Posts Tagged Suriye
Ya Astana modeli ya Washington modeli
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/12/2024
Cihatçı grupların Halep’e saldırısı sonrasında bir araya gelen Türkiye ve İran dışişleri bakanları iki temel konuda görüş ayrılıklarını ortaya koydu.
Bu görüş ayrılıklarından ilki, Suriye’deki olaylarda dış faktör olup olmaması, ikincisi de Astana modelinin işe yarayıp yaramadığı konusuydu.
Suriye’de dış faktör bolluğu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Halep’e saldırıda dış faktör olmadığını belirtirken, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi dış faktör bulunduğunu ifade etti. İki bakanın bu konudaki görüşleri şöyleydi:
Hakan Fidan: “Suriye’deki olayları dış faktörle açıklamaya çalışmak yanlıştır. Bu, gerçekleri anlamak istemeyenlerin sığındığı sığınaktır, hatadır.”
Abbas Erakçi: “Suriye’deki terör grupları ABD ve İsrail’le ilişkili. Bu gruplar Suriye’de güvensizlik yaratıyor. Siyonist rejimin, bu gerilimin çıkmasındaki rolünü gözardı etmek büyük hata olur.”
Peki gerçek ne?
Tahran’ın terör grubu, Ankara’nın ise muhalif grup dediği bu örgütlerin önemli bir kısmı başlı başına dış faktör zaten. Doğu Türkistan İslam Partisi başta, Tacik ve Özbek gruplar bir yanda, Afganistan ve Pakistan ile irtibatlı gruplar, Kafkas kökenliler dış faktör değil mi? Şu anda cihatçı grupların karadan saldırdığı Halep-Hama hattını iki aydır havadan vuran İsrail dış faktör değil mi? Suriye’nin kuzeydoğusunda askeri varlık gösteren ABD dış faktör değil mi? Halep’e saldıran HTŞ ve Suriye Milli Ordusu’nun elindeki gelişmiş askeri teçhizatların kaynağı dış faktör değil mi?
Fidan’ın Astana çıkışı
Ancak daha önemlisi Astana sürecine dair değerlendirmedeki farktı. Bu iki konuda bakanların öne çıkan değerlendirmesi şöyle oldu:
Hakan Fidan: “Sorunlar Astana süreci ile yönetilecek bir durum olmaktan çıktı.”
Abbas Erakçi: “Astana sürecini destekliyoruz. Bu sürecin tıkanmasını engellememiz lazım.“
Sorun tam da Astana anlaşmalarına tam olarak uyulmamasından kaynaklanmaktadır aslında. Astana anlaşması, İdlib’deki grupların öncelikle silahsızlandırılmasını içermektedir. Bu konuda sorumluluğu alan Ankara’dır. Ancak İdlib’deki gruplar silansızlandırılamadığı gibi, daha fazla silahlanmıştır; Türkiye’nin de terör örgütü kabul ettiği HTŞ İdlib’de hükümet kurmuş durumda!
Dolayısıyla Astana’daki sorumluluğunu yerine getirmeyen Ankara’nın, sorunların Astana süreci ile yönetilmekten çıktığını savunması fazlasıyla sorunludur.
ABD’nin hedefi zaten Astana modeli
Suriye’deki sorunların çözülmesinde iki model var: Astana modeli ve Washington modeli…
Türkiye, ilk dönemde Washington modelini uyguluyordu; ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar cephesi, Esad yönetimini yıkmaya çalışıyordu. Bu modelin Suriye’yi bölünmeye götüreceği gerçeği ve ABD-PKK ilişkisi, Ankara’nın bu modeli adım adım terketmesine neden oldu.
Türkiye, ikinci dönemde Astana modelini uygulamaya başladı; Rusya ve İran ile Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği temelinde ittifak kurdu. Ancak Ankara ne yazık ki Şam’la normalleşmeyi sağlamayarak, sürecin hızlı ilerlemesini engellemiş oldu.
Astana Platformu, bir model olarak ABD’nin en istemediği durumdu. Washington bu dönem boyunca iki temel hedefi uygulamaya çalıştı: 1) Ankara’nın Şam’la normalleşmesine karşı çıktı. 2) Türkiye’nin Rusya ve İran’la arasını bozmaya çalıştı.
Ne yapmalı?
Görüleceği üzere Suriye’de hâlâ iki model mevcuttur: Astana modeli ve Washington modeli…
“Sorunların Astana süreci ile yönetilecek olmaktan çıktığını” savunmak, Ankara’yı yeniden Washington modeline savurur. Tersine, Ankara Astana anlaşmalarıyla ilgili sorumluluklarını yerine getirdiğinde, sorunların bu süreçle ne kadar hızlı çözülebildiği görülecektir.
Aslında sadece ABD’nin Astana karşıtlığına bakarak bile “nasıl konumlanmalı” sorusuna yanıt vermek mümkün. Çünkü Astana süreci, Türkiye, Rusya ve İran’ın Suriye’deki sorunlara çözüm aradığı bir süreç olmayı aşmış, üç ülkenin geniş bölge perspektifini uyumlaştırmasının platformuna dönüşmüştür. Azerbaycan’ın 30 yıl sonra Karabağ’daki topraklarını kurtarabilmesinde o uyum etkili oldu, Kafkasya’daki sorunlara karşı 3+3 platformu oluşturulmasında o uyum etkili oldu…
Kısacası, Astana bir modeldir ve Türkiye’nin geniş bölge komşularıyla birlikte geniş bölgede dış faktörlerin cirit atmasının önünde engeldir. Dolayısıyla Astana sürecinden vazgeçmek büyük hata olur, tersine Ankara bu sürecin geliştirilmesini, platformun diğer komşularla güçlendirilmesini ve bir barış ortaklığına dönüşmesini savunmalıdır.
