Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

İRAN, ERDOĞAN’IN MISIR ZİYARETİNİ NASIL DEĞERLENDİRİYOR?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mısır, Tunus, Libya seferinin anlamı üzerinde daha önce durmuştuk. Özetlersek;

ABD’nin “model ortağı” olan Türkiye, Büyük Ortadoğu’daki gelişmelere Washington adına müdahale ediyor. Washington Mısır ve
Tunus gibi müttefiklerinin yıkıldığı ülkelerde “rejimi kurtarmaya”, Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde de halk hareketinin hedef aldığı yönetimleri savunmaya odaklandı. (ABD karşıtı Libya ve Suriye müdahalelerinin farklı olduğunu daha önce incelemiştik)

İşte AKP hükümeti, ABD’nin bu ihtiyaçları temelinde devreye giriyor. Mısır’da verilen sözde laiklik mesajları da “rejimi kurtarmak” için “ılımlı İslam” dayatılması anlamına geliyor.

AKP hükümeti bu görevi BOP eşbaşkanı olarak, yeni kurulan “Küresel Antiterörizm Forumu”nun eşbaşkanı olarak ve ABD’nin “model ortağı” olarak yerine getiriyor.

İRAN DIŞ POLİTİKASINDA MISIR’IN YERİ

ABD’nin uzun yıllardır Mısır üzerinden İsrail’in güvenliğini garantiye alması, Mısır-Suudi Arabistan-Ürdün ittifakıyla bölgeye müdahale etmesi, Tahran’ın çıkarlarına aykırıydı. İşte bu yüzden Mübarek’in yıkılması, bölgede en çok İsrail’i endişelendirdi, İran’ı memnun etti.

30 yıldır İran’la diplomatik ilişkileri olmayan Mısır’ın yeni yönetiminin, Tahran’a altı aydır sunduğu kolaylıkları, bu köşede
daha önce birkaç kez incelemiştik.

Tahran yönetimi bu nedenle Mısır’daki değişimi en başından beri destekliyor ve ABD’nin “rejimi kurtarmaya” yönelik hamlelerine
itiraz ediyor.

LAİKLİKTEN DEĞİL ILIMLI İSLAM’DAN ENDİŞE

Türkiye’yle Suriye ve Füze Kalkanı gibi iki temel konuda büyük sıkıntı yaşayan İran, bu nedenle AKP hükümetinin Mısır, Tunus,
Libya seferine özel olarak dikkat kesilmişti.

Tahran, Ankara’yla ilişkileri daha da germemek adına, Erdoğan’ın ziyareti ve mesajlarıyla ilgili önemli bir açıklama yapmadı şimdiye kadar. Ancak İran İslam İnkilabı Rehberi’nin başdanışmanı olan Tümgeneral Yahya Rahim Safevi, Erdoğan’ın
ziyaretiyle ilgili dikkat çeken bir çıkış yaptı.

Tümg. Safevi, Erdoğan’ın Mısır ziyaretinin, İran’ın model olmasını önlemeye yönelik olduğunu savundu. Tümg. Safevi, Erdoğan’ın Mısır halkına laik sistem tavsiyesinde bulunmasının, çifte standart olduğunu belirtti.

Tahran, AKP hükümetinin çizgisini “laik” olduğu için değil, “ılımlı İslam” olduğu için tehdit görüyor. Tahran yönetimi, alt seviyeden de olsa, AKP’nin “ılımlı İslam” anlayışının ABD kaynaklı olduğunu ve bölgeyi tehdit ettiğini son bir yıldır dile getiriyordu.

IRAK – SURİYE – MISIR CEPHELERİ

Tahran ile Washington arasında bölgede var olan mücadelenin cepheleri şimdiye kadar esas olarak Irak ve Suriye’ydi. Ancak son
bir yıldır Mısır, Yemen ve Bahreyn, yeni cephe haline geldi.

ABD bu cephelerden Irak, Suriye ve Mısır’da AKP hükümetini, Yemen ve Bahreyn’de de Suudi Arabistan’ı kullanıyor.

Dolayısıyla bu üç cephede, Tahran ile Ankara karşı karşıya geliyor. ABD’nin BOP eşbaşkanı olan AKP hükümeti, Türkiye’yi İran’a düşman ediyor!

ABD’nin Türkiye’yi attığı ateşin büyüklüğü İran’la da sınırlı değil. Aydınlık yazdı: İran, Rusya ve Çin ortak füze kalkanı kuruyor. Dolayısıyla Türkiye sadece İran’la değil, tüm komşularıyla ve Çin, Rusya gibi iki küresel güçle de karşı karşıya geliyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Eylül 2011

, , , ,

Yorum bırakın

PROTOKOLÜ, ERDOĞAN DA İMZALADI!

Tarafların açıklamalarından anlaşılan o ki, Silvan’la birlikte artan şiddetin nedeni, Başbakan Erdoğan’ın Öcalan’ın üç
protokolünü imzalamaması…

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın hazırladığı “ikişer sayfalık üç protokol”le ilgili şu bilgileri veriyor: “Bunlardan biri ateşkes, diğer PKK’nin silahsızlandırılması, üçüncüsü ise yeni demokratik anayasa sürecinin genel ilkelerini kapsıyordu.”

Demirtaş, protokollerin muhataplarını da açıklıyor: “Bu protokollerin anayasayla ilgili olanında muhatap BDP’dir. Diğer ikisi için İmralı ve Kandil.”

BÖLÜNME ANAYASASI PROTOKOLÜ

Protokollerle ilgili bilgi veren bir başka isim de BDP’nin listesinden milletvekili seçilen Şerafettin Elçi. Elçi kendisiyle birlikte bazı üst düzey BDP’li milletvekillerinin de gördüğünü söylediği protokollerin içeriğine dair şu bilgileri veriyor: “Bu protokolün içinde, anadilde eğitimin yanı sıra, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime, yani BDP’nin demokratik özerklik dediği bir statüye kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması da vardı.

Elçi, protokolün Başbakan Erdoğan’a sunulduğunu ancak Erdoğan’ın imzalamadığını, şiddetin de bu nedenle arttığını söylüyor.

ÖCALAN’IN ERDOĞAN’DAN İSTEDİĞİ MESAJ

BDP Eşbaşkanı Demirtaş, protokollerin muhataplarına iletilmesiyle ilgili daha detaylı ve kesin bilgiler veriyor: “Protokoller
PKK’ye iletildi. Onlar uygun gördükleri 2-3 değişiklik yaptı ve son maddesi PKK’nin silahsızlandırılması olan protokolleri kabul etti. Şimdi top Öcalan’la görüşen devlet heyetindeydi.”

Demirtaş protokollere ilgili çok önemli bir ayrıntı daha veriyor: “Heyet bu protokolleri hükümete iletirken Öcalan’ın bir isteği daha olmuştu. Eğer televizyonda Başbakan’dan, ‘Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür’ gibi bir demeç duyarsa Öcalan, bunu Başbakan’ın protokolleri kabul ettiğine dair bir mesaj olarak alacak ve örgütü bir hafta içinde belli sınıra çekecekti. Bunu taahhüt etmişti. Ama Başbakan’dan Öcalan’a işaret niteliği taşıyacak öyle bir mesaj gelmedi…”

Evet, Başbakan Erdoğan’dan böyle bir mesaj gelmemişti, o zaman… Ya sonrasında?

ERDOĞAN ÖCALAN’A İSTEDİĞİNİ VERDİ

Başbakan Erdoğan’dan “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajı alabildi mi Öcalan?

Önceki gün yazdık. Başbakan Erdoğan New York’ta, artan PKK saldırılarını şu sözlerle yorumlamıştı: “Terör örgütü kendi görevini yapıyor, biz de kendi görevimizi yapacağız.” Erdoğan ayrıca “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz” demişti. Yurda dönerken yolda da şöyle sesleniyordu Başbakan Erdoğan: “Biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz.

PROTOKOLLERİ SİLAH İMZALATTI

Peki, bu durumda, “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz” diyen Başbakan Erdoğan, Öcalan’ın beklediği “Biz silahsız çözümden yanayız, Kürt sorununun çözümü ancak siyasetle mümkündür” mesajını vermiş olmuyor mu?

Dolayısıyla Başbakan Erdoğan, daha önce imzalamadığı protokollerin kabulü anlamına gelen bu mesajı vererek, protokolleri imzaladığını ortaya koymuyor mu?

Bitirirken altını çizelim: Silah bırakılması istenen PKK, protokolleri, silahı daha çok kullanarak imzalatmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık 2011
29 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

ABD PAKİSTAN’I KAYBEDİYOR

Barrack Obama’nın ABD Başkanı olmasıyla Washington’un dış politikasında görülmeye başlayan en önemli değişiklik, Afganistan konusunu Pakistan’a dayanarak çözme kararıydı. Orta Asya’daki bu yeni dış politika, resmi olarak “Af-Pak” diye adlandırıldı ve güncellenmiş BOP’un ağırlık merkezi ilan edildi.

Ancak Afganistan’da bataklığa saplanan ABD’nin Pakistan’a dayanarak bile o bataklıktan çıkamayacağı ilk yıl içinde ortaya çıktı. Dahası, ABD Afganistan’da başarı elde edemediği gibi adım adım müttefiki olan Pakistan’ı da yitirdi.

ABD BİN LADİN’İ BIRAKTI MI?

ABD – Pakistan ilişkilerinde dönüm noktası, Washington’un Usame Bin Ladin’i öldürmesiydi. Ancak ABD’nin Ladin’in
cesedini denize atması, ölümünü kuşkulu kıldı. Üstelik Taliban yönetiminin 11 Eylül 2001 saldırılarından önce ABD’ye, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in yargılanmasını önerdiği ancak Washington’un bunu reddettiği ortaya çıkmıştı. Bu haber, aslında Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari’nin iki yıl önce açıkladığı,  “11 Eylül’den üç ay sonra Ladin’i yakalayıp, ABD’ye teslim ettik. Ama onlar bıraktılar” bilgisini de teyit ediyordu.

PAKİSTAN’DAN ABD’TE ÜS YASAĞI

Usame Bin Ladin’in 2 Mayıs’ta öldürülmesiyle başlayan bu yeni süreçte iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Gelişmeleri kısaca anımsayalım:

Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, 1 Temmuz’da yaptığı açıklamayla, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi hava üssünü artık kullanamayacağını ilan etti.

ABD Pakistan’a yıllık olarak yaptığı 2,7 milyar dolarlık askeri yardımın üçte birini askıya aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, iki ülke askeri ilişkilerinin zor şartlar altında olduğunu açıkladı.

ABD PAKİSTAN İSTİHBARATINI SUÇLADI

Washington yaz boyunca ilişkileri onarmaya çalıştı. Ancak 13 Eylül’de ABD’nin Kabil Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı, Washington
ile İslamabad’ı yeniden karşı karşıya getirdi.

ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mike Mullen, Senato alt komitesinde, Pakistan askeri istihbarat örgütü ISI’nın başta Hakkani örgütü olmak üzere birçok terör örgütüyle bağlantısı olduğunu iddia ederek İslamabad’ı suçladı. Org. Mullen’e ilk yanıt 22 Eylül’de Pakistan İçişleri Bakanı Rahman Malik’den geldi. Malik, ABD askerlerinin terörle mücadelede Pakistan topraklarında konuşlanmasına artık izin vermeyeceklerini açıkladı.

Beyaz Saray sözcüsü Jay Carney ise gerilimi daha da tırmandırdı. Carney, Hakkani örgütünün Kabil’deki ABD büyükelçiliğine saldırının sorumlusu olduğunu belirtip, örgütün Pakistan’dan yönetildiğini iddia etti.

Pakistan Dışişleri Bakanı Hena Rabbai Khar ise Washington’un “ne Pakistan devleti ne de halkıyla arasını açmakta hiçbir fayda kazanamayacağını, eğer böyle bir girişimi gerçekleştirmeyi seçerlerse, bunun kendilerine pahalıya mal olacağını” söyledi. Pakistan Dışişleri Bakanı Khar ABD’nin suçlamaları sürdürmesi halinde, İslamabad’ı bir müttefik olarak kaybedeceği uyarısında da bulundu.

ÇİN KALKANI

Pakistan’ı ABD karşısında başı dik politika izlemeye iten en önemli etken, kurduğu bölgesel ittifaklardır. İslamabad’ın en önemli
dayanağı Pekin’dir. Pekin’in “Pakistan’a müdahaleyi Çin’e müdahale sayarız” demesi, İslamabad’a büyük güvence oluşturdu.

İki ülke arasında son bir yıl içerisinde çok önemli askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Pakistan, Çin’den JF-17 savaş uçakları,
F-22P savaş gemileri ve orta menzilli füzeler almaktadır. Son bir yıl içerisinde Çin’den J-10 savaş uçakları alımı için 250 adet sipariş veren Pakistan, ayrıca 2 adet Nükleer Reaktör yapılması için de anlaşma imzaladı. Pekin ile İslamabad arasında ayrıca demiryolları, askeri ve sivil amaçlı limanlar yapılması konusunda da bir işbirliği imzalandı.

Tüm bu askeri gelişmeler dışında Washington’u endişelendiren bir başka konu da, Pakistan’ın Usame Bin Ladin’e operasyon sırasında düşen ABD’nin yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirdiği kuşkusuydu…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

BAŞBAKAN’IN SEKİZ MUHATABI

Siirt’te altı askerin şehit olduğu PKK saldırısını değerlendiren Başbakan Erdoğan, “terör örgütü kendi görevini yapıyor, biz de kendi görevimizi yapacağız” dedi. Başbakan Erdoğan’ın açıklamasından PKK’nin görevini anladık: Türk askeri öldürmek.

Peki Başbakan’ın görevi ne?

Erdoğan, New York’tan dönerken yolda görevini açıkladı: “Biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz.Erdoğan’ın, siyasi iradenin kim olduğunu soran gazetecilere yanıtından, altı muhatabı olduğunu öğrendik: “Siyasi ayak iki parça. Dağ kadrosu iki parça. Avrupa ve İmralı da var.

Ancak Erdoğan’ın iki muhatabı daha olduğunu da öğreniyoruz: “Talabani’ye de söyledim. Ancak PKK silah bırakırsa, operasyonlar biter. Talabani ve Barzani, Türkiye’den gidenlere bunu anlatıyorlar. İkisi de terörden yaka silkiyor.”

Erdoğan’ın, daha düne kadar “Türkiye’ye Kürt kedisi bile teslim etmem” diyen Barzani ve Talabani ikilisinin, “terörden yaka silktiğini” iddia etmesinin üzerinde durmayacağız.

Biz Erdoğan’ın görevine ışık tutacağız.

ERDOĞAN’IN MÜZAKERE GÖREVİ

Hakan Fidan’ın, bizzat “Başbakan’ın özel temsilcisi” olarak masada oturduğunu söylediği 5. Oslo görüşmesinde de ortaya çıktığı gibi, Başbakan Erdoğan’ın görevi PKK ile “gizli” müzakere yürütmek. Ancak Başbakan artık bu müzakereleri “açık” yürüteceğini ilan etmiş oluyor.

Erdoğan, BDP, DTK, KCK, Kandil, Brüksel-PKK ve İmralı’nın muhatabı olduğunu belirtiyor ve muhataplarıyla müzakere edeceğini söylüyor. Peki, neyi müzakere edecek?

Erdoğan onu da belirtiyor, “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonları bitiririz” diyerek “silah bırakın, anlaşalım” mesajı veriyor. Erdoğan, yalnızca TSK’nin terörle mücadelesini değil, KCK operasyonlarını da bitireceği sözünü veriyor!

“YENİ ANAYASA” ANLAŞMASI

Peki, hangi konuda anlaşma olacak?

Cemil Çiçek’in TBMM Başkanı olduğunu unutarak başlattığı “yeni anayasa” konusunda anlaşma olacak. Başbakan’ın talimat verdiğini, “yeni anayasa” için partilerden bu hafta randevu alınacağını öğrenmiş bulunuyoruz.

Ancak siyasi partilerle yapılacak görüşme aslında sembolik. Çünkü “bölünme anayasası” için asıl PKK’nin onayı gerekiyor! Ki Başbakan Özel Temsilcisi Hakan Fidan’ın PKK ile müzakeresinde de “yeni anayasada” ortaklık işaretleri mevcuttu.

Kaldı ki, Cemil Çiçek’in toplantısına katılan AKP profesörleri, “Kürt kimliği ve dinsel kimlik sorunu çözülmeyecekse, yeni bir anayasa yapmaya gerek yok” diyerek, nasıl bir anayasa hedeflendiğini de gösteriyorlar.

ANAYASA SİLAHLA YAPILIR

Peki, “Silah bırakın, anlaşalım” mesajı ne kadar gerçekçi? PKK silah bırakır mı?

PKK yıllar önce çizdiği stratejisinde de belirttiği gibi silahı zaten siyaset yapabilmek için kullanıyor. Siz kalkıp da PKK’ye “silahı bırak, gel siyaset yap” derseniz, zaten PKK’nin stratejisini gerçekleştirmiş olursunuz.

Aslında Erdoğan da dâhil herkes biliyor ki PKK silah bırakmaz. PKK Erdoğan’ı zaten silah zoruyla muhatap edinmiştir; PKK silah kullanarak devleti masaya oturtmuştur.

Silah, PKK’nin muhatap alınma, taraf olma, “yeni anayasa”da ortak olma dayanağıdır! O yüzden de PKK silahını
bırakmaz! Erdoğan’ın, “silah bırakın” demesi, “eylemleri durdurun ki kamuoyu tepkisi olmadan birlikte yeni anayasayı yapabilelim” demesi anlamına gelmektedir!

Dolayısıyla siz bakmayın “sivil anayasa” laflarına. Çünkü Anayasalar silahla yapılır!

MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Eylül 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

JOAN BAEZ DÜŞMANI NEDEN TESPİT EDEMİYOR?

Paris’te L’Humanite şenliklerine konser için davet edilen Joan Baez, Le Monde gazetesine verdiği söyleşide, “40 yıl önce direnmek daha kolaydı. Durum açıktı. Sorunlar somuttu. Bugün ise düşmanı açıkça tespit etmek çok zor” diyor.

Bugün düşmanı tespit etmek gerçekten çok mu zor? 40 yıl önceye göre durum daha mı karışık?

Yanıta geleceğiz ama önce çok sevdiğim Joan Baez‘in samimi dolu açıklamalarından bir bölüm daha aktarmak istiyorum:

“Benim için ilk yurttaşlık hakları mücadelesi, sonra da Vietnam savaşına karşı mücadele idi. Çok düşünmeme gerek yoktu. Doğal bir süreçti. O kadar ki, savaşın btiminde, o mücadele kadar yoğun yaşayacağımız başka bir şey olmadığından, kimlik krizine girdik. Kaybolduk. Bugün, temeli ve istikameti açgözlülük olan bir toplumda, düşmanı açıkça tespit etmek çok, finans dünyası ve spekülatörle mücadele etmek çok zor.”

DÜŞMAN ORTADA

Joan Baez‘in sorusune dönersek, bugün düşman belli değil mi gerçekten?

Yani Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya saldıran ABD, halkların düşmanı değil mi? Yugoslavya’yı sekiz parçaya bölen ABD, halkların düşmanı değil mi? İran’ı ve Suriye’yi tehdit eden ABD, halkların düşmanı değil mi? Sudan’ı bölen ABD, halkların düşmanı değil mi?

Baez‘in örnek verdiği Vietnam savaşından ne farkı var Irak’ın? O günleri berrak gören Baez düşmanı tespit edebiliyordu da
bugün neden edemiyor?

OBAMA ALDATMACASI

Yanıta geleceğiz ama gelin Joan Baez‘in şu sözlerini de not edelim:

“Ne olursa olsun 1960’lar gibi bir 10 sene bir daha hiç yaşanmayacak. O zamanlarda, fevkalade bir kasırga yaratmak için her şey vardı; Bob Dylan gibi sanatçı bir yetenek, bütün bunların çimentosuydu. Bugün böyle bir çimento görevi yapacak biri olmadan, çeşitlilik fırtınası içinde yaşıyoruz. Bir ara, Barack Obama’nın bu çimento işlevini yürütebileceğini düşündüm. Bu hareketleri birleştirebileceğini düşündüm ama öyle olmadı. İktidara gelmek ile bir şeyler yapamama, birlikte yürüyen bir gerçeklik.”

Kuşkusuz, 40 yılda dünya değişti… Emperyalizm özellikle 80’lerde dünya çapında atağa geçti. Ve bu durum karşısında geri adım atanlar sivil toplumculukla, liberalizmle buluştu. Oldukça geniş konu, buralara girmeyeceğiz.

ANAHTAR: ANTİ-EMPERYALİZM

Ama şunu söylemeden edemeyeceğiz: Soğuk savaşta ve iki kutuplu dünyada kalmak, hele de Asya’nın atağını görememek, Baez‘in
belirttiği “berrak olmayan durumun” kaynaklarındandır…

Ama en önemlisi, dünyayı kavramanın anahtarı olan anti-emperyalizmdir. Kişi anti-emperyalist oldukça, yani cephesini emperyalizme karşı döndükçe “düşmanı tespit edebilecektir”.

Ancak Obama‘dan medet umulduğu bir durumda, elbette düşman tespit edilemeyecektir, elbette tüm iyi niyetinize rağmen durum çok karışık gelecektir.

Obama‘dan medet umulduğunda da, kaçınılmaz olarak ABD’nin hedef aldığı ülkelerin liderleri düşman sanılmaya başlanacaktır.

Nitekim, emperyalizmin atak yaptığı dönemde dünyaya enjekte ettiği sivil toplumculuğun, liberalizmin aydınlar üzerindeki etkisi neticesinde Yugoslavya’da Clinton demokrasi havarisi olurken, Miloseviç kasap ilan edildi; Irak’ta Bush demokrat olurken, Saddam diktatör ilan edildi!

Ne Sam ne Saddam” diyenler de sonuçta Sam’a hizmet ettiler.

Bugün halklarının büyük oranında desteğini alan Kadafi ve Beşar Esad‘ın da aynı çevreler tarafından “halklarına zulüm yapan
diktatörler” olarak nitelenmesi bundandır.

Sonuç olarak, ABD’yi baş düşman ilan etmeyenin pusulası şaşar! Tüm çıplaklığına rağmen, durum karışık gelir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Eylül 2011

Yorum bırakın

AKP, PARTİ DE DEĞİLMİŞ!

Okurlar haklı olarak soruyorlar: Aynı anda İsrail’le, Yunanistan’la, Kıbrıs Rum Kesimi’yle, Suriye’yle, İran’la, Irak’la, Ermenistan’la hatta Azerbaycan’la sorunlu olmak akıl işi mi?

Kestirmeden söyleyelim: Akıldan ziyade çaresizliğin eseri! Ama AKP hükümetinden ziyade, ABD’nin çaresizliğinin eseri…

Çünkü AKP’nin dış politikası bağımsız değil ve Atlantik’e çıpalı.

Bağımsız olmadığı için de “NATO’nun Libya’da ne işi var” deyip, NATO’nun Libya’ya saldırısına Türkiye’yi karargâh yaparlar; Anders Fogh Rasmussen’e itiraz edip, sonra NATO Genel Sekreterliği’ni onaylarlar; Beşar Esad’a “kardeşim” deyip, sonra diktatör ilan ederler; İsrail’e diklenip, sonra İran’a karşı İsrail’e kalkan olurlar vs.

ABD ise üretmeyen ekonomisiyle, bölgede inisiyatifi kaybetmesiyle, dünya liderliğini sürdüremeyeceği gerçeğiyle ve en önemlisi
askeri başarısızlıkları nedeniyle çaresiz durumda!

SAVAŞA KİMİN İHTİYACI VAR?

Dolayısıyla ABD gibi projesinin eşbaşkanlığı da bu çaresizliği paylaşıyor. Çok değil daha üç ay önce yüzde 50 oy almış bir partinin,
şimdiden patlak lastikli kamyon görüntüsü vermesi başka nasıl açıklanır?

O yüzden Obama kadar Erdoğan’ın da savaşa ihtiyacı var; iktidarı için…

Hükümetin çaresizlikten kaynaklı savruk politikaları, üyelerinin sözlerine de yansıyor. Son 10 günde söylenilen şu sözlere bakınız:

HÜKÜMETİN PKK ÇARESİZLİĞİ

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, BM’de düzenlenen Terörizmle Uluslararası Mücadele Sempozyumu’nda yaptığı konumada Avrupa’ya şöyle seslendi: “PKK’nin faaliyetleri tolere edilmemeli.”

Avrupa, PKK ile görüştüğü ortaya çıkan AKP hükümetinin bu sözlerini acaba ne kadar ciddiye aldı!?

“PKK ile MİT değil hükümet görüştü” diyenlere yanıt vermeye çalışan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Başbakanlık Müsteşar yardımcısı sıfatıyla bu toplantıya katılıyor olması, onun (Hakan Fidan) Başbakanlıkla ilgili olduğunu göstermez” dedi.

Peki Arınç’ın Başbakan Yardımcısı olması, Başbakanlıkla ilgili olduğunu gösterir mi bu durumda?

GAF DEĞİL ZİHNİYET

AKP’li Burhan Kuzu BDP’nin Diyarbakır’da toplanmasını Kuvva-i Milliye’ye benzetti: “Osmanlı’dan kopup Ankara’ya gelen Atatürk ve arkadaşları Kuvva-i Milliye ruhunu oluşturmuşlardı. Sanki onun bir benzerini yapıyorlar gibi bir halleri var. Ama bu mantık ve bu yöntemle olayı çözemezler. Bir de onların Diyarbakır’da çok fazla kalacaklarına inanmıyorum. Ben öyle tahmin ediyorum ki 1 Ekim’de gelecekler.”

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise vatandaşlarını “tane” hesabıyla sayıyor artık. Bakan Şahin, Ankara’daki patlama sonrası şöyle bilgilendiriyordu kamuoyunu: “3 adet maalesef vatandaşımızın patlamadan dolayı can kaybına maruz kaldığı bilgisi var.”

AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı ve Adana milletvekili Ömer Çelik ise liderinin Suriye’yi iç mesele görmesiyle yetinmemiş olmalı ki şöyle tweet yazıyordu New York’tan: “Filistin, Doğu Türkistan, Kerkük, Bosna; bizim için Ankara, Istanbul, Adana, Erzurum, Diyabakır gibidir.”

AKP NEDİR?

Doğu Perinçek önceki gün yazdı ve AKP’nin aslında hükümet olmadığını ortaya koydu. Muhtemelen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in sözleri Silivri zindanına ulaşmadı. Ulaşsaydı, AKP “parti de değilmiş” diyecekti kuşkusuz!

Çünkü Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e, AKP’nin İngiltere’de bulunan  hangi partiye benzediği sorulduğunda evlere şenlik şu yanıtı veriyordu: “Muhafazakarız, liberaliz ve sosyalistiz.

AKP’nin aslında “hiçbir şey” olduğu, bundan daha güzel özetlenemezdi herhalde!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2011

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SİLAHLI GAZETECİLERİ

Biz, Washington’un yalnızca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı cepheye sürdüğünü sanmıştık, yanılmışız. Meğer Washington, Enis Berberoğlu’yla birlikte Hürriyet’i de cepheye sürmüş!

Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisine katılan Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu’nun rütbe hakettiği yazısına dikkat ediniz:

Beşar Esad devrik Libya lideri Kaddafi’den mülhem, her bitik diktatörün cebindeki son kartı oynamaya hazırlanıyor: İç savaş çıkararak ömrünü uzatmayı deniyor. (…) İran ve Irak menşeli silah sevkıyatının kesilmesi bu yüzden hayati önem taşıyor. Türkiye’nin atacağı bazı ek ticari ve hatta askeri adımlar da söz konusu olabilir.”

İŞARETİ ERDOĞAN VERDİ

Berberoğlu’na “Esad’ın iç savaş planladığını” nereden çıkardığını sormayacağız. Başbakan Erdoğan, ABD’den önce Mısır’da “alevi – sünni çatışması” diyerek işareti vermişti. “Askeri adımlar söz konusu olabilir” sözleri de New York’ta kulağına üflendi
herhalde!

Berberoğlu’nun bu sözlerini misyonuna bağlayabiliriz ancak gazetecilik mesleğinin en alt sınırının neresi olduğunu anlamak için şu sözünü de not düşelim: “Obama görüşmesinin ardından anlık istihbaratın kalitesi artabilir.

ABD’nin 2007 yılından beri TSK’yi “anlık istihbarat” ile oyaladığı yetmezmiş gibi, Berberoğlu “ama kalitesi artabilir” diyerek yeni bir hendek daha kazıyor!

Değil AKP tabanında, yandaş basında bile Suriye konusunda tereddütler yaşanırken, itiraz sesleri yükselirken, neden Enis Berberoğlu ve Hürriyet savaş mevsizine girdi acaba?

TSK KARŞITI AMA MİLİTARİST!

Türkiye’de gazeteciliğe can çekiştiriliyor. Türkiye’nin hemen tüm kurumları gibi basın da çözülüyor, çöküyor.

İşte üç farklı kesimden üç tipik örnek:

Gazeteci kimliği ile silah tutanların en ünlüsü Mehmet Ali Birand’dır. Birand NATO’nun Libya’yı bombalamaya başladığı günlerde şöyle akıl veriyordu:

Eğer biri tarafından öldürülmezse, hava müdahalesi Kaddafi’yi devirmeye yetmeyebilir. İşte o zaman da, bölgenin başına
çok daha büyük bir sorun olacaktır.”

Nagehan Alçı, “yorumculuk” yaptığı ekrandan şöyle sesleniyordu NATO’ya, Bin Ladin operasyonundan hemen sonra:

“NATO’yu kınıyorum. Neden Usame Bin Ladin’e yaptıkları operasyon gibi bir operasyonu da Kaddafi’ye yapmıyorlar?!”

Gazeteci değil, sanki Erdoğan’ın savaş kabinesinde harekat başkanı! Üstelik TSK düşmanlığı yapabilmek için “sivilleşme” kelimesini dilinden düşürmeyenlerden. Ama işte bu sözleri nasıl da ele veriyor zihniyetlerini: Sivilcilikleri, TSK karşıtlığından, yoksa en militarist onlar aslında!

Her dönemin adamı olan Mümtaz’er Türköne ise en çarpıcı fikri ortaya koyanlardandı. Mümtaz’er, TSK karşıtlığını sergileyebilmek için, Öcalan’ı paşa yapmayı bile önermişti!

KKTC UMURLARINDA DEĞİL

Enis Berberoğlu dışında sadece Mehmet Ali Birand’ı, Nagehan Alçı’yı ve Mümtaz’er Türköne’yi aktardık cenahlarının temsilcileri olarak. Ama köşeler, ekranlar benzerleriyle dolu. Bıraksanız, Suriye’den girip, İsrail’i geçip, Mısır’ı da alacaklar.

Ama Dağlık Karabağ işgal altındaymış, umurlarında değil; KKTC için yazdıkları “ver kurtul” makalelerinin mürekkebi ise hâlâ
ıslak!

Bush’un “iliştirilmiş gazetecileri” vardı… Bizimkiler de Erdoğan’ın silahlı gazetecileri!

MehmetAli Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Eylül 2011

, , , ,

1 Yorum

‘HÜKÜMET, TSK’YE PKK’Lİ ÖLDÜRMEMESİ EMRİ VERSİN’

Uluslararası Kriz Grubu ICG, yeni Kürt Raporu’nu 20 Eylül günü yayımladı. “Türkiye: PKK’nin silahlı mücadelesine son vermek” başlıklı rapor esas olarak AKP’ye tavsiyelerde bulunuyor.

Ancak AKP’nin ICG’nin yayımladığı başta “Ermeni Raporu” olmak üzere tüm raporları “uygulamış” olması nedeniyle, yazılanlara
“tavsiye” değil, “talep” diye bakmalıyız.

Kaldı ki 47 sayfalık rapor, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Demokratik Toplum Kongresi DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk,
AKP milletvekilleri ve üst düzet devlet görevlileriyle yapılan görüşmeler temel alınarak hazırlandı.

Gelelim taleplere… Talepleri üç grupta toplayabiliriz: Hükümetten PKK’yle müzakereyi sürdürmesi talebi, askeri operasyonları engellemesi talebi ve başta anayasa olmak üzere yasal değişiklikler yapması talebi.

‘PKK’YLE MÜZAKEREYE DEVAM’

Raporda en dikkat çeken talep, AKP hükümetinden Öcalan da dahil olmak üzere PKK’yle müzakereleri sürdürmesidir: “Cezaevindeki lider Abdullah Öcalan da dahil olmak üzere PKK ile uzun üredir devam eden silah bırakma müzakerelerini terk etmemeliler.

Raporun “AKP hükümeti – PKK 5. Oslo müzakeresi”nin Başbakan Erdoğan’ı zor durumda bıraktığı bir süreçte yayımlanması, kuşkusuz, müzakerelere uluslararası destek anlamına da geliyor.

‘AKP, KARA HAREKATI BASKISINA DİRENMELİ’

ICG’nin AKP’den askere vermesini istediği emir ise oldukça çarpıcı: “Hükümet, güvenlik güçlerine PKK’li militanları öldürmekten ziyade mümkün olduğunca canlı yakalamaları yönünde emir vermeli.

Raporda, hükümetten PKK’ye karşı olası bir kara haretını da engellemesi isteniyor: “Kuzey Irak’taki PKK kamplarını bombalamaktan kaçınmalı ve halkın karadan harekat yönündeki baskısına direnmeli.

Öte yandan raporda, “çatışma kapsamındaki tüm cinayetlerin ve zulmün tam olarak araştırılması” istenerek, TSK’nin operasyonları masaya yatırılmak isteniyor.

‘ANAYASA VE YASALAR DEĞİŞSİN’

ICG’nin AKP’den yasal düzlemde istedikleri ise şunlar: “Türk anayasasından, Siyasi Partiler Yasası’ndan ve diğer mevzuattan etnik ayrımcılığı ima eden her türlü ifadenin çıkarılması. Yalnızca Kürt milliyetçi fikirleri destekleyecek biçimde gösteri yapan, konuşan ve yazanların terörist atfedilerek orantısız cezalara çarptırılmasını veya cezaevine girmemesini garanti altına alacak şekilde Terörle Mücadele Yasası, Ceza Yasası ve diğer mevzuatın değiştirilmesi. Türkçe’yi ğitimde ilk ve resmi dil olarak korurken yeterli talebin olduğu tüm okullarda Kürtçe’nin ve diğer dillerin kullanımının yasallaştırılması. Yerel meclisin
çoğunluğunun oylamayla bu yönde karar vermesi durumunda belediye ve illerde Kürtçe ve diğer dillerde belge ve hizmetler sunulması. Kapsamlı bir af programı hazırlamalı, eski militanların rehabilitasyonu için programlar hazırlanmalı, güneydoğudaki protestolarda görevli polise şiddet içermeyen yöntemler konusunda eğitim vermeli, yüzde 10 barajı indirmeli.”

ICG’nin BDP’ye önerisi de dikkat çekici: “BDP’den seçilen milletvekilleri, meclisteki yerlerini almalı ve hükümetin vaat ettiği anayasa reformları yoluyla değişim sağlamaya odaklanmalılar.

ULUSLARARASI DEĞİL ABD KURUMU

ABD destekli, Brüksel merkezli ICG’nin bu raporuyla birlikte AKP’nin İsrail’le yolları yine kesişti… Çünkü Kriz Grubu’nun en önemli ikinci “senyör danışmanı”, Şimon Perez! Birincisi ise Zbigniew Brzesinski.

Başkanlığını Louise Arbour’un yaptığı Kriz Grubu’nun yönetim ve komitelerinde çok önemli ve dikkat çeken isimler var. Morton Abramowitz, George Soros, Wesley Clark, Kofi Annan, Joschka Fisher bunlardan bir kaçı. Ve elbette Güler Sabancı ile Ersin Arıoğlu’nu da unutmamalıyız!

Son bir AKP – ICG çakışması ile bitirelim. Kudüs Siyasi Çalışmalar Merkezi, 17 Eylül günü Ürdün’de bir panel düzenledi. Merkez’in başkanı Oraib Al Rantawi’nin sunduğı, “Değişen Bölgede Türkiye’nin Rolü” başlıklı panelde iki konuşmacı vardı: AKP Milletvekili Emrullah İşler ile Adnan Abu Odeh.

Ürdün’ün eski BM temsilcisi ve Kraliyet Mahkemesi’nin eski üyesi olan Adnan Abu Odeh, aynı zamanda ICG’nin de yönetim kurulu üyesi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

DOĞU AKDENİZ – SURİYE – KUZEY IRAK EKSENİ

36. paraleli Kuzey Irak’tan batıya doğru uzattığınızda Suriye’nin kuzeyini ve Doğu Akdeniz’i eksen yapmış olursunuz. İşte bu eksene göre Küçük Ortadoğu’da mevziler oluşturuluyor.

Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Barrack Obama’yla büyük beklenti yaratılan görüşmesinden de bu eksene göre hamle yapma kararı çıktı. Açalım:

WASHINGTON ERDOĞAN’I CEPHEYE SÜRDÜ

Erdoğan – Obama görüşmesinden öncelikle ve en önemli olarak Türkiye’nin Suriye’ye yaptırım uygulaması kararı çıktı!

Kuşkusuz iki ülke liderinin görüşmesinden, bu ülkelerden birinin üçüncü bir ülkeye yaptırım uygulaması kararı çıkıyorsa, iki lider arasında eşitlik ilişkisi olmadığı sonucu çıkar. Ki bu da liderlerden birinin, diğerinin projesine eşbaşkan olmasından kaynaklanıyordur!

Durumu aslında en çıplaklığıyla CFR’nin de üyesi olan eski ABD Ulusul Güvenlik Konseyi üyesi Robert Danin şu sözlerle New York Times’da ortaya koydu “Obama’nın Erdoğan’la yakın ilişkisi henüz karşılığı alınmamış bir yatırım, daha oyunun başındayız.

YAPTIRIMLARI ABD DIŞİŞLERİ DÜZENLEYECEK

Hele şu sözler Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ağzından çıkmış olması bakımından ibretliktir: “Bizim yaptırımlarımız neler olabilir, bu konuda dışişleri bakanlarımız müşterek bir çalışmanın içerisine girecekler ve bu çalışmalarla Suriye’deki yaptırımların tarzı şekli ne ise Libya gibi olmayabilir, her türlü yaptırım ülkesine, insanına, demografik yapısına göre değişik olacaktır. Dolayısıyla Suriye’ninki de daha farklı olacaktır. Bizim ön hazırlıklarımız bu noktada var, ama bu ön hazırlıklarımızı Amerika’nın hazırlıklarıyla değerlendirmek suretiyle onların yaklaşımı nedir, Dışişleri bakanlarımızın çalışması neticesinde biz de bir adım atacağız.

Erdoğan’ın Obama ile görüştükten sonra “Artık Suriye yönetimine güvenimiz kalmamıştır. Ben mevcut Suriye yönetimiyle görüşmeleri kesmiş vaziyettim” demesi, Mısır’da dile getirdiği “Suriye’de alevi – sünni çatışması” vurgusunun da devamıdır.

Ki ikisi birleştirildiğinde ortaya şu temel gerçek çıkmaktadır: ABD’nin AKP üzerinden uygulayacağı “yeni” Suriye planı devreye sokulmuştur. Türkiye bu planda ABD’nin “Küresel antiterörizm forumu”nun eşbaşkanıdır.

ERDOĞAN SINIRA GİDECEK

Ayrıntılarını üç gün önce bu köşede yazdığımız plana göre AKP, ABD’nin Suriye’ye saldırabilmesine gerekçe yaratacaktır.

Erdoğan’ın “alevi – sünni çatışması” diyerek işaretini verdiği bu hazırlığın bir başka işareti de, Obama ile görüşmesinden sonra dile getirdiği şu sözlerde gizlidir: “Dönüşte değerlendirmeleri daha geniş yapacağım ve Hatay kampını gidip yerinde ziyaret edeceğim. Oradaki yaşam koşullarını görmek istiyorum ve ondan sonra oradaki kampa yönelik de bir program açıklayacağız.

Erdoğan’ın açıklayacağı programın herhalde ayrıntıları ABD’de biçimlendiriliyordur şimdiden…

36. PARALELDE PARÇALANMA EKSENİ

Netice itibariyle ABD’nin Büyük Ortadoğu’sunun tam merkezinde, Küçük Ortadoğu’da, sular ısınıyor. Türkiye, Suriye, İran, Irak, Lübnan, İsrail, Kıbrıs, Mısır ana alanı içinde ama ağırlık merkezi Kuzey Irak, Suriye, Doğu Akdeniz yayı üzerinde olan bir eksenden bölge parçalanmaya çalışılıyor.

ABD’nin kukla devlet inşa etmek için 1991 yılında çektiği 36. paralelin üzerinde olan bu yay, Küçük Ortadoğu için bölünme ve parçalanma eksenidir.

RUSYA-ÇİN KALKANI

Ancak Obama her ne kadar Erdoğan’ı cepheye sürdüyse de, şartlar ve zaman ABD’nin aleyhine çalışmaktadır. Zaman geçtikçe Suriye’nin etrafında Rusya ve Çin merkezli daha sağlam bir kalkan oluşmaktadır.

Bu kalkan Küçük Ortadoğu’da en başta İran’a harekat alanı vermekte ve inisiyatif almasını sağlamaktadır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Eylül 2011

, , , , ,

Yorum bırakın

KARADENİZ – NİL EKSENİ

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye ile Mısır arasında kurulacak bir ortaklıkla yeni bir güç ekseni oluşturulabilir. Karadeniz’den Nil Vadisi’ne demokrasi ekseni olacak” sözleri, tıpkı çuvallayan “komşularla sıfır sorun” tezi gibi Washington’da cilalanıyor.

Kuşkusuz Türkiye’nin Mısır’la ittifak arayışı, bunu Karadeniz-Nil ekseni diye nitelemesi, ABD stratejisi içindedir.

Bu alt-eksen üç nedenle ihtiyaçtır: ABD’nin bölgede çözülmesini engellemek, Mısır’ı İran’a yaklaştırmamak ve İsrail’in güvenliğini sağlamak.

İnceleyim:

1.) ABD’NİN ÇÖZÜLMESİNİ ENGELLEMEK

“Mısır’ı kaybeden ABD, bölgede çözülmeye başlar” gerçeğine uygun olarak, Kahire yeniden alt-eksene dahil edilmeye çalışılmaktadır.

ABD böylesi önemli bir hedef için “Küresel Antiterörizm Forumu” kurdu ve Türkiye’yi bu forumun eşbaşkan ilan etti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mısır’da verdiği mesajlar, forumun  ana ilkeleri gereğiydi. Erdoğan’ın içini boşaltarak, çarpıtarak sunduğu ve önerdiği laiklik, bu mesajların başında geliyordu.

2.) MISIR’I İRAN’A YAKLAŞTIRMAMAK

Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sonrası İran’la yakınlaşan Mısır’ın, Tahran’dan uzaklaştırılması gerekmektedir.

Kahire’nin Tahran’la diplomatik ilişkileri başlatması, Tahran’a Süveyş Kanalı’ndan geçiş izni vermesi, İran savaş gemilerini karasularına kabul etmesi, Gazze’ye ablukanın uygulandığı Refah Sınır Kapısı’nı aralaması, El Fetih ile Hamas’ı buluşturması ve en önemlisi İsrail’in güvenliğinin garantisi olan Camp David’i sorgulaması, Mübarek sonrası Mısır’ın dikkat çeken politikalarıdır.

Yeri gelmişken belirtelim. Davutoğlu’na uygulatılan politikaların temelini “İran’a markaj” belirlemektedir: Suriye’nin İran’dan koparılması gerektiğinde Davutoğlu Suriye ile yakınlaşmakta, Mısır’ın İran’ın etkisine girmesi engellenmek istendiğinde Davutoğlu Mısır’la yakınlaşmaktadır!

3.) İSRAİL’İN GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAK

Mübarek’in devrilmesi, bölgede en çok İsrail’in çıkarlarını sarstı. Tel Aviv’in Mübarek’i savunabilmek için yaptığı girişimleri, Washington nezdindeki çabaları anımsanacaktır.

Çünkü Mısır İsrail’in güvenliğinin teminatıydı. Bu teminatın dayanağı 1979 tarihli Camp David anlaşmasıydu ve Hüsnü Mübarek de bu anlaşmanın teminatıydı!

İşte artık Mısır’da Camp David anlaşması sorgulanmaktadır: Mısır Başbakanı İsam Şerif, Camp David anlaşmasının “kutsal” bir anlaşma olmadığını, bölgenin çıkarları doğrultusunda değiştirilebileceğini söyledi.

Mübarek sonrasında, Mısır-İsrail ilişkilerinin bozulduğunu CFR de saptamaktadır. CFR’nin hazırladığı raporda, Mısır ile İsrail arasında 30 yıl boyunca süren “güçlü, yararlı ve sıcak” ilişkilerin sona erdiği belirtilmektedir.

İşte Davutoğlu, ABD adına Karadeniz-Nil ekseni oluşturarak, bozulan bu ilişkileri tamir etmeyi ve Mısır’ı yeniden İsrail’in kucağına sürmeyi de önüne görev olarak koymuş bulunuyor. Çünkü ancak İran’a yakınlaşması engellenecek bir Mısır’ın, yeniden İsrail eksenine oturtulması olasıdır.

Elbette sürecin nasıl sonuçlanacağı, bu çabaların dışında, hem Mısır’daki iç dinamiklere hem de bölgedeki İran merkezli dış dinamiklere bağlıdır.

ANA-EKSEN: ABD-AKP-İSRAİL

AKP’nin bölgede ABD adına attığı her adım artık İran’ı hedef almakta ve nesnel olarak İsrail’i korumaktadır.

Konu Mısır olduğunda da, füze kalkanı olduğunda da bu böyledir. Çünkü füze kalkanı da İran’ı hedef almakta ve İsrail’i korumaktadır.

Bu sonuç, AKP’nin BOP eşbaşkanı olarak Türkiye’yi yerleştirdiği ana-eksenden kaynaklanmaktadır. O ana-eksen “ABD-AKP-İsrail” eksenidir ve bölge karşıtıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Eylül 2011

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın