. PKK’ye karşı mücadele üzerinden Türkiye’ye önce Irak’ın kuzeyindeki yapıyı resmen kabul ettirdiler, şimdi de PKK’nin silah bırakması / ad değiştirmesi üzerinden Suriye’nin kuzeyindeki yapıyı kabul ettirmeye çalışıyorlar.

İşte, Açılım’ın dış ayağı özetle budur: Ankara’ya PYD bölgesini kabul ettirmek. PKK’nin ad değişikliği ve silah bırakması konusu ise iktidarın bunu içeriye pazarlayabilmesinin dayanağı içindir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Şubat 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Yeni rejim için ‘açılım’ operasyonları

Büyük şair Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’na “korkma” diye başlaması ne çok şey anlatır: Abdülhamit’in istibdadına karşı mücadele eden bir kuşağın parolasıdır, Anadolu’nun işgaline karşı direnmeye çağrıdır, bağımsızlık için ölümün üzerine yürümenin adıdır ve gelecek kuşaklara bırakılan bir “boyun eğme” mesajıdır.

Aslında Akif “korkma” diyerek sadece Türkiye’nin İstiklal Marşı’nı yazmamıştır, aynı zamanda evrensel bir konu olan toplumların “direnme hakkı”nın nasıl kullanılacağının da yolunu işaret etmiştir: Korkma, medeniyet dediğin tek dişi kalmış bir canavardır!

Siyasal İslamcılar Akif’in Abdülhamit karşıtlığını ve istibdada karşı siyasal konumlanışını hep perdelediler, onu “İslamcı bir şair” parantezine sıkıştırarak tabanlarına pazarladılar. 

1) Cumhurbaşkanlığı seçiminin ön operasyonları

Türkiye 10 gündür artarak süren siyasal operasyonları konuşuyor. Konunun hukukla bir ilgisi olmadığı ortada.

Ümit Özdağ’ı “Cumhurbaşkanı’na hakaretten” gözaltına alıp, yolda “halkı kin ve düşmanlığa takrik” suçunu ekleyip tutukladılar. Ayşe Barım’a “menajerlik tekelleşmesi” üzerinden soruşturma başlatıp, Gezi’den tutukladılar. Barım’ın ajansındaki sanatçıları tanık diye dinleyip, ifadeyi beğenmeyince “yalancı tanıklıktan” soruşturma açtılar. Barış Pehlivan’ı, Serhan Asker’i, Seda Selek’i gündemdeki bilirkişiyle telefonda yaptıkları röportajı “yayınlamaktan” gözaltına aldılar, bilirkişiyle “yazılı” yapılan röportaj ise aynı gün yandaş gazetede sorunsuz yayımlandı.

“Turpun büyüğü heybede” denilerek adeta tepkileri ölçe ölçe süren bir operasyon var. Turpun büyüğü belli: Ekrem İmamoğlu.

22 yıldır Erdoğan’ı hem de üç kere yenebilen tek kişi olarak İmamoğlu, bu operasyonların asıl hedeflerindendir. Dolayısıyla bu operasyonları birinci olarak “cumhurbaşkanlığı seçiminin” ön çarşışması diye yorumlayabiliriz.

2) Açılım operasyonları

Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te TBMM’de DEM Partisi sıralarına giderek tokalaşması, bu operasyonların miladıydı. Düne kadar kapatılmasını ve vekillerinin Meclis’ten atılmasını istediği partiye uzattığı o el, yeni bir sürece “buyurun” işaretiydi. Nitekim 22 gün sonra Bahçeli “Öcalan umut hakkından yararlansın, gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek “yeni açılım” sürecini fiilen başlatmış oldu.

Açılımların kanunudur: Açılım ile kumpaslar paralel süreçlerdir. 

İlk açılımda görüldü: Açılımın ilerleyebilmesi kumpaslarla toplumun sindirilmesine bağlıydı. Sonuç? Kumpaslar çöktü, açılım bitti!

İşte bugünkü operasyonları ikinci olarak açılım operasyonları diye yorumlayabiliriz.

