Archive for category Politika Yazıları

AMERİKAN DEVLETİNDE ÇARPIŞMA

Barrack Hüseyin Obama 2008’de ilk kez seçildiğinde, kurduğu hükümetin iki gruptan ve beş bileşenden oluşan bir koalisyon olduğuna dikkat çekmiştik. Amerikan devlet aygıtı, 2007’de başlayan ekonomik kriz ve daha önemlisi 2004’te işareti oluşan siyasal yenilgiye çareyi böyle arıyordu.

1. OBAMA DÖNEMİNDE BEŞ BİLEŞEN

Barrack Obama: Demokrat Parti’nin “Çevre” temsilcisi. İttifakçı, çok taraflı BOP’tan yana.

Hillary Clinton:  Demokrat Parti’nin “Merkez” temsilcisi. Bush döneminde Senato’da olan Hillary Clinton, NeoCon’ların politikalarına destek vermişti! Koalisyon’da aynı zamanda New York ağırlıklı Yahudi sermayesini temsil ediyor.

Joe Biden: Irak merkezli BOP’çu. Irak’ı Şii, Sünni ve Kürtler arasında üçe bölen planın sahibi.

Robert Gates: Bush’un son bir yılında, ABD yönetimine, BOP revizyonu için monte edildi. Bu nedenle Obama yönetiminde de bu görevini sürdürdü. Afganistan merkezli BOP savunucusu. Irak’tan çekilmeyi savunuyor. İran’la müzakerelerden yana.

James Jones: Koalisyonda Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başı olarak yer aldı. Eski NATO komutanı. Demokratlar iktidarda ama o bir Cumhuriyetçi olarak koalisyona girdi. Obama’nın kazandığı seçimlerde Cumhuriyetçi Parti adayı John McCain’i açıkça desteklemişti!

Bu beş bileşeni neden anımsattık? İkinci Obama döneminde de benzer ve hatta daha derin sıkıntıların yaşandığını anlatmak için…

PETRAEUS ELENDİ

CIA Başkanı David Petraeus’un evlilik dışı bir ilişki yaşadığı gerekçesiyle istifa etmesine kuşkusuz kimse ikna olmadı.

Bu ilişkiyi FBI’ın ortaya çıkarması, Petraeus’un İsrail yanlısı olup olmadığının tartışılması da, hatta Petraeus’un ABD Büyükelçisi Chris Stevens’ın  Libya-Bingazi’deki CIA üssünde öldürülmesini sadece “izlediği” suçlamaları aslında tek gerçeğe işaret ediyor: Amerikan devlet aygıtı içinde kıran kırana bir çarpışma var!

Asıl çarpışma ABD’nin dış politikasında yaşanıyor. Hillary Clinton’un yerine kimin dışişleri bakanı olacağı, açık bir savaşa sahne olmuş durumda.

Adaylardan CIA Başkanı David Petraeus, bir “skandalla” elenmiş oldu! Petraeus üstelik savunma bakanlığı için de düşünülen isimdi…

DIŞİŞLERİ’NE 7 ADAY

Eski Başkan adayı ve Senato’nun Dış İlişkiler Komitesi başkanı John Kerry, en güçlü adaylardan biri.

Bir diğer aday ise ABD’nin BM Daimi temsilcisi olan Susan Rice.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Donilon’un bakanlığa geleceği ve Rice’ın ondan boşalan koltuğa oturabileceği de konuşuluyor.

Adaylar arasında Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi Samantha Power, Kongre üyesi Keith Ellison ve Chuck Hagel, hatta Colin Powell bile bulunuyor.

TÜRKİYE-İSRAİL EKSENİ ZORLANACAK

İsmi konuşulan adayların tamamının, ABD’nin dış politika merkezinin Ortadoğu olmasını savunan isimler olması ilginç… Zira Clinton’un dışişleri bakanlığında, ABD Asya-Pasifik merkezli bir strateji belirlemişti. (Bu nedenle bu adaylar dışında bir sürpriz çıkabilir.)

Ama daha ilginci adayların birbirleriyle farklı yönelimlere sahip olması… Örneğin Samantha Power, Obama’yı Libya’ya saldırıya ikna eden isim olarak telaffuz ediliyor. Power, Obama’nın izlediği Suriye stratejisinin de mimarı olarak biliniyor. Kerry ile Power ve Ellison, İsrail-Filistin meselesinde birbirilerine karşıt konumlanıyorlar. Donilon, İsrail’in İran’a saldırı olasılığına açıktan karşı çıkıyor.

İsimlerin çokluğu da, isimlerin dış politika konusunda birbirinden farklı olması da ABD’nin siyasal gerilemesiyle ilgilidir. Çünkü gerileyen büyük kuvvetlerde bu denli “çok seslilik” olur.

Ancak Ortadoğu’yu esas alan adaylardan herhangi birinin koltuğa oturmasının, ABD’nin Asya-Pasifik merkezli stratejisinde köklü bir değişikliğe yol açamayacağını belirtmeliyiz. Olsa olsa Washington’un Ortadoğu’yu taşeronlarıyla idare etme dönemine ağırlık verebilmek ve Kürt Koridoru’nu inşa edebilmek için Türkiye-İsrail eksenli bir süreci zorlayacaklardır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Kasım 2012

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

GLADYO – ERGENEKON ÇARPIŞMASI

Kemal Burkay gibi isimlere söyletilen “Ergenekon, NATO tarafından kurulan Gladyo’dur” sözleri, ne genel kamuoyunu ikna eder ne de 2001’den beri yaşanan Ergenekon – Gladyo çarpışmasını perdeler! Ancak Burkay’a Türkiye’de açıktan “federasyonu” savunma olanağı sağlar!

Bir de Mehmet Ağar var elbette… Meclis Darbe Komisyonu’na “Türkiye’de kontrgerilla yok” demesi hem Burkay’ı tamamlamakta hem de “ama JİTEM vardı” diyerek asıl saflaşmaya işaret etmektedir!

O saflaşma şöyledir: Gladyo, Kontrgerilla, Susurluk bir tarafta, Ergenekon ve TSK diğer taraftadır!

Saflaşmanın diğer aktörleri de aslında meydandadır.

İŞTE GLADYO’NUN ELEMANLARI

Eski Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki, açık açık Gladyo’nun elemanı olduğunu söylüyor: “Beni Emniyet Genel Müdürü yapan, Başbakan Süleyman Demirel değildir. Ben, beni keşfeden Amerikan Hükümetinin Ankara temsilcilerince tavsiye üzerine bu göreve atandım.”