Fidan’ın açıklaması bir son değildir. Astana’nın üç ortağı önümüzdeki günlerde bir araya gelme kararı aldı. Dolayısıyla Astana’yı riske atma yanlışından çıkma olanağı hâlâ var elbette…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Aralık 2024
İsrail’in yeni cephesi: Halep
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/11/2024
Suriye’deki cihatçı gruplar, 27 Kasım’da Halep’e saldırı başlattılar. Heyet Tahrir Şam (HTŞ) başta, Suriye Milli Ordusu içindeki grupların bir süredir hareketlendiği, silahlandığı, hazırlık yaptığı bilgisi zaten haberlere yansımıştı. O nedenle Halep’e saldırının asıl dikkat çeken yanı, İsrail-Lübnan ateşkesiyle birlikte başlamış olmasıdır.
Yani İsrail Lübnan’da ateşkesi kabul etti, ardından cihatçı gruplar, İsrail’in her gün hava saldırısı düzenlediği Suriye’de yeni bir cephe açtı. Dolayısıyla Halep, cihatçı gruplar dışında, İsrail’in de yeni cephesidir.
İsrail-cihatçı ortaklığı
İsrail, en başından beri cihatçıların Suriye’deki doğal ortağıdır. Öyle ki İsrail’e karşı tek bir eylemi olmayan bu gruplar, İsrail İran’ı vurduğunda da sevinç gösterileri yapabilmiştir!
Halep’e saldırıda başı çeken Heyet Tahrir Şam (HTŞ), yani önceki adıyla Nusra, Atlantik cephesinin Suriye’ye saldırısının ilk yıllarından beri fiilen İsrail’le işbirliği içinde. Nusra, 2013’te Golan cephesinde İsrail ile sahada nesnel ortaktı.
Nusra, IŞİD’in Suriye kolu olarak yapılanmıştı. IŞİD’den ayrılıp El Kaide’ye biat etti. Bu süreçte bile örgüt Atlantik’in hedefi değil, nesnel ortağı olmayı sürdürdü. Anımsayın, o süreçte Jake Sullivan – Hillary Clinton gizli yazışmalarında “El Kaide, Suriye meselesinde bizim tarafımızda. Tüm gelişmeler bizim tasarladığımız şekilde ilerlemekte” denilmişti. ABD IŞİD’e karşı harekete geçtiğinde ise örgütün lideri Colani El Kaide’den koptuklarını, artık bağımsız hareket edeceklerini ilan etti. Colani’nin bağımsızlık dediği, pratikte ABD-İsrail cephesine daha fazla bağımlılıktı elbette!
AKP’nin tutumu
Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu, Halep’e saldırıda HTŞ ile ortak hareket ediyor. İktidara yakın medya, saldırıyı “Suriye Milli Ordusu ve HTŞ’den oluşan gruplar, Halep merkezinin 1 km yakınına ulaştı” diye sevinçle müjdeledi! (Yeni Şafak, 29.11.2024).
Yeni Şafak’a bilgi veren üst düzey güvenlik kaynağı, “Ankara’nın bu grupların düzenleyeceği operasyonları bugüne kadar engellediğini” belirtiyor. Dolayısıyla artık engelleyici durumda olmadıklarını, bu grupların önünü açtıklarını belirtmiş oluyorlar. Peki neymiş bu son saldırının hedefi? Şöyle açıklıyor: “Operasyon ile öncelikle 2019’da üzerinde uzlaşılan sınırlara ulaşılması hedeflendi” (Yeni Şafak, 29.11.2028).
Tüm bu açıklamalar ne acı ki şu gerçeği ortaya koyuyor: AKP’nin Esad karşıtı tutumu, Türkiye’yi fiilen İsrail’le aynı cepheye koymuş oldu!
Hedef Esad ve Astana mı?
Peki Yeni Şafak’ı bilgilendiren üst düzey güvenlik kaynağının açıkladığı hedefle sınırlı mı acaba bu saldırı? Çünkü orada “öncelikle” deniyor. Ya sonra?
Ankara’nın asıl amacı ne? AKP-MHP sözcülerinin daha önce ifade ettiği “82. il Halep” hayali hâlâ sürüyor olamaz diye düşünüyorum! Bu durumda acaba Ankara “Trump ABD askerlerini çekecek” beklentisi nedeniyle, öncesinde Esad’ı tavize mi zorlamaya çalışıyor?
Öte yandan Tahran’ın da dikkat çektiği gibi, bu saldırı fiilen “Astana sürecindeki anlaşmaların kaba ihlali” anlamına geliyor. Peki bunun Ankara’ya ne yararı var? İsrail’i memnun eden, Suriye ile birlikte Rusya ve İran’ı hedef alan Halep saldırısının Ankara’ya kazandıracağı ne var? Yoksa Ankara Astana ortaklarını da mı bir tavize zorluyor? Peki o taviz ne?
Ev ödevi meselesi
Yine dönüyoruz Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtlarken söylediği “Suriye’deki Kürtler Türkiye’ye karşı ev ödevlerini biliyorlar” sözüne!
AKP-MHP’nin “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” çıkışlı yeni açılımı ile bu ev ödevi ve Halep saldırısı arasında bir bağ var mı?
Bakalım doğru soruları sorabilmiş miyiz, göreceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Kasım 2024
Masadaki üç konu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/11/2024
Biden’ın gitmeye, Trump’ın gelmeye hazırlandığı şu geçiş döneminde, Ankara ile Washington’u yakından ilgilendiren dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor.
O gelişmelere bazı açıklamaları, yalanlanmayan kimi iddiaları ve kulislerde konuşulanları eklediğinizde ister istemez akla şu soru geliyor: Acaba ABD ile AKP arasında bir pazarlık mı olası?
Bugün bu sorunun peşine düşeceğiz.
1) S400-F35-F16
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtladı. Güler bir soruya verdiği yanıtta “Amerikalıların F35 konusunda, bizim KAAN’ı yapabileceğimizi ve uçtuğunu görünce, biraz düşünceleri değişti. Onlar şimdi kendileri F35’i verebileceklerini ifade ediyorlar” dedi (AA, 26.11.2024).
ABD’nin fikri gerçekten KAAN nedeniyle mi değişti, yoksa başka gelişmeler mi var?
Geçen hafta Bloomberg’in haberiydi: “Türkiye Rusya’dan satın aldığı S400 hava savunma sistemini ‘elden çıkarmadan sınırlı kullanımını kabul edebileceğini‘ ABD’ye iletti, karşılığında F35 programına geri dönülmesini istedi.”
İddia buydu ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, bu iddiayı/haberi yalanlamadı.
2) Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği
Güney Kıbrıs Cumhurkanı Nikos Hristodulidis, 30 Ekim’de Beyaz Saray’da ABD Başkanı Joe Biden ile “Güney Kıbrıs’ın NATO’ya üyeliğini” ele aldı. Yunan Kathimerini gazetesi, “katılım planı”nın ayrıntılarını yazdı. Öncelikle Güney Kıbrıs’ın “NATO’ya üyeliğin başlangıcı sayılan önemli bir organizasyona katılımı” sağlanacaktı. ABD bu süreçte hem Rum askerlerini eğitecek, hem Güney Kıbrıs’ın askeri tesislerini NATO standartlarında modernize edecekti.
Türkiye’nin vetosu mu? Plana göre vetoyu engellemek için Kıbrıs konusunda olumlu gelişmeler başlatılacak, Rumlar bazı veto ettiği süreçlerin önünü açacak, Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanacak…
İlginçtir, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan basın temsilcileriyle bir araya geldiği toplantıda, Anadolu Ajansı’nın metnine göre şöyle dedi: “Fidan, Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair, tüm sorunları bir paket olarak kamuoyundan uzakta ele almayı tercih ettiklerini dile getirerek, meselenin aşırı politize edilmesini doğru bulmadıklarını…” (AA, 23.11.2024).
3) ‘Suriyeli Kürtlerin ev ödevi’
Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerle tokalaştı, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” dedi, önceki gün de ”İmralı’yla DEM arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyorum” dedi (AA, 26.11.2024).
Ardından Erdoğan, bir kez daha, “Sayın Bahçeli cesur ve ezberleri bozan bir teklif ortaya koymuştur. Bahçeli ile uyum halindeyiz” dedi, PKK’ye “silahları gömdüğünüz anda önünüz açılır” mesajı verdi (tccb.gov.tr, 27.11.2024).
Ve dikkat çeken bir ifade… Fidan TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtlarken “Suriye’deki Kürtler Türkiye’ye karşı ev ödevlerini biliyorlar” dedi!
Sonuç: Pazarlık öncesi ön hazırlık
Evet, masada üç konu var. Bu kritik üç konuda Trump’ın tam olarak nasıl bir çizgi izleyeceği kesin değil. O nedenle üç konudaki gelişmeleri bir pazarlıktan çok, 20 Ocak’ta Beyaz Saray’a oturacak Trump’la yapılacak olan pazarlığın ön hazırlığı diye değerlendirmek daha doğru olacak sanırım.
Nitekim Yaşar Güler’in “Trump ABD askerlerini bölgeden çekecek” (AA, 13.11.2024) ve Hakan Fidan’ın “Trump ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisini gözden geçirecek” (AA, 23.11.2024) değerlendirmesi de bir temenni olarak, pazarlığın ön hazırlığı gibi görünüyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2024
Ankara’nın A ve B planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/11/2024
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla, geniş bir gazeteci grubuyla basın toplantısı yaptı. Ne yazık ki Türk dış politikasının kapsamlı bir şekilde ele alındığı bu basın toplantısında Cumhuriyet gazetesi yoktu. Ambargonun sadece bakanlık kaynaklı olmadığını, doğrudan saraydan kaynaklandığını önemle belirteyim.
Cumhuriyet’in Fidan’a sorusu
Fidan’ın gazetecilerin sorularına yanıtları, iktidarın temel dış politikalarını ortaya koymuş oldu. Bugün onlardan birini, ABD-PYD-Suriye bağlamında olanı ele alacağım ama öncesinde o basın toplantısında Cumhuriyet adına olsaydık neyi soracağımızı buradan belirteyim, belki Dışişleri kaynakları, ambargoya rağmen yanıtlama nezaketi gösterir…
Fidan Haziran ayında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında çok önemli mesajlar verdi; “tek Çin” dedi, “çok kutupluluk” dedi, “yeni düzen” dedi, “küresel faciaya karşı güçlü Çin” dedi. Fidan’ın bu mesajları, iktidara yakın medyada olumlu görülmediği gibi, tersine iktidarın ideolojik amiral gemisi durumundaki gazete Çin’i hedef aldı; Fidan’ın mesajlarının aksine “Çin’in sessiz istilası” manşetini atdı. Dışişleri Bakanı Fidan bu çelişkiyi nasıl açıklıyor? Devlet ile hükümet politikası arasında fark mı var? Hükümet içinde farklılıklar mı var? Yoksa “hem vergiyi artırır hem de yatırım isterim” türünden bir taktik mi bu?
Güler-Fidan’ın Trump değerlendirmesi
Gelelim ele alacağım esas konuya…
Anımsayacaksınız, bu köşede Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in şu değerlendirmesini yorumlamıştım: “Ben, Sayın Trump’ın bölgeden Amerikan askerlerini çekebileceğini değerlendiriyorum” (AA, 13.11.2024).
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu değerlendirmeyi bir seviye daha yukarı taşımış: “Trump yönetiminin, PKK/PYD ile olan ilişkisini gözden geçireceğini değerlendiriyorum” (AA, 23.11.2024).
Öncelikle hep söylediğimi yineleyeyim: ABD girdiği yerden isteyerek çıkmaz, zorla çıkartılır. Dolayısıyla ABD’nin Suriye’den çekilmesi Trump’ın isteğiyle değil, bölge ülkelerinin zor kullanmasıyla sağlanır.
ABD-PKK ilişkisi yanlış yorumlanıyor
Fidan ABD-PKK ilişkisinin stratejik değil, taktik bir ilişki olduğunu varsaydığı için, bir istekle biteceğini sanıyor; zira aynen şöyle diyor: “Geçici olarak başlayan bir şeyin bu kadar uzun sürmesi ve Türkiye gibi bir müttefikin artık başka bir noktaya itilmesi, rasyonel ve stratejik olarak izahı olmayan bir konu.”
Hayır, ABD açısından rasyonel ve stratejik izahı olan bir konudur bu. Çünkü birincisi ilişki iddia edildiği gibi geçici olarak başlamış değil. Dahası ABD’nin “Kürt kartı” Suriye’de PYD ile başlamış da değil. ABD “Türkiye himayesinde Kürdistan planı”nı Ankara’nın önüne ilk kez 1965’te, sonra 1973’te, sonra 1986’da getirdi. İkincisi, PKK ABD için taktik değil, stratejik bir araçtır ve İsrail’in güvenliğini de kapsayan çok geniş anlamlar içermektedir.
Normalleşme yerine açılım
Güler ve Fidan’ın açıklamalarından anlaşılan, Ankara’nın A planı, Trump’ın Suriye’den çekilmesine ve PKK/PYD’yi terketmesine dayanıyor. Dolayısıyla ortaya şu harekat planı çıkıyor: ABD çekilince boşluğu Türkiye dolduracak.
Başka değerlendirmelerden, Ankara’da bir de B planı “tartışıldığı” anlaşılıyor: “ABD’nin çekilmesiyle PYD’nin İran’ın güdümüne ve Suriye istihbaratının kullanımına gireceği, o nedenle ABD’yle anlaşarak PYD’nin kontrolünün birlikte ele alınması…”
Ankara’nın A ve B planları bunlar olduğu için Şam’la normalleşme hamlesi doğru olmayan “Esad istemiyor” gerekçesiyle rafa kalktı ve yerini “döve döve açılım” süreci aldı.
Hedef Erdoğan’a süresiz başkanlık, yol Türkiye’yi Kürtlerle Irak ve Suriye’ye genişletme, araç Misakı Millicilik…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2024
Erdoğan’ın Trump’tan beklentisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/11/2024
AKP iktidarı, Trump’ın bu kez ABD askerlerini Suriye’den çekeceğini öngörüyor. Bu öngörüye göre bir planlama yaptıkları anlaşılıyor. “Öcalan açılımı”nın bir yönü de bu sanki…
Peki başkanlığının ilk döneminde ABD askerlerini Suriye’den çekemeyen Trump bu kez çekebilecek mi? Trump’ın müstakbel dışişleri ve savunma bakanları bu konuda ne düşünüyor?
Erdoğan-Güler’in öngörüsü
AKP hükümeti içinden Trump öngörüsünü en net açıklayan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler oldu: “Trump, başkanlığı döneminde üç defa Suriye’den asker çekmek için talimat verdi. Ben, Sayın Trump’ın şiddetle bunun üzerinde duracağını ve bölgeden Amerikan askerlerini çekebileceğini değerlendiriyorum.” (AA, 13.11.2024)
Nitekim Erdoğan’ın şu açıklamasını da aynı öngörünün bir olası sonucu olarak değerlendirebiliriz: “Önümüzdeki dönemde sınırlarımız boyunca oluşturduğumuz güvenli bölgenin eksik kalan halkalarını da tamamlayacağız.” (AA, 10.11.2024)
Döve döve açılım
”Öcalan açılımı”nın AKP’lilerde bile şaşkınlık yaratan tuhaf uygulanma biçimi de bu öngörüye dayanıyor olabilir. Zira pek çok AKP’li şu çelişkileri açıklayamıyor: Bir yandan “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” deniyor, diğer yandan Öcalancılarla irtibatlı olduğu iddiasıyla CHP’li belediye başkanı tutuklanıyor. Bir yandan DEM’le tokalaşılıyor, diğer yandan DEM’li belediyelere kayyım atanıyor.
“Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsun” diye soranlara şu yanıtı vermiştim: AKP’nin ilk açılımı bol tavizliydi, tepki gördü. O nedenle şimdi “döve döve açılım” uygulayacak demek ki…
Kuşkusuz açılımın bu hali de sonuç vermeyecek, çünkü yazmıştık: Bahçeli eliyle başlatılan “Öcalan Açılımı”, aslında Erdoğan için “başkanlık açılımı”dır.
En siyonist ABD kabinesi
Yeniden Erdoğan’ın Trump beklentisine dönersek…
Doğru, Trump ilk başkanlık döneminde Suriye’den asker çekmek istediğini açıklamıştı ama çekememişti. Peki şimdi ister mi? Zira şartlar değişti ve Suriye’den asker çekmek, İsrail’in en istemediği durumdur.
Kaldı ki Trump’ın müstakbel Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Waltz, değil Suriye’den asker çekmek, Suriye’ye daha fazla asker gönderme heveslisi iki isimdir. Çünkü Rubio ve Waltz, YPG’nin ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olduğunu savunmaktadır.
Diğer yandan isimleri ABD basınında konuşulan kabine adaylarına bakılırsa, Trump, ABD tarihinin en İsrail yanlısı hükümetini kuracak. Böyle bir kabinenin Suriye’den asker çekmesi pek olası görünmüyor.
Öte yandan Trump’ın seçilmesiyle birlikte İsrail, “Lübnan’da ateşkese olumlu bakan ama Suriye’ye saldırılarını artıran” bir profil çizmeye başladı. Netanyahu, Lübnan, Suriye ve İran’a saldırılara karşı çıkan İsrail Savunma Bakanı Galant’ı, Trump’ın seçildiği gün görevden aldı.
Ne yapmalı?
Dolayısıyla AKP iktidarının “ABD’nin Suriye’den çekileceğine” dayanan bir strateji oluşturması temelsiz olacaktır.
Ancak asıl vahimi şudur: ABD’nin Suriye’den çekilmesi daha önce gündeme geldiğinde, iktidarın düşünce kuruluşu SETA’nın uzmanları harekete geçmiş ve “boşluğu Rusya-İran-Esad üçlüsü doldurmadan Türkiye doldurmalıdır” tezleri ortaya atmıştı.
Oysa izlenecek yol tam tersidir: Türkiye, ABD’nin Suriye’den çekilmesini istiyorsa, 1) Esad’la anlaşmalı, 2) Astana ortakları Rusya ve İran’la işbirliğini derinleştirmelidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Kasım 2024
Erdoğan’ın oyun planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/10/2024
Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşarak başlattığı süreç, “Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, gelsin TBMM’de konuşsun” çağrısıyla sürüyor. Bu hamleler, “Bahçeli, ABD-İsrail’e karşı büyük oyun kurdu” diye pazarlanıyor; hatta “Bahçeli’nin büyük planına Erdoğan’ı da sürüklediği” iddia ediliyor.
Bahçeli’nin kurduğu bir oyun planı yok, kendisi ilk günden beri oyun planlarının küçük-büyük oyuncusu olabilmiştir sadece. “Mehmet Ali Güller” adlı Youtube kanalımdaki “Bahçeli’nin 16 sabıkası” başlıklı yayını izlerseniz, MHP liderinin hangi oyunlarda hangi rolleri aldığını ve birikmiş siyasi sabıkalarının listesini görebilirsiniz.
Burada da Bahçeli 17. siyasi sabıkasına imza atmaktadır. Ve bir oyun planı kuran değil, Erdoğan’ın oyun planında rol alan konumdadır.
Erdoğan’ın başkanlık sorunu
Erdoğan yeni bir oyun planı kuruyor, çünkü yeniden başkan seçilebilme sorunu var. Bu sorunun “sınırsız çözümü” yeni bir anayasa yapmaktan geçiyor. Yeni anayasayı kabul ettirebilmek için de DEM Partisi’nin oylarına ihtiyacı var.
Erdoğan’ın oyun planının içeride iki ayağı var: Birincisi DEM Partisi’ni devreye sokmak üzere zıttını, MHP’yi kullanmak; ikincisi de süreçlere meşruiyet kazandırabilmek için CHP’den yararlanabilmek. Dolayısıyla “normalleşme-yumuşama” süreci de nesnel olarak Erdoğan’ın oyun planını kolaşlaştıran bir boyuta sahip.
“Büyük Ortadoğu” sorunundan faydalanma
Olası geniş kamuoyu baskısına karşı içerideki bu süreci dışarısıyla ve “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemiyle dengelemeye çalışacaklar. Şöyle:
– İsrail’in Lübnan’a saldırıları sürüyor: Erdoğan bu nedenle yeniden “sığınmacı kartı” açtı. Geçen hafta Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Hem Suriye’den hem de Lübnan’dan yeni sığınmacılara kapılarının açık olduğunu” ilan etti.
– İsrail, konjonktürü fırsata çevirebilmek için Suriye’ye saldırılarını artırıyor, Golan’daki durumunu tahkim edecek bir düzenleme arayışında: İktidar bunun savaşı bölgeselleştirme potansiyeli olduğunu, İran’a da sıçrayabileceğini, dahası İsrail’in olası yanıtından sonra İran’ın bu kez savaşa girmek zorunda kalabileceğini, bunun da ABD’yle yeni bir işbirliği dönemini açabileceğini hesaplıyor. Bu durumun hem riskler hem de fırsatlar doğuracağı düşünülüyor: Risk, Türkiye’nin de bölgesel bir savaşın parçası olması, fırsat ise “ABD sponsorlu PYD devleti” sorununun “iki açılı” çözümü:
İki açılı “çözüm”
1) ABD’nin kökleri 1965’e kadar uzanan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla uyumlu çözüm: Bu çözüm ile Erdoğan’ın 22 yıllık “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefinin hayata geçeceği ve karşılığında siyasi konumunun pekişeceği varsayılıyor.
2) Öcalan’ın çıkışıyla PKK’nin kendini lağvettiği ama PYD olarak Suriye’de Türkiye tarafından kabul edildiği çözüm: Bu çözüm, Fırat’ın doğusundaki Kürdistan’a karşı Fırat’ın batısında Halep’e inen bir nüfuz bölgesinin paylaşılmasını içerecek.
Erdoğan’ın hedefi
Görüleceği üzere bu iki çözüm de Erdoğan’ın “sultanizm” rejimi için kısmi bir çözüm olsa da Türkiye için bir çözüm olmayacaktır ve tersine Türkiye’yi bölgede ciddi sorun haline getirecektir.
Dolayısıyla Erdoğan’ın hedefi Kürt sorununu çözmek ya da komşularla iyi ilişki geliştirerek bölgesel savaş riskini azaltmak değildir. Hedefi, Ortadoğu’da İsrail’in saldırganlığından ve ABD’nin müttefik ihtiyacından yararlanarak yeni toprak kazanmak ve bunu sultanlığını pekiştirmekte ve davasının bayrağını yükseltmekte kullanmaktır.
Elbette bunlar plan ve hayata geçmesini engelleyecek faktörler de yok değil!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2024
Açılımın üç sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/10/2024
Ankara kulislerinde en çok tartışılan konu: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM’lilere uzattığı el, yeni bir çözüm sürecine dönüşür mü?
Biz bu soruya, açılımın üç sorununu tartışarak katkı koymaya çalışalım.
1. Kürt sorununa mı çözüm?
Soru şu: Erdoğan Kürt sorununu çözmek için mi yeniden açılım yapıyor, yoksa iktidarını/başkanlığını sürdürebilmek için mi?
Bunu şu nedenle soruyoruz: Erdoğan Türkiye’de Kürt sorunu olmadığını da söyledi, olduğunu da… Olduğunu söylediğinde açılımcıydı, olmadığını söylediğinde açılımı kapatmıştı.
Bu durum, Erdoğan’ın açılım ihtiyacını ortaya koyuyor: Meselesi Kürtler ya da Kürt sorunu değil, meselesi iktidarını sürdürmek. İktidarını sürdürebilmek için de ya TBMM’nin seçim yenilemesi ya da yeni anayasanın kabulü gerekiyor. Sayısal nedenlerle, ikisi için de DEM’in desteği lazım.
Açıklamalarına bakılırsa, Kürtlerin siyasi partisinin de en azından bir bölümü, Erdoğan’ın iç politik ihtiyaçları üzerinden, kendi siyasi ajandasına kazanım oluşturabileceğini hesaplıyor.
2. Bölgesel durumdan yararlanma mı?
Devlet Bahçeli’nin DEM’lilere el uzatmasıyla başlayan bu süreç, kuşkusuz bölgedeki yeni durumla da ilgili.
İktidarın ilk açılımı ile iktidarın neo-Osmanlıcı çizgisi arasında bir ilişki vardı. Öyle ki iktidar hem “Lozan hemizettir” diyor ama hem de Misakı Millicilik yapıyordu. Yani Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil edilemeyen Musul-Halep hattını işaret ediyordu. Suriye’de Atlantik cephesiyle girilen “macera” bu nedenleydi. Suriye macerasından bir türlü çıkmamaları da bu nedenle…
İşte “İsrail’in hedefi Türkiye” söylemi de bununla ilgilidir. İktidarın “stratejik derinlikçileri” Ortadoğu’da yeniden sınırlarının çizilebileceğini, Ankara’nın önüne yeniden “genişleme” fırsatı çıktığını, Erdoğan’ın yeniden “Küresel düzenin altında bir alt düzen” inşa etme olanağına kavuşabileceğini düşünüyor…
Suriye’yle normalleşmeye şartlar koyarak normalleşme eğilimini terketmeleri, Mavi Vatan doktrinini rafa kaldırarak Doğu Akdeniz’de geri adım atmaları, Yunanistan’la tavizli normalleşmeleri, Ukrayna-Rusya dengeciliğinde ağırlığı Ukrayna kefesine koymaları, ABD-İngiliz enerji devleriyle 10 yıllık anlaşmalar yapmaları, Rusya’ya uyguladıkları yeni yaptırım…
Ve en önemli iki yeni gelişme de şu: İran karşıtlığının artması ve İdlib merkezli bir hareketliliğin başlaması!
3. Birinci partiye tuzak mı?
Eski açılımda CHP, MHP’yle birlikte açılımın genel olarak karşısındaydı. Gerçi Erdoğan ilk açılımdan istediği sonuçların bazılarını elde etmişti ama sonuçların tamamına ulaşamamasında bir etken de buydu.
MHP artık Cumhur İttifakı’nda, üstelik yeni açılım için bizzat Bahçeli sahaya sürüldü; çünkü siyaseten Erdoğanizme yapışmak dışında şansı kalmadı.
Peki CHP? AKP ve MHP cephesinden gelen açıklamalar, Erdoğan’ın CHP’yi de açılıma bir şekilde monte etmek istedğine işaret ediyor. DEM de aynı görüşte. Nitekim DEM yönetimi açık açık CHP’nin de devreye girmesini istedi. Gerekçeleri kendileri açısından makul: AKP’ye güvenmedikleri yeni süreçte, CHP’nin sübap olabileceğini hesaplıyorlar.
Peki daha düne kadar CHP’yi “DEM’lenmekle” suçlayan AKP-MHP cephesi neden CHP’yi sürece katmak istiyor? Çünkü CHP artık birinci parti. AKP-MHP CHP’yi açılım süreci üzerinden yeni anayasa sürecine de dahil edebileceğini düşünüyor. Varsın CHP son tahlilde yeni anayasa kabulüne hayır desin, komisyonlarda bulunarak hazırlanmasına dahil olması Erdoğan için yeterli meşruiyeti sağlayacak nasılsa! Üstelik bu süreçte ulusalcıların tepkisi nedeniyle CHP’nin oyları da önemli oranda erimiş olacak! Erdoğan da bir taşla birkaç kuş vurmuş olacak…
Bakalım Erdoğan’a yine aynı fırsatı verecekler mi?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2024
AKP’nin normalleşme pazarlığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/09/2024
Erdoğan “Suriye’yle normalleşmeye hazırız” diyor, ardından Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler “Suriye’nin yeni anayasayı kabul etmesini, seçim yapmasını ve sınırları güvence altına almasını” şart koşuyor.
Erdoğan “Esad’la görüşmeye hazırım” diyor, ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şartlar sıralıyor; “BM kararı” diyor, “önce rejimle muhalefet barışsın” diyor, “çekilirsek daha çok sığınmacı gelir”, diyor.
Üstelik Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bu süreçte, “Türkiye güçlerini çekmezse görüşmelere başlamayacağımız doğru değil” demesine rağmen!
Erdoğan ve bakanları “iyi polisi – kötü polis” oynamayacaklarına göre, Suriye’yle normalleşme konusundaki bu çelişkili açıklamalarının başka nedenleri olmalı.
Açık ki iktidar Suriye’yle normalleşmeyi stratejik ihtiyaçlar için değil, taktik pazarlıklar için kullanıyor. Üstelik hem ABD’yle hem Rusya’yla hem de İran’la ayrı ayrı pazarlık halindeler.
Özerk bölge pazarlığı
İktidar önce Suriye’de Esad yönetimini devirip bir İhvan rejimi kurmak istedi, olmadı. Bunun için radikal İslamcı örgütlerden PYD’ye kadar geniş bir ağ ile hareket etmeye çalıştı. Ankara’da PYD lideri Salih Müslüm’e “özerkliğine karışmayız, yeterki Esad’ı devirmek için ÖSO’yla hareket et” dendi.
PYD ABD’yi seçti; Washington’un “Kürt koridoru” planının aktörlüğüne soyundu. AKP bu kez Türk devletinin “koridoru engelleme” politikasını, kendisinin “ÖSO nüfuz alanı” oluşturma hedefine dönüştürmeye çalıştı.
Bu durum ise bölgede İdlib merkezli bir tıkanma doğurdu. Ancak bu tıkanma ABD-PYD stratejisine yarıyor. ABD Suriye petrolü çalmayı, PYD’yi ordulaştırmayı sürdürüyor, PYD ise özerk bölge yönetme deneyimini geliştiriyor.
AKP’nin ABD’yle pazarlığının temelini de nesnel olarak bu zamana bırakılmış tablo oluşturuyor: ABD’nin PYD bölgesine karşi AKP’nin ÖSO bölgesi!
İç içe pazarlıklar
Suriye’yle normalleşme, Moskova’nın Ankara’dan talebiyle başlayan bir konuydu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’yla savaşırken, Suriye’deki İdlib merkezli sorunla daha fazla uğraşmak istemiyordu. Bunun için de bizzat Erdoğan’dan Esad’la normalleşmesini istemişti.
Erdoğan ise süreci hem iç politikanın hem de dış politikanın ihtiyaçlarına göre ağırdan aldı: Örneğin seçim sürecinde muhalefetin sığınmacı sorunu baskısına karşı kullandı. Dış politikada ise Rusya’yla çok boyutlu ilişkileri kontrollü bir dengede tutabilmenin aracı olarak görüyor.
AKP aynı zamanda konuyu, İran’la Güney Kafkasya’daki rekabet alanları için de bir pazarlık kartı olarak görüyor. AKP’ye yakın medyada İran konusunda inişli çıkışlı tutumlar alınması, hatta Suriye’deki Türk askeri varlığını İran’ı dengeleyici faktör olarak ABD’ye pazarlama çabaları, konuyu iyice çıkmaza sokuyor.
En acil, en önemli normalleşme
Çıkmaza düşmemenin tek yolu var: Suriye’yle normalleşmeyi stratejik düzlemde ele almak.
Zira o düzlemde Türkiye’nin çıkarları var: Sığınmacı sorununa çözüm yoluna girmek var, Doğu Akdeniz’deki enerji-politik güç mücadelesinde müttefik kazanmak var, ABD projelerini birlikte engelleme olanağı var, sınır güvenliğini en maliyetsiz şekilde çözmek var…
İktidar 15 Temmuz’un sponsoru ilan ettiği Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile normalleşti, Kaşıkçı cinayeti nedeniyle ilişkilerini kopardığı Suudi Arabistan’la normalleşti, İhvan uğruna ilişkilerini kopardığı Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yle normalleşti, “bir gece ansızın geliriz” dediği Yunanistan’la normalleşiyor, 7 Ekim olmasa İsrail’le başlattığı normalleşmeyi sonuçlandırmış olacaktı…
Oysa Suriye’yle normalleşme bu normalleşmelerin hepsinden daha acil, hepsinden daha fazla ihtiyaç ve hepsinin toplamından daha önemlidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2024
Güler-Flake barikatı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/08/2024
Ankara ile Şam’ın normalleşmesi geciktikçe fatura ağırlaşıyor. Faturanın büyüklüğünü anlamamız için sormamız gereken soru şu: Ankara ile Şam neden normalleşmeli?
1) İlk yanıtı Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım “tersinden” versin: Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunu, 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı. Başbakan Yıldırım da 2916’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyordu.
O zaman yanıt açık: Sığınmacılar Türkiye’yi “istila etmesin” ve Türkiye “huzur içinde olsun” diye Ankara ile Şam normalleşmeli.
Mesele elbette sadece AB’yle yapılan geri kabul anlaşması değil. Daha önemlisi şu: “Yerli ve milli” burjuvazi, devlet teşvikiyle ucuza Suriyeli çalıştırarak, bir taşla birkaç kuş vuruyor. Hem sığınmacıyı ucuza sömürüyor, hem karşılığında AKP hükümetinden sigorta vb katkılar alıyor, hem de sığınmacıyı Türk emekçisine karşı “sopa” olarak kullanıp, az zam vermeye gerekçe yapıyor.
Hem karada hem denizde ihtiyaç
2) Atlantik koalisyonunun Beşar Esad yönetimini yıkmaya çalışmasından önce, Suriye’nin kuzeyinde bir PKK/PYD devleti sorunu yoktu. AKP hükümetinin en aktif şekilde yer aldığı o koalisyonun çabaları sonucunda Suriye ordusu geri çekilmek zorunda kaldı, boşluğu ABD destekli PYD doldurdu. Bu durum uzunca bir süre AKP’yi hiç rahatsız etmedi, hatta Ankara’ya davet ettikleri PYD liderine “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’a karşı bizimle hareket edin” denildi.
ABD ve vekilleri Esad’ı deviremedi ama ABD’nin Suriye’deki varlığı, PYD’nin pozisyonunu korumasını sağlıyor. O zaman baştaki sorumuzun yanıtı açık: Bu tablonun değişmesi için Suriye ordusunun, Suriye topraklarının tümünde egemen olması gerekiyor. Bunun için de Ankara ile Şam’ın normalleşmesi gerekiyor.
3) Türkiye ABD-AB sponsorlu Doğu Akdeniz enerji-politik güç mücadelesinde yalnızlaştırıldı. Bu yalnızlık, Doğu Akdeniz’in önemli ülkesi Suriye’yle işbirliği yaparak aşılır.
Normalleşmeye fren şartları
Özetle Ankara ile Şam’ın normaleşmesi gerekiyor ve gecikme, faturanın maliyetini artırıyor. Ancak AKP hükümeti, özel ajandası nedeniyle normalleşmeyi “stratejik hedef” olarak değil, dışarıda Astana ortağı Rusya’nın talebi, içeride sığınmacı politikasına yükselen itiraz nedeniyle “taktik hedef” olarak görüyor. Böyle olduğu için de süreç bir ileri iki geri, iki ileri bir geri şeklinde yerinde sayıyor.
Son olarak Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, normalleşmenin önündeki “asker çekme” engeli için 12 Ağustos’ta şu üç şartı açıklayarak frene bastı: 1) Yeni anayasanın kabulü, 2) Seçimin yapılması, 3) Sınırların güvence altına alınması.
Özellikle ilk iki madde açıkça bir ülkenin içişlerine müdahale anlamına gelir ki, Erdoğan son normalleşme mesajlarında “Suriye’nin iç işlerine karışmak gibi bir derdimiz olamaz” diyordu.
Peki bu çelişkiyi nasıl açıklayacağız o zaman?
İki ordu işbirliği mümkün
1) ABD Dışişleri Bakanlığı 17 Temmuz’da resmen ilan etti: “Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesine karşıyız.” ABD’nin Ankara Büyükelçisi Jeff Flake de diplomasi muhabirlerine yaptığı açıklamada, normalleşmeye kesinlikle karşı olduklarının altını çizdi. (Cumhuriyet, 15.8.2024).
2) Elbette “normalleşmeyi Erdoğan istiyor ama Güler-Flake karşı çıkıyor” durumu yok. Güler-Flake barikatı Erdoğan’a değil, Türkiye’ye kuruyor. Çünkü Erdoğan da normalleşmeyi “gerçekten” istemiyor. Çünkü ÖSO nüfuz alanı özel ajandası için hâlâ hayal kurmayı sürdürüyor. Çünkü “iç işlerine karışmak gibi bir derdimiz yok” diyorsa da, gerçekte Suriye topraklarındaki bir bölgeye kaymakam, jandarma komutanı, fakülte dekanı atayarak, “fiili egemenlik” yürütüyor.
Halbuki Türk ordusunun Suriye ordusu ile işbirliği içinde hareket ederek hem adım adım çekilmesi hem de önünü açtığı Suriye ordusunun kendi topraklarında egemenlik kurmasını kolaylaştırması mümkün…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2024