Posts Tagged Suriye

PKK KİMİN KARTI?

Başbakan Erdoğan’ın medyadaki sözcüsü olan Yalçın Akdoğan, 6 Mart’ta Star’daki köşesinde “yeni denklem, yeni ittifaklar” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Akdoğan yazısında PKK’nin, Suriyeli Kürtleri Erbil’de toplayan Barzani’ye tepki gösterdiğini, Esad’ın da PKK’ye, diğer Kürt grupları baskı altına alma görevi verdiğini ileri sürdü.

AKP Milletvekili Yalçn Akdoğan, Barzani ile PKK’nin, sıraladığı şu nedenlerle gittikçe karşı karşıya geleceğini söylüyordu: 1. ABD Irak’tan çekildiği için, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin konumunu koruyabilmeyi artık Türkiye’ye bağlı. 2. Barzani, Suriye – İran konularında ve Irak’taki güç çarpışmalarında Türkiye’den yana. 3. Türkiye’ye yönelik PKK tehdidini Barzani’nin göğüsleyebilmesi artık zor. 4. PKK’nin Suriye ve Kuzey Irak’ta hamle yapması, Barzani’nin nüfuzuna gölge düşürüyor.

KARAYILAN: AKP ‘BARAJLAMA’ YAPIYOR

Yalçın Akdoğan’ın tezlerine PKK’den hemen yanıt geldi. Akdoğan, Karayılan’ın açıklamalarını 9 Mart tarihli yazısında, “Kandil’in Suriye hesapları” bağlığıyla değerlendirdi.

Karayılan  “Suriye’de böyle bir ittifaka girmediklerini, bu iddianın Suriye’nin muhtemel desteğini kesmek için ‘barajlama hareketi’ olduğunu, Esad yönetiminin doğrudan Kürtlere karşı bir yönelim içinde olmadığından istemeden bu görüntünün oluştuğunu, Suriye’de PKK’nin değil, destek verdikleri PYD’nin faaliyet gösterdiğini” söylüyor.

Başbakan’ın danışmanı Akdoğan, Karayılan’ın mesajını üç endişeye dayandırıyor: 1. PKK, ‘Suriye kontrgerillası gibi çalıştığı’ söyleminin Türkiye Kürtleri üzerinde olumsuz etki yapacağını düşünüyor. 2. PKK, Suriye Kürtleri üzerinde verilen inisiyatif mücadelesinin, Barzani’yi kendisine karşı farklı bir tutuma iteceğinden kaygı duyuyor. 3. PKK, Esad rejimine koltuk değneği olmakla, ABD’nin hışmına uğrayabileceğinden endişe ediyor.

PKK’DE “İSRAİLCİ – İRANCI KANAT LAR” İDDİASI

Akdoğan bu kadar mantık hatası ve birbiriyle çelişen iddia içeren tezine açıklık getirebilmek için, haliyle yazısının sonuna yeni bir iddia ekliyor: “Örgütün bir kanadı İsrail’in yaklaşımına uygun olarak İran’a karşı zaman zaman mücadele veriyor, diğer kanadı İran’ın da yıkılmasını istemediği Esad rejimine dolaylı destek veriyor.”

Özetle Akdoğan, PKK’nin biri İsrailci, biri de İrancı olan iki kanadı olduğunu söylüyor!

Kuşkusuz, PKK’de farklı görüşler, farklı kanatlar vardır. Ancak kanatlardan birini İsrailci, diğerini de İrancı ilan etmek, en azından ABD’ye hazsızlık olur! Zira Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması sürecine dâhil olup, onu asılmamak karşılığında Türkiye’ye teslim eden ABD, o günden sonra PKK’yi tam denetimine aldı ve 1992 – 1998 tarihleri arasında süren “bölge etkisi – Atlantik etkisi” mücadelesine son verdi.

AKP NASIL KURTULACAK?

Aslında Öcalan’ın ve PKK’nin güçten yana tutum aldığını en iyi Ankara bilmektedir. Yine PKK ve Öcalan’ın bu nedenle Atlantikçi çözümlerde yer aldığını, onunla müzakere masasına oturan ve Atlantik’in bir diğer aracı olan AKP bilir.

AKP’nin, Atlantik’in Suriye planında görev almak ve kamuoyuna bu görevi pazarlamak için “Esad – PKK işbirliği” tezine sarılması, içine düştükleri zorluğun göstergesidir.

Ahmet Davutoğlu’nun Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la görüşmesi ve önemli bir metne imza atması; Erdoğan’ın Çin’in önümüzdeki sene devlet başkanı olacak iki numaralı yetkilisiyle görüşmesi ve “tek Çin” vurgusu yapması; ayrıca Erdoğan’ın bu ay sonunda İran’a gidecek olması, Suriye’ye tek başına müdahaleye zorlanan AKP’nin, ABD baskısına karşı nefes alma arayışları olarak yorumlanabilir.

AKP’nin bir yandan Rusya – Çin – İran ekseni üzerinden baskılara çare araması, bir yandan da müzakere ettiği ve ikinci açılım paketi vaat ettiği PKK’yi Esad’ın kontrgerillası ilan etmesi, içine düştüğü çıkmazı ve aslında AKP’nin içindeki çarpışmayı işaret etmektedir.

Güce tapan PKK’nin Suriye konusunda nasıl bir tutum alacağı da, haliyle bölgesel ve uluslararası güç mücadelesinin nasıl ilerleyeceğine bağlıdır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mart 2012


, , ,

Yorum bırakın

ÇİN’İN SURİYE HAMLESİ

ABD’nin doğrudan bir cephe açmayıp, sahaya Türkiye’yi sürmek istediği Suriye’ye, Asya’dan yeni bir destek hamlesi daha geldi.

Batı’ya, Suriye’ye saldırı meşruiyeti sağlamamak için Rusya’yla birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde barikat kuran Çin, altı maddelik bir plan önerdi.