Peki, bir Gladyo elemanı olarak ne yapmış Küçüktiryaki? Onu da Emniyet Genel Müdürü olduğu sırada Kenan Evren’e yazdığı ve Cumhurbaşkanlığı arşivinden çıkan imzalı mektubundan öğreniyoruz: “Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanıyım. Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum. Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi soykırımını devlet adına başlatan benim.”

Peki, Küçüktiryaki bu görevleri kiminle birlikte yerine getirmiş? Onu da açıklıyor: “76 yılında ben Malatya’da Valiyken Malatya Emniyet Müdürü olan – ki o da en az benim kadar Alevi-Kızılbaş kasabıdır- Abdülkadir Aksu’yu yardımcım yaptım. Ankara’da Alevi-Kızılbaşların oturduğu ‘Kurtarılmış Bölge’ adlı semtlere kan kusturan Reşat Akkaya’yı Ankara Emniyet Müdürü yapan benim.”

Aksu kim? AKP kurucusu, milletvekili, bakanı, genel başkan yardımcısı; hem Özal’ın hem Erdoğan’ın adamı!

ÖZAL-ÇİLLER-ERDOĞAN’IN ORTAK ÖRÜGÜTÜ

Gladyo’yu sergilemeye Mehmet Ağar’ın ifadeleriyle devam edelim.

Mehmet Eymür’den sonra Mehmet Ağar da, Başbakan Tansu Çiller’in MOSSAD’la görüştüğünü açıklıyor! Hani başbakanlar başbakanlarla, istihbaratçılar istihbaratçılarla görüşürdü!? Çiller başbakan mıydı, yoksa istihbaratçı mıydı?

Ağar, devlette kaydı bulunmayan “kayıp silahların” Başbakanlık talimatıyla alındığını da, Çiller ve MİT müsteşarıyla birlikte MOSSAD’la kapalı kapılar ardında görüştüklerini de açıklıyor.

Heyette bulunan ama içeri sokulmayıp kapıda bekletilen İbrahim Şahin’in konumu öğreticidir. Susurluk sürecinde tüm suçların üzerine yıkılmaya çalışıldığı Şahin, şimdi de Ergenekon Davası’nda tutuklu yargılanmaktadır!

Ağar’ın ifadeleri 28 Şubat ve Susurluk karşıtlığını ve aslında Galdyo – Ergenekon çarpışmasını da berraklaştırıyor. Ağar hem Susurlukçu Abdullah Çatlı’yı kullandıklarını, Bucak’lara ihtiyaçları olduğunu açıklıyor, hem de Çiller’in talimatıyla İsrail’den alınan ve Polis Özel Harekât’a dağıtılan silahlara 28 Şubatçıların el koyduğunu belirtiyor.

Evet, bugün Gladyo ile Ergenekon çarpışmaktadır ve gazeteci Can Dündar Ergenekon Davası’nda tanık olarak dinlenirken o nedenle “benim bahsettiğim Ergenekon bu değildi” demiştir!

Çünkü Gladyo diye yargılananlar, Gladyo’ya karşı 40 yıldır savaşanlardır!

AMERİKAN KEŞİFLERİ

Refet Küçüktiryaki, ABD’nin Ankara temsilciliğince keşfedildiğini ve sonrasında Emniyet Genel Müdürlüğü’ne kadar yükseltildiğini açıklıyor. Galdyo’nun tarihi bu tip ilişkilerle doludur.

Başbakan Tayyip Erdoğan da, daha Refah Partisi’nin Beyoğlu İlçe Başkanı’yken ABD’nin Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz tarafından keşfedilmişti. Abramowitz’in Ruşen Çakır aracılığıyla temas kurduğu Erdoğan, ardından hızla en yukarıya kadar tırmanmıştı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Kasım 2012 

, , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

AKP’NİN OBAMA ÇARESİZLİĞİ

ABD Başkanı Barrack Hüseyin Obama’nın yeniden seçilmesinin yarattığı “iç” heyecan, aslında Washington’un 2008’deki Obama Projesi’ni açıklamaktadır. Örneğin Obama’nın bizdeki muhafazakâr demokrat iktidar çevreleri tarafından neredeyse eşbaşkan ilan edilmesi, ABD devletinin başına neden “biraz Müslüman, biraz siyah ve biraz Hüseyin” olan birinin oturtulduğunu ortaya koymaktadır.

Öyle ki, Yeni Şafak’ın Ankara temsilcisi Abdülkadir Selvi, Obama seçildiğinde şu sözleri köşesinden dile getirebilmektedir: “Başkan Obama’nın ikinci kez seçilmesinin sevinciyle olsa gerek kendimi Meclis’e attım.” (Yeni Şafak, 8 Kasım 2012)

ERDOĞAN’IN BEKLENTİSİ

Kim bilir, belki de mutluluklarının nedeni, seçimlerin tamamlanmasıyla ABD’nin Suriye konusunda daha aktif tutum alabilmesi ihtimalidir. Ne de olsa Başbakan Erdoğan, aylar önce Washington’un pasifliğini seçimlere bağlamıştı…

Her ne kadar ABD dış politikasının seçimlerle ya da başkanın değişmesiyle çok köklü bir değişiklik sergilemeyeceği anlatıldıysa da, hayal kurmaya mecburlardı…

Nitekim Başbakan Erdoğan ABD seçimlerinden sonra şöyle diyordu: “ABD seçimleri bittikten sonra bölgede olumlu birçok şeylerin olabileceği noktasında beklentiler var. Bu beklenti bizde yok mu? Bizde de var. ABD’nin bu işi çok daha farklı şekilde ele almasının gereğine inanıyorum.”

AKP BÖLGEDE TEK BAŞINDA

Ancak Erdoğan bu açıklamayı yaptığı Bali’de, bir de asıl gerçekliğe işaret ediyor ve “21. yüzyıl Asya yüzyılıdır” diyordu…

Dünyanın ağırlık merkezinin Atlantik’ten Asya’ya kaydığını saptayıp da hâlâ Suriye konusunda ABD’den medet ummak, kuşkusuz çaresizliktendi…

Oysa Washington, ne yapacağını, daha doğrusu bir şey yapmayacağını çeşitli yöntemlerle Ankara’ya iletiyordu. Örneğin ünlü analist Thomas Friedman şu mesajı veriyordu: “Biz Suriye’ye dokunmayacağız bile. Biz bu işi halletmek için bölgesel güçleri kullanmakta kararlıyız. Türkiye bunlardan biri…Böyle bir durumdayken Suriye ile ilgilendiğimizi mi düşünüyorsun? Bize güvenmeyin. Türkiye evde tek başına…” (Milliyet, 11 Kasım 2012)

Friedman, bu köşede defalarca belirttiğimiz bir gerçeğe işaret ediyordu: “ABD Ortadoğu’da sorunları çözmek için bölgesel güçlere güvenmesi gereken bir döneme giriyor. Dünyadan tabii ki tamamen yok olmayacağız ama Amerika kendisiyle ilgilendiği bir döneme giriyor.”

DAVUTOĞLU’NUN PERİŞAN HALLERİ

Bakü’de Putin’le buluşan ve Suriye konusunda “üçlü müzakere sistemi” geliştiren Erdoğan’ın, alternatif çıkışlar içinde olduğu anlaşılıyor. Nitekim Davutoğlu’nun “savaş eşiği” ilan ettiği 100 bin mülteci sayısının neredeyse iki katına çıkması ve Ankara’nın sınırları Suriyelilere kapatması ile Erdoğan’ın NATO’dan Patriot talebi konusunda Davutoğlu’nu kamuoyu önünde yalanlaması, çıkış arayışı olarak değerlendirilebilir.

Salt bu iki örneğe bakılınca bile, Davutoğlu’nun düştüğü durumun içler acısı olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki, Davutoğlu bu sıkışmışlık ve çaresizlik nedeniyle artık neler söylediğinin de pek farkında değildir.

Bakın Davutoğlu, Uğur Ergan’a ne diyor: “‘ABD SUK’dan memnun değil, bundan dolayı yeni bir süreç başlatıyor’ görüşüne katılmıyorum.” (Hürriyet, 10 Kasım 2012) Davutoğlu’nun, Hillary Clinton’un Zagrep’ten dünyaya ilan ettiği bu görüşü yok sayması, “sıfır” teorisi gibidir!

Daha vahimi Davutoğlu’nunbütçe görüşmelerinde neden Dışişleri Bakanlığı’nın konutunun aylık kirasının 49 bin lira olduğunu soran milletvekillerine “bana ahlaki soru soramazsınız” diyerek, tersinden doğru yanıtı vermiş olmasıdır!

En vahimi de, sanki Türkiye için yazdığı Stratejik Derinlik kitabı harikalar yaratmış gibi Davutoğlu’nun “vaktim olsa da Libya’nın derin stratejisini yazsam” demesidir. Kuşkusuz 49 bin liralık konut, “işgal ettikleri” bir ülkenin kitabını yazmaya soyunmasından daha ahlakidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Kasım 2012

, , , ,

Yorum bırakın

KUZEY IRAK PETROL SAVAŞLARI

Önce Bağdat’ın TPAO’yu Basra’da petrol ihalesi kazanan ortaklıktan çıkardığı ajanslara yansıdı, ardından da TPAO’nun Kuzey Irak’ta petrol arama ve sondaj çalışması için hazırlık yaptığı… Hatta TPAO’nun ABD petrol devi Exxon Mobil’le ortak hareket edeceği de belirtildi.

Sanki Bağdat dışlayınca, Ankara da Erbil’le ittifaka yöneliyor gibi anlaşıldı haliyle…

BAĞDAT, TPAO-ERBİL ORTAKLIĞINA KARŞI

Oysa durum tam tersi olarak gelişmiş! Yani Bağdat, Ankara Erbil’le birlikte hareket etmeye soyunduğu için TPAO’yu ihaleden çıkarmış!

Bu gerçeği ortaya koyan haberler çeşitli ajans bültenlerinde var.

Örneğin Reuters’e konuşan bir yetkili TPAO ile Kürdistan Bölge Yönetimi arasında görüşmeler yapıldığını doğruluyor hatta görüşmelerin bu yılın başlarından beri sürdüğünü söylüyor.

Bir başka haberde de TPAO ile Kürdistan Bölgesel Yönetim yetkilileri arasındaki görüşmelere Mayıs ayında başlandığı belirtiliyor.

MALİKİ, IRAK’I BİRLEŞTİRİYOR!

TPAO ile ABD şirketi Exxon Mobil’in ortak hareket etmeye soyunmaları önemli. Zira Irak hükümeti, Exxon Mobil’i geçen aylarda Erbil’le anlaşmalar imzaladığı için sert bir şekilde uyardı. Bağdat, Exxon Mobil’den Erbil’le tek taraflı imzaladığı anlaşmaları iptal etmesini istedi.

Bağdat, Exxon Mobil’in olumsuz tavrı üzerine de yeni anlaşmaları ABD şirketleriyle değil de Rus Gasprom ve Lukoil şirketleriyle yapacağı işaretini verdi.

Hatta bu konunun Maliki’nin Moskova ziyareti sırasında gündeme geldiği ve Gasprom’un Putin’in talebiyle kuzey Irak’taki faaliyetlerini askıya alacağı ve güneye yöneleceği dile getirildi.

Bağdat, Temmuz ayında bir diğer ABD petrol şirketi Chevron’a da rest çekti. Irak Petrol Bakanlığı, Bağdat’ın onayı olmadan imzalan Chevron-Erbil anlaşmasının anayasaya aykırı ve yasal olmadığını açıkladı.

Kuşkusuz Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin bu hamleleri Irak’ın birliğini kurma hamleleri olarak değerlendirilmektedir. Maliki, ayrıca Barzani’nin peşmerge ordusunu Irak Savunma Bakanlığı’na bağlamaya çalışıyor; yetinmiyor, bölgede görev yapacak Dicle Ordusu’nu kuruyor!

AKP ENERJİYE ÇULLANDI

Maliki Irak’ın birliğini kurmaya çabalarken, Ankara tersine kendi birliği anlamına gelen bu birliği bozmaya yönelik adımlar atıyor.

Ankara Bağdat’a rağmen Erbil’le anlaşmalar peşinde. İşte 6 ayda yaptıkları:

1) Erdoğan’a yakın Çalık Holding, Silopi’den Yumurtalık’a uzanan 640 km’lik boru hattı yapmak için Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne başvurdu.

2) Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin başbakanı Neçirvan Barzani 17 Mayıs’ta Türkiye’de Başbakan Erdoğan’la “Kuzey Irak-Türkiye boru hattı anlaşması” yaptı.

3) Başbakan Erdoğan 20 Haziran’da Brezilya’ya giderken, uçakta, boru hattı kurulana dek uygulanacak yöntemi şu sözlerle tarif etti: “Oradan ham petrol alıp Türkiye’de işleyeceğiz. Ardından Kuzey Irak’a geri göndereceğiz.” Bu yöntem tankerlerle karadan şu anda uygulanıyor.

4) AKP Eylül ayında BOTAŞ’ı üçe bölecek ve iki parçasını özelleştirecek yasal düzenlemeyi yaptı. Ekim’de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın yeğeni BOTAŞ Genel Müdür Yardımcısı yapıldı.

Meliha Okur’un dün Sabah’ta yazdığına göre BOTAŞ’ın en eski hattı olan Batı Hattı’nın yüzde 70’i özelleşiyor. Aslan pay Akfel’in. BOTAŞ’ın diğer hatları için de Akfel, Fettah Tamince ile ortak bir şirket kurmuş durumda…

5) TPAO, Exxon Mobil’le Kuzey Irak’ta ortaklık kuruyor.

AKP’nin bu adımları Bağdat-Ankara ilişkisini daha da geriyor! Üstelik Maliki, Irak’ı birleştirirken, AKP Hükümeti Irak’ı bölüyor! En büyük zararı da Türkiye görecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Kasım 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

KAVAKLI KAMPI HİKÂYESİ

8 Kasım tarihli Hürriyet’in manşeti “Kavaklı Baskını”ydı. Haberin spotunda “Terör örgütünün Kandil’den sonra en büyük kampı olan Kavaklı, operasyonla yerle bir edildi” deniyor.

7 KASIM: TSK GİRİLMEZ DENEN KAMPA GİRDİ

Haber bir gün önce Hürriyet’in internet sitesinde de şu başlıkla yer almıştı: “TSK girilmez denen kampa girdi.” 7 Kasım akşamı yandaş televizyonlar da aşağı yukarı aynı ifadeyi kullanarak bu haberi verdi.

Haber, kuskusuz bir servis haberdi. Servis edilmesi de normaldi, zira güvenlik kuvvetleri başarılı bir operasyon yapmış ve gazetecilerin izlemesi mümkün olmayan bu operasyon, kamuoyuna ulaştırılmak üzere gazete ve televizyonlara görüntülü ve yazılı olarak gönderilmişti!

Buraya kadarı normal, ancak…

Normal olmayanı, yerle bir edildiği belirtilen bu kampın, her ay düzenli olarak yerle bir edilmesiydi!

En iyisi, ne demek istediğimizi anlatabilmek için size arşivleri açalım:

12 EKİM: KAVAKLI KAMPI HARİTADAN SİLİNDİ

Tarih 12 Ekim 2012. Yine Kavaklı Kampı yerle bir edilmiş. İnternet arşivlerinden kolayca ulaşabileceğiniz 12 Ekim tarihli yayınlarda haber “PKK’nın Kavaklı Kampı yok edildi”, “Kavaklı Kampı haritadan silindi” başlıklarıyla yer almış.

Hatta TRT Haber, “İşte PKK’nın yerle bir olan Kavaklı Kampı” “Girilmez denilen Kabaklı Kampı yerle bir edildi” başlıklarını, 7 Kasım tarihli Hürriyet’ten önce kullanmış!

Demek ki, 25 gün önce 12 Ekim’de yerle bir edilen Kavaklı Kampı, 7 Kasım’da yeniden yerle bir edilecekti!

11 EYLÜL: KAVAKLI KAMPI YERLE BİR EDİLDİ

Bu kadar olsa, üzerinde durmaz ve bu köşeyi, Kavaklı Kampı haberleriyle işgal etmezdik. Ama Kavaklı Kampı’nın 11 Eylül’de de yerle bir edildiğini söylersem, herhalde sizler de şaşıracaksınız!

Evet, Kavaklı Kampı, 11 Eylül’de de yerle bir edilmiş! Gazeteler o zaman da şu ortak başlığı kullanmış: “Kavaklı kampı yerle bir edildi: 25 terörist öldü.”

Hatta A Haber ve Samanyolu, “Bahoz Erdal da Kavaklı Kampı bölgesindeydi” demiş. Milliyet ve birkaç gazete daha, bu ikiliyi izlemiş ve ertesi günlerdeki yayınlarında “Bahoz Erdal çembere alındı” başlığı kullanmış.

Anlaşılan Bahoz Erdal o gün çemberi yarmış, zira önceki gün TBMM kulislerinde Bahoz’un yine kıstırıldığı ve öldürüldüğü iddiası konuşuluyordu!

KANDİL YERİNE HAKKÂRİ

Daha da gerilere gidip canınızı sıkmayayım, merak eden internet arama motoruna “Kavaklı Kampı” yazarak bu hikâyeyi Ağustos ve Temmuz ayları için de sürdürebilir.

Bizi ilgilendirmesi gereken bu kampın neden periyodik olarak yerle bir edildiğidir?!

Yanıtın izlerini Bugün gazetesinin Ankara temsilcisi olan Adem Yavuz Arslan’ın 12 Ekim tarihli “Demek ki isteyince oluyormuş” başlıklı makalesinde görüyoruz: “PKK’nın meşhur Kavaklı Kampı artık yok. Çünkü Polis Özel Harekât ile Jandarma Özel Harekât timleri sıfır kayıpla ‘ulaşılamaz’ denilen bu kampı imha etti. 500 PKK’lı şu anda kampı çevreleyen dağlarda ablukada. (…) Yani Kavaklı bir nevi içerideki Kandil’di. (…) Ancak gelin görün ki hapisteki darbe sanığı arkadaşlarını kurtarmak için envai çeşit senaryo üreten, hatta istifa edip giden komuta kademesi bu kampı imha etmek için hiçbir şey yapmadı.”

TSK’yi hedef alan Arslan’ın “içerideki Kandil” benzetmesi önemli, zira Başbakan Erdoğan bu benzetmeyi, sınır ötesi operasyon baskısı karşısında “önce içerideki Kandil” diyerek geçiştirmeye çalıştığında kullanmıştı!

Bu benzetme, Taraf’tan Emre Uslu’nun 19 Ekim tarihli “Kavaklı Kampı” başlıklı yazısındaki şu cümleyle birleşince daha da anlamlı oluyor: “PKK ile mücadelede Kuzey Irak’ın asıl hedef olmadığını ilk hedefin Hakkâri’de bulunan ve PKK’nın KCK yapılanmasını kurduğu Hakkâri ve Şırnak çevresindeki kampların temizleneceğini yazmıştım.”

İktidar, Kuzey Irak’taki Kandil yerine, düzenli olarak içerideki Kandil varsaydığı, Hakkâri sınırı içindeki bu kampı “yerle bir ediyor”, “haritadan siliyor”!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Kasım 2012

, , , ,

Yorum bırakın

SAKIK NEYE TANIK?

PKK’nin eski 2 numarasının TSK’nin yargılandığı Ergenekon Davası’nda tanık olması, kuşkusuz bir Gladyo marifetidir.

Gladyo marifeti, Şemdin Sakık’ın tanıklığının yandaş gazetelerde nasıl yer aldığıyla da sergilendi. Öyle ki bu gazetelere göre Sakık şu üç ilişkiye tanıktı:

1) PKK, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’le ilişkiliydi. Bu iki isim PKK’nin koordinatörüydü.

2) PKK, İran’la ilişkiliydi öyle ki Tahran örgüte uçak bile verecekti.

3) PKK’nin bilinen en kanlı eylemler, aslında TSK’nindi.

Bu üç saçmalığa inandırıcılık katmak için de yine tipik bir Gladyo taktiğine sarılmışlar ve 99 yalanın içine bir de doğru eklemişler. Sakık, Taraf gazetesinin PKK bülteni gibi çıktığını ve Cengiz Çandar’ın örgüte militanlarından daha yararlı olduğunu savunuyor.

Sakık’ın AKP’ye övgüleri de görevinin karşılığıdır.

Ancak tıpkı Tuncay Güney gibi o da, verilen görevle çapının ters orantılı olmasından ötürü, kendisinde olağanüstü güçler olduğuna inanmaya başlamış! Öyle ki, Öcalan’ı bile kendisinin getirttiğini söylüyor: “Öcalan’ın Şam’dan getirilmesi tamamen benim geliştirdiğim plan çerçevesinde oldu.”

YA ABD-PKK İLİŞKİSİ?

Doğu Perinçek ve İran’ı PKK’yle irtibatlandıran Şemdin Sakık’ın ABD-PKK ya da İsrail-PKK bağına dair tek bir şey söylememesi, bu operasyonun hedefini ortaya koymaktadır.

Nazlı Ilıcak gibi en profesyonellerinin, Şemdin Sakık’ı aklamaya dönük ve “Parmaksız Zeki”den bir melek çıkarma gayretli yazıları da, Gladyo operasyonunu ele vermektedir.

F tipi yayın organlarının Sakık’ın tanıklığını MİT servisli fotoğraflarla süslemeleri ise operasyonun araçlarını sergilemektedir.

SAKIK NEDEN TANIK?

Tertibin sahiplerinin böylesi bir rezilliğe soyunması iki telaş ve bir görevle açıklanabilir:

1) 29 Ekim’de Ulus-Anıtkabir hattında ayağa kalkan kesimlere barikat kurabilmek. Ki bu barikatı kurabilmek için dört koldan çalışıyorlar. “Perinçek çalıyor, Kılıçdaroğlu oynuyor” başlıkları ile Şemdin Sakık’ın tanıklığı bu telaşın gereğidir.

Cumhuriyetin yeniden inşası anlamına gelen bu ayağa kalkma eyleminin bu kez 10 Kasım’da önüne geçebilmek, Cumhuriyet yıkıcıları için acil görevdir. Tarih, bu göreve alet olarak Anıtkabir’i 09:05’te kapatanları da yargılayacaktır!

2) Şemdin Sakık’ın tanıklığı, çöken bir tertibe can katma hamlesidir aynı zamanda. Ancak nafiledir!

3) Şemdin Sakık’ın tanıklığıyla, AKP’nin “Kürt Açılımı” görevi arasında da kuşkusuz bir bağ vardır.

Geçmişte TSK’yi PKK’ye pusu kurmakla suçlayanların, “meğer PKK’nin bir numarası Karayılan değil Cemil Bayık’mış” türünden haberleri bugün neden servis ettiği sorgulanmalıdır.

İşi “İyi PKK, kötü PKK” safsatasına kadar vardıran bu çift meslekli gazetecilerin, Kürt Koridoru” planındaki görevleri açıktır.

EYMÜR, SIRRI SAKIK’I NEDEN HEDEF ALDI?

Şemdin Sakık’ın tanıklığının 6 Kasım’da aleniyet kazanmasından bir hafta önce Mehmet Eymür’ün ortaya çıkması ve BDP milletvekili Sırrı Sakık’ı MİT ile irtibatlı ilan etmesi dikkat çekicidir.

Ergenekon tertibinin kilit isimlerinden Eymür özetle şunları söylemişti: “Sırrı Sakık, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ile görüşürdü. Ağabeyi Şemdin Sakık’ın da teslim olmak istediğini o söyledi…”

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla iki kardeş konuşmuyordu bile. Peki, Eymür neden Sırrı Sakık’ı hedef almıştı?

Atlantik, Suriye’de ve Kürt Koridoru’nda bölünürken, Açılım’da da mı bölünüyordu acaba?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Kasım 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK TANIK, TSK SANIK

Şemdin Sakık’ın Ergenekon davasında tanık olduğunun ortaya çıkması, geniş kesimlerde büyük şaşkınlık yarattı. Ancak davayı yakından izleyenler için Sakık’ın tanıklığı normaldi ve Türk Ordusu’nu hedef alan tertibe uygundu.

Zira davanın tanıkları içinde zaten hali hazırda 8 PKK’li, 2 Dev-Sol’cu, 1 MLKP’li ile sayılarını anımsayamadığımız çoklukta katil, yeğen pazarlayıcısı, tecavüzcü ve gaspçı vardı.

Türk Ordusu bir tertiple hedef alınacaksa, tanıklığına başvurulacak ilk isimler haliyle PKK’li olacaktı. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ terörist ilan edilecekse, Şemdin Sanık ve hatta Abdullah Öcalan mecburen müzakere yürütülecek isimler olacaktı.

Ya da şöyle ifade edelim: Bir iktidar ABD’nin planı gereği PKK’yle masaya oturmak durumunda kalacaksa, önce Türk Ordusu engelini aşmalıydı.

SAKIK TANIK, OK SAVCI

ABD’nin 28 Şubat’ta “hizadan çıkan” Türk Ordusu’nu, 2001’den başlayarak “hizaya sokma” tertiplerinde denilebilir ki, AKP ile PKK neredeyse eşit ağırlıkta görev almıştır.

Nitekim Başbakan Erdoğan’ın Özel “Yetkili” Temsilcisi Hakan Fidan, Oslo’da Başbakan Erdoğan ile Abdullah Öcalan’ın yüzde 95 anlaştıklarını müjdelerken, aslında bu tertip ortaklığına işaret ediyordu.

Hatta Hakan Fidan daha da ileri gidiyor ve Oslo’da PKK yöneticilerinden, bölgede rahatsız oldukları isimleri kendisine bildirmesini istiyordu.

Yani Ergenekon tertibinde Şemdin Sakıklar, Hamza Bindallar tanık yapılıyor, Mustafa Karasu, Sabri Ok ve Zübeyr Aydar da “savcı” oluyordu!

FEDERASYON ORTAKLIĞI

AKP ile PKK’nin TSK karşıtlığı ortaklığının taçlandırılacağı yer, federasyon ortaklığıdır. Erdoğan İstanbul merkezli Türkiye’yi, Öcalan da Diyarbakır merkezli Kürdistan’ı, Türk-Kürt Federasyonu içinde yönetecektir.

Zaten PKK’nin özerklik dediğine, AKP bütünşehir diyerek, federasyonun yolunu açmıştır. İçinde Türk olmayan Anayasa hazırlıkları ve federasyon yönetim biçimi olan Başkanlık Sistemi hedefleri bundandır.

Şemdin Sakık’ın Ergenekon’da tanık olduğunun ortaya çıktığı gün, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın, Başkanlık Sistemi önerisini TBMM Başkanlığı’na sunması anlamlıdır.

AÇLIK GREVİ KAZANDI!

Nitekim bir diğer Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da, Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında verdiği müjdeyle, diğer ortaklıklarına işaret ediyordu önceki gün. Arınç, Öcalan’ın isterse avukatlarıyla görüşebileceğini ve KCK sanıklarının da anadilde savunma yapabileceklerini büyük mutlulukla duyuruyordu.

Böylece açlık grevi yapanların üç talebinden ikisi karşılanıyordu ve Bülent Arınç da gözlerini kısıp, ifadesine biraz da hüzün katarak kameraların karşısında yalvarıyordu: “Bu grevleri lütfen sona erdirin.”

ATATÜRK DE 1920’DE TERÖRİSTTİ!

Şemdin Sakık’ın Ergenekon davasında tanık olduğunun ortaya çıkması, bu davanın bir tek AKP alt yönetimlerinde kalan itibarını da sıfırlayacaktır kuşkusuz.

Üstelik Sakık’ın tanık, Başbuğ ve Perinçek’in sanık olması, tüm sanıklar için de bir şereftir. Çünkü Mustafa Kemal de 1920’de işgalci güçlerin hazırladığı dosyalarla suçlanmış ve tarihin çöplüğüne atılmış kişilerce terörist ilan edilmişti.

Ama tarihi suçlayanlar değil, suçlananlar yazdı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Kasım 2012

, ,

Yorum bırakın

AKP, 2014’TE ÇÖZÜLÜR

AKP ile MHP’nin iki bin küsur hedefleri ilan etmeleri ne anlama geliyor? Erdoğan Malazgirt’in bininci yıldönümü olan 2071’i, Bahçeli de Anadolu’daki ilk Türk devletinin bininci yıldönümü olan 2077’i hedef ilan etti kongrelerinde…

İki olasılık var: Ya her iki parti de önümüzdeki 65 yılı hedef ilan edecek kadar güçlü, planlı ve stratejik hesaplar yapabiliyorlar ya da aslında önlerini bile göremiyorlar! Yanıtı biliyoruz.

AKP’nin 2014’te Çankaya’ya kimi çıkaracağını tartıştırması, işte bu önünü görememe halindendir. “Erdoğan mı, Gül mü” diye sordurulan ve bir papatya falına dönüştürülen bu illüzyonun en çok ana muhalefet partisi CHP’yi etkilemesi, kuşkusuz Cumhuriyet için ayağa kalkan kitle tarafından not edilmektedir.

ABD FERMANLI MİLLİYETÇİLİK

Peki, gerçekte durum ne? Somut olguları da sıralayacağız ancak önce AKP’nin mimarlarının analizlerine bakalım.

AKP’nin 7 akıl hocasından biri olan CFR üyesi Stephen Larrabee, anımsayacağınız gibi bir tehlikeye dikkat çekmişti iki yıl önce. Larrabee, Türkiye’de yeni bir milliyetçiliğin yükseleceğine dikkat çekmişti.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Larrabee’nin bu sözlerinden hareketle şu saptamayı yapmıştı: ABD, yükselen milliyetçiliği AKP ile denetlemek isteyecek ve ortaya “ABD’nin fermanlı milliyetçisi” olan bir AKP çıkacaktı.

Nitekim öyle de oldu: AKP son iki yılda Kıbrıs, Ermeni ve Kürt meselelerinde “milliyetçi” bir görüntü ve söyleme yaslandı. Ancak Türkiye açısından daha önemlisi, CHP’nin bir operasyonla “yenileştirilmesi” ve milliyetçi, ulusalcı dalgayı etkisiz kılacak bir yapıya dönüştürülmesiydi.

Yani ABD bu iki yıl içinde milliyetçi dalgayı çeşitli araçlarıyla denetlemişti…

AKP’NİN DAYANAĞI CONİ

Ahmet Davutoğlu’na “danışmanlık” yaparak Türk Dış Politikasını biçimlendiren isimlerden biri olan Stephen Larrabee’nin öngörüsünün elbette maddi bir zemini vardı. Ki o zemin, AKP’yi iktidar yapan ABD’nin bölgesel ihtiyaçlarıydı. Daha somut söylersek, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için Irak’a saldırmasıydı. Bölgedeki ABD askeri, AKP iktidarının en önemli dayanağıydı.

Nitekim bu gerçek nedeniyle iki yıldır şu iki saptamayı vurguluyoruz: 1) AKP, ABD askeriyle geldi ve ABD askerinin bölgeden çekilmeye başlamasıyla da gidecek. 2) AKP, Irak’la geldi, Suriye’yle gidecek.

YENİ BİR MERKEZ

Erdoğan’ın siyasi hayatı açısından en kilit role sahip olan kişi kuşkusuz Morton Abramowitz’dir. ABD’nin bu etkili eski Ankara Büyükelçisi, Erdoğan’ı daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı’yken keşfetmişti. Erdoğan ile Abramowitz görüşmesini ayarlayan kişi ise Ruşen Çakır’dı…

Her neyse… İşte bu kilit konumdaki Abramowitz, National Interest’te “Sallantıdaki Türkiye” başlıklı bir makale yazdı. Kürt meselesi ile Suriye konusunun AKP açısından içerdiği tehlikelere dikkat çeken Abramowitz makalesini şu sözlerle bitiriyor: “2014 itibariyle, içerde ve yanı başında devam eden karmaşa yeni partilerin ortaya çıkışına ve hatta belki de AKP’nin çözülmesine yol açabilir.” (Sendika.org, 27 Eylül 2012)

YENİDEN İNŞA DÖNEMİNE GİRİLDİ

Kuşkusuz Abramowitz’i bu saptamaya götüren, bize göre, iki temel neden var: 1) AKP’nin dışarıda Suriye kayasına çarpması. 2) İçeride büyüyen Cumhuriyetçi dalga: Milli Anayasa Forumlarının “Milli Merkez”e dönüşebilme işaretleri, TGB’nin 19 Mayıs’ta 250 bin genci seferber etmesi, Hatay’da AKP’nin dış politikasına karşı yapılan taarruz eylemi, 29 Ekim’de Ulus-Anıtkabir hattında ortaya çıkan seferberlik ve milyonların, Türkiye’nin dört bir köşesinde Cumhuriyet’i yeniden inşa etmek için ayağa kalkması…

ABD’nin ne yükselen milliyetçi dalgayı denetleyebileceği partileri ne de bu dalgaya set çekecek gücü var. Bu gerçek, 10 Kasım’da daha da net anlaşılacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Kasım 2012

, , , ,

Yorum bırakın

TLZONE KUZEY IRAK İÇİN Mİ?

Başbakan Erdoğan, geçen haftaki Almanya ziyaretinde yaptığı bir konuşmada, İngiltere’nin kendilerine “eurozone’a girmeyin, TLzone kurun” önerisi yaptığını açıkladı.

“Avro para bölgesine” girmeyen İngiltere’nin Türkiye’ye “TL para bölgesi kurmasını önermesi dikkat çekici. Çünkü para birliğine karşı çıkan bir ülkenin, bir başka ülkeye yeni bir para birliği kurmasını önermesi, en azından mantığa aykırı…

İlginçtir, Erdoğan’ın bu müjdeli açıklaması içeride hemen yankı buldu. Hükümete yakınlığıyla bilinen kesimler, “TL para bölgesi” hazırlıklarının başlamasını bile istediler. Haliyle karşı çıkanlar ve Erdoğan’ın sözlerini hayal görenler de vardı…

İngiltere’nin bu önerisini iki düzlemde ele almalıyız. Birincisi, AB’nin bölünmüşlüğü açısından; ikincisi de AKP’nin dış politikası açısından. Zira para birliği, ancak Türkiye dışındaki bazı ülkelerle birlikte kurulabilecektir.

BÖLÜNMÜŞ AB İÇİNDEKİ ABD!

AB’nin derin ekonomik krizinden çok önce de, birliğin geleceğinin bölünme eğilimi içine gireceği görülüyordu. Özelikle İngiltere’nin, AB içinde Almanya-Fransa merkezli ana yapıya yönelttiği itirazlar, daha yıllar öncesinden bir ikili yapıya işaret ediyordu. Nitekim İngiltere AB için hayati anlamı olan “Avro para birliğine” girmedi.

İngiltere bu ve benzeri nedenlerle, ABD’nin AB içindeki birinci Truva Atı olarak değerlendiriliyordu. İkinci Truva Atı mı? Bu ifade, AB kapısına Washington tarafından bağlanan Türkiye için kullanılıyordu.

AB, şimdilerde ikili değil, üç parçalı bir yapı sergiliyor. Zira Almanya ve Fransa artık ayrı eğilimler sergiliyorlar. Almanya, Atlantik bağını zayıflatıyor ve Çin-Rusya merkezli Asya’yla ticaretini büyütüyor. Ama daha önemlisi Almanya, AB’nin doğuya doğru genişlemesini savunuyor.

Fransa ise AB’yi güneye genişletmeyi, Akdeniz’e açmayı ve Akdeniz birliği üzerinden Kuzey Afrika ülkeleriyle çeşitli ortaklıklar kurmayı arzuluyor. Libya konusunda Almanya’nın değil de Fransa’nın saldırgan bir tutum sergilemesi, izlediği bu strateji nedeniyleydi.

Sonuç olarak Erdoğan’a “TL para bölgesi” önerisi yapanın Almanya ya da Fransa değil de İngiltere olması anlamlıdır ve ABD’nin AB politikasıyla kuşkusuz ilgilidir.

ZEROZONE

Gelelim “TL para bölgesi” önerisinin AKP’nin dış politikası açısından incelenmesine.

Türkiye “Türk Lirası para birliğini” kimlerle kuracaktır? Bu soru önemlidir çünkü neredeyse tüm komşularıyla sorunlu olan bir ülkenin komşularıyla parasal birlik kuramayacağı ortadadır. Bu dış politikayla Türkiye, “komşularla sıfır sorunun”, “sıfır komşuya” dönüşmesi misali, olsa olsa “zerozone” kurabilir; yani “sıfır bölge.”

Türkiye milli bağlar nedeniyle, KKTC ve Azerbaycan’la mı parasal bir birliğe yönelecektir? Bu iki ülke bir parasal birlik oluşturmak için yeterli midir? Yetmeyeceği görülüyor…

Peki, Türkiye, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’yle mi parasal birlik kuracak? Mümkün görünmüyor, zira bu ülkeler, Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği başta Şanghay İşbirliği Örgütü olmak üzere birçok siyasi, askeri, ekonomik birlik içinde yer almaktadır.

Geriye kim kaldı?

HİMAYE İÇİN PARA BİRLİĞİ

Ekonomik gerçekliği olmayan bu önerinin sadece Atlantik’in siyasal hedefleri açısından bir anlamı olabilir. O da “Türkiye himayesinde Kürdistan planı” gereği, Türkiye ile Irak’ın kuzeyinin entegrasyonudur.

Kuzey Irak’taki Türk şirketlerinin bu ay itibariyle 1020’ye ulaşması, Henri Barkey gibi isimlerin Türkiye’ye önerdiği “Nitelikli Sanayi Bölgesi”nin kurulması, “Belediyeler Birliği” gibi projeler, Kalkınma Ajansları, AKP ile BDP’nin ortak gündemi olan Eyalet Sistemi, PKK’nin istediği “özerklik” ve tüm bunların oturacağı federatif yapının idari şekli olan Başkanlık Sistemini’nin ülkeye dayatılması, ancak para birliği ile taçlandırılabilir!

Yani İngiltere, daha doğrusu ABD Erdoğan’a “TL para birliği kur” derken, aslında AKP’ye “Kuzey Irak’la entegrasyon” görevini anımsatmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Kasım 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÇİN’DE TÜRKLERE ZULÜM VAR MI?

Çin’in Sinciar-Uygur Özerk bölgesindeki ayrılıkçı örgüt üyelerinin El Kaide lideri Ayman El Zevahiri’nin çağrısıyla Beşar Esad’a karşı savaşmak üzere Suriye’ye gitmesi üzerine yazdığımız makale, bazı Türkçü kesimlerle düzeyli ve yararlı tartışmalara vesile oldu.

Kuşkusuz MHP üyesi olduğunu belirten ve beni sosyalist olmamdan ötürü Çin yanlısı gören okurlar da oldu. Yanıtladık, tartıştık…

Hakaret içermeyen her türlü eleştiriye açığız. Bu nedenle “biri” hariç “Çin maşası” gibi sıfatlar kullanan okurlardan hiçbirine yanıt vermedik.

Çin’in Doğu Türkistan’da zulüm yaptığını söyleyen okurlarımızdan ellerindeki somut kanıtları paylaşmalarını özellikle istedik. Özerk bir yapı olan Sincian-Uygur’da yaşayan Türklerin dillerini kullanmak ya da dini vecibelerini yerine getirmek konusunda ne gibi sıkıntılar yaşadıklarını sorduk. Doğrusu genel geçer ifadeler dışında somut bir veri sunan da olmadı. Her neyse…

MHP HEYETİNİN SİNCİAN ZİYARETİ

Bugün özellikle MHP üyesi olan okurlarımıza partilerinin 2011 yılında yaptığı Sincian-Uygur gezisiyle ilgili değerlendirmesini anımsatacağız.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in başkanlık ettiği ve milletvekilleri Tunca Toskay, Mehmet Gürel, Mustafa Erdem, Ruhsar Demirel, Enver Erdem, Sinan Ogan, Atilla Kaya ve Hasan Hüseyin Türkoğlu’ndan oluşan bir parti heyeti, 2011 yılında, Çin Komünist Partisi ÇKP’nin davetlisi olarak bu ülkeye 11 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi.

Heyet Çin’in Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Urumçi, Turfan ve Kaşgar’da çeşitli temaslarda bulundu.

MHP heyetinin değerlendirmelerini aktaracağız ama gelin önce Çin’in ne dediğine bakalım.

ÇİN: MHP MEMNUN AYRILDI

ÇKP Merkez Komitesi Dış İrtibat Başkanlığı Ortadoğu İlişkiler Daire başkan Yardımcısı Guo Yamin, önceki gün Çin Uluslararası Radyosu’na, ÇKP’nin Türk partileriyle temasları hakkında bir değerlendirmede bulundu.

Guo Yamin, özellikle AKP, CHP ve MHP ile çok yakın ve yoğun temaslar sürdürdüklerini açıkladı. Ayrıntılara girmeyeceğiz ancak konumuzla doğrudan ilgili olduğu için ÇKP yetkilisinin şu sözlerine dikkatinizi çekiyoruz:

“2011 yılının ocak ayında MHP, ÇKP’nin daveti üzerine Çin’e bir inceleme heyeti gönderdi. Bu heyet, Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ne gelip inceleme yaptı. Sincian’ın gelişmesini öğrendi ve azınlık etnik gruplara mensup halkın evlerine misafir oldu. Heyet, farklı etnik gruplara mensup şirketleri ziyaret etti. Ziyaretten sonra heyet üyeleri söyledi ki, Çin’in farklı etnik gruplara mensup vatandaşlar dayanışma içinde yaşıyor, Çin’de farklı dinler uyum içinde bulunuyor. Sincian bölgesinin ekonomik gelişmesinin başarılı olduğunu kendi gözleriyle gördüler. Bu ziyaretle Çin’in etnik ve dini politikalarını, uygulamalarını somut olarak öğrendiklerini söylediler. Gerçekten Çin’in başarılarını gördüler. Bu ziyaretten sonra, ÇKP ile ilişkisini geliştirme arzusu daha da güçlü oldu.”

Denilebilir ki, bu açıklama Pekin’indir ve yanlıdır. O zaman arşivleri açalım ve MHP heyetinin kendi değerlendirmelerini okurlarımıza sunalım:

MHP: ÇİN’İN KENDİ SORUNU

Çin dönüşü değerlendirme yapan MHP heyetinin açıklamaları Milliyet’te yayınlandı. Tunca Toskay’ın Çin’in Sincian-Uygur’a yaptığı olağanüstü yatırımlara övgü düzdüğü, Atilla Kaya’nın Turfan’da Uygur çocuklara bozkurt işareti yapmayı öğrettiği, Çin heyetine “Doğu Perinçek’i tanıyor musunuz” diye sorup, “tanıyoruz” yanıtını aldığı, Türkeş’in “Her iki kesim farklılıklarını biliyor. Diyaloglar bu saygı çerçevesinde oluyor. Kimsenin karşı tarafı kendi tarafına çekmesi söz konusu değil” yorumunu yaptığı gezi notları, haliyle bazı Türkçü kesimleri memnun etmedi.

Öyle ki, MHP heyetinin “Çin’i kızdırmamak için yuvarlak konuştuğu” bile iddia edildi. Oysa “Uygur bölgesindeki rahatsızlıklar bizi de rahatsız eder” diyen Tuğrul Türkeş, net bir şey söylüyordu: “Ancak her ülkenin konuyu kendi içinde çözmesi gerektiğine dikkat çektik.”

MHP üyesi okurlarımız, hâlâ “milletvekillerimiz Çin’den korkmuş, o yüzden asimilasyondan, zulümden bahsetmiyorlar” diyorlarsa, bizim söyleyecek bir lafımız kalmaz elbette… Herkes istediğine inanmakta özgürdür!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Kasım 2012 

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın