Archive for category Politika Yazıları
BÖLÜCÜ ÖRGÜTLER NEDEN ABD’NİN SAFINDA?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/11/2012
Çin’in ayrılıkçı Sincian-Uygur örgütlerinin Suriye’ye, Esad’a karşı savaşmaya gitmesi Türkiye’deki bir tartışmayı da berraklaştırdı. O tartışmaya geleceğiz ama önce bazı ayrıntıları aktaralım.
ÇİN EL KAİDESİ SURİYE’DE
El Kaide örgütünün lideri Ayman El Zevahiri, 27 Ekim’de internetten yayınlanan bir videoda, yandaşlarını “Suriye’deki kardeşleri desteklemek için harekete geçmeye” çağırdı. Zevahiri’nin kardeş gördüğü Suriyeli muhalifler, ABD’nin desteğiyle 19 aydır Esad’ı devirmeye çalışanlardır. ABD ile El Kaide’nin Suriye’de aynı cephede yer almasını not ediniz.
İşte Zevahiri’nin bu çağrısından sonra Çin’in Sincian-Uygur özerk bölgesindeki ayrılıkçı terör örgütleri Suriye’ye Esad’a karşı savaşmaya gitti. Terör örgütü diyoruz zira bu örgütlerin en büyüğü olan Doğu Türkistan İslam Hareketi (ETİM) 2002 yılından beri BM tarafından terör örgütleri listesine alınmış durumda.
ETASA’NIN MERKEZİ İSTANBUL’DA
Suriye’ye El Kaide talimatıyla üyesini gönderen bir diğer örgüt ise Doğu Türkistan Eğitim ve Yardımlaşma Derneği (ETASA).
ETASA’nın merkezi İstanbul’dadır. Hem Çin El Kaide’sinin hem de Türk El Kaide’sinin İstanbul merkezli olması ve ikisinin de ABD-AKP işbirliğinde Suriye’ye Esad’ı devirmeye gitmesi anlamlıdır.
Daha önce bu köşede bir yazı dizisi halinde Türk El Kaide’sinin Esad’a karşı savaşını incelemiştik. Özetlersek; 15 ve 20 Kasım 2003’te İstanbul’u kana bulayan ve dört bombalamada 63 kişiyi öldüren El Kaide üyeleri, yıllar içinde çeşitli yöntemlerle tek tek serbest kaldılar. Ve o isimlerin önde gelenleri, bu yıl Halep’te ortaya çıktılar ve Esad’a karşı çarpışırken öldüler. Örneğin Suriye’de ölen Baki Yiğit İstanbul saldırılarının etkin isimlerindendi; Metin Ekinci, İstanbul bombacısı Azad Ekinci’nin kardeşi ve bombalamalarda kullanılan araçlardan birinin sahibiydi; Osman Karahan İstanbul bombacılarının avukatıydı.
İKİ TEMEL İLKE
Aydınlık gazetesinin Çin’in Sincian-Uygur bölgesindeki bu ayrılıkçı örgütlere karşı tavrı Türkiye’de kendisini “Türkçü” diye niteleyen çevrelerde bir tartışma konusu olmuştur.
Kuşkusuz Aydınlık’ın tutumunu “Türk Birliğine aykırı” bulan ya da “Türk soydaşlarımızın Çin zulmüne başkaldırısına neden destek vermiyorsunuz” diyerek eleştiren dostane tartışmalara evet dedik. Ve bu konuda da hep iki temel ilkemiz oldu:
1) Tıpkı ülkemizin bölünmesini istemediğimiz gibi başka ülkelerin de emperyalizm tarafından bölünmesine itiraz ediyoruz. Bölünmenin yanında olanın ırkıyla, soyuyla ilgili değiliz. Çin’in Uygur Türkleri üzerinden, İran’ın Azerbaycan Türkleri üzerinden ve Irak ile Türkiye’nin Kürtler üzerinden bölünmesine hep karşı durduk. Şimdi de Suriye’nin bölünmesine karşı duruyoruz.
2) Bir ülkedeki azınlık sorununun “demokratik haklar” açısından çözülmesine hep destek verdik. Ancak azınlıklar üzerinden birlik ve bütünlüğün ortadan kaldırılması yönündeki Batı girişimlerine de hep set çektik.
ABD MERKEZLİ DOĞU TÜRKİSTAN HÜKÜMETİ
Çin’i bölmek isteyen bu ayrılıkçı örgütlerin şimdi Suriye’de Esad’a karşı savaşması ve ABD cephesinde açıkça yer alması yıllardır anlattığımız bir gerçeği ortaya koymuştur. O gerçek, bu örgütlerin ABD’nin aracı olarak Çin’i karıştırmak için kullanıldığıdır.
Bu ayrılıkçı örgütlerin kurduğu sözde “Doğu Türkistan Hükümeti’nin” neden Oakton-ABD merkezli olduğu sorgulanmalıdır.
Bu sözde hükümetin Başbakan Yardımcısı Hızırbek Gayretullah ile Bakanı İsmail Cengiz, Ulusal Kanal Haber Müdürü olduğum 2005 yılında ziyaretimize gelmişti ve kendileriyle de uzun uzun tartışmıştık. O tartışma oldukça öğreticiydi, çünkü bölmek isteyen kuvvetin zorunlu olarak emperyalizmin bir aracı haline geleceğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Kasım 2012
YENİ ŞAFAK TGB’DEN ÖZÜR DİLER Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/10/2012
Ergenekon iddianamelerindeki iki bine yakın maddi hatanın iki açıklaması olabilirdi. Ya tertipçiler sonuçtan o kadar emindi ki, pek de özenmediler. Ya da tertipçilerin çapı bu kadarına yetiyordu. Görüldüğü gibi ikisi de aynı kapıya çıkıyordu…
Zira yıllar önce gömüldüğü iddia edilen silahların güncel gazetelere sarılmasının ve hiç yıpranmamasının, 2006’da kurulan örgütlerin 2003 “belgelerinde” bulunmasının, 2007’de belediye meclisinin aldığı kararla verilen sokak ve cadde isimlerinin 2003 “belgelerinde” yer almasının üçüncü bir açıklaması yoktu.
Neden mi anımsattık şimdi bunları? Anlatalım.
SELVİ, EYLEMİ NASIL İZLEDİ?
29 Ekim Cumhuriyet buluşmasını Ulus’ta bizzat yerinde izlediğini söyleyen Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi dün izlenimlerini yazmıştı. Ancak yazılanlar içinde izlenim değeri görecek nesnel bir olgu olmadığı gibi açık kışkırtma örnekleri vardı!
Mitingi yerinde izleyen Abdülkadir Selvi “Gazlı cumhuriyet” başlıklı makalesinde bakın ne yazıyor: “Gençler başlarına, ‘Atam İzindeyiz’ bantlarını takmışlardı, ellerinde de ‘TGS’ bayrakları vardı. TGS canım, hani şu Tandoğan Meydanı’nda, ‘Ordu Göreve’ pankartı açan militarist kuruluş. Bu kez göreve çağıracakları ‘darbeci ordu’ kalmadığı için kendileri gelmişti.”
Okuyunca siz de “devenin boynu” dediniz muhtemelen… Neresini düzelteceksiniz? Tıpkı Ergenekon iddianamelerinde olduğu gibi çapsızlıkla birleşmiş bir kışkırtıcılık ve sonuçtan emin olma hali…
Abdülkadir Selvi Ulus’taki eylemi nasıl izledi bilmiyoruz ama biz gerçeği yazalım, belki öğrenir:
SELVİ’NİN UYDURMALARI
1) Gençlerin ellerinde TGS bayrakları yoktu, TGB bayrakları vardı! TGS diye bir kuruluş var kuşkusuz; Türkiye Gazeteciler Sendikası. Ancak bu kuruluşun bayrakları ellerde değildi! Alanın neredeyse her yerinde dalgalanan o kocaman bayraklardaki TGB’yi ancak Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi doğru okuyamaz ve TGS diye not edebilirdi.
2) Selvi’nin bu satırları salt yukarıdaki maddi hatadan ibaret olsaydı, çapsız der, üzerinde durmazdık. Ancak bugün TGB’yi geçmişte “Ordu Göreve” pankartı açan provokatör grupçuk diye suçlamaya kalmak düpedüz kışkırtıcılıktır!
3) Üstelik o provokatör grupçuk, “Ordu Göreve” pankartını Selvi’nin yazdığı gibi 2007’de Tandoğan’da değil, 2003’te açmış ve bizzat 2003 eylemine katılanlar tarafından kınanmıştı.
TGB’DEN SELVİ’YE SORULAR
Abdülkadir Selvi’nin bu kışkırtıcı yazısını dün sosyal medyada da eleştirdim. TGB’nin bir yöneticisi eleştirime yaptığı yorumda bakın ne diyor:
“Selvi gazetecilik yapmak istiyorsa önce şu soruya yanıt versin. ‘Ordu Göreve” pankartı açanlar neden hiç soruşturulmadı? Neden o pankart Ergenekon davalarında hemen her sanığa soruldu da, o pankartın sahipleri iddianamelerde yer almadı? O provokatör grubun lideri neden iddianamede yok?”
TGB yöneticisinin dikkat çektiği konuyu netleştirelim. Bahsettikleri isim gerçekten de Ergenekon’un ilk iki iddianamesinde hiç geçmiyor, üçüncüsünde ise bir kez, o da geçiştirilerek yer alıyor…
Kuşkusuz Abdülkadir Selvi bu soruya birkaç nedenle yanıt veremeyecektir. Ama biz yine de Selvi’nin makamından, yani Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi’nden bu kışkırtıcı yazıyı düzeltmesini ve TGB’den özür dilemesini isteyelim.
Gazetecilik en azından bunu gerektirir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ekim 2012
CUMHURİYET-SALTANAT ÇARPIŞMASI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/10/2012
Dün başkent Ankara’da Saltanat ile Cumhuriyet çarpıştı!
Saltanat, Hipodromda Cumhuriyet’in cenazesini kaldırma töreni düzenledi. Cumhur, Ulus’ta Cumhuriyet’i yeniden inşa etmeye başladı.
Saltanat, Hipodromda boş tribünleri selamladı. Cumhur, sel oldu Ulus’a aktı.
Saltanat, Hipodrom ve Resepsiyonlarda şatafatlıydı! Cumhur, Ulus’ta al bayraklarıyla gururlu ve ayaktaydı.
CUMHURİYET GENÇLİĞİ AYAKTA
Saltanatın valisi, Cumhur’a Cumhuriyeti yasaklamaya kalktı. Saltanatın şakşakçısı, “istihbarat var” yalanına sarılıp, Cumhurun ayağa kalkmasına engel olmaya çalıştı. Saltanatın kolluk kuvvetleri Ankara’ya gitmeye hazırlanan otobüsleri mühürledi. Saltanatın polisi 1. Meclis önüne barikat kurdu. Saltanatın polisi, Türk bayrağı açana tekme attı. Saltanatın haber kanalı, sanki suçmuş gibi “grupların hedefi Anıtkabir’e ulaşabilmek” diye yayın yaptı.
Cumhuriyet’in gençliği TGB, yurdun dört bir yanından başkente aktı. Cumhuriyet’in geleceği TGB, polisin saldırısına karşı halka kalkan oldu. Cumhuriyet’in aydını, cumhurla Ulus’ta birleşti. Cumhuriyet’in kanalı Ulusal Kanal, Ulus’tan canlı yayın yaptı. Cumhuriyet’in kadını, polisin tazyikli suyuna karşı ayakta dimdik durdu. Cumhuriyet’in genci gaz bombası ve tazyikli suyun karşısında bayrağını dalgalandırdı.
SALTANATIN ASKERİ BOŞ TRİBÜN SELAMLADI
Saltanat’ın emrini yerine getiren Jandarma, Ankara girişinde otobüsleri durdurup tüm yolcuları kimlik kontrolünden geçirdi. Otobüsleri durdurulan Cumhuriyet’in gazileri, inip Ankara’ya yayan yürüdü.
Saltanat’ın emrindeki rütbeli subay, Hipodromda boş tribünleri ve Saltanat ailesini selamladı. Cumhuriyet’in askerleri ise Silivri’den, Hasdal’dan, Mamak’dan selam yolladılar Ulus’a…
SALTANAT HÜKÜMETİ YASA DIŞIDIR
Ankara’da toplanacak halkı “istihbarat var” diyerek engellemek isteyen zihniyet saltanatçıdır. Ankara’ya gidecek otobüsleri “ceset torbası yok” diye mühürleyen zihniyet çürümüştür, kokmuştur!
Cumhura Cumhuriyet’i kutlamayı yasaklayan bir hükümet, Cumhuriyet’in değil Saltanat’ın gücüdür ve bu yüzden yasa dışıdır!
Ve her şeyden önemlisi, halka polisi saldırtan bir hükümet, aslında yıkılacağının işaretini vermiştir!
SEFERBERLİK BAŞLADI
1453’te karadan gemi yürüten, Çanakkale’de sırtında yüz kiloluk mermi taşıyan, Kurtuluş Savaşı’nda yalınayak kağnı süren, iki çorabından birini Mehmetçik’e veren, Cumhuriyet’i mermisi bitince süngüsüyle çarpışarak kuran bir halka, AKP barikatı söker mi?
Dün sökmedi ve Cumhur, 89. yılında Cumhuriyet’i yeniden inşa etmek için dün seferberlik başlattı!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ekim 2012
İTTİHAT TERAKKİ’DEN ERGENEKON’A
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Kitap-Film Yazıları, Politika Yazıları on 29/10/2012
TSK’nin Kara Kuvvetleri Komutanı ve ardından Genelkurmay Başkanı olacak generallerine yönelik başlıca komplo, onların gizli Yahudi olduğudur…
Örneğin İlker Başbuğ’un İsrail ziyareti sırasında çekilen ağlama duvarı görüntüleri belleklerdedir. O fotoğrafların kimler tarafından çekilip servis edildiği bir yana, kimler tarafından ve ne amaçla kullanıldığı ülkemiz açısından derslerle doludur.
150 YILLIK DEVRİM DÖNEMİ
Bu topraklarda özellikle son 150 yıldır bu tip komplolar hep olagelmiştir. 150 yıldır dememizin özel bir anlamı var kuşkusuz…
Son 150 yıl, bu toprakların devrimler tarihidir çünkü…
İttihat ve Terakki Partisi’nin mason örgütü olduğu, Yahudi milli hedefine uygun olarak kurulduğu ya da Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik doğumlu olması üzerinden yapılan ve milli kurtuluş savaşımız ile Cumhuriyet devrimimizi hedef alan komplolar hâlâ dillendirilmektedir.
Tam da bu nedenle komploların üç temel özelliğine işaret etmeliyiz: Birincisi, komplolar, emperyalist devletlerden hedef alınan ülkelere doğru; ikincisi, komplolar, devletlerden halklara doğru ve üçüncüsü, komplolar, geri kuvvetten ileri kuvvete doğrudur.
İTTİHAT TERAKKİ VE KOMPLO TEORİLERİ
Komploları ve komplo tarihini inceleyen araştırmacılardan Haluk Hepkon, daha önce Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Komplo Teorileri Tarihi” kitabına bir yenisini daha ekledi ve Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “İttihat Terakki ve Komplo Teorileri” kitabını yazdı.
Kitap öncelikle İttihat ve Terakki üzerine üretilen ve yayılan komploları inceliyor, bu komploların kaynağını ve hedefini açıklıyor. Daha da önemlisi bu komploların kimler tarafından kullanılarak neye hizmet ettiğini inceliyor.
Kitabın son bölümü ise güncel komplolara ışık tutuyor. Hepkon, Ergenekon tertibiyle birlikte üretilen komplo tezlerini inceliyor ve eleştiriyor.
KOMPLOLAR NEDEN ANTİSEMİTİK?
Komploların dünyada esas olarak Aydınlanma döneminde ortaya çıktığını belgeleyen Haluk Hepkon, bu komplo teorilerinin neden antisemitik bir eksene oturtulduğunu tarihsel olarak ele alıyor.
Hepkon, bu sürecin özellikle 1908 devimiyle birlikte bu topraklarda da yaşandığını ve İngiliz emperyalizmi kaynaklı komplo teorilerle İttihat ve Terakki Partisi’nin “Yahudi komplosu” diye etiketlendirilmeye çalışıldığına işaret ediyor.
İngiliz emperyalizminin Osmanlı Devleti’nin topraklarını hedef alan stratejisine uygun olarak üretilen bu komploların kaynağı dönemin İngiltere Büyükelçiliği’ydi. Büyükelçi Gerard Lowther ve elçiliğin kilit isimlerinden Gerald Fitzmaurice, İttihat ve Terakki Partisi’ni Müslüman Osmanlı halkı nezdinde hedef alırken, bu örgütün Siyonist olduğu yalanına sarıldı.
DEVRİME KARŞI MUHAFAZAKÂR ORTAKLIK
İkisi de Katolik muhafazakâr olan Lowther ve Fitzmaurice’in tezleri, Jön Türk Devrimi’ne karşı olan Saltanatçılar, İslamcı çevreler ve muhafazakâr sağ kesimler tarafından hemen sahiplenildi.
Haluk Hepkon bu tezlerin günümüze kadar uzandığına dikkat çekiyor ve Ergenekon Davası sürecinde suçlama konusu haline getirilen ve iddianamede de yer alan “İttihatçı zihniyet” vurgularına işaret ediyor. Hepkon’a göre AKP ve bu partiye yakın yazarlar, Cumhuriyet ve Aydınlanma fikirlerine karşıtlıklarını bu çizgide ortaya koyuyorlar.
Hepkon kitabında, aynı zamanda ünlü Lowther Raporu’nun tam çevirisini de yayımlıyor ve araştırmacıların bilgisine sunuyor.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ekim 2012
TÜRKİYE NASIL BÖLGE GÜCÜ OLUR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/10/2012
Kemal Derviş’in Hürriyet’e verdiği uzun röportajda dikkat çeken bir cümle vardı: “Avrupa’nın ortak hareket etmediği bir dünya G2 dünyası olacaktır ve en azından bir süre, ABD ve Çin’in adeta tek başlarına yön verecekleri bir dünya olur. Avrupa, Türkiye ile birlikte bu G2’yi dengeleyen üçüncü bir güç odağı olabilir.” (Hürriyet, 22 Ekim 2012)
Derviş’in “AB, ancak Türkiye’yle birlikte ABD ve Çin’i dengeleyebilir” şeklindeki tezini burada bırakalım ve bir başka teze geçelim.
DAHA GENİŞ BATI
Amerikan devlet aygıtının üst düzey politika yapıcılarından Zbigniew Brzezinski, son kitabı Stratejik Vizyon’da, inişe geçen Amerika’nın Çin’i dengeleyebilmesinin şartını “daha geniş batı” inşa edilebilmesine bağlıyor.
Peki, Washington “daha geniş batıyı” kimlerle ve nasıl inşa edecek?
Brzezinski’ye göre “daha geniş batı”, ABD’nin Rusya ve Türkiye ile ortaklığına bağlı.
YEDİGEN DÜNYA
ABD’nin dış politika otoritelerinden Prof. Walter Russel Mead ise ABD’nin hâlâ liderliğini sürdürdüğünü ancak dünyanın yedi köşesinin artık yedi devlet tarafından tutulduğunu belirtiyor.
Prof. Mead’in Wall Street Journal’da yayımlanan tezine göre bu yedi devlet şunlar: ABD, AB, Japonya, Hindistan, Türkiye ve Çin.
ABD’NİN TEK RAKİBİ: ÇİN
Tüm bu tezler, aslında iki temel gerçeğe işaret ediyor: Birincisi, ABD’nin artık tek süper güç olmadığı gerçeğidir. İkincisi, ABD’nin karşısında başka merkezlerin ve merkez potansiyeli taşıyan ülkelerin olduğu gerçeğidir.
Merkez derken, bölgesel gücü değil, küresel gücü kastediyoruz.
Kuşkusuz potansiyelin gerçeğe dönüşmesinin kimi şartları var; siyasal sistem, ekonomik büyüklük, askeri güç, nüfus, jeopolitik konum, bilim ve teknoloji kapasitesi, kültürel yapı vd.
Bu çerçeveden bakıldığında, Japonya büyük ekonomik kuvvettir ancak askeri gücü ve daha da önemlisi nüfusu bu çapta bir merkez olmaya yeterli değildir.
Rusya, ABD’nin eski rakibidir ve askeri güç bakımından hâlâ ikinci sıradadır. Ancak bilim ve teknoloji kapasitesinin yüksekliği ve jeopolitik konumun avantajına rağmen, ekonomisi ve nüfusu nedeniyle ABD’ye tek başına rakip olabilmesi mümkün değildir. Rusya’nın merkez olabilmesi Avrasya Birliği’ni kurabilmesine bağlıdır.
Türkiye, “yedi köşeyi tutan yedi devlet” içinde en zayıf olanıdır ve aslında bir merkez değil, sadece bölgesindeki güçlü devletlerden biridir.
ABD’nin karşısında bu çapta merkez olabilecek tek kuvvet Çin’dir. Çin’i izleyecek iki potansiyel merkez AB ve Hindistan’dır. Hatta AB, siyasal sisteminin zayıflığı ve bölünme potansiyeli nedeniyle, aslında kendisinden daha zayıf olan Hindistan’ın da gerisindedir.
TÜRKİYE MERKEZLİ BÖLGE BİRLİĞİ
Peki, bu tabloyu neden çizdik?
Türkiye’nin yerini doğru saptayabilmek için…
Türkiye ne Kemal Derviş’in dediği gibi G2’yi dengeleyebilmek için AB’ye dâhil olmalı, ne de Brzezinski’nin işaret ettiği gibi ABD’nin Çin’i dengeleyebilmesi için “daha geniş batı” içinde yer almalı…
Türkiye, nüfus ve ekonomik büyüklük için Batı Asya’da bölgeselleşmeli, komşularıyla bölgesel birlik oluşturmalı. Türkiye ancak KKTC, Azerbaycan, Irak ve Suriye gibi komşularıyla birlik kurarsa, güçlü bir bölgesel merkez olur.
Türkiye bunu AKP iktidarıyla yaparsa, Atlantik adına yapacağından, büyüyeyim derken küçülür. Türkiye, Araplara karşı (Kuzey Irak ve Kuzey Suriye üzerinden) Kürtlerle birleşeyim derken, hem Araplarla düşman olur, hem de Kürtleri toptan kaybeder.
Türkiye bu yola milli bir hükümetle girerse, hem Kürt meselesini nihai olarak çözer, hem de bölgede Türk-Kürt-Arap barış kuşağı oluşturur. Bu kuşağın Acem-Farsla ittifakı ise hem bölgeyi emperyalizme kapatır hem de Yahudileri barışa mecbur eder!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ekim 2012
ERDOĞAN, ÖZAL VE TÜSİAD BAĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/10/2012
ABD adına “yeni Türkiye” inşa etmeye soyunanların işe TSK’ye savaş açmakla başlaması sanırım tüm Cumhuriyet kuvvetleri için yeterince öğretici olmuştur.
Darbelerle hesaplaşma adına, Türk Ordusu’nu Washington’un emrine sokma operasyonu sürüyor. Zira Pentagon belgelerinde de belirtildiği üzere 12 Eylül’de “bizim çocuklar” denilen TSK, 28 Şubat’ta “hizadan çıkmıştı.”
Tabi bu süreç sapla samanın karışmasına neden oluyor. Zira “darbeci” diye suçlananlar aslında darbe karşıtı ve geçmiş darbelerin mağdurudurlar. Suçlayanlar ise bugün kendilerini “demokrat” diye etiketleyen 12 Eylül’ün has çocuklarıdır.
Bu durum, ekranlara çıkıp da Türk Ordusu karşıtlığı sergilemesi gereken AKP kalemşorlarını hem zora sokuyor hem de gülünç duruma düşürüyor.
28 ŞUBAT, ERDOĞAN’I DOĞURMