Posts Tagged Öcalan
Öcalan’dan Erdoğan’a iki mesaj
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/11/2025
ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet el-Şara’yı 10 Kasım’da Beyaz Saray’da “ağırlamaya” hazırlanıyor.
Kuşkusuz Beyaz Saray’a kabul edilmek, ağır taleplerin masada olduğu anlamına geliyor. Nitekim aynı gün Washington’da İsrail-Suriye güvenlik görüşmelerinin beşincisi yapılacak. Trump Şara’dan yıl sonuna kadar İsrail’le normalleşmesini istiyor.
ABD, ağır taleplerini kabul ettirebilmek için “yaptırım” kartını kullanıyor. Washington BM Güvenlik Konseyi’nden ziyaret öncesinde HTŞ terör örgütü liderleri durumundaki Suriye Cumhurbaşkanı Şara ve Suriye İçişleri Bakanı Hattab’a uygulanan yaptırımları kaldırmasını istedi. ABD’nin talebi kabul edildi.
Şam’a ABD üssü
İsrail-Suriye normalleşmesi, ABD’nin inşa etmeye çalıştığı “yeni Ortadoğu düzeni” açısından kritik önemde. ABD’ye göre İsrail’in Suriye’yle normalleşmesi, Türkiye’yle normalleşmesinin de kolaylaştırıcısı olacak çünkü.
Öte yanda İsrail Suriye’de işgalci durumunda. Üstelik sadece daha önce işgal ettiği Golan Tepeleri ie sınırlı değil bu işgal. Beşar Esad’ın devrilmesini fırsat bilen İsrail, Suriye’nin güneyinde yeni yerler işgal etti. Aylar önce ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bu yeni işgal edilen toprakların 400 kilometrekareyi geçtiğini açıklamıştı. Bu topraklarda artık İsrail’in 10 adet askeri üssü de bulunuyor.
İşte ABD Şara’dan, bu işgale rağmen İsrail’le normalleşmesini istiyor. Haliyle bu Şara’yı içeri-dışarı dengesini gözetmeye zorluyor.
Yeni gelişme ise şu: ABD Şam’da Mezze Hava Üssüne askeri birlik konuşlandırarak yeni bir üs kuruyor. Üssün ABD için üç önemli hedefi olacak:
1) Üs, İsrail ile Suriye araasındaki saldırmazlığı denetleyecek.
2) İsrail’in talebiyle askerden arındırılmış Suriye’nin güney bölgesinin kontrolünü sağlayacak.
3) Şam yönetimini sürekli baskı altında tutacak.
Şara’ya SDG sopası
Şara’nın ABD ziyareti öncesinde bazı SDG komutanları uluslararası basına açıklamalar yaptılar. Bu söyleşilerde ana mesajın “Şam’la savaş kapıda” olduğu görülüyor.
Bu mesajlar bir yönüyle Beyaz Saray’da tavize zorlanacak Şara’ya “sopa” anlamına geliyor aslında, CENTCOM kaynaklı “YPG/SDG tehdidiyle Şara’ya şartları kabul ettirme” anlamına geliyor.
Suriye’nin idari yapısı konusunda Ankara ile Washington arasında görüş ayrılığı var. Ankara “üniter Suriye” istiyor ve İdlib’de destekleyerek cumhurbaşkanı olmasını sağladığı Şara’yı “üniter Suriye”ye zorluyor. Washington ise SDG’nin özerkliğini savunuyor. Bunu “Federasyon olmayan ama federasyona yakın Suriye” talebiyle formüle ediyor.
Bu çelişki, Türkiye’deki açılım sürecini etkileyen bir düğüm durumunda. Çünkü Öcalan Türkiye’deki “toprak/devlet, federasyon, hatta özerklik” taleplerinden vazgeçti ama Suriye’de “özerklik/devlet” istiyor.
‘Şara’yla değil Kobani’yle görüş’
Abdullah Öcalan, yeğeni ve DEM Parti Milletvekili Ömer Öcalan aracılığıyla, kritik dönemeçte olan Suriye konusunda Erdoğan’a, Bahçeli’ye ve Türk devletine iki temel mesaj verdi:
1) Suriye’nin iç işlerine karışma: “Suriye meselesi Suriye ile çözülmelidir. Türkiye devleti de Suriye’nin müstakil bir devlet olmasından kaynaklı olarak daha hassas yaklaşmalıdır. Oranın iç işlerine çok müdahil olmamalıdır.”
2) Şara’yla değil Kobani’yle görüş: “Eğer bir ilişki geliştirilecekse, orada Kürtlerin yetkilileri, siyasetçileri ve öncüleri vardır. Ahmet el-Şara’dan ziyade Mazlum Kobani ile görüşülebilir, İlham Ahmed ile görüşülebilir.” (Cumhuriyet, 7.11.2025)
Öcalan’ın Erdoğan’a bu iki mesajı, son tahlilde şu anlama gelir: PKK’nin Ankara’ya “barış/çözüm” şartı, Suriye’de SDG’nin özerkliğini tanımasıdır.
İktidar cephesinde yaşanan “Komisyon İmralı’ya gitmeli – gitmemeli” tartışmasını bu mesajlarla birlikte ele almak gerekir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Kasım 2025
Öcalan Demirtaş’ı neden istemedi?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/10/2025
Gazeteci Uğur Ergan’ın iddiasına göre Öcalan, İmralı’daki görüşmelerden birisinde, “Demirtaş’ın aktif şekilde devreye girmesi benim için de, iktidar için de, projenin devamı için de iyi sonuç vermez” demişti. (Halktv.com.tr, 10.10.2025). DEM Partisi iddiayı yalanladı, “Öcalan’la görüşmelerimizde hiçbir şekilde bu tarz bir değerlendirme yapılmamıştır” dedi.
Gazeteci Aytunç Erkin de, Öcalan’ın heyete “Demirtaş eleştirisi” yaptığını yazmıştı kısa süre önce. DEM’in yalanlamadığı o iddiaya göre Öcalan DEM heyetine şöyle demişti: “Selahattin zamanında ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demişti. Doğru değildi. Erdoğan’ı karşıya almalarına gerek yoktu.” (Nefes, 6.9.2025)
Erdoğan’ın ‘hesaplaşma’ beklentisi
Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişmenin olup olmadığı, kısa bir süre öncesine kadar iktidarın da konusuydu. Erdoğan hem önceki açılım sürecindeki tartışmalardan, hem de Hakan Fidan’ın o dönemki temaslarından, ortada bir çelişme olduğunu biliyordu. Bildiği için de, örneğin 12 Ocak 2022’deki TBMM Grup Toplantısında şöyle demişti: “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek. Onların da kendi içinde ayrı bir hesaplaşmaları var, bu hesaplaşmayı da yapacaklar.”
Yürütmenin başının, “Edirne’deki Demirtaş’ın, İmralı’daki Öcalan’a hesap vereceğini” belirtmesi, yani bir mahkumun bir başka mahkuma hesap vereceğini söyleyebilmesi, iktidarın ne derece hesaplaşma beklentisi içinde olduğunu gösteriyordu.
Öcalan’ın cumhurbaşkanı adayları
Öcalan ile Demirtaş arasında bir çelişme olduğu sır değil, yayınladıkları İmralı Notları’ndan biliyoruz.
Örneğin cumhurbaşkanlığı seçiminden önce 26 Haziran 2014’te yapılan Öcalan-HDP heyeti görüşmesinde, Öcalan “Cumhurbaşkanlığı meselesine gelelim, ne yaptınız” diye soruyor. Pervin Buldan “Demirtaş’ın isminin öne çıktığını” söylüyor. Öcalan itiraz ediyor, ”Bence çabanız Türk, Alevi gibi farklı bir aday profili üzerinde olmalıydı” diyor. Hatta itirazını gerekçelendirmek için “Hem HDP Genel Başkanı hem de cumhurbaşkanı adayı olursa parti işleri nasıl olacak” diye soruyor. Buldan, seçimin kısa bir süre sonra yapılacağından hareketle “Başkanım, zaten bir aylık süredir. Parti işleri aksamaz” diyor.
Öcalan, Sırrı Süreyya Önder’e dönerek “Sen ya da Ertuğrul (Kürkçü) olabilir misiniz?” diye soruyor. Önder, “ikimizin de üniversite diploması yok, o nedenle olamayız” diyor. Öcalan, Demirtaş yerine başkasının olmasında o kadar ısrarcı ki “Figen (Yüksekdağ) olabilir mi peki?” diye soruyor bu kez. Önder, onun da diplomasının olmadığını söylüyor. Öcalan bu sefer de “Ufuk Uras olabilir mi?” diye soruyor. Önder ona sol çevrelerden çok tepki olduğunu söylüyor. Öcalan yine ısrarcı, Gencay Gürsoy’un ismini ortaya atıyor. Araya giren İdris Baluken, Gürsoy’un yeterince kabul görmeyeceğini savunuyor.
Devlet yetkilisinin uyarısı
Asıl vahimi şurası. Öcalan çaresiz kalıp da “Yahu gerçekten de uygun kimse yok” deyince, “Devlet yetkilisi” araya giriyor ve şöyle diyor: “Efendim, bu konuda heyeti eleştirebiliriz, sanki çok iyi çalışmamışlar.”
Bunun üzerine Öcalan “isim konusunu burada belirleyemeyeceğiz. Yetkili organlarda tartışın” diyor, devamında da “Ekmeleddin gibi bir adayı biz de bulabilirdik” diyor. (İmralı Notları, s.336-337).
Ancak yeterli zaman yoktu. Bu görüşme 26 Haziran’da yapıldı, 30 Haziran’da Demirtaş, 1 Temmuz’da da Erdoğan adaylığını ilan etti, seçim 10 Ağustos’ta yapıldı.
İmamoğlu-Demirtaş ittifakı
Demirtaş’ın ismine itirazın asıl sahibinin Öcalan’dan ziyade “devlet yetkilisi”, dolayısıyla AKP olduğu anlaşılıyor. Nitekim Demirtaşlı HDP’nin oy potansiyeli, bir yıl sonraki 7 Haziran 2015 seçiminde yüzde 13,1 ile ortaya çıkıyor ve AKP’nin tek başına iktidar olmasının önündeki engellerden birine dönüşüyor. Öncesinde, 17 Mart 2015’te de Demirtaş’ın Erdoğan’a “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı vardı.
Sonuç olarak HDP kimin müttefiki olacak; iktidarın mı, ana muhalefetin mi? Mesele budur. Sarayın en büyük endişesinin “İmamoğlu-Demirtaş ittifakı” potansiyeli olduğu biliniyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Ekim 2025
Ne yapmalı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/10/2025
TBMM Resepsiyonu fotoğraflarına özne yapılan kimi muhalefet partisi liderleri, o fotoğrafların hâlâ konuşuluyor olması nedeniyle ana muhalefet partisi “çevresini” suçluyor ama fotoğrafların gündemde kalmasına doğrudan iktidar katkı yaptı.
Erdoğan hem Azerbaycan dönüşünde ”uçağa akredite gazetecilere” yaptığı açıklamalarda hem de grup toplantısındaki konuşmasının önemli bir bölümünde o fotoğraflara değindi ve şu mesajı verdi: ”Resepsiyonda çekilen fotoğraf karesine gelirsek. O kare, gerçek Türkiye fotoğrafıdır.” (AA, 8.10.2025)
İşte o resepsiyonun da, o fotoğraflar için muhalefet liderlerinin odaya çağrılmasının da esas hedefi buydu. Erdoğan, “Erdoğan merkezli bir siyaset fotoğrafı” vermek istedi.
Fotoğrafların üç mesajı
O fotoğrafların iki iç politika mesajı var: İlki, ABD’den “Trump’ın verdiği meşruiyet” açıklamasıyla eli zayıf dönen Erdoğan, CHP’ye “TBMM meşruiyetini” göstermek istedi. İkincisi de CHP’yi yalnızlaştırma amacıyla diğer muhalefet partilerine bir çağrı yapmış oldu.
Bana kalırsa o fotoğrafların üçüncü olarak, bir de dış politika mesajı var. ABD Büyükelçisi Barrack’ın ifadesiyle “Trump’ın meşruiyet verdiği”, Trump’ın ifadesiyle “hileli seçimleri iyi bilir” dediği Erdoğan, Beyaz Saray’a “kendi meşruiyetini” bu fotoğraflarla göstererek, “elim zayıf değil” mesajı vermek istedi.
Erdoğan’ın ajandası
Erdoğan açıkça eski AKP’lilere, eski MHP’lilere ve DEM’lilere “ittifak” çağrısı yaptı o fotoğraflarla. Ajandayı bazı AKP’liler açıkladı zaten: 2026’de yeni anayasa, 2027’de seçim.
Erdoğan’ın bu ajanda için DEM’li milletvekillerinin oylarına ihtiyacı var. Yeniden açılım başlatmalarının nedenlerinden biri de buydu.
Nitekim Erdoğan grup toplantısında yeni anayasa hedefini ortaya koydu ve çıkarılmasında “bu dönemki parlamentodan umutlu olduğunu” söyledi, “milli meselelerde sağlayacağımız geniş uzlaşmalarla meclisin yeni yasama yılını en verimli şekilde değerlendireceğiz” dedi. (AA, 8.10.2025)
Erdoğan’ın “DEM’le gelecekte neler yapabileceklerine” dair uçaktaki mesajı da bu bakımdan anlamlıydı: “DEM Grubuyla da orada bir araya geldik, sohbetlerimiz oldu. Bu sohbetlerin dışında da geleceğe yönelik neler yapılabilir? Bunları konuşma, görüşme fırsatımız oldu. Bundan sonrası da inşallah hayır olur diye düşünüyorum.” (AA, 8.10.2025)
TBMM’deki slogan
DEM de bu durumu fırsata çevirmeye çalışarak, işi TBMM Grup Toplantısında Öcalan için slogan attırmaya kadar götürdü ve açık açık “Öcalan’ın özgürlüğünü” esas gündem haline getirdi.
İktidar cephesinden kimi isimler slogan attırılması nedeniyle DEM’i suçluyor. Oysa DEM’lilerin “Biji Serok Apo” sloganı, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin Öcalan için kullandığı “kurucu önder” sıfatının tamamlayanıdır. Sloganın TBMM grup toplantısında atılması da Bahçeli’nin “Öcalan gelsin TBMM’de (DEM grup toplantısında) konuşsun” çağrısına uygundur.
Nitekim Bahçeli de yine “kurucu önder Öcalan”ı övdüğü, kurucu parti CHP’ye vurduğu bir MHP grup toplantısı yaptı. “Eğmeden, bükmeden söylemeliyim ki PKK’nın kurucu önderliği elini taşın altına koymuştur“ diyen Bahçeli, TBMM’deki açılım komisyonunun İmralı’da Öcalan’la yüzyüze görüşmesini istedi, “bunda çekinecek bir husus görmüyorum” dedi. (Cumhuriyet, 7.10.2025)
Cumhuriyet’i yaşatmak
Tablo ortada. İktidar cephesi açıkça kozlarını ortaya koyuyor. Mesele muhalefetin ne yapacağıdır.
Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun 6 Ekim’de köşesinde ortaya koyduğu şu üçlü formül, tartışılmalıdır: “CHP’yi destekle, laikliği ve Cumhuriyetçiliği savun, sosyalist hareketi inşa et.”
Tartışalım ama bugün bitirirken bir de şu görevimizi ekleyelim: Cumhuriyet gazetesini yaşatmak!
Evet, Cumhuriyet gazetesi bizi, sizi, hepimizi, tüm Cumhuriyetçileri dayanışmaya çağırıyor. Baskı ve ekonomik abluka altındaki Cumhuriyeti dayanışarak, imeceyle yaşatmak, hepimizin görevidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ekim 2025
Öcalan aktif siyasete hazırlanıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/08/2025
Öcalan’ın “PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme” çağrısında bulunduğu 27 Şubat 2025 tarihli açıklamasının Kürtler açısından en önemli mesajı şuydu: “Ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olmamaktadır.”
Peki vazgeçilen ayrı devlet, federasyon, idari özerklik hatta kültürel özerklik yerine ne önerdi Öcalan? “Devlet ve toplumla bütünleşme” dedi.
PKK’nin silah bırakması, kendini feshetmesi, ayrı devletten, federasyondan, idari özerklikten, kültürel özerklikten vazgeçmesi ve “devlet ve toplumla bütünleşmek” istemesi, elbette çok çok olumlu bir gelişmedir.
Peki “demokratik entegrasyon” dedikleri bu “devlet ve toplumla bütünleşme” nasıl gerçekleşecek?
Demokratik entegrasyondan kim ne anlıyor?
Bir kere demokratik entegrasyonun aktörler tarafından aynı şekilde anlaşılmadığı görülüyor. Örneğin PKK yöneticilerinden Helin Ümit’e göre “demokratik entegrasyon, kolektif hakların tanınması” anlamına geliyor.
Oysa “kolektif hakların tanınması”, bütünleşmeden ziyade “ayrı olarak tanınmaya” işaret ediyor. Diğer PKK ve DEM aktörleri de “demokratik entegrasyonu”, kendi bakış açılarına göre formüle ediyorlar. Ve çoğu, meseleyi Öcalan’ın 27 Şubat’ta ortaya koyduğu “devlet ve toplumla bütünleşme” perspektifinin çok dışında anlamış görünüyor.
Peki sorun gerçekten de takipçilerinin Öcalan’ı anlama sorunu mu acaba? Yoksa “demokratik entegrasyon”, sürecin ilerleyebilmesi için muğlak bırakılmaya çalışılan bir konu mu aslında?
Öcalan’ın Londra örneği
30 Mayıs tarihli “düzeltilmeden” sızdırılmış İmralı notları, konuya bir ölçüde açıklık getiriyor.
DEM heyetinin de kafası karışmış olmalı ki Öcalan’a soruyorlar: “Yani entegrasyon öz yönetime dayanıyor, değil mi?”
Öcalan’ın yanıtı şöyle: “Demokratik kurumlaşmaya dayalı. Kurumlar demokratik olacak. Sempatizanlarımız hangi kurumlaşmada yer alırlarsa mutlak güç olurlar. Kayyum atama, asla olmaz. (…) Londra belediyesi seçimle geliyor. Güvenliği ve her şeyi belediye başkanlığına bağlıdır. İskoçya örneğini verelim. Yerel meclis, milli takımı ve birçok özgün mekanizması var ama 300 yıldır Britanya ile birlikte yaşıyor.”
Görüldüğü üzere Öcalan’ın 30 Mayıs’ta örneklerle anlattığı türden entegrasyon/bütünleşme ile 27 Şubat’ta söylediği çok farklı.
Özerklik değil yerel demokrasi
Mesele bu zaten. Sürecin her iki tarafı, AKP-MHP tarafı da PKK-DEM tarafı da “örtük amaçlara” sahip, her iki taraf da “perdeleme” yapıyor ve her iki taraf da şeffaflıktan uzak. Süreci, tıpkı öncekiler gibi, hendek savaşı benzeri daha kötü sonuçlara gebe bırakma potansiyeli de işte buradan kaynaklanıyor: Tarafların örtük hedefleri.
Örneğin Öcalan düzeltilmeden sızdırılmış 21 Nisan tarihli İmralı notunda aynen şöyle söylüyor: “Burada strateji şu olmalı: Türkiye federasyondan çok çekiniyor. Bilerek özerklik demiyorum, yerel demokrasi diyorum. Ama bu da dünyanın her tarafında özerkliktir. Londra örneği böyledir, önemlidir. Seçilen belediye başkanı dışında ayrıca vali yoktur. Yerel polis, yerel yapılar belediyeye bağlıdır.”
Devam ediyor Öcalan meseleyi açmaya: “Yeni paradigma böyle şekilleniyor. Federasyonla vb. ilgisi yok. Bunun demokratik toplumun sınırlarıyla alakası var. Topluma alan tanıyacağız. Hem yasalarda hem anayasada sıkı ifadesi olacak.”
Bahçeli ve Öcalan
Şu günlerde çok tartıştığımız TBMM Komisyonunun da esas amacının ne olması gerektiğini 30 Mayıs’ta belirtmiş Öcalan: “Bahçeli dedi ki ’Gelsin Meclis’te konuşsun, DEM Parti’ye önderlik etsin. Umut hakkı uygulansın’ Bunları gözeterek komisyon çalışması başlatılsın.”
Yani Öcalan doğrudan Meclis’te siyaset yapmaya hazırlanıyor. Zaten yine bu görüşmede yeni parti kuracağını da söylüyor: “DEM’i de yeni bir kongreye götüreceğim. Demokratik Cumhuriyet Partisi çerçevesinde örgütleyeceğim.”
Kısacası, yola Necip Fazıl toplantılarında birlikte başlayanlar, yolu birlikte tamamlama niyetindeler özetle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ağustos 2025
Açılımın zayıf karnı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/07/2025
Öncekinde, açılımın zayıf karnı “Suriye’nin kuzeyi”ydi. O açılımın kesintiye uğramasının nedenlerinin başında, Erdoğan ile Öcalan’ın bu konudaki restleşmesi geliyordu. Anımsayalım:
Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Erdoğan’la görüşmelerini iletiyordu Öcalan’a. Şöyle demişti Erdoğan o zamanki İmralı heyetine: “Tek bir kırmızı çizgim var. O da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.”
Sırrı Süreyya Önder bunu iletince, Öcalan da şu yanıtı veriyordu: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle. Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir” (İmralı Notları, s.179).
Paralel süreç isteniyor
Bu konu şimdiki açılımın da zayıf karnı. Zira AKP-MHP tarafı ile PKK-DEM tarafının bu konuda farklı yaklaşımları var. ABD ise iki farklı yaklaşımı uzlaştırma arayışında. O nedenle ABD’nin stratejik düzlemde hedeflediği ile süreç ilerleyebilsin diye taktik düzlemde savunduğu şu aşamada tam örtüşmüyor.
Somutlayalım: PKK Türkiye’de zaten yoktu, Irak’taki varlığının da önemli bir kısmını geçen yıllar içerisinde Suriye’ye transfer etmişti. Tamam, Irak’taki PKK silah bırakıyor ama ya Suriye’deki PKK? Gerçi Ankara, memnuniyet açıkladığı 10 Mart tarihli HTŞ-SDG anlaşması nedeniyle “PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG/SDG” tezinden bir oranda geri adım attı ancak o anlaşmanın hayata geçmesinin gecikmesi, Ankara açısından sıkıntıya dönüşüyor.
PKK’nin Türkiye’de siyasete entegrasyonu süreci ile SDG’nin Suriye’de devlete ve orduya entegrasyonu sürecinin paralel yürütülmesi isteniyor. AKP-MHP ittifakı, Türkiye’de ilerleme yaşanırken, Suriye’de yaşanmamasını, bir taktik tuzak olarak görüyor.
Entegrasyondan kim, ne anlıyor?
10 Mart anlaşmasının maddeleri, tıpkı Öcalan’ın 27 Şubat tarihli silah bırakma çağrısındaki gibi muğlaklık içeriyor. PKK silah bırakacak ve “demokratik entegrasyon” sağlanacak. Peki nedir demokratik entegrasyon? Belli değil. Ankara’da “bireylerin Türkiye’yle bütünleşmesi” diye anlaşılıyor oysa örneğin PKK yöneticilerinden Helin Ümit’e göre “demokratik entegrasyon, kolektif hakların tanınması” anlamına geliyor.
Benzer durum Suriye’de de yaşanıyor. Ankara, SDG’nin bireyler halinde orduya entegrasyonunu savunuyor. SDG ise blok halinde, kendi bölgesinde orduya entegre olmayı, yani bir anlamda “Kürt tümeni” olarak Suriye ordusunun parçası olmayı istiyor.
Bu farklılık nedeniyle Suriye’deki süreç ilerlemiyor. ABD Büyükelçisi Barrack’ın ”Şara hükümeti, azınlıkları iktidar yapısına entegre etme konusunda ‘daha hızlı ve daha kapsayıcı’ olmayı düşünmeli” uyarısı, işte bu çelişmeyi uzlaştırma amacını ortaya koyuyor.
‘SDG’ye 30 gün süre’ iddiası
Tam bu süreçte dikkat çeken bir iddia ortaya atıldı. Middle East Eye haber sitesinden Ragıp Soylu’nun haberine göre; Türkiye ve ABD yetkilileri, geçen hafta Suriye’de yapılan bir toplantıda, SDG’ye Suriye ordusuna katılması için 30 gün süre verdi (middleeasteye.net, 21.7.2025).
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Bölünme dışında ne talebiniz varsa yapın. Ama Suriye’yi bölmeye giderseniz müdahale ederiz” uyarısı, bu iddiayla uyumlu görünüyor (AA, 22.7.2025).
Diğer yandan Ragıp Soylu’nun haberinde ilginç bir konu daha var: “Şam hükümeti, SDG’nin tamamen kadınlardan oluşan silahlı alt gruplarından YPJ’yi ise kendi saflarına katmaya hevesli değil.”
Yeni rejimin kadınlara bakışı, acaba bu konuda taktik bir uzlaşma farsatı mı doğurdu? Kadınlardan oluşan YPJ’nin blok halinde Suriye’nin kuzeydoğusunda kalması ama erkeklerin Suriye ordusuna dağınık bir şekilde entegrasyonunda mı uzlaşılacak?
Öcalan’ın o sözleri
Evet, Suriye’nin kuzeydoğusu, açılımın zayıf karnı.
Şu haber bile bu konunun ne derece kritik olduğunu ortaya koyuyor: “Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan, ağabeyinin ’Rojava’da Kürtler asla silah bırakamaz” dediğini söyledi. Mehmet Öcalan’ın konuşmasının ardından DEM Parti İmralı Heyeti, ’İmralı Adası’nda yapılan tüm görüşmeler heyetimizin katılımıyla gerçekleşmiştir. Diğer tüm iddialar gerçeği yansıtmamaktadır’ açıklaması yaptı” (Cumhuriyet, 14.7.2025).
Not: 17. Uluslararası Arguvan Türkü Festivali kapsamında düzenlenen “Toplumsal Barış” konulu panelde konuşmacıyım. Bu vesileyle birkaç gün Arguvan’daki köyümde olacağım için cumartesi ve pazartesi günleri yazım olmayacak. Anlayışınız için teşekkürler.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Temmuz 2024
Devlet-PKK barışı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/07/2025
Türk basınının önemli bir kısmında olay şöyle resmedildi: 1984’te, Eruh-Şemdinli baskınlarıyla terör saldırılarına başlayan PKK, 11 Temmuz’da silah bırakarak “Türk-Kürt barışının” önünü açtı!
Oysa bu doğru değil.
Resmi devlet belgelerinde de sıkça yapıldığı üzere PKK’yi 1984’e pozisyonlamak, PKK’nin 1984 öncesinde, özellikle 70’lerin ikinci yarısında Türkiye’nin doğusunda Türk ve Kürt sosyalistleri katletmesini, bölgeden sosyalist örgütleri tasfiye etmesini perdelemek anlamına geliyor.
Bugünü “Türk-Kürt barışı” diye sunmak ise ilkinden daha vahim bir hataya neden oluyor. Türk ile Kürt savaşmadı ki barışsın! Yarım yüzyıl süren teröre rağmen, aynı şehirdeki, aynı mahalledeki, aynı apartmandaki Türk ile Kürt birbirine düşman olmadı. (Dünyada daha azıyla iç savaş yaşanmış ülkeler var.)
Dolayısıyla bu bir Türk-Kürt barışı değildir, devlet-PKK barışıdır.
Öcalan’ın 2013’teki talimatı
30 PKK’linin silah bırakması ve devamında 30 kişilik gruplar halinde sıra sıra diğerlerinin de silah bırakacak olması, meselenin esası açısından bir anlam ifade etmiyor. Zira PKK’nin ana gövdesi, geride kalan yıllar içinde adım adım Suriye’ye geçti; PKK PYD/YPG’leşti, SDG’leşti.
Öcalan, önceki açılım sürecinde, 2013’te, Türk devlet yetkilisinin önünde, Sırrı Süreyya Önder’le talimat iletiyor Kandil’e. “Artık asıl mücadele alanı Suriye’nin kuzeyidir” diyor Öcalan, “örgüt oraya geçsin” diyor…
Ve Sırrı Süreyya Önder, daha sonraki bir görüşmede talimatın sonucunu aktarıyor Öcalan’a: “Sizin Suriye hakkında serzenişlerinizi Kandil’le paylaştık. (…) Şu anda on bin, on beş bin arasında bir gücün orada bulunduğunu, bunu çok kısa bir zaman içerisinde yirmi binli rakamlara doğru evirebileceklerini aktardılar.”
Öcalan yanıt olarak şöyle diyor: “Otuz bin de olabilir, kırk bin de olabilir.” (Abdullah Öcalan, İmralı Notları, s.68).
Ve oluyor. 70 bin kişilik bir güçten bahsediyor Öcalan aylar sonraki bir başka görüşmede.
Erdoğan ve Öcalan’ın kırmızı çizgileri
Kaldı ki o açılımın kesintiye uğramasının nedeni de esas olarak Suriye’nin kuzeyidir. Yine devlet yetkilisinin önünde yapılan heyet-Öcalan görüşmelerinden aktarayım.
Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Erdoğan’la görüşmelerini iletiyor Öcalan’a. Şöyle demiş Erdoğan: “Tek bir kırmızı çizgim var. O da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.”
Öcalan’ın yanıtı ise şöyle: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle. Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir.” (İmralı Notları, s.179)
Bu durumda sormamız gerekiyor: İdlib’de ABD ve Türkiye destekli gruplar, 27 Ekim’de başlayacakları Şam’a yürüyüşün son hazırlıklarını yaparken, ve Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerle tokalaşıp ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek bu süreci başlatırken, Erdoğan mı yoksa Öcalan mı kırmızı çizgisinden taviz veriyordu?
Perdenin arkası
Evet, PKK’nin silah bırakmasına elbette aklı başında hiç kimse itiraz edemez. Ama perdenin önünde gösterilenle yetinmeyip, perdenin arkasında aslında ne olduğunu sorgulamak geleceğimiz açısından, Türk-Kürt birliği açısından çok önemlidir. Üç gün önce “siyaset yapan HDP/DEM’e” bile tahammül edemeyen, partilerini kapatmaya çalışan, milletvekillerini TBMM’den kovmak isteyen Cumhur İttifakı ne oldu da üç gün sonra 180 derece pozisyon değiştirdi? Bunu sorgulamak, her açılımdan sonra ortaya çıkan yeni “düşmanlıkları” önlemenin gereklerindendir.
Dış gelişmeleri içeride kullanarak iktidarını sağlamlaştıranların ve bunu yeni müttefiklerle devleti ve rejimi dönüştürmekte kullananların hesaplarını çözümleyebilmektir esas olan. Bu nedenle bu yazıyı, lütfen “Yeni Ortadoğu için yeni PKK” başlıklı önceki yazımla birlikte okuyunuz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Temmuz 2025
Yeni Ortadoğu için yeni PKK
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/07/2025
Türkiye ve komşularında, Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecek önemde görüşmelerin yapıldığı zorlu bir hafta yaşanıyor: Suriye’de ABD ve Fransa’nın gözetiminde Şam ile SDG/YPG görüşmesi, Lübnan’da ABD Büyükelçisi Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma görüşmeleri, Türkiye’de Öcalan’ın mesajı ve açılım görüşmeleri, Irak’ın kuzeyinde PKK’nin silah bırakma töreni…
Dört ülkede yaşanan bu gelişmelerin hepsi birbiriyle ilgili, ABD’nin yürütücülüğünde ilerliyor ve aslında merkezinde İsrail var.
ABD ve Fransa var, Türkiye yok
ABD, 10 Mart’ta Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara ile SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi’yi masaya oturtmuş ve bir anlaşma imzalatmıştı. 26 Nisan’da ise PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ile Barzanilerin Suriye kolu ENKS “Kürt Ulusal Konferansı”nı toplamış ve birlikte “ademi merkeziyetçi bir bölge” hedefi belirlemişlerdi.
İşte bu gelişmenin ardından Şam ile SDG yeniden masaya oturdu dün: Suriye Cumhurbaşkanı Şara başkanlığındaki heyetin karşısında, SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi dışında, örgütün Dışilişkiler Eş başkanı İlham Ahmed, Kuzey ve Doğu Suriye Temsilciliği Eş Sözcüleri Foza Yusif ve Abid Hamid Mihbaş yer aldı.
Taraflar arasındaki müzakere, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Fransa’nın Suriye Özel Temsilcisi Jean-Baptiste Febvre gözetiminde yapıldı.
Peki taraflar Suriye’de 2. perdeye neden ihtiyaç duydular? Çünkü SDG 10 Mart anlaşmasının bazı maddelerinde değişiklik istedi, ABD de o değişiklikleri onayladı.
Öcalan’ın mesajı ve silah bırakma
Suriye’de bu görüşme olurken, aynı gün Öcalan’ın yedi dakikalık görüntülü mesajı servis edildi. PKK’ye yine silah bırakma talimatı veren Öcalan “Son günlerde bölgede yaşanan gelişmeler, attığımız bu tarihi adımın önemini ve aciliyetini açıkça teyit ediyor” dedi.
Öcalan’ın bu açıklamasının servis edilmesinden önce DEM heyeti önce Öcalan’la, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüştü.
Türkiye’de bu görüşmeler yapılırken, Irak’ın kuzeyinde de PKK’nin silah bırakma töreni için hazırlık yapılıyordu. DEM Parti, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de bir grup PKK’linin silah bırakacağını açıkladı.
Burada kritik konu, bizzat Öcalan’ın talimatıyla, PKK’nin zaten ana gövdesinin parça parça Irak’tan Suriye’ye geçtiği gerçeğidir.
Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma planı
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi sıfatıyla Şam’daki Şara-Abdi görüşmesinde gözetmenlik yapmadan önce, Lübnan’ın başkenti Beyrut’taydı. Barrack Beyrut’a, “Hizbullah’ı silahlansızlandırma planı”yla gitmişti.
Lübnan basınına bakılırsa, Barrack temaslarından bir sonuç alamamış görünüyor. Zira Lübnanlı yetkililer kendisine özetle “İsrail‘in geri çekilmesi ve silahın devletin tekelinde toplanması adımları eşzamanlı olmalı” mesajı verdiler.
İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu
Görüleceği üzere bölgedeki tüm bu gelişmeler birbiriyle bağlantılıdır ve yürütücüsü de ABD’dir.
ABD, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. Washington’a göre İran bu projenin önündeki engel. Bu nedenle bölgede İran’a karşı bir Türk-Kürt-Arap ittifakı oluşturmaya çalışıyor.
Arka planda ise daha küresel bir strateji var: ABD, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru’nu (IMEC) hayata geçirmeye çalışıyor. İsrail, bu koridorda merkezi bir rol oynuyor. Trump, “Gazze Planı” üzerinden İsrail’in rolünü daha da yükseltmeye çalışıyor.
ABD açısından İran’ın etkisizleştirilmesi, Çin’in önünün kesebilmesinin ve IMEC’in hayata geçirebilmesinin kolaylaştırıcısı durumunda….
Kısacası ABD barış diyerek savaşı örgütlüyor, silah bırakma adı altında “silahlıları” yeni cepheye transfer ediyor. Yani PKK, ABD için artık SDG’dir.
Ankara ise bu gelişmeler karşısında “ikili bir yol” izlemeye çalışıyor. “Planın içinde kalarak planı çıkarlara uyarlayabilmek” diye özetlenecek bir taktik bakış bu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Temmuz 2025