3) Yeni rejim operasyonları

Evet, operasyonlar birincisi cumhurbaşkanlığı seçimi mücadelesinin parçasıdır, ikincisi açılımın gereğidir. Ancak asıl mesele bu iki sütunun üzerine konulmaya çalışılan yeni rejimdir.

Parlamenter rejimi yıkıp yerine bir “başkanlık rejimi” inşa etmeye başladıklarından beri vurguladım, vurguladık: Tamam, rejimi yıktılar ama yerine yeni bir rejim inşa edemediler, temelini attılar, kat çıkmaya uğraşıyorlar. 

İşte bugün bir korku iklimi oluşturarak, aslında ”yeni kat çıkmaya” çalışıyorlar. O nedenle bu operasyonlar, üçüncü olarak yeni rejim inşasının operasyonlarıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ocak 2025

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Yeni Anayasa saflaşması

CHP’li Esenyurt ve Beşiktaş belediye başkanlarının tutuklanmasının ardından CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı Cem Aydın da gözaltına alındı, yurtdışına çıkış yasağı ve adli kontrol koşuluyla bırakıldı. Bu operasyonu eleştiren İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında bir saatte soruşturma açıldı. Sonra Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten soruşturma açıldı, yemek yediği lokantadan gözaltına alındı. Özdağ yolda soruşturmaya eklenen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten tutuklandı.

Bunlar iktidarın “silkeleme” kodlu operasyonlarıdır. Amaç “Açılım zeminli yeni anayasa” süreci için muhalefeti etkisizleştirmek.

Rejimin karakteri

Öncelikle tek adam rejimi de denilen bu rejimin bazı karakteristik özelliklerini netleştirelim:

1) AKP Genel Başkanı, muhalif partilerin genel başkanlarını en ağır şekilde eleştirebilir, hatta eleştirinin dışına çıkan kavramları da kullanabilir ama o genel başkanlar AKP Genel Başkanını daha hafif sözlerle bile eleştiremez. Çünkü AKP Genel Başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanı’dır ve Cumhurbaşkanı özel yasalarla ve “yeni yargı” sistemiyle korunmaktadır. Eleştiren, soruşturmaya ve kovuşturmaya uğrar.

2) AKP Genel Başkanının müttefiki durumundaki partilerin genel başkanları, muhalif partilerin genel başkanlarını en ağır şekilde eleştirebilir, hatta eleştirinin dışına çıkan kavramları da kullanabilir ama Cumhurbaşkanının müttefikleri olmaktan kaynaklanan koruma kalkanları sayesinde hiçbir soruşturmaya uğramazlar.

3) İktidarın diğer temsilcileri, muhaliflere istediklerini söyleyebilirler, örneğin “X” diyebilirler ama muhalifler o temsilcilere “sensin X” deyince soruşturmaya uğrarlar.

Yeni açılım için yeni Ergenekon kumpası

Rejimin bu karakter özelliklerini yansıtan hukuk dışı uygulamaları, elbette ilk değil. Benzerlerini FETÖ’yle işbirliği yaptığı dönemde de uyguladı. 

İşte meselenin esasını da bu benzerlik oluşturuyor. Açılım ile kumpas paraleldir. İktidar o gün açılımı yürütebilmek için Ergenekon kumpaslarını devreye sokmuştu. Dikkat ediniz; bugün yeni açılım başladı ve ona paralel yürüyen Ergenekon kumpaslarını andıran operasyonları izliyoruz. 

Daha önceki yazılarımda ayrıntılı işledim, bu yeni açılımın iç ve dış boyutu var: Dış boyutu “Türkiye’yi Irak ve Suriye Kürtleriyle genişletmeyi”, iç boyutu “Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açacak yeni anayasa yapmayı” içeriyor. 

Operasyonların üç hedefi

Dolayısıyla muhalefeti hedef alan bu operasyonları “yeni anayasa operasyonları”, hedef alan ve hedef alınan kesimler bakımından da siyasi saflaşmayı, “yeni anayasa saflaşması”  olarak niteleyebiliriz. İktidar bu operasyonlar üzerinden üç amacı gerçekleştirmeye çalışıyor:

1) “Öcalan umut hakkından yararlansın, gelsin TBMM’de konuşsun” denilerek başlatılan yeni açılım sürecini yürütebilmek.

2) Yeni açılım sürecini engelleyebilecek kuvvetleri “yeni Ergenekon kumpasları” ile sindirmek.

3) Yeni anayasa için gerekli sandalye sayısına; a) yeni açılım üzerinden DEM Partisi milletvekillerini, b) iç operasyonlar ile İYİ Parti başta Gelecek ve DEVA Partisi milletvekillerini ekleyerek, ulaşmak.

Yeni-Sultanlık rejimiyle mücadele

Yukarıda karakteristik özelliklerine dikkat çektiğimiz bu rejim, siyaset bilimcilerin ifadesiyle “neo-patrimonyal sultanizm”dir; modernite dönemi sultanlığıdır, tek adam saltanatıdır, yeni-sultanlıktır.

Yeni-sultanlıkla mücadele, normal zeminde yürütülebilecek bir mücadele değildir. Muhalefet rejimin yeni-sultanlık rejimi olduğu gerçeğine göre bir “topyekun savunma stratejisi” belirlemelidir. Bu strateji, dış halkalardan merkeze doğru ilerleyen “silkeleme” operasyonlarına karşı, öncelikle “alan hakimiyetini” esas alan bir cephe inşasına dayanmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ocak 2025

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Teröristle pazarlık, muhalife hapis

İktidar bir yandan teröristle pazarlık yapıyor, diğer yandan “terör propagandası yaptığı” iddiasıyla muhaliflerine operasyon düzenliyor. 

Ahmet Türk; hem terörle iltisaklı olduğu iddiasıyla Mardin Belediye Başkanlığı görevinden alınıp yerine kayyum atanıyor, hem de özel istekle DEM’in İmralı heyetine dahil edilip, parti parti dolaştırılıyor. 

Özel istek demişken… DEM Milletvekili Cengiz Çandar açıklıyor: “Ahmet Türk, Irak KDP’sine ve Mesut Barzani’ye eleştirilerde bulunmuştu. Öcalan, ’Kürt toplumunda saygın bir isimdi, o da heyette olsun’ diye ısrarcı olunca, devlet Mesut Barzani’nin olurunu aldı” (Medyascope, 14.1.2025).

AKP-MHP-DEM-İmralı dörtgeninde Açılım yürürken, DEM’in pek çok belediyesine kayyum atandı. DEM’in tepkisi “sıradan açıklama” yapmaktan öteye gitmedi. İlk açılımın yürütücüsü AKP’li Yalçın Akdoğan’ın bu süreçte kayyum atanmasını “kuvvetler ayrılığı var” diye açıklaması (HabertürkTV, 14.1.2025) ise siyasi mizah literatürümüze önemli bir katkı oldu.

Cumhura ’hazmettirme’ yöntemi

İktidarın bu “teröristle pazarlık, muhalife ‘terör propagandası’ soruşturması” tutumunu nasıl yorumlamalıyız peki? Sanırım AKP’nin ilk açılımdan çıkardığı en önemli sonuç, süreç boyunca kamuoyuna “taviz veriliyor” görüntüsü hissettirmemek, süreç boyunca terörle mücadele yapma görüntüsü vermek, olmalı. 

AKP bunu DEM belediyelerine kayyum atayarak ve kimi CHP’lilere “terörle iltisaklı” diye operasyon düzenleyerek yapıyor. 

MHP’nin durumu ise daha zor. Çünkü hem ilk açılıma muhalefet eden bir parti olarak tabanını bu kez tersine ikna etmesi zor hem de genel başkanları Bahçeli’nin “Öcalan umut hakkından yararlansın, TBMM’ye gelip DEM parti grubunda konuşsun” ağırlığındaki sözü tabanın hazmetmesi zor… 

Hazmetme meselesi önemli. Anımsayın, Erdoğan ilk açılımda şöyle demişti: “Hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım” (Milliyet, 25.9.2009).

Bahçeli milliyetçi tabana Öcalan açılımını hazmettirebilmek için “vatan, millet, sakarya” yolunu seçti, grup toplantısında şöyle dedi: “Türkiye, 12 Ada’sız yaşasa bile 12 Ada’nın Türkiye’siz yaşaması tam bir hayaldir” (cumhuriyet.com.tr, 14.1.2025). AKP’nin daha önce de “İnönü’nün ihaneti” diyerek siyasi araç yapmaya çalıştığı bu konu hakkında gerçeği öğrenmek isteyenler için okuma önerisi: Hazal Papuççular, Türkiye ve 12 Ada, İş Bankası Yayınları, 2019.

Sözde milliyetçilik

Yunanistan ile sorunlar, hem “yerli ve milli” AKP’nin hem de “ülkücü milliyetçi” MHP’nin sık sık siyasi kaldıraç olarak kullanmak istediği konudur. Öyle ki hem 147 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesine 22 yıl boyunca göz yumdular, hem anlaşmalara aykırı olarak adaların silahsızlandırılmasını seyrettiler ama hem de Osmanlı döneminde verilen adalar üzerinden CHP’yi suçladılar!

Bu tabloyu tabana hazmettirebilmek için de gün oldu Yunanistan’a “bir gece ansızın gelebiliriz” deyip sonra “o söz size değildi” geri adımı attılar; gün oldu 12 ada dediler… 

Halbuki gerçekte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle “Yunanistan’la tüm sorunları, bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih etmiş” durumdalar (AA, 23.11.2024).

‘Öcalan’ın hiçbir talebi yok’ masalı

Taraflar, öncekinden farklı olarak bu kez sürece “çözüm süreci”, “demokratikleşme süreci” gibi bir isim vermekten ve “müzakere” görüntüsünden özenle kaçınıyor. 

AKP, MHP ve DEM sözcülerine bakılırsa ortada değil bir pazarlık, müzakere bile yok; Öcalan’ın hiçbir talebi yok, hatta Abdülkadir Selvi’nin yazdığına bakılırsa Erdoğan milletvekillerine şöyle demiş: “Ev hapsi, mev hapsi diye bir şey yok. Adamın kendisi de çıkmak istemiyor” (Hürriyet, 15.1.2025).

Yani anlatılanlara bakılırsa Öcalan, hiçbir şey istemeden, 50 yıllık örgütünü tasfiye edecek! Madem Öcalan artık bir “barış güvercini”, o zaman heyetlere, partilerle görüşmelere, demeçlere, karşılıklı mesajlare ne gerek var? Madem Öcalan karşılıksız örgütünü tasfiye edecek, neden bir kerede o açıklamayı yapmıyor?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ocak 2025

, , , , , ,

1 Yorum

Açılım karşıtlığının 4 nedeni

Bazıları Kürt etnik kimliğime işaret ederek “Neden Kürtlerin yakaladığı bu fırsata karşı olduğumu” sorguluyor, bazıları da sosyalist kimliğime işaret ederek “biz solcuların barışa karşı çıkmaması gerektiğini” söylüyor!

Hatta bazı aydınlarımız da, beklenenin tersine, Devlet Bahçeli’nin öncülüğündeki bu açılımın kolaylaştırılması için çaba gösterilmesini savunuyor!

Bir sosyalist ve Kürt kökenli Türk olarak Erdoğan-Bahçeli‘nin Öcalan Açılımı’na neden karşı olduğumu dört maddede açıklayayım:

1) İktidarın güvenilmezliği

Bir kere 22 yıllık uygulamalarından hareketle, bu iktidarın hiçbir politikasına güvenmiyorum. 22 yılda onlarca kez görüldü; her politikalarının altında bir ajanda, bir başka hedef var. (Bugün de barış ve silah bırakma adı altında içeride “yeni anayasa ile Erdoğan’a sınırsız başkanlık“ sağlama, dışarıda ”Irak ve Suriye Kürtleriyle Türkiye’yi genişletme“ hedefi var.)

Ayrıca Erdoğan 22 yılda 22 çeşit siyasi aktörü, çeşitli biçimlerde kullandı: Batıcı liberalleri, sol liberal aydınları, Kürt örgütlerini, bazı Alevi örgütlerini, MHP’den BBP’ye Türk-İslamcı milliyetçilerini, VP’den DSP’ye ulusalcıları, azınlıkları, sanatçıları, futbolcuları vd. 

Erdoğan bugün de Öcalan Açılımı için Bahçeli’yi koçbaşı yapmış görünüyor; sonucuna göre pozisyonunu elbette güncelleyecektir.

Bu şartlarda, DEM Partisi aktörlerinin kendilerini ikinci kez Erdoğan’ın kullanımına açmış olması, artık siyaset biliminin konusu olmanın ötesindedir.

2) Demokratikleşme hayali

Erdoğan ve Bahçeli’nin merkezinde olduğu bir politikadan, demokratikleşme çıkmasını beklemek, en hafifinden siyasi saflıktır.

Erdoğan’ın muhaliflerini toptan terörist ilan ettiği günler daha dündü. Bahçeli’nin HDP’nin kapatılmasını istemesi daha dündü. Bahçeli’nin HDP’yi kapatmayan Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını istemesi daha dündü. DEM’li belediyelere kayyum atanması daha dündü.

Siyasal İslamcılıktan demokratikleşme beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Siyasal İslamcılıkta demokrasi, iktidara götüren bir tramvaydır, iktidar durağına gelinince inilir!

3) Komşularla savaş riski

Bu Açılımın hedefi barış değildir; tersine aslında savaşın tohumlarını ekiyorlar. 

Çünkü “Irak ve Suriye Kürtleri Osmanlı’daki gibi Türklerle yaşamak istiyor” diyorlar, bu Araplarla savaş tohumudur. 

Çünkü “Esad sonrası konjonktürde İran’a karşı Türk-Kürt-Arap ittifakı” diyorlar, bu Farslarla savaş tohumudur.

Yani Türk-Kürt barışı diye sunulan, aslında Ortadoğu’da yeni savaş riskidir.

4) PKK’nin silahı ABD’nin silahıdır

Kimi ülkelerin terörle nasıl masaya oturduğu, uzun müzakerelerle nasıl barış getirdiği anlatılıyor medyada. Doğru ama arada büyük bir fark var. 

O örgütler, son tahlilde o ülkenin sorunuydu, konusuydu. Ancak PKK, biraz da Türk devletinin yanlış politikaları nedeniyle, sadece Türkiye’nin konusu olmaktan çoktan çıkmış durumda.

PKK, 90’lara kadar Türkiye’nin konusuydu, 2003’e kadar bölgenin konusuydu, ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte uluslararası bir konuya dönüştü. Yani bırakın konunun ülke düzleminde olmasını, artık bölge düzleminde bile değildir; uluslararası düzlemdedir.

Hatta PKK’den silah bırakmasının istenilebileceği adres bırakın İmralı’yı, Kandil bile değildir; doğrudan Washington’dur! 

PKK’nin elindeki silah ABD’nin silahıdır. Dolayısıyla Türkiye PKK’nin silahlarını teslim almak istiyorsa, ABD’yle müzakere, hatta mücadele etmelidir. 

ABD’yle müzakere/mücadele edebilmek için de Türkiye’nin güçlü bir müttefik ağı inşa etmesi gerekiyor. Bunun için de önce “Irak ve Suriye Kürtleriyle Türkiye’yi genişletme” hayalinden çıkılmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ocak 2025

, , , , ,

Yorum bırakın

Misakı bölücülük!

Misakı Milli‘yi tamamlamaya çalışmak, 100 yıl sonra Misakı Millicilik değil, Misakı bölücülüktür. Sadece Irak ve Suriye’yi böleceği için değil, sonrasında Türkiye‘yi de böleceği için bölücülüktür.

AKP ve MHP’nin “Türkiye’yi Kürtlerle genişleştme” projesi, Türkiye’yi bir ucu Irak ve Suriye’yle, bir ucu İran’la karşı karşıya getirecek bir yıkım projesidir. 

Dahası bu, Türklere ve Kürtlere demokrasi değil, daha otoriter rejim demektir!

Önce Irak ve Suriye Kürtleri

DEM’in İmralı heyetinden Ahmet Türk’ün şu sözleriyle AKP ve MHP’nin “Neo-Misakı Millicilik” trenine bindiğini önceki yazımda aktarmıştım: “Irak’a da gittim, Suriye’ye de gittim. Bütün Kürtlerin gözü Türkiye’de. Kendilerini hâlâ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Kürtler sadece Türklerle adil bir yaşam sürebilir, özgürleşir. Başka şansları da yok.” (Aytunç Erkin, Nefes, 4.1.2025)

Irak ve Suriye açısından bölücülük olan bu durumun gelecekte doğuracağı asıl tehlikeye de dikkat çekmiştim: Irak ve Suriye Kürtleriyle “genişleyen Türkiye”, “İran Kürtleri” ile daha da genişlemek isterse ne olacak? Tam da ABD’nin istediği gibi bir Türk-Fars savaşı mı?

DEM’lilerin soruma yanıtı fazlasıyla Misakı Millici! Şöyle diyorlar: “Misakı Milli sınırları Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyor, İran Kürtlerini kapsamıyor. Endişenize yer yok.”

Sonra İran Kürtleri

MHP’nin Türk milliyetçiliği ile DEM’in Kürt milliyetçiliği birleşince etkisini katlamış olmalı. Zira Ahmet Türk çıtayı yükseltmiş.

İsmail Saymaz’a konuşan Ahmet Türk sayı veriyor: ”Bugün Ortadoğu’da 50 milyonluk bir Kürt nüfusu var ve hepsinin yüzü Türkiye’ye dönük, kendilerini Türkiye’nin bir parçası olarak görüyorlar. Bunu kalıcı hale getirmek lazım.”

50 milyon diyerek, işe İran Kürtlerini de dahil etmişler. Hani Misakı Milli Irak ve Suriye Kürtlerini kapsıyordu? Hani Türk-Fars savaşı konusunda endişe etmeme gerek yoktu?

‘Siyasal Alevicilik’ kavramının hedefi

“Siyasal Alevicilik” kavramının da şu sıra dolaşıma sokulması tesadüf değil. Bu soruna eğilenler çoğunlukla meselenin Suriye boyutuna dikkat çekiyorlar, haklılar. Ama bir de ihmal edilmemesi gereken şu boyutu var ve yarın bu esas haline gelebilir: 

Erdoğan ve Bahçeli’nin Türk-Kürt birliği için işaret ettiği iki tarihsel dönem var: İlki Malazgirt, ikincisi de Yavuz Sultan Selim dönemi… 

Peki Yavuz Sultan Selim döneminin özelliği ne? İran coğrafyasındaki Safevi devletine karşı Osmanlı’nın Kürtlerle ittifakı. Türk Safevilere karşı Türk Osmanlıların Kürtlere ittifakı yani. Şu farkla: İran ve Doğu Anadolu’daki Şii-Alevi Türkmenlere karşı Sünni Türk- Sünni Kürt ittifakı!

Astana Platformu’na rağmen iktidar medyası, Suriye’de sürekli Alevi/Nusayri Esad ile Şii İran karşıtlığı yaptı. Şimdi İran’a, Şiiliğe, Nusayriliğe, Aleviliğe karşı Sünni Türk-Kürt ittifakı yapmayı ince ince işliyorlar.

Kimlik

Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Kürtlük alt kimliğim, Türklük üst kimliğim. Bu topraklardaki 24 farklı milliyet, cumhuriyet devrimiyle bir millete/ulusa dönüştük.

Kavimler, klanlar, milliyetler, milletler/uluslar… Tarihsel perspektiften bakıldığında hepsi değişken, oysa sınıflar ortaya çıktığından beri ve sınıflar ortadan kalkana kadar asıl olan kimlik, sınıfsal kimliktir.

Emperyalizm çağında, coğrafyamızı alt kimlikler üzerinden yeniden haritalamaya çalışmak, tüm kimliklerin aleyhine olacaktır. Tarihe not düşmek adına yazayım: Bundan en büyük acıyı çeken de ne yazık ki biz Kürtler oluruz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ocak 2025

, , , , , , ,

3 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın