Posts Tagged İran
İsrail’in İran’a saldırısının analizi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/10/2024
İsrail, üç dalga halinde 100’den fazla uçakla İran’daki 20 hedefi vurduğunu açıkladı. İran ise 100’den fazla uçağın ve 20 hedefin doğru olmadığını, 3 tesisin hedef alındığını ve 4 askerin öldüğünü açıkladı.
Bu resmi açıklamalar doğruysa, yani İsrail 100’den fazla uçakla saldırdıysa ve sonuç bu olduysa, ortada Tel Aviv için tam bir başarısızlık vardır. Nitekim Batı basınının yayınladığı görüntüler bile, İran’da ciddi bir hasarın olmadığını gösteriyor.
Soru işaretleri
Öte yandan İsrail’in açıkladığı çapta bir saldırı yapmış olması da pek olası görünmüyor. İsrail ile vurulan hedefler arasındaki mesafenin ortalama 1500 km olduğu, bu mesafe için uçaklara havada yakıt ikmali gerektiği ve saldırının 02.15 ile 06.30 saatleri arasında yapıldığı göz önüne alınırsa, Tel Aviv’in açıklamasının propagandadan ibaret olduğu anlaşılır.
Bu mesafeden saldırı yerine, ABD olanakları kullanılarak daha kısa bir mesafeden ve daha az uçakla saldırının düzenlenmiş olması, daha olası. ABD’nin olanakları ise bölgedeki üsleri de olabilir, Körfez yakınındaki uçak gemisi de…
İran Genelkurmay Başkanlığı, saldırının, “İran’a 100 km uzaklıktaki ABD kontrolündeki Irak bölgesinin kullanılarak” yapıldığını açıkladı. İsrail topraklarından Kuzey Irak’a uçuş için de yine hava sahası problemi başta problemler var. Dolayısıyla o bölgeye az sayıda uçak ya da pilot, daha geniş bir zamanda taşınmış da olabilir!
Pentagon sızıntısının anlamı
ABD, İsrail saldırısının nükleer ve petrol tesislerini kapsamamasını önemle istedi. Zira bu küresel ekonomiye de çok olumsuz etkileyecek bir tetikleme yapabilirdi.
İsrail ve İran’ın açıklamaları, hedef alınan yerlerin askeri tesisler olduğunu ortaya koyuyor. Buradan hareketle İsrail’in, ABD’nin çizdiği sınırlar içinde kalarak İran’a saldırabildiğini söyleyebiliriz.
Ancak bu sınırların da öyle kolayca kabul edilmediği anlaşılıyor. O noktada Washington ile ya da en azından Washington’daki bir kanat ile Tel Aviv arasında ciddi bir mücadele yaşandığı anlaşılıyor. Pentagon’dan sızdırılan İsrail’in kısmi saldırı planlarının, o mücadelenin bir yansıması ve Netanyahu hükümetine “çizilen sınırlar içinde kalması” için bir mesaj olduğu anlaşılıyor.
İsrail Ordu Radyosunun haberi
Öte yandan o zemindeki mücadelenin de bitmediği, sürdüğü görülüyor. İsrail’in İran’a saldırısından 24 saat sonra, İsrail Ordu Radyosu’nun yaptığı çu haber önemli: “ABD İran’a saldırmadı ama ABD Merkez Hava Kuvvetleri Komutanlığı uçaklarından oluşan bir filo, olası bir durumda, İsrailli pilotları kurtarmak için hazırlık yaptı.”
Kuşkusuz bu habere, İsrail’in kendisini zayıf gösteren bir açıklama olarak şaşırabiliriz. Ama amacın başka olduğu, Pentagon sızıntısına yanıt olduğu düşünülmelidir. Çünkü aslında bu haberle, İran’a ve dünyaya “ABD de işin içinde” denilmiş oluyor! Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, İsrail’in İran’a saldırısına, ABD’nin de katıldığını savundu.
Danışıklı dövüş değil kontrollü sınama
Saldırının çizilen sınır içinde yapılması, hatta üçüncü taraflarca İran’ın önden bilgilendirilmiş olabileceği gibi konular üzerinden, meseleyi “danışıklı dövüş” diye nitelemek doğru değil.
Zira şartlar uygun olsa, İsrail ABD’den, ABD de İsrail’den çok İran’ı vurmak ister, istiyor. Ama ABD’nin Irak’ı 2003’te vurduğu şartlar artık yok. ABD’nin “ya bendensiniz ya düşmanımsınız” diye meydan okuyabildiği bir dünya da artık yok. O nedenle taraflar kontrollü bir şekilde birbirlerini sınıyor.
İran’ın şimdi yeniden İsrail’e yanıt verip vermeyeceği de yine bu “kontrollü sınama” çerçevesinde belirlenecektir. Yani İran’ın İsrail’e yanıt verip vermeyeceği, İsrail’in yeniden ateşkes görüşmelerine dönüp dönmeyeceğine ve Lübnan’a saldırıyı sürdürüp sürdürmeyeceğine bağlı olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Ekim 2024
Erdoğan’ın oyun planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/10/2024
Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşarak başlattığı süreç, “Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısıyla sürüyor. Bu hamleler, “Bahçeli, ABD-İsrail’e karşı büyük oyun kurdu” diye pazarlanıyor; hatta “Bahçeli’nin büyük planına Erdoğan’ı da sürüklediği” iddia ediliyor.
Bahçeli’nin kurduğu bir oyun planı yok, kendisi ilk günden beri oyun planlarının küçük-büyük oyuncusu olabilmiştir sadece. “Mehmet Ali Güller” adlı Youtube kanalımdaki “Bahçeli’nin 16 sabıkası” başlıklı yayını izlerseniz, MHP liderinin hangi oyunlarda hangi rolleri aldığını ve birikmiş siyasi sabıkalarının listesini görebilirsiniz.
Burada da Bahçeli 17. siyasi sabıkasına imza atmaktadır. Ve bir oyun planı kuran değil, Erdoğan’ın oyun planında rol alan konumdadır.
Erdoğan’ın başkanlık sorunu
Erdoğan yeni bir oyun planı kuruyor, çünkü yeniden başkan seçilebilme sorunu var. Bu sorunun “sınırsız çözümü” yeni bir anayasa yapmaktan geçiyor. Yeni anayasayı kabul ettirebilmek için de DEM Partisi’nin oylarına ihtiyacı var.
Erdoğan’ın oyun planının içeride iki ayağı var: Birincisi DEM Partisi’ni devreye sokmak üzere zıttını, MHP’yi kullanmak; ikincisi de süreçlere meşruiyet kazandırabilmek için CHP’den yararlanabilmek. Dolayısıyla “normalleşme-yumuşama” süreci de nesnel olarak Erdoğan’ın oyun planını kolaşlaştıran bir boyuta sahip.
“Büyük Ortadoğu” sorunundan faydalanma
Olası geniş kamuoyu baskısına karşı içerideki bu süreci dışarısıyla ve “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemiyle dengelemeye çalışacaklar. Şöyle:
– İsrail’in Lübnan’a saldırıları sürüyor: Erdoğan bu nedenle yeniden “sığınmacı kartı” açtı. Geçen hafta Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Hem Suriye’den hem de Lübnan’dan yeni sığınmacılara kapılarının açık olduğunu” ilan etti.
– İsrail, konjonktürü fırsata çevirebilmek için Suriye’ye saldırılarını artırıyor, Golan’daki durumunu tahkim edecek bir düzenleme arayışında: İktidar bunun savaşı bölgeselleştirme potansiyeli olduğunu, İran’a da sıçrayabileceğini, dahası İsrail’in olası yanıtından sonra İran’ın bu kez savaşa girmek zorunda kalabileceğini, bunun da ABD’yle yeni bir işbirliği dönemini açabileceğini hesaplıyor. Bu durumun hem riskler hem de fırsatlar doğuracağı düşünülüyor: Risk, Türkiye’nin de bölgesel bir savaşın parçası olması, fırsat ise “ABD sponsorlu PYD devleti” sorununun “iki açılı” çözümü:
İki açılı “çözüm”
1) ABD’nin kökleri 1965’e kadar uzanan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla uyumlu çözüm: Bu çözüm ile Erdoğan’ın 22 yıllık “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefinin hayata geçeceği ve karşılığında siyasi konumunun pekişeceği varsayılıyor.
2) Öcalan’ın çıkışıyla PKK’nin kendini lağvettiği ama PYD olarak Suriye’de Türkiye tarafından kabul edildiği çözüm: Bu çözüm, Fırat’ın doğusundaki Kürdistan’a karşı Fırat’ın batısında Halep’e inen bir nüfuz bölgesinin paylaşılmasını içerecek.
Erdoğan’ın hedefi
Görüleceği üzere bu iki çözüm de Erdoğan’ın “sultanizm” rejimi için kısmi bir çözüm olsa da Türkiye için bir çözüm olmayacaktır ve tersine Türkiye’yi bölgede ciddi sorun haline getirecektir.
Dolayısıyla Erdoğan’ın hedefi Kürt sorununu çözmek ya da komşularla iyi ilişki geliştirerek bölgesel savaş riskini azaltmak değildir. Hedefi, Ortadoğu’da İsrail’in saldırganlığından ve ABD’nin müttefik ihtiyacından yararlanarak yeni toprak kazanmak ve bunu sultanlığını pekiştirmekte ve davasının bayrağını yükseltmekte kullanmaktır.
Elbette bunlar plan ve hayata geçmesini engelleyecek faktörler de yok değil!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2024
Açılımın üç sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/10/2024
Ankara kulislerinde en çok tartışılan konu: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM’lilere uzattığı el, yeni bir çözüm sürecine dönüşür mü?
Biz bu soruya, açılımın üç sorununu tartışarak katkı koymaya çalışalım.
1. Kürt sorununa mı çözüm?
Soru şu: Erdoğan Kürt sorununu çözmek için mi yeniden açılım yapıyor, yoksa iktidarını/başkanlığını sürdürebilmek için mi?
Bunu şu nedenle soruyoruz: Erdoğan Türkiye’de Kürt sorunu olmadığını da söyledi, olduğunu da… Olduğunu söylediğinde açılımcıydı, olmadığını söylediğinde açılımı kapatmıştı.
Bu durum, Erdoğan’ın açılım ihtiyacını ortaya koyuyor: Meselesi Kürtler ya da Kürt sorunu değil, meselesi iktidarını sürdürmek. İktidarını sürdürebilmek için de ya TBMM’nin seçim yenilemesi ya da yeni anayasanın kabulü gerekiyor. Sayısal nedenlerle, ikisi için de DEM’in desteği lazım.
Açıklamalarına bakılırsa, Kürtlerin siyasi partisinin de en azından bir bölümü, Erdoğan’ın iç politik ihtiyaçları üzerinden, kendi siyasi ajandasına kazanım oluşturabileceğini hesaplıyor.
2. Bölgesel durumdan yararlanma mı?
Devlet Bahçeli’nin DEM’lilere el uzatmasıyla başlayan bu süreç, kuşkusuz bölgedeki yeni durumla da ilgili.
İktidarın ilk açılımı ile iktidarın neo-Osmanlıcı çizgisi arasında bir ilişki vardı. Öyle ki iktidar hem “Lozan hemizettir” diyor ama hem de Misakı Millicilik yapıyordu. Yani Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil edilemeyen Musul-Halep hattını işaret ediyordu. Suriye’de Atlantik cephesiyle girilen “macera” bu nedenleydi. Suriye macerasından bir türlü çıkmamaları da bu nedenle…
İşte “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemi de bununla ilgilidir. İktidarın “stratejik derinlikçileri” Ortadoğu’da yeniden sınırlarının çizilebileceğini, Ankara’nın önüne yeniden “genişleme” fırsatı çıktığını, Erdoğan’ın yeniden “Küresel düzenin altında bir alt düzen” inşa etme olanağına kavuşabileceğini düşünüyor…
Suriye’yle normalleşmeye şartlar koyarak normalleşme eğilimini terketmeleri, Mavi Vatan doktrinini rafa kaldırarak Doğu Akdeniz’de geri adım atmaları, Yunanistan’la tavizli normalleşmeleri, Ukrayna-Rusya dengeciliğinde ağırlığı Ukrayna kefesine koymaları, ABD-İngiliz enerji devleriyle 10 yıllık anlaşmalar yapmaları, Rusya’ya uyguladıkları yeni yaptırım…
Ve en önemli iki yeni gelişme de şu: İran karşıtlığının artması ve İdlib merkezli bir hareketliliğin başlaması!
3. Birinci partiye tuzak mı?
Eski açılımda CHP, MHP’yle birlikte açılımın genel olarak karşısındaydı. Gerçi Erdoğan ilk açılımdan istediği sonuçların bazılarını elde etmişti ama sonuçların tamamına ulaşamamasında bir etken de buydu.
MHP artık Cumhur İttifakı’nda, üstelik yeni açılım için bizzat Bahçeli sahaya sürüldü; çünkü siyaseten Erdoğanizme yapışmak dışında şansı kalmadı.
Peki CHP? AKP ve MHP cephesinden gelen açıklamalar, Erdoğan’ın CHP’yi de açılıma bir şekilde monte etmek istedğine işaret ediyor. DEM de aynı görüşte. Nitekim DEM yönetimi açık açık CHP’nin de devreye girmesini istedi. Gerekçeleri kendileri açısından makul: AKP’ye güvenmedikleri yeni süreçte, CHP’nin sübap olabileceğini hesaplıyorlar.
Peki daha düne kadar CHP’yi “DEM’lenmekle” suçlayan AKP-MHP cephesi neden CHP’yi sürece katmak istiyor? Çünkü CHP artık birinci parti. AKP-MHP CHP’yi açılım süreci üzerinden yeni anayasa sürecine de dahil edebileceğini düşünüyor. Varsın CHP son tahlilde yeni anayasa kabulüne hayır desin, komisyonlarda bulunarak hazırlanmasına dahil olması Erdoğan için yeterli meşruiyeti sağlayacak nasılsa! Üstelik bu süreçte ulusalcıların tepkisi nedeniyle CHP’nin oyları da önemli oranda erimiş olacak! Erdoğan da bir taşla birkaç kuş vurmuş olacak…
Bakalım Erdoğan’a yine aynı fırsatı verecekler mi?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2024
TRT İsrail’i memnun edecek
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/10/2024
İktidarın bürokratlarından TRT Genel Müdürü Prof. Dr. Zahid Sobacı’nın sözleri, bir süredir sergilenen İran karşıtlığı çizgisinin son halkası oldu.
Prof. Dr. Sobacı, Bursa Uludağ Üniversitesi’nin akademik açılış yılı töreninde yaptığı konuşmada “Bu yılın sonunda TRT Farsça kanalını açacağız. İran’ı rahatsız etmek durumundayız” dedi. Üstelik AKP bürokratı, üstüne basa basa, “İran’ı rahatsız etmek durumundayız” sözünü iki kez tekrarladı.
Peki bir “devlet memuru”, komşu bir ülkeyi nasıl böyle hedef alabiliyor? Açık ki AKP İran karşıtlığını bir “parti devleti politikası” haline getirmeye çalışıyor.
İran’ı rahatsız eden, İsrail’i memnun eder
Türkiye’nin İran’ı rahatsız etmekte ne çıkarı var? İran Türkiye’nin Rusya’yla birlikte Astana Platformu’ndaki ortağı değil mi? İran Türkiye’nin diyalog partneri olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üyesi değil mi? İran, Türkiye’nin katılmak istediği BRICS’in üyesi değil mi? Türkiye İran’ı rahatsız ederek BRICS’e nasıl katılmayı düşünüyor acaba?
Diğer yandan İran bugün ABD ve İsrail’in hedefi değil mi? ABD destekli İsrail ile İran sahada çatışmıyor mu? Peki madem AKP’ye göre Türkiye de İsrail’in hedefi, o zaman İsrail’le çatışan İran’ı rahatsız etmekte hangi çıkar var?
Açıkça söyleyelim: Türkiye’nin İran’ı rahatsız etmesinden en çok ABD ve İsrail memnun olur! Tıpkı Türkiye’nin Esad karşıtlığından en çok ABD ve İsrail’in memnun olması ve Suriye’yle normalleşme olasılığından da en çok ABD ve İsrail’in rahatsız olması gibi…
Sadece bu iki denklem bile, Türkiye’nin nasıl bir dış politika izlemesi gerektiğini resmediyor.
AKP İran’dan neden rahatsız?
Ancak iktidarın dış politikasının temelinde Türkiye’nin çıkarları yok, mezhepçilik üzerinden bölgesel liderlik arayışı var. Zira Erdoğan’ın Ortadoğu liderliğini, Erdoğan’ın Türkiye’de iktidarını sürdürebilmesinin dayanağı görüyorlar.
AKP iktidarı İran’ı neden rahatsız etmek istiyor? Çünkü İran’ın İsrail’i vurarak Filistin meselesinin asıl sahiplenicisi olmasından memnun değiller. Çünkü Sünni Hamas’ın Şii İran’la işbirliğinden memnun değiller. Çünkü Hamas üzerinde asıl kendilerinin etkili olmasını istiyorlar. Çünkü İran’ın Suudi Arabistan ve Körfez ile normalleşmesinden memnun değiller. Çünkü Astana Platformu’ndaki işbirliğine rağmen aslında İran’ın Suriye’yle ortaklığından memnun değiller.
Ne yazık ki bu tablo, Güney Kafkasya’daki koridor sorunlarının da aşılmasını engelliyor. Oysa Astana Platformu’nun varlığı, Azerbaycan’ın 30 yıl sonra topraklarını kurtarmasını kolaylaştırıcı bir etki yapmıştı. Maalesef o etki sürdürülemiyor.
Beşinci kol mu aranıyor?
Peki TRT Farsça İran’ı nasıl rahatsız edecek? Zaten AKP’ye yakın medya sürekli İran karşıtı yayınlar yapıyor. Anımsayın, bu süreçte Nasrallah’ın MOSSAD ajanı olduğunu ileri sürdüler, İran’ın İsrail’le danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler, İsrail füzelerinin göstermelik atıldığını savundular vb.
Tüm bu akıldışı yayıncılık sürerken, TRT Farsça ile ek olarak ne yapmayı planlıyorlar? Türkiye’de Farsça televizyon izleyecek bir kitle olmadığına göre, Farsça yayının hedefi elbette İran halkı. Peki o yayınlarla İran nasıl rahatsız edilecek? İran halkı, etnik gruplar, İran devletine ve hükümetine karşı mı kışkırtılacak?
Bakınız bu işler son derece tehlikeli ve telafisi olmayan işlerdir. İsrail’in ABD-İran savaşı istediği şu şartlarda, değil Türkiye’nin TRT Farsça ile İran’ı rahatsız etmesi, tersine komşusuna saldırılmasını önleyecek bir stratejik hat izlemesi gerekir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ekim 2024
‘Beş yıl’ açılımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/10/2024
Türkiye’nin toplumsal ihtiyaçları nedeniyle şu anda yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, kaldı ki anayasanın dörtte üçü AKP tarafından zaten değiştirilmiş durumda.
Türkiye’nin idari ihtiyaçlar nedeniyle de yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, çünkü iktidar zaten anayasaya uymadan yönetiyor. Hatta bu yönüyle mevcut rejimi “anayasasız rejim” diye de niteyelebiliriz.
Bir tek Erdoğan’ın yeni anayasaya ihtiyacı var çünkü anayasaya aykırı şekilde üçüncü kez sürdürdüğü cumhurbaşkanlığını dördüncüye taşıyabilmesi, güçler dengesi nedeniyle mümkün değil; bu kez adaylığını “yasallığa” uydurmak zorunda.
Ancak Erdoğan’ın anayasayı değiştirecek gücü de yok, bunun için Cumhur Koalisyonunu genişletmeye çalışıyor. Peki nasıl?
Erdoğan’ın Bahçeli kartı
Erdoğan’ın iktidarını kabaca iki ayrı dönemde inceleyebiliriz: İlk dönemindeki müttefikleri FETÖ’ydü, PKK’ydi, liberallerdi. İkinci döneminde ise eski müttefiklerinin yerini milliyetçiler aldı. “Tekeden süt sağılmaz, Erdoğan’dan cumhurbaşkanı olmaz” diyen Bahçeli, Erdoğan’a rejim değiştirme ve tek adam olma yolunu açtı.
Ancak Erdoğan’ın milliyetçi müttefikleriyle birlikteki toplam gücü de yeni anayasaya yapmaya yetmiyor; hatta diğer sağ partilerden gelecek destek de…
Kısacası Erdoğan’ın DEM’e ihtiyacı var. Ama bu ihtiyaç ne zaman gündeme gelse “Erdoğan Kürtlerle ittifak yaparsa, bu kez milliyetçileri kaybeder” deniyordu. Oysa Erdoğan’ın yolunu açmak dışında siyasette başka şansı kalmamış bir Bahçeli var! Şimdi Erdoğan, Bahçeli’yi en olmaz denilen işte, PKK ile açılımda karta dönüştürmüş durumda.
Devlet açılımı
Önceki yazımızda “yeni anayasa tokalaşması” diye nitelediğimiz sürecin dinamikleri böyle. Dolayısıyla bu hamleyi “Devlet açılımı” olarak da isimlendirebiliriz. Şimdi ikinci adımı atıyorlar: Hem milliyetçi hem de muhafazakar tabanı ikna etme aşaması…
MHP’li yöneticiler, milliyetçi tabanı ısıtmak için “Terör Türkiye’nin enerjisini 40 yıl sömürdü. Türkiye yüzyılında bu meselenin çözülmesi önceliktir ” diye propagandaya soyundular.
Muhafazakâr taban için de şu propaganda yapılıyor: “Türkiye ile Suriye Kürtlerinin arasını İran bozdu, İran Kürtleri Esad karşıtı koalisyondan kopardı” denilip, “hazır İran İsrail baskısı altındayken, tablonun yeniden tersine çevrilebileceğini” savunuyorlar.
DEM’liler ise Erdoğan’ın yeni anayasa ihtiyacını siyasi ajandaları için fırsat görüyorlar, bu süreçten hangi kazanımları çıkarabileceklerini hesaplıyorlar.
Perinçek: Erdoğan-Bahçeli ikna edildi
Erdoğan’ın yukarıda özetlediğimiz iki dönemli siyasetinin ikinci döneminde iktidara dışarıdan destek veren Doğu Perinçek ise yeni tabloyu şöyle yorumluyor: “Erdoğan ve Bahçeli, ABD’nin Kürdistan projesine ikna edildi.”
Erdoğan bir projeye ikna edildiği için mi yoksa kendisine yeniden başkanlık yolu açacak yeni anayasa için mi Bahçeli üzerinden DEM’e el uzattı, elbette tartışılır ama en azından “Erdoğan iktidarının ABD ile savaştığı ve vatan savaşı verdiği” varsayımının geçersizliği görülmüş olmalı!
Erdoğanizmin tek prensibi var: İktidarı sürdürebilmek için herkesle müttefik olabilmek ve her projeye eklemlenebilmek. İşte “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemi de bu nedenledir. Erdoğan, İsrail tehdidi söylemi üzerinden hem sağ partileri koalisyona eklemleyecek, hem de İsrail-İran çarpışmasının Suriye’ye etkisi üzerinden Kürtlerle ittifak arayacak.
Erdoğan’ın oyun planı
Erdoğan’ın bu yeni oyun planı tutar mı? Mevcut tabloya göre tutması olası değil. Üstelik birinci parti durumundaki CHP’nin onay vermediği yeni anayasanın çıkması da mümkün değil.
Ama denir ya hani, “Osmanlı’da oyun çok” diye, “Yeni-Osmanlılarda da oyun çok” elbette. Erdoğan kürede ABD-Rusya, bölgede İsrail-İran cepheleşmelerinden faydalanarak içeride kendisine alan açabileceğini varsayıyor.
Kısacası Cumhuriyetçilerin uyanık, kararlı ve mücadeleci olması gereken günlere giriyoruz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ekim 2024
“İsrail’in hedefi Türkiye” mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/10/2024
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in Türk topraklarına göz diktiğini, hedefinin Türkiye olduğunu söyledi, TBMM tehdidi görüşmek üzere kapalı oturum yaptı.
İsrail Lübnan’ı, Suriye’yi, Suriye’deki İran’ı ve Rusya’yı aşıp da Türkiye’ye saldıracak kadar “güçlü” mü? Oysa daha iki ay önce Erdoğan “Karabağ’a girdiğimiz gibi İsrail’e de gireriz” dememiş miydi? İki ayda ne değişti? Erdoğan’ın iç siyasi ihtiyaçları değişti!
Dış politikayı iç siyaseti ayarlama konusu haline getiren Erdoğan, kendisine başkanlık yolu açacak yeni anayasa hedefi için, Cumhur Koalisyonunu genişletme peşinde. Bunun için de iki yol belirlemiş görünüyor: 1) İsrail tehdidi üzerinden TBMM’deki diğer sağ partileri koalisyona eklemlemek istiyor. 2) Bahçeli üzerinden DEM’le “yeni dönem açılımı” yapmak istiyor.
“Güçlü İsrail” propagandası!
Erdoğan’ın “İsrail’in hedefi Türkiye” açıklaması, herşeyden önce gerçekçi değil. Yukarıda da belirttiğimiz gibi İsrail’in aradaki engelleri de düzleyerek Türkiye’ye saldırabilmesi mümkün değil. (Bir cumhurbaşkanının, iç siyaset ihtiyacı ile ülkesini böyle saldırılacak zayıflıkta konumlandırması ise başlı başına üzerinde durulması gereken bir konu ne yazık ki.)
Öte yandan, İsrail’i olduğundan daha güçlü gösterebilmek, zaten bir İsrail propaganda stratejisidir. İsrail Ortadoğu’da kendisini savaş kaybetmeyen, istediği siyasi rakibini ortadan kaldırabilen, her ülkeyi vurabilecek bir büyük güç gibi göstermeye çalışıyor. ABD’nin tekelindeki Atlantik medyasının da desteğiyle, İsrail uzun yıllar boyunca bir “dokunulmazlık miti” inşa etti. Hamas 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı’yla, İran 13 Nisan 2024 ve 1 Ekim 2024’te 1200 kilometreden balistik füzeleriyle İsrail topraklarını vurarak, işte o dokunulmazlığı deldi.
Erdoğan ise “İsrail’in hedefi Türkiye” diyerek Tel Aviv propagandasını güçlendirmiş oluyor, tıpkı AKP medyasının “İsrail’in demir kubbesi İran füzelerini etkisizleştirdi” yayınları gibi…
Asıl tehdit ABD’den
Peki gerçek ne?
Gerçek şu: İsrail ABD değildir, ABD’nin Ortadoğu’daki siyasi üssüdür, ileri karakoludur. Dolayısıyla ABD projelerini İsrail projeleri gibi propaganda ederek İsrail’i güçlü göstermek, en azından ABD tehditlerini dolaylı da olsa perdelemek anlamına gelir.
Gerçek şu: Türkiye’ye tehditler İsrail’den değil ABD’den gelmektedir. ABD Türkiye’yi tehdit eden terör örgütlerinin ana sponsorudur, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Ege’de, hatta Karadeniz’de Türkiye’nin karşısındadır. ABD Türkiye’ye ekonomik operasyonlar düzenlemekte, ticari ambargo ve askeri yaptırımlar uygulamaktadır.
Gerçek şu: “İsrail’in hedefi Türkiye” değil ama İsrail’in bölgedeki politikalarının etkisi ve Netanyahu’nun iktidarını sürdürebilmek için savaşı bölgeselleştirmeye çalışması, diğer bölge ülkeleri gibi Türkiye için de tehdit oluşturuyor.
İki ayaklı strateji
Dolayısıyla “İsrail’in hedefiyiz” diyerek İsrail’i güçlü, Türkiye’yi “hedef alınabilir” zayıflıkta gösteren bu propagandanın son tahlilde Erdoğan’a bile bir yararı yoktur.
Yararlı olan, Türkiye’ye de tehdit oluşturacak bir bölgesel savaş riskini önleyecek çabalardır. Bunun için de iki ayaklı şu strateji izlenmelidir:
1) Türkiye, öncelikle İran başta bölge ülkeleriyle caydırıcı bir ittifak oluşturmalıdır.
2) ABD sponsorluğu yoksa, İsrail saldırganlığı da yoktur. Dolayısıyla Türkiye, ABD’nin sponsorluğunu kesmeyi zorlayacak adımlar atmalıdır: Kürecik Radarı’nı kapatmalı, İsrail’e askeri mühimmat taşınmasını sağlayan İncirlik uçuşlarını durdurmalı, Doğu Akdeniz’deki ABD savaş gemilerine lojistik desteği kesmeli ve İsrail’e dolaylı süren petrol akışını engellemelidir.
Hem bunları yapmayıp, hem de “İsrail bizi hedef alıyor” demek, en hafifinden Türkiye’nin birikimine haksızlıktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2024
İran’ın “ölçülü” yanıtı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/10/2024
İran, 13 Nisan’dan sonra 1 Ekim’de de doğrudan İsrail topraklarını füzelerle vurdu. İran’ın yanıtını, ABD ve İsrail’in durumunu ve Türkiye’nin tutumunu madde madde inceleyelim:
1) Tahran’ın yanıtı yine ölçülüydü: Hem İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun savaşı bölgeselleştirme tuzağına düşmeyecek ölçüde, hem İsrail’in dokunulmazlık efsanesini delecek ölçüde…
NATO tedrisatının sonuçları
2) Ancak Tahran’ın yanıtı yine ilki gibi Türkiye kamuoyunda farklı siyasal ajandalar çerçevesinde yorumlandı. Türkiye’de üç kesim İran karşıtlığında ittifak yapıyor: Sünni Siyasal İslamcı kesim, Kemalistlerin NATO’cu kanadı ve liberaller…
3) Sosyalistlerin büyük bir kesimi, antiemperyalist ve ezilen halklardan yana tutumları nedeniyle ABD-İsrail eksenine karşı direnen tüm kuvvetleri destekliyorlar. Kemalistlerin NATO’cu kanadı ile liberaller ise ABD-İsrail cephesinde konumlanıp, sosyalistleri “nasıl olur da dinci rejimlere, İslamcı örgütlere destek verirsiniz” diye suçlamaya kalkıyorlar.
4) Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın MOSSAD ajanı olduğunu iddia eden albayın, İran’ın İsrail’le danışıklı dövüştüğünü, İran füzelerinin havai fişek olduğunu iddia eden generallerin varlığı, NATO tedrisatının yıkımının aslında ne boyutta olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.
Propaganda savaşı
5) Bu çok cepheli savaş, aynı zamanda bir propaganda savaşıdır, kamuoyunu ve akılları hedef alır. Örneğin İran’ı Rusya’ya füze desteği veriyor diye suçlayan Atlantik cephesi, o füzeler İsrail’e atılınca “işe yaramadığını” propaganda ediyor.
6) Hamas lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesinden sonra İran’ın İsrail’e yanıt veremeyeceğini, İranlı mollaların “tavuk” ve “ördek” olduğunu iddia edenler, “İran İsrail’i vuramaz” diyenler, İran 1 Ekim akşamı füzelerini atınca, bu kez “İsrail’in demir kubbesi füzeleri önledi” diye propaganda yapmaya başladılar. Füzelerin bir bölümünün demir kubbeyi deldiği anlaşılınca, “ama boş tarlaya düştü” dediler. Askeri tesislere, havalimanlarına düştüğü anlaşılınca, “ama tahribat yaratmadı” dediler. Yarattığı anlaşılınca, “ama kimse ölmedi” dediler…
Pentagon’un saptaması
7) ABD ve İsrail için, İran’ın füze kapasitesi kendini ispatlamış durumdadır. Sesten yedi kat hızla 1200 km yol kat eden ve en önemlisi uyduyla yönlenebilen bu füzeler, mesajı alması gerekenlere vermiş görünüyor. Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, “İran’ın bir kapasitesi olduğu açık ve bunu doğrudan İsrail’e saldırmak için kullanmaya istekli olduklarını gösterdiler. Bu nedenle İsrail’in savunulması konusunda yakın istişarelere devam edeceğiz” dedi.
Pentagon’un da saptadığı gibi füzeler etkili oldu. Füzeler sivilleri değil, İsrail’in askeri ve güvenlik tesislerini hedef aldı. Batı basınında çıkan fotoğraflar, Tahran’ın istediği sonucu aldığına işaret ediyor. Unutulmamalı: Silahlı politika olarak savaşın temel hedefi çok insan öldürmek değil, düşmanının iradesini teslim almaktır.
Erdoğan’ın mesajının anlamı
8) İktidar cephesi “İsrail’in hedefinin İran olmadığını, asıl hedefinin Türkiye olduğunu” savunuyor. Bu sözler ya Sünni Siyasal İslamcılığın mezhepçi bakışı nedeniyle, ya İran-Hamas ilişkisinden duyulan rahatsızlık ve o ilişkiyi devralmak için ya da bölgedeki tabloyu fırsata çevirerek kendi “nüfuz bölgesi kurma ve genişletme faaliyetlerine“ gerekçe üretmek için söyleniyor olmalı…
9) Peki savaş bölgeselleşir mi? Elbette bu risk hâlâ var. Netanyahu iktidarını korumak, yargılandığı davalardan kurtulmak, 7 Ekim başarısızlığını kapatabilmek için savaşı bölgeselleştirmeye çalışmayı sürdürecek; 5 Kasım’da ABD’de yapılacak seçimi ve mevcut geçiş dönemini, kendisi için bir fırsat görüyor. İran ise Netanyahu’nun bu tuzağına düşmemek için Rusya’nın da işaret ettiği gibi “sorumlu ve kayda değer” bir tutum almayı sürdürüyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2024
Erdoğan’ın Hamas-Hizbullah ayrımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/09/2024
İsrail terör örgütü, Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’den sonra Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı da bir terörist saldırıyla öldürdü.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hizbullah’ın H’sini ve Nasrallah’ın N’sini söylemeden, Lübnan’a başsağlığı diledi. Oysa daha birkaç hafta önce Haniye için yas ilan etmişti.
Erdoğan’ın ikisi de İsrail’e karşı direnen örgütler olan Hamas ve Hizbullah arasında neden bir ayrım yaptığı ortada: Hamas Sünni, Hizbullah Şii.
AKP’nin psikolojik savaşı
Erdoğan’daki bu tutum, haliyle Erdoğan cephesine de yayılıyor. Örneğin AKP’ye yakın A Haber’de Em. Albay Coşkun Başbuğ, Nasrallah’ın MOSSAD’a çalıştığını iddia edebiliyor, Hizbullah yöneticileri için “satılmış kadro” diyebiliyor.
Başbuğ’un gerekçesi ne peki? Hizbullah, Nasrallah ve komutanları sayesinde İsrail’i cehenneme çevirmiyormuş! Çünkü Hizbullah’ın attığı füzeler havai fişek gösterisinden ibaretmiş! O zaman neden öldürülmüşler peki? Kullanım süreleri dolmuşmuş!
Albay rütbesine gelmiş biri, hepsi bir yana, Nasrallah liderliğindeki Hizbullah’ın İsrail’i 2006’da nasıl yenilgiye uğrattığını bilmiyor olamaz. Tüm bu psikolojik savaş argümanları, Erdoğancılığı, yani Sünni Siyasal İslamcılığı savunabilmek için…
Unutmadan; bu cephenin bir kesimi de Nasrallah’ın ölümünü kutlayan İdlib’de besledikleri cihatçı örgütlerdir.
Mezhepçilik ve İran karşıtlığı
Erdoğan cephesi, TV ve gazeteleri ile aylardır İran karşıtlığı yapıyor. İran’ın neden İsrail’e savaş açmadığını, neden İsrail topraklarına sürekli füze fırlatmadığını sorguluyorlar.
Bunları sorgulayanlar, daha düne kadar İsrail’le ticareti bile savunanlar oysa! Çünkü meseleleri İsrail karşıtlığından çok, Sünni Siyasal İslamcı bakışla, Şii İran’a karşı pozisyon almak!
İsrail’e mühimmat taşıyan ABD askeri uçaklarının İncirlik’i kullanmasına itiraz etmezler, İsrail’e istihbrat sağlayan Kürecik Radarı’nın kapatılmasını istemezler, İsrail’e destek için Doğu Akdeniz’e gelen ABD savaş gemisiyle tatbikat yapılmasına itiraz etmezler , İsrail’e destek için İzmir’e demirleyen ABD savaş gemisine karşı ses çıkarmazlar ama İran İsrail’i vurmuyor diye şikayet eder, Nasrallah’ı MOSSAD ajanı olmakla suçlamaya kalkarlar. ABD ve İsrail’e karşı mücadele diye de zincir kahve dükkanlarını basıp insanların elindeki kahveyi dökerler.
Kısacası kahve dükkanlarındaki antisiyonist, gazete manşetlerindeki antiemperyalist maskeleri İncirlik ve Kürecik tesislerine kadardır; orada ABD’nin müttefiki olurlar!
İsrail ABD-İran savaşı istiyor
İsrail, ABD’yi İran’a saldırtabilmek için uğraşıyor. İran’ı önce diplomatik temsilciliğini vurarak, ardından misafiri Haniye’yi öldürerek tahrik etti. Netanyahu’nun amacı ortada: İran saldıracak, ABD İsrail’i korumak zorunda kalacak ve ABD-İran savaşı çıkacak. Tahran bu tuzağa düşmemek için ölçülü yanıt verdi.
Netanyahu bu hedefe ulaşmak için şimdi de Hizbullah’a saldırıyor. Önce Hizbullah komutanlarının çağrı cihazlarını patlattı, ardından Nasrallah’ı öldürdü. Netanyahu’nun amacı yine aynı: Hizbullah ve İran saldıracak, ABD İsrail’i korumak zorunda kalacak ve ABD-İran savaşı çıkacak.
Bunu herkes görüyor ama Sünni Siyasal İslamcı iktidar, “İran neden İsrail’i vurmuyor” diye şikayet ediyor. Netanyahu’dan sonra İran’ın saldırmasını en çok isteyen kesim durumundalar.
Ölmeyi göze alanlar kazanır
Bölgesel savaş riskini görenler için tablo net. Örneğin Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “İsrail’in İran ve Hizbullah’ı tahrik etmeye çalıştığını”, “İran’ın sorumlu bir davranış sergilemeye devam ettiğini”, “bunun gerekli olduğunu ve kayda geçmesi gerektiğini” belirtiyor.
ABD-İsrail-İngiltere cephesine karşı mücadele uzun soluklu ve inişli çıkışlıdır. Kimse Haniye ve Nasrallah suikastlarıyla aldanmasın: Ölmeyi göze alanlar, öldürenleri en sonunda hep yener!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Eylül 2024
Kalkınma Yolu’nda Türkiye-Irak-İran
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/09/2024
İran, Türkiye ile Irak arasındaki Kalkınma Yolu projesine katılacak mı? Bu sorunun yanıtı hem bölgesel işbirliğinin derinleşmesine hem de Güney Kafkasya’daki yol problemlerinin çözümüne katkı yapacak.
Zira Azerbaycan ile Nahçıvan arasında oluşturulmaya çalışılan Zengezur Koridoru konusunda İran’ın endişeleri var. Tahran yönetimi “ulaşım yollarındaki engellerin ortadan kaldırılmasını” kategorik olarak destekliyor ancak bölgede “sınır değişikliği” oluşmasına ise itiraz ediyor.
Peki bir sınır değişikliği oluşturmadan, örneğin tünel yoluyla, hatta İran’ı da dahil ederek, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında bir bağlantı kurulmaz mı?
Bunu ayrıca tartışmamız gerekiyor ancak asıl konumuza, İran’ın Kalkınma Yolu’na katılıp katılmayacağı konusuna bakalım.
Irak davet etti, İran memnun
Irak, Kalkınma Yolu’na katılımı için İran’a davette bulundu. İran’ın Bağdat Büyükelçisi Muhammed Kazım Sadık, davet için Irak hükümetine teşekkür ederek Tahran’ın memnuniyetini aktardı: “Bölge ülkelerinin arasında ekonominin ve ticaretin büyümesine ve refahına katkıda bulunabilecek her türlü projeyi memnuniyetle karşılıyoruz.”
Büyükelçi Sadık, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pazeşkiyan’ın “bölge ülkelerinin demiryolu ve karayolu hatlarının birbirine bağlanmasının bir zorunluluk olduğu” görüşünü de aktardı.
Özetle İran yönetimi, Türkiye ve Irak’ın Kalkınma Yolu’na ilgi gösteriyor diyebiliriz.
MEHR’in işaret ettiği bağ
Bu haberi servis eden İran’ın MEHR haber ajansının Kalkınma Yolu ile ilgili değerlendirmesi önemli, çünkü “Kalkınma Yolu” ile “Kuşak ve Yol“ arasında bir bağ kuruyor. Ajans, Çin’in Pakistan’daki Gwadar Limanı’nı 2015 yılından beri işletiyor olmasının, Irak’ın jeopolitik önemini artırdığını vurgulayarak şöyle diyor:
“Çünkü Gwadar’a ulaşan Çin malları, Süveyş Kanalı’ndan geçerek deniz yoluyla Avrupa’ya ulaşmak yerine çok daha düşük maliyetle kısa sürede Avrupa’ya varacaktır.” (MEHR Haber Ajansı, 15.9.2024)
İşte bu gerçek, Türkiye ve Irak ile Çin’in ekonomik işbirliğini de daha derineleştirecektir.
Unutulmamlı: Haziran’da Çin’i ziyaret eden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Kalkınma Yolu ile Kuşak ve Yol’u entegre etmek istiyoruz” demişti.
Kuşak ve Yol ile kalkınma Yolu birleşecek
Bağdat’taki Kalkınma Yolu Projesi Konferansı’ndan hemen sonra Cumhuriyet’te yazdığım makalede, tam da buna dikkat çekmiştim:
”Kalkınma Yolu Projesi, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol ile aslında birbirini bütünleyen bir projedir. Kaldı ki Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşerek Körfez’e boşaldığı bölgedeki Büyük Fav Limanı, Çin’in işlettiği Pakistan’daki Gwadar Limanı’yla birlikte daha da önem kazanmaktadır.
“Şöyle ki, Gwadar Limanı, Çin’in Körfez’den aldığı petrolü ABD denetimindeki Malakka Boğazı’ndan geçirmesine gerek kalmadan, yoldan ve süreden tasarruf etmek için Pakistan üzerinden transfer ettiği adrestir. Petrol, buradan boru hattıyla Çin’in Sincan bölgesine ulaştırılmaktadır. (ABD’nin Uygur kışkırtmasının bir nedeni de budur.)
“Dolayısıyla şimdi Gwadar Limanı ile Büyük Fav Limanı ticarette bütünlük oluşturacak, Çin mallarının daha kısa bir yol üzerinden ve daha kısa bir sürede Avrupa’ya ulaştırılması sağlanacaktır.
“Yani Kuşak ve Yol ile Kalkınma Yolu birleşecek, Batı Asya’nın birlikte kazanmasının ve kalkınmasının yolu olarak Körfez bölgesi Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanacaktır.”
Akraba ülkeler
Başta değindiğimiz konuya dönersek…
Körfez’deki Fav Limanı ile Avrupa arasında Irak ve Türkiye topraklarından geçecek bu kara ve demiryolu projesi, önemli bir ticaret köprüsü olmanın dışında, bölge barışı için de önemli potansiyeller taşıyor.
Örneğin İran’ın Kalkınma Yolu’na katılması, sınır değişikliğine yol açmadan bulunabilecek çözüm üzerinden Zengezur Koridoru için de kolaylaştırıcı olacaktır.
Ve bitirirken belirtelim: İran Cumhurbaşkanı Pazeşkiyan ilk yurtdışı ziyaretini Irak’a yaptı ve ülkesinde düzenlediği ilk basın toplantısında, “Türkiye dostumuz, kardeşimiz ve akrabamızdır” diyerek yakın zamanda Türkiye’yi ziyaret edeceğini ifade etti.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
17 Eylül 2024
MOSSAD’ın AKPxCHP operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 08/08/2024
İsrail istihbaratçılığı CIA’nın, CIA istibaratçılığı da Nazi istihbaratçılığının üzerinde şekillenmiştir. Yani İsrail, emperyalist ABD’den, ABD de Nazilerden öğrenmiştir. Böylece kirlilikte birbirlerini aşmışlardır…
Bu mirasın günümüzdeki versiyonu şu: İsrail’in Tahran’da Hamas lideri İsmail Haniye’yi öldürmesi, İran’ı bir açmazda bırakıyor. Çünkü İsrail bu saldırısıyla İran’ı savaş tuzağına çekmeye çalışıyor. İran yanıt vermezse, İsrail öldürmüş ve kazanmış oluyor. İran yanıt verirse, İsrail onu savaş tuzağına çekerek ve ABD ile karşı karşıya getirerek yine kazanmış oluyor.
İran nisan ayında bu açmaza düşmemek için çok akıllıca hareket etmiş ve hem savaş çıkarmayacak küçüklükte ama hem de İsrail’in dokunulmazlığını delecek büyüklükte ölçülü bir yanıt vermişti. Ama o durumda da CIA ve MOSSAD ile bölge ülkelerindeki aparatları devreye girmiş; İran’ın doğru düzgün yanıt veremediğini, kağıttan kaplan olduğunu, acizlik gösterdiğini propaganda etmişti.
Katz’ın tuzağı
İsrail bu açmazlı-tuzaklı operasyonlarını sadece sahada İran’a değil, diplomaside de Türkiye’ye uyguluyor. Ve ne yazık ki amacına ulaşabiliyor. Ribbentrop’tan çok Goebbels’ten öğrendiği anlaşılan İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, üstelik aynı tuzağı iki kez kurarak istediği sonucu alabiliyor.
İlkinde Katz, CHP’li İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu mesajına ekleyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef aldı. Katz’ın istediği oldu ve sosyal medyada AKP’liler İmamoğlu’nu hedef aldı, İsrail’in Erdoğan’a karşı İmamoğlu’nu desteklediğini savundu, CHP’yi Filistin’in mücadelesinin karşısında gösteren yayınlar yaptı. İmamoğlu ise Katz’a, Erdoğan’ı da savunan bir yanıt vererek, tuzaktan kurtulmaya çalıştı.
Aynı tuzağa ikinci kez düşüldü
İlkinin başarılı olduğunu gören İsrail Dışişleri Bakanı Katz, göstere göstere aynı tuzağı ikinci kez kurdu. Bu sefer İmamoğlu’na ek olarak, Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ile CHP Gençlik Kolları’nın sosyal medya hesabını da ekleyip yine Erdoğan’ı hedef alan bir mesaj paylaştı.
Ve AKP, sırf CHP’ye karşı fırsat doğdu diye, aynı tuzağa bir daha atladı. AKP’li hesaplar yine sosyal medyada İmamoğlu ve Yavaş’ı İsrail’in “adamları” gibi gösteren yayınlar yaptılar, yine CHP’yi Filistin karşıtı gösteren propagandalara başvurdular. Daha vahimi bu kez AKP Gençlik Kolları da resmi olarak tuzağa atlayıp CHP Gençlik Kollarına karşı harekete geçti, mesajlar attı. Özetle sırf CHP’ye karşı fırsat diye İsrail’in istediğini yaptılar.
Sonuçta ne oldu peki? İsrail, muhalefet ile iktidarı istediği gibi karşı karşıya getirdi. İktidar, tuzağı fırsat görüp muhalefetin İsrailci olduğunu propaganda etmeye çalıştı. Muhalefet de tuzağa düşmemek için Erdoğan’ın arkasına dizildi.
AKP’nin mahkeme propagandası
Aslında gerçek ne peki? Birini anlatalım:
Güney Afrika, kimsenin yapmadığını, yapamadığını yaptı ve Gazze’de soykırım başladığında İsrail’i “soykırımcı” diye Uluslararası Adalet Divanı’na şikayet etti. İsrail Şubat 2023’te “mahkemeyi tanımadığını” açıkladı ama nafile. Mahkeme Ocak 2024’teki ilk ara kararında İsrail aleyhine kararlar aldı, devamı da geldi.
Kısacası “ABD’ye rağmen mahkeme bir şey yapamaz” denilirken, mahkeme çok kutupluluğun da rüzgarıyla önemli işlere imza atmaya başladı. Bunun üzerine AKP hükümeti mayıs ayında, “davaya müdahil oluyoruz” propagandasına geçti.
Hatta geçen ay Washington’da yapılan NATO zirvesi sırasında, Erdoğan basın toplantısında şunu bile söyledi: “İsrail’i Lahey Adalet Divanı’na Güney Afrika ile şikayet ettik.” (AA, 12.7.2024).
Doğru değildi, Güney Afrika tek başına şikayet etmişti ve Türkiye, aylar sonra davaya müdahil olma kararı almıştı. Daha doğrusu “müdahil oluyoruz” demişti ama olmamıştı! Çünkü, daha yeni, 3 Ağustos günü, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Cüneyt Yüksel, “Türkiye, İsrail’e karşı soykırım davasına müdahil olmak için resmi başvurusunu birkaç gün içinde yapacak” diyordu (AA, 3.8.2024).
Tabana “İsrail’i Güney Afrika’yla birlikte mahkemeye şikayet ettik” diyorlardı ama gerçekte aylardır davaya müdahil bile olmamışlardı. Ancak sonunda dün Lahey’de müdahillik başvurularını yapabildiler!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2024