Çin Dışişleri Bakanlığı, “Suriye’de krizin siyasal diyalog yoluyla ve barışçıl şekilde aşılmasında ısrar ettiğini ve bu konuda yorulmadan çaba harcayacağını” belirterek, şu önerileri yaptı:

ÇİN’DEN ABD’YE TÜZÜK ANIMSATMASI!

1. Suriye’deki taraflar (yani Esad yönetimi ve muhalifler) şiddet girişimlerini derhal, kapsamlı ve şartsız olarak durdurmalı.

2. Taraflar, devlet ve halkın uzun vadeli ve temel çıkarlarını koruma ilkesiyle hareket ederek, BM ve Arap Birliği özel elçisinin adil koordinasyonunda derhal diyalogu başlatmalı.

3. Çin, insan hakları bahanesiyle Suriye’nin içişlerine müdahale edilmesine karşı çıkmayı sürdürecektir.

4. Uluslararası toplum, Suriye’nin bağımsızlığına, egemenliğine, birliğine ve toprak bütünlüğüne, aynı zamanda Suriye halkının siyasal sistem ve gelişme yolunu özgürce seçme hakkına saygı göstermeli.

5. Çin, BM ve Arap Birliği özel elçisinin oynayacağı yapıcı rolü desteklemektedir.

6. BM Güvenlik Konseyi’nin üyeleri (yani ABD, İngiltere ve Fransa) BM tüzüğünün amaçları ve ilkeleriyle, uluslararası ilişkilerin temel ilkelerine uymalı.

ASYA AĞIRLIĞINI KOYUYOR

Pekin’in Washington’u uyararak, Suriye’ye müdahaleye izin vermeyeceğini ilan ettiği ve Esad ile muhalifleri diyaloga çağırdığı bu plan, Çin’in meseleye ağırlığını koyacağı anlamını taşıyor.

Batı’ya müdahil olma şansı bırakmadan sorunun içeride halledilmesini savunan bu plan, kuşkusuz toplamda Doğu’nun yani Asya’nın planı olarak değerlendirilmeli.

Önceki gün aktardığımız, İran Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin Ankara’ya sunduğu “Türkiye muhaliflerle, İran da Esad yönetimiyle yakın. Tarafları Ankara – Tahran ekseni masaya oturtsun” önerisini de, bu planın bir parçası olarak görebiliriz.

ESAD’IN ASKERİ BAŞARISI

Suriye konusunda Batı’nın eli zayıflarken, Asya’nın eli güçleniyor. Çin – Rusya – İran hattının sağlam durması kadar, Esad’ın içeride izlediği akıllı askeri strateji de bu denge değişimini olumlu etkiliyor.

Esad, Batı’nın Libya’da uyguladığı, “bir bölgeyi ele geçirip, oradan ilerlemek” stratejisine asla geçit vermedi. Anımsanacağı gibi Batı önce Dera’yı ele geçirmeye çalıştı; Esad bastırdı ve şehri teslim etmedi. Ardından Hama’da ve son olarak da Humus’ta yaşandı bu durum.

Batı’nın “bu kez kesin düşer” diye çok umut beslediği Humus’un alınamaması ve Batı destekli muhalif askeri birliğin çekilmek zorunda kalması, Suriye’ye müdahale arzulayan dış güçlerin endişesini büyüttü!

AKP’YE ASYA’DAN ALTIN FIRSAT

Batı’nın “doğrudan savaş ilanı olamayınca, rejim muhaliflerini silahla donatmak ve iç savaş çıkartmak” hedefinin başarısı, “tampon bölge” ya da “insani koridor” oluşturmaya bağlı.

Batı, bunun Türkiye sınırından yapılmasını istiyor, Ankara ise “koridor Akdeniz’den açılsın” diyerek zaman kazanmaya ve tehlikeyi savuşturmaya çalışıyor.

AKP Suriye’de batmak istemiyorsa, Asya’nın yarattığı bu fırsatı iyi değerlendirmeli!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mart 2012

, ,

Yorum bırakın

ANKARA – TAHRAN EKSENLİ ÇÖZÜM MODELİ

İran Dışişleri Bakanlığı heyetinin 7 Şubat’ta Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ORSAM’da yaptığı Suriye konulu toplantıyı değerlendireceğiz bugün…

Jalal Namını, Mustafa Dolatyar, Jalal Kalantarı ve Reza Nacafı’dan oluşan İran Dışişleri Bakanlığı heyeti bir yandan Atlantikçiliği nedeniyle AKP’yi iğneliyor ama bir yandan da Türkiye’ye Asya’da altın fırsatlar olduğu mesajını veriyor.

Tipik Fars diplomasisine işaret eden bu mesajlara geçmeden, öncelikle heyetin Suriye konusundaki saptamalarına dikkat çekelim.

ESAD YIKILIRSA İLK KURBAN TÜRKİYE OLUR

İran Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye bölümü direktörü olan Mustafa Dolatyar, “Asıl büyük sorunların Esad devrildikten sonra ortaya çıkacağını” belirterek Ankara’yı ve bölgeyi uyarıyor.

Jalal Namını, Beşar Esad’ın bir kişi olarak sadece sistemin bir parçası olduğunu belirtiyor ve “eğer sistem yıkılırsa, Suriye’nin Balkanlaşacağını kesin olarak söyleyebiliyoruz” diyor.

Jalal Namını, ORSAM yetkililerine “Diyelim ki yarın Esad devrildi, ne olacak? Türkiye’ye ne olacak? Irak ve bölgenin geri kalanına ne olacak?” diye soruyor ve yanıtı da kendi veriyor: “Eğer yıkılırsa ilk kurban Türkiye olacaktır. İstikrarsızlığın ilk durağı Türkiye olacaktır.”

Ve Jalal Namını, muhataplarına Suriye’nin Balkanlaşması senaryosunun İsrail için en iyi ama Türkiye için en kötü senaryo olduğuna dikkat çekiyor.

‘NEREDE AKP’NİN USTALIK ESERİ?’

Gelelim İran heyetinin AKP’nin uygulamalarına yaptığı eleştirilere…

Jalal Namını, “Türkiye’nin, Batılıların on yıllar boyunca bölgede inşa ettiği oyun alanında oynamaya başladığına “dikkat çekiyor öncelikle ve Erdoğan’ın ustalık dönemini iğneliyor: “Bazen Türkiye dış politikasındaki ustalık eserini nasıl oldu da yok etmeye karar verdi diye merak ediyorum.”

Suriye konusunda birçok boyutun söz konusu olduğunu belirten Mustafa Dolatyar ise AKP’nin meseleye tek boyuttan yaklaşmasını şu sözlerle eleştiriyor: “Ama Başbakan Erdoğan’ın parti grubu konuşmasını dinlerken hikâyenin sadece duygusal boyutuna yönelen bir yaklaşım gördüm. Bu tür bir yaklaşım bizi sorunların çözümüne götürmez.”

‘TÜRKİYE – İRAN – ÇİN – RUSYA İTTİFAKI’ ÖNERİSİ

Peki, İran meselenin nasıl çözüleceğini düşünüyor?

Jalal Namını, AKP’nin oynadığı oyun alanının Batılıların inşa ettiği oyun alanı olduğunu belirtiyor ve “biz kendi bölgesel oyunumuzu kurmalıyız” diye sesleniyor.

Jalal Kalantari soruna bölgesel çözüm gerektiğini savunarak, uyarıyor: “Denizaşırı aktörlere ve onların projelerine fırsat vermemeliyiz. Bence uluslararası çözümde yer almak Türkiye’nin dış politikasının ilkelerine de aykırı olacaktır. Uluslararası çözüm demek ABD’nin çıkarları doğrultusunda bize dayattıkları bir çözüm demektir.”

Jalal Kalantari bu uyarının ardından Asya’daki altın fırsata dikkat çekiyor: “Size komşumuz ve kardeşimiz olarak açık olmak gerekirse, İran ve Türkiye arasında Suriye’de büyük bir işbirliği alanı vardır. Doğal olarak, Çin ve Rusya gibi bazı uluslararası aktörler de Suriye sahnesinde aktif olmaya çalışmaktadır. Bu tür bir durum Türkiye ve İran açısında fırsatlar yaratmaktadır.”

TÜRKİYE MUHALİFLERİ, İRAN DA ESAD’I MASAYA OTURTUR

Peki, komşu Türkiye ve İran’ın Suriye’de nasıl bir işbirliği olabilir?

Bu soruyu da Mustafa Dolatyar şöyle yanıtlıyor: “Türkiye bu konuda avantajlıdır, muhalif gruplarla bağlantısı var. Bizim de Beşar Esad ile bağlantımız mevcut. Bir girişim başlatarak bu iki grubu bir araya getirebiliriz. İran ve Türkiye bu girişimde birbirlerini tamamlarlar.”

Jalal Kalantari, Suriye konusunda “Türkiye ve İran’ın samimi bir şekilde etkileşimi için fırsat olduğunu” belirtiyor ve ekliyor: “Ruslar ve Çinliler de katkı sunabilir. Fakat çözüm yerli bir çözüm olmalıdır. Suriye için bölge çıkışlı bir çözüm gerekmektedir.”

DÖRTLÜ ÇÖZÜM MODELİ

Kısacası Tahran, Ankara’ya Suriye düzleminde Esad ve muhalifleri bir araya getirerek, bölge düzleminde de Çin ve Rusya’ya dayanarak, Batı’yı devre dışı bırakmayı teklif ediyor.

Hem içeride hem de dışarıda dörtlü işbirliği diyebileceğimiz bu modelin, bölgenin kan gölüne dönmesini engelleyecek en somut ve uygulanabilir model olduğu söyleyebiliriz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mart 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

MGK BİLDİRİSİ VE SURİYE’NİN AÇMAZI

Suriye konusunda söylediklerimizin, karşı kampın kıdemlisi Cengiz Çandar tarafından da teyit edilmesi, tezlerimizi güçlendirdi.
Çandar, kendi cephesinin eksiklikleri olarak şöyle özetlemiş o tezleri: Tunus’taki toplantıdan anlamlı bir sonuç çıkmadı, sonuçlar beklenenin altındaydı. İstanbul’daki toplantı da Tunus gibi olacaksa, Türkiye bölge politikasında “patinaj” yapmış olur. Rejim muhaiflerinin dostları arasında uyumsuzluk var. Esad’ı destekleyenler ise uyumlu ve net. ABD, Suriye konusunda kaçak dövüşüyor, muhalif güçlerin silahlandırılmsına bile omuz silkiyor. ABD, Suriye’de bir iç savaşa angaje olmak istemediği gibi bölgesel aktörlerle eşgüdüme de ayak sürüyor. Türkiye ortak bir askeri müdahale dışındaki seçeneklere karşı. Ankara, ne tek başına müdahaleye, ne tampon bölgeye, ne de insani koridorlara tek başına talip değil. Türkiye açmazda. Suriye’nin bölünmesi Kürtlere otonomi sağlar ve hatta Irak Kürtleri ile konfederal bir yapı gündeme gelebilir. Türkiye buna karşı. Suriye rejiminin düşmesi, Irak’ın parçalanması Türkiye’yi endişelendiriyor.
Çandar, Ufuk Ötesi okurlarının yabancısı olmadığı bu tezlere karşı Washington’un sopasını da gösteriyor yazısının sonunda: “Ama, Türkiye’nin Suriye politikası, yakında, Türkiye’nin iç politikasının da yeniden düzenlemesini gerektiren sonuçlar üretirse, buna kimse şaşırmamalı…”
ABD’NİN OLANAKLARININ SINIRI
Son MGK toplantısının sonuç bildirgesinde ifade edilen “Suriye’de devam eden şiddet, yıldırma ve toplu kıyım eylemlerine uluslararası toplumun seyirci kalmaması gerektiği vurgulanmıştır” cümlesi ile snırdaki kışkırtmalar haklı bazı endişelerin oluşmasına neden oldu. “Yoksa Türkiye Suriye’ye saldıracak mı?” sorusu, dünün en çok karşılaştığımız sorusuydu.
Bu konuda fikrimizin değişmesini gerektiren bir gelişme göremiyorum. Kısa vadede ne ABD’nin, ne de yerine Türkiye’nin Suriye’ye saldırması mümkün görünmüyor.
Bir kere ABD’nin, karşısında konumlanan büyük güçleri aşacak olanakları henüz mevcut değil. Çin, Rusya, İran bloğu tavizsiz yerinde duruyor.
MGK’NİN SURİYE KARARININ ANLAMI
MGK’nin aldığı karar, kuşkusuz kabul edilemez! Suriye’ye emperyalist bir müdahalenin parçası olmak, Türk Ordusu’nun görevi değildir.
Önemli olan MGK’de alınan böyle bir kararın pratikte ne anlam taşıdığıdır. TSK’nin ortak görüşü olarak daha önce “Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir” diyen bir Genelkurmay Başkanı’nın saf değiştirmesi, bir kere bünyede artık kabul görmeyeceği anlamına gelir. Org. Necdet Özel’in ordusunu karşısına alacağını sanmıyoruz.
İKİLİ OYUN
Diğer yandan, MGK kararıyla eşzamanlı olarak TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in “Suriye konusunda kimse bize gaz vermesin” demesi ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın “Türkiye, Suriye’ye karşı askeri operasyonu düşünmez” sözleri, tipik bir AKP taktiği olarak değerlendirilebilir.
ABD’nin Suriye’ye sürmeye çalıştığı AKP’nin zaman kazanmaya çalıştığı açık. İktidarının dayanağı olan akitleri ile Suriye’ye saldırının iktidar kaybıyla sonuçlanacak maliyeti arasında sıkışan Erdoğan’ın ikili adımlar atması sürpriz değil.
MGK kararı ve sınırdaki kışkırtmalar, büyük hedefe ulaşmanın araçları değil, tersine AKP’nin büyük hedefe ayak sürerkenki taktikleridir.
Elbette bu türden kışkırtmaların yoğunlaşması, müdahale isteyen kuvvetlere “meşruiyet” alanı açabilir, o ayrı bir konu…
MALİYETLERİN BÜYÜKLÜĞÜ
Erdoğan açısından en önemli sıkıntı şu gerçektir: Suriye’ye saldıran bir Erdoğan’ın Türkiye’de iktidarda kalması ve 2014’te “başkan” olması mümkün değildir!
TSK açısından en önemli handikap ise şu gerçekçi denklemdir: Suriye’de rejimin düşmesi ve Irak’ın bölünmesi, Türkiye’nin de parçalanmasıdır.
Sopanın büyüküğüne rağmen maliyetler, Erdoğan’ın boyunu aşmaktadır.
Üstelik “toplam maliyetler” de, hâlâ ABD’nin boyunu aşmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mart 2012

, ,

Yorum bırakın

SURİYE’NİN DÜŞMANLARI KONFERANSI

Başlıktaki saptama Rusya parlamentosunun alt kanadı olan Duma’nın Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Aleksiy Puşkov’a ait. Puşkov, Tunus’ta “Suriye’nin dostları” adı altında yapılan konferansın adının “Suriye’nin düşmanları” olması gerektiğini savundu.
Puşkov, ayrıca Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın görevi bırakması için bir neden olmadığını belirtti ve Batı’yı, Suriye’deki muhaliflere silah vermemesi için uyardı!
PROTESTOLU KONFERANS
Peki, Rusya ve Çin’in katılmadığı Tunus’taki “Suriye’nin düşmanları” toplantısı nasıl geçti?
Aydınlık, dün basına büyük fark atarak “Tunus toplantısı fiyasko” başlığı attı ve görülmek istenmeyen gerçekleri aktardı.
Öncelikle “Suriye’nin düşmanları”nın Suriye’ye saldırı kararı alamadığını vurgulayalım. Öyle ki, bu konuda ilerleme sağlanamaması Suudi Arabistan heyetinin toplantıyı terk etmesine neden oldu. Rakibi İran’a karşı mevzi kazanmak için ABD ve müttefiklerinin bir an önce Suriye’ye saldırmasını isteyen Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal, “insani yardımlara odaklanmak yeterli değil” dedikten sonra konferansı terk etti.
SURİYE’NİN GERÇEK DOSTLARINDAN CLİNTON’A BARİKAT
Zaten, konferans da zar zor başlayabilmişlerdi… Tunus’da “Suriye’nin düşmanları”ndan daha çok dostları vardı ve o dostlar, yani Tunuslular ve Suriyeliler, konferansın yapılacağı binayı ablukaya aldılar.
Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve heyeti, bu ablukayı aşamayıp, oteline geri dönmek zorunda kalmıştı.
Tunus polisinin uzun süren çatışmalardan sonra ablukayı kırmasıyla başlayabilen konferansın fiyaskoyla sonuçlanacağı aslında Arap Birliği’nin tutumuyla da görülmekteydi.
ARAP BİRLİĞİ TOPU BM’YE ATTI
Ortadoğu’da yeni bir cephe açmaktan kaçınan ve Suriye’nin üzerine Türkiye’yi sürmeyi planlayan ABD, “meşruiyet” sorununu da Arap Birliği ile sağlamak istiyor. Washington bu konuda önemli hamleler de yaptı; örneğin Arap Birliği’ne Suriye’nin üyeliğini askıya aldırttı.
Ancak Moskova’nın devreye girmesi, bazı Arap ülkelerin kararını gözden geçirmesine neden oldu. Üstelik Irak’ın Mart’ta ev sahipliği yapacağı Arap Birliği zirvesine Beşar Esad’ı davet etmesi, Suudi Arabistan’ın önderlik ettiği Amerikancı Körfez prensliklerini iyice yalnızlaştırdı.
İşte bu şartlar altında Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabi, “Suriye’de ateşkes için BM Güvenlik Konseyi kararı isteyerek” bir ara yol buldu. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye karşıtı bir kararı veto edeceği nasılsa ortadaydı…
KÜRTLERE ÖZERKLİK HAVUCU
ABD, Meşal Temmo suikastına rağmen muhaliflere dâhil edemediği Kürtler için Tunus’ta yeni bir havuç hazırlamıştı.
Washington’un turuncu havucunu uzatan kişi ise Suriye’nin Ahmet Davutoğlu patentli Ulusal Konseyi’nin başkanı Burhan Galyun’du. Galyun, birlikte Beşar Esad’ı devirmeleri halinde, Kürtlere özerklik verileceğini söyledi!
FRANSA BÜYÜKELÇİSİNİ ŞAM’A GÖNDERDİ
Konferanstan Suriye’ye bir müdahale kararı çıkarılamayacağı aslında Fransa’nın tutumuyla da görülüyordu. ABD ve İngiltere ile birlikte Suriye’deki büyükelçisini çeken Paris, konferanstan kısa bir süre önce, Eric Chevallier’i yeniden Şam’a gönderdi.
Fransa’nın, bu geri adıma kılıfı ise ilginçti. Paris, “Büyükelçi’nin Suriye’de ölen Fransız foto muhabirin cenaze işleriyle ilgilenmek için Şam’a döndüğünü” açıkladı. Sanırıınız, cenaze işleri Büyükelçi’den daha düşük bir seviyede diplomat tarafından kotarılamazdı!
‘TUNUS OLMADI BİR DE İSTANBUL’DA TOPLANALIM’
Peki, her şeye rağmen bir araya gelen “Suriye’nin düşmanları” hiç mi bir karar alamadı?
Elbette aldı. Tunus’ta bir şey elde edemeyince, bu konferansın ikincisinin İstanbul’da yapılmasına karar verdiler!
Bir de mecburen yayımladıkları sonuç bildirgesiyle “Suriye’de ateşkes sağlanması ve ulusal birlik hükümeti kurulması” için “çağrı” yaptılar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

SURİYE MUHALEFETİNİ SİLAHLANDIRMA SORUNU

Bir süredir altını çiziyoruz. ABD’nin Suriye’ye doğrudan saldırmaya niyeti yok; daha doğrusu ABD’nin Lübnan – Suriye – Irak – İran hattına ve bu hattı destekleyen Rusya ile Çin’e savaş açmaya gücü yok.
ABD, bu nedenle sahaya Türkiye’yi sürmeye çalışıyor. Böylece bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyor. Zira Türkiye’yi Suriye’ye saldırtan ABD, iki ülkeyi birden avlamış olur.
Ancak BOP eşbaşkanlığının bu planı kendi tabanına bile kabul ettirmesi mümkün görünmüyor. Üstelik bu saldırının Türkiye’de bir iktidar değişikliğiyle neticeleneceğinin de farkındalar.
MİT olayının, AKP’nin bu itirazıyla doğrudan ilgili olduğunu saptamıştık.
AKP’NİN ÇIKIŞ ARAYIŞLARI
ABD’nin dayatmasına ayak sürüyen AKP’nin yeni formüller peşinde olduğu belirtiliyor. Örneğin Ankara son olarak, Türkiye sınırından Suriye’ye koridor açılmasına karşı çıkıp, Akdeniz’den koridor açılmasını önermiş!
AKP böylece, topu rakip sahaya atmış olduğunu düşünüyor!
ABD’NİN PLAN SIKINTISI
ABD’nin üzerinde çalıştığı yeni plan ise Suriyeli muhaliflerin silahlandırılması… Ancak bu planın da sıkıntılı olduğu, Amerikan devlet aygıtı içinde plana güçlü bir itirazın olduğu belirtiliyor. Hatta bu güçlü itirazlar, yayımlanmaya da başladı.
Örneğin Foregin Policy’den Marc Lynch, bu itirazları sistemli bir şekilde sıralayanlardan. Lynch, Emin Arvas tarafından Dünya Bülteni için çevrilen makalesinde bakın hangi soruları gündeme getiriyor:
1. Tam olarak kim silanlandırılacak? Suriye muhalefeti bölük börçük. Her yabancı kuvvet, muhtemel ki, sadece kendi müttefiki olan muhalifleri silahlandırcaktır. Bu durumda ABD kimi silahlandıracak? Silahlandırılacak gurupların kimlikleri, arzuları ve bağlantıları hakkında çok az şey biliyoruz.
2. Silah tedariki Suriye muhalefetini nasıl etkileyecek? Batılı silah ve teçhizata erişim, dağıtım ağının kontrolünü elde edenlerin siyasi pozisyonlarını kuvvetlendirecek kıymetli bir kaynak olur. Bu durum, muhalefetteki bölünmeyi daha da kötüleştirir.
3. Silahlarla neyin başarılması isteniyor? Silah tedarikinde askeri açıdan çıkmaza girmiş, müzminleşmiş bir durum oluşturulması istenmiyordur ama en muhtemel sonuç da bu olacaktır.
MUHALEFETİ SİLAHLANDIRMAK, ESAD’A YARAR
4. Esad, muhalefetin silahlandırılmasına ne tepki verecek? Esad, bu durumu saldırısını artırmaya dönük bir ruhsat olarak kullancaktır. Üstelik muhalefetin silahlandırılması Rusya, İran ya da Esad’a silah ve yardım tedarik eden diğerlerini durdurmayı büsbütün zorlaştırır.
5. Silah tedariki meseleyi çözömediği zaman ne yapacağız?
6. Esad düşerse ne olacak? Silahlı muhalif gruplar hakim pozisyonda olacaklar. Muhtemelen silah bırakmayacaklar. Bu da yeni bir çıkmaz yaratacak.
Marc Lynch, bu altı sorudan hareketle doğrudan Suriye’ye saldıramayacak ABD’nin, muhalefeti silahlandırarak da başarı elde edemeyeceğini ortaya koyuyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

SURİYE’YE SALDIRI NEDEN ZOR?

Son 10 güne sıkışın önemli gelişmelere rağmen, “kısa vadede Suriye’ye bir saldırı beklemediğim” şeklindeki eski görüşümü sürdürüyorum. Dayanaklarımdan bazıları şunlardır:
ABD AÇISINDAN:
1. ABD Pasifik’i esas alan, Ortadoğu’yu geri plana atan yeni bir strateji belirledi. Bu stratejiye göre, ABD Ortadoğu’da doğrudan değil, müttefikleri aracılığıyla etkisini sürdürmeye çalışacak. (ABD’nin Suriye konusundaki Türkiye ısrarının nedeni…)
Ve yine bu stratejiye göre, ABD doğrudan askeri müdahale yerine, “özel savaşı” esas alıyor.
2. Aslında 2003’ten beri ama yoğun olarak da geçen yılın Mart ayından beri ABD’nin Suriye’ye saldırısı gündemde. Ancak bir yıl dolmak üzere olmasına rağmen, askeri müdahaleye geçilemedi. Ve zaman, Esad ile bölgeden yana çalışıyor!
3. Suriye’ye askeri müdahale, ABD açısından gerçekçi olsaydı, henüz 2011 Aralık’ında yani tüm askerlerini Irak’tan çekmeden önce harekete geçerdi.
TÜRKİYE AÇISINDAN:
1. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel, 6 ay önce, Erdoğan’ın sözlerini tekzip edercesine, “Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir” diyerek sınırı çizdi ve Özal karşısında Necip Torumtay olacağını işaret etti!
2. Suriye’ye müdahale konusunda, Erdoğan’ın, Gül ve Davutoğlu’na göre daha az hevesli olduğu ve hatta zaman geçtikçe, ABD’nin Türkiye’yi sahaya sürme planına itiraz etmeye başladığı anlaşılıyor. Erdoğan’ın MİT olayı üzerinden hedef alınması, ABD planına ayak sürüdüğünün göstergesidir.
3. Doğrudan Irak’a saldırmayacak bile olsa, ABD askerine cephe açma hamlesinin bile hem tabanda, hem de Türkiye’de ne kadar zor olduğunu 1 Mart 2003’te test etmiş olan AKP’nin, Suriye’ye doğrudan müdahale gibi daha zor bir gündemi “olağanüstü bir gerekçe bulmadığı – yaratamadığı takdirde”, hayata geçirebilmesi mümkün değildir! MİT olayının etrafında şekillenen Hatay merkezli kimi gelişmelerin de, bu gerekçelerin oluşmasını engellemeye dönük hamleler olduğu anlaşılıyor…
BÖLGE AÇISINDAN:
1. İran, Suriye’nin “kırmızıçizgisi olduğunu” ilan etti. Ortadoğu satranç tahtasında şah olan İran, vezir olan Suriye’yi silahla savunacağı belirtti.
2. ABD’yi ülkesinden adım adım “kovan” ve ülkesinin siyasal birliğini yeniden oluşturmak amacıyla olağanüstü hamleler yapan Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Suriye’nin müttefikidir.
3. Temmuz 2006’da İsrail’e ağır bir yenilgi yaşatan Hizbullah, Suriye’ye saldırı başladığı anda, İsrail’i hedef alacağını ilan etti!
4. Bölgenin, ne ABD’nin 1991 saldırısında, ne de 2003 saldırısında görülmeyen bir gerçeği var artık! ABD’ye karşı, boşluksuz bir İran – Irak – Suriye – Lübnan hattı kurulmuş durumda.
DÜNYA AÇISINDAN:
1. Rusya, Libya konusundaki hatayı yinelemeyeceğini açıkça ortaya koydu. Moskova’nın Suriye limanına uçak gemisini göndermesi, Washington tarafından doğru okundu.
2. İnisiyatifi eline alan Moskova, meselenin Suriye açısından en hasarsız şekilde sonuçlanmasına çalışıyor.
3. Teamüllerine aykırı olarak Dış İstihbarat Başkanı’nı Şam’a gönderen Moskova, Batı’nın Suriye’de başlattığı istihbarat savaşına taraf oldu.
4. Çin, BM Güvenlik Konseyi’nde, Rusya’yla birlikte, Suriye’ye saldırının barikatı olacağını ilan etti.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Şubat 2011

Yorum bırakın

ANKARA’NIN SURİYE ÇIKMAZI

Başbakan Erdoğan, son grup konuşmasında Suriye için “yeni bir girişim” başlatacaklarını ilan etti. Oysa AKP hükümeti, 9 Eylül’de Beşar Esad’a “15 gün süre” tanımış ve bunun üzerinden tam 180 gün geçmişti!

Bu 180 günde, içinde AKP hükümetinin de yer aldığı Batı ittifakı inisiyatif kaybederken, Rusya ve Çin desteğiyle güçlenen İran – Suriye hattı, cepheyi genişletti.

Peki, Suriye konusundaki “atılgan” tutumunu bu 180 gün içinde yavaş yavaş dizginleyen AKP hükümeti, ne oldu da yeniden öne çıkmaya heveslendi?

Erdoğan’ın “yeni girişim ilanı”ndan hemen önce medyada seferberlik başlatılması anlamlı. Her ne kadar iki gün sonra sayı sessiz sedasız 55’e indirildiyse de, “Esad, Mevlid kandili gecesi 400 kişiyi katletti” diye yalan haber servis edilerek; Hasan Celal Güzel gibi kıdemliler başta olmak üzere, yandaş kalemlere, “Türkiye derhal Suriye’ye müdahale etmelidir” diye yazılar yazdırılması, seferberlik halinin göstergesidir.

Eşzamanlı olarak, ABD’nin Şam Büyükelçiliğini kapatması, İngiltere’nin Büyükelçisini geri çekmesi, medyanın savaş takımının, postallarını giymesine neden oldu.

AKP – İSRAİL SAVAŞ CEPHESİ

Tahran’ın AKP hükümetinin Suriye rolüne ilişkin bir planı aynı süreçte gündeme getirmesi ise Ortadoğu Cephesini’nin Batı ittifakına karşı bir hamlesiydi.

İran Devlet Televizyonu Press TV’nin geçtiği haberi anımsatalım: “ABD ve Batılı güçler tarafından hazırlanan planda, Türkiye bir süre sonra Suriye topraklarına girerek Suriyeli muhalifleri silahlandıracak, İsrail de Suriye silahlı kuvvetlerine ait önemli askeri üsleri uzaktan vurarak Esad’ın devrilmesinde muhaliflere yardımcı olacak”

ABD’NİN YAKIN GÜNDEMİNDE SAVAŞ YOK

Ekonomik krizle boğuşan, gerileyen küresel gücüne stratejik çareler arayan ABD’nin “kısa vadede” Suriye’ye saldırmayacağı ortada. Irak’tan çekilen, Afganistan’dan çekilme takvimini hızlandıran ve yeni stratejisinde Pasifik’e ağırlık vereceğini ilan eden ABD’nin, bu şartlarda, Ortadoğu’da yeniden doğrudan bir cephe açmayacağı görülüyor.

Nitekim, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Libya örneği Suriye’de tekrarlanmayacak” diyerek, NATO seçeneğini gündeme almayacaklarını belirtmişti. BM Gvenlik Konseyi’ndeki Suriye karar tasarısının Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinden sonra Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney’in söyledikleri de durumu gösteriyor: “Biz, Suriye için en iyi çözüm yolunun siyasi çözüm oluğuna inanıyoruz.”

“Kısa vadede” gündeme gelemeyecek olan Suriye’ye dış müdahale yerine, rejimi değiştirmek için çeşitli yolların bir süredir zorlandığı ortada…

Koridor adı altında Suriye topraklarında tampon bölge oluşturmak gibi yolların ise şu süreçte gerçekçi olmadığı, tersine, tamponu kendi topraklarımıza kurmak zorunda kaldığımız da ortada…

‘ERDOĞAN’A DOKUNULABİLİR MESAJI’

Peki o zaman Erdoğan’ın yeniden öne atılması ve “yeni bir girişim” başlatacağını ilan etmesi ne anlama geliyor?

Aslında anlam, cümlenin tamamından okunuyor. Erdoğan, “yeni girişimi”, “rejimin değil, Suriye halkının yanında olan ülkelerle başlatacaklarını” söylüyor. Bu ülkelerin hangileri olduğundan çok, hangileri olmadığına işaret eden bu yaklaşımın, Batı ittifakı adına, Rusya’nın girişime karşı olduğu ortada…

Rusya’nın Çin’le birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde Batı’nın müdahalesine barikat oluşturması, ardından Moskova’nın inisiyatif alıp, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’u Şam’a göndermesi ve sürece ağırlık koyması, ABD tarafından engellenmek ya da en azından dengelenmek isteniyor.

ABD’nin “zoru görüp, süreçten sessizce sıyrılmaya çalışan” Erdoğan’ı yeniden zorlayıp, oyuna sürdüğü değerlendiriliyor. Cumhurbaşkanlığı tartışmalarında Erdoğan’ın karşısında konumlanan bazı cemaat kalemlerinin, tıpkı eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasında olduğu gibi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da şüpheli olarak sorgulanacağı haberini, “Erdoğan’a dokunulabilir mesajı” olarak okumaları anlamlı!

Bu süreçte basına servis edilen, “MİT, TSK ve Dışişleri analistleri, Batı tarafından silahlandırılan muhalif Suriyelilerin, Esad’a karşı kısa sürede büyük zaferler elde etmesini öngörmüyor” şeklindeki haberleri de, Ankara’nın bu süreçten sıyrılmaya çalışması olarak okumak gerekiyor herhalde.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Şubat 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

TÜRKİYE’YE YAPTIRIM

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Toronto’daki G-20 Zirvesi sırasında ABD Başkanı Barrack Obama ile başbaşa görüşmüş ve ardından Suriye’ye yaptırım kararını açıklamıştı. Tarih 27 Haziran’dı ve BM’nin Suriye konusunda henüz bir yaptırım kararı yoktu.

SURİYE’YE YAPTIRIM

Suriye’ye yaptırım kararının aslında Türkiye’ye yaptırıma dönüşeceğini daha ilk günden belirtmiştik.

Zira arkamızda Irak’a ambargo kararı duruyordu ve Türkiye’nin toplam zararı 100 milyar dolardan daha fazlaydı.

AKP’nin eski Dış Ticaret Bakanı Kürşat Tüzmen bile, zararı 83 milyar dolar olarak açıklamıştı.

Nitekim Suriye’ye yaptırım kararının da başta Gaziantep olmak üzere bölge ekonomimizi önemli oranda gerilettiği Sanayi ve Ticaret odalarının raporlarında görülüyor.

AKP’ye destek veren kesimleri de vuran Suriye’ye yaptırım konusu, AKP’nin zorunluluğuydu. Zira Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, AKP’ye destek veren orta sınıfların itirazlarına rağmen yaptırımı uygulamakta ısrarcıydı. Çünkü ellerini bağlayan Washington’la anlaşmalar vardı.

Üstelik ABD güvence de vermişti.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘na “B Planı” diye sunulan çözüme göre, Suriye yolu yerine Irak yolu kullanılabilecekti. Böylece diğer ortadoğu ülkeleriyle ticari ilişki sürecekti.

Ancak Irak’taki taşeronlarına bile artık güvence veremeyen ABD’nin Türkiye’ye sözü, son askerinin de Irak’tan ayrılmasıyla birlikte buharlaştı.

BAĞDAT’TAN ŞAM’A TAM DESTEK

Irak, Ürdün’den gelen TIR’ların Türkiye’ye geçişine vize vermedi.

Ekonomi Bakanlığı’nın, Ortadoğu’ya mal taşıyan TIR’ları Habur kapısından Musul ve Zaho’ya, oradan da Ürdün’e yönlendirme planı, Bağdat’ın kararına takıldı.

Bağdat Amman’ın “Türkiye’ye giden kamyonlarımız Suriye yerine Irak üzerinden geçsin” talebine olumsuz yanıt vedi.

Bağdat yönetiminin kararının gerekçesi de oldukça anlamlı: Bağdat, Irak’ın Suriye’ye alternatif olarak kullanılmasının, Suriye halkını olumsuz yönde etkileyeceğini belirtiyor. Zira günde 300 Ürdün kamyonu Suriye üzerinden Türkiye ve Avrupa pazarına yük taşıyor.

Türkiye de körfez ülkelerine Suriye üzerinden iki milyar dolarlık ihracat yapıyor.

Nuri El Maliki yönetiminin bu kararıyla birlikte Davutoğlu‘nun karayolu taşımacılığında Suriye’yi devre dışı bırakma planı çuvallamış oldu.

Ama daha önemlisi, AKP’nin ABD’ye bağımlı politikasının asıl kurbanı, Türk ekonomisi oldu!

AKP YENİ-OSMANLICI DEĞİL!

Irak’ın Suriye halkının çıkarlarını düşünerek Davutoğlu‘nun B planına geçit vermemesi çok önemli. Maliki yönetimi hem Irak’ın birliği için hem de bölge birliği için olumlu adımlar atıyor.

Yeni-Osmanlıcı denilen AKP hükümeti ise bölge birliğine kama sokuyor. Suriye’de Alevi-Sünni ayrımına, Irak’ta Arap-Kürt ayrımına, Araplar arasındaki Şii-Sünni ayrımına oynuyor. Üstelik bunu Batı’nın bir aracı olarak, Batı’yla birlikte yapıyor.

AKP’nin bölge halklarına yönelik bu tutumu, AKP’nin Yeni-Osmanlıcı olmadığını, sadece ABD’nin taşeronu olduğunu ortaya koymaktadır.

Zira Osmanlı, bölge halklarının birbirleriyle çatışmasını değil, imparatorluk içinde birarada yaşamasını sağlamıştı.

Türkiye eğer bölgede liderlik yapacaksa, bütün halkları birleştiren, aralarındaki sorunları barışçı yöntemlerle çözme yolunu açan bir politika izlemelidir. Tabii bunun AKP ile mümkün olmadığı da ortadadır. Çünkü AKP dış politikayı “küresel oyuncunun” politikasına uyurlamayı ilke edinmiştir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Aralık 2011 

, , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE PLANI İŞLEMEDİ

Cengiz Çandar, Brüksel’deki NATO karargâhında, gece yarısı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile buluşmuş! Hayır, biz öğrenmedik, kendisi söylüyor dünkü yazısında…

Bu buluşmadan iki şey öğreniyoruz:

Birincisi emperyalizmin Suriye planının işlemediğini…

DIŞ MÜDAHALE MASADA DEĞİL

Çandar – Davutoğlu buluşmasında konuşulduğuna göre artık dış müdahale planı masada yok. Nitekim bir zamanlar Suriye’nin mandateri olarak bölgeyi bilen Fransa dahi, bu ülkenin Libya’dan çok farklı olduğunu söyleyerek, dış müdahale seçeneğinden uzak duruyormuş.

Zaten Ahmet Davutoğlu da, Suriye’deki iç dinamiklerin dış müdahaleyi gerektirmeyecek şekilde rejim değişikliğini sağlayacağına inanıyormuş!

Ancak ilginç olan şu ki, Ahmet Davutoğlu ne Arap Birliği’ni ne de Türkiye’yi Suriye için dış unsur saymıyormuş, ailenin fertleri olarak görüyormuş.

TAMPON BÖLGE DE MASADA DEĞİL

Suriye’ye dış müdahalenin yöntemi olarak gündeme getirilen tampon bölge fikri de artık masada değilmiş.

Zaten Ahmet Davutoğlu bu fikre karşıymış, çünkü öyle bir tampon bölgeye Sünniler gelirmiş, diğer yerler de Nusayrilere kalır ve ülke bölünürmüş. Mezhep çatışması istemeyen AKP, o yüzden bu fikre zaten en başından karşıymış!

Ahmet Davutoğlu’nun hem dış müdahale hem de tampon bölge konusunda söylediklerini, planı işlemeyen AKP’nin çaresiz savunmaları olarak değerlendiriyoruz. Zira şimdi mezhep çatışması istemediğini söyleyen Davutoğlu’nun ve Erdoğan’ın sözleri ve eylemleri arşivlerdedir.

MOSKOVA SİLAH GÖSTERDİ

Sonuç itibariyle ABD, Suriye’ye Türkiyeli müdahalenin bile zor olduğunu görmüştür. Daha doğrusu Moskova, Washington’a somut bir şekilde işgalin maliyetini göstermiştir.

Rusya Suriye’nin Tartus limanına 3 savaş gemisi demirlemiş, bununla da yetinmeyerek, “Amiral Kuznetsov” isimli uçak gemisini bölgeye göndermek üzere yola çıkarma kararı almıştır. Yani Moskova, Washington’a Libya’dan farklı olarak bu kez silah göstermiştir.

Washington ve Paris de, Şam büyükelçilerini yeniden Suriye’ye gönderme kararı alarak, Moskova’nın uyarılarını doğru okuduklarını ve ciddiye aldıklarını göstermişlerdir.

AKP’NİN NATO KADROLARI

Çandar – Davutoğlu buluşmasından öğrendiğimiz ikinci konu ise AKP’nin Türkiye’yi artık Rusya ile de doğrudan karşı karşıya getireceği tehlikesidir!

Davutoğlu, Suriye’deki Baas rejimini “Sovyetik rejim” olarak görüyor ve ona göre önlem alınmasını istiyormuş. NATO’nun bölgeye yaklaşımı, 1990’ların başında Doğu Avrupa’ya yaklaştığı gibi olmalıymış!

Davutoğlu, Brüksel’deki NATO toplantısında da bu görüşünü dile getirmiş!

Davutoğlu’nun tek başına bu çağrısı bile AKP kadrolarının anti-komünist iklimlerde ve süperNATO örgütlenmelerinde oluşturulduğunu göstermez mi?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Aralık 2011

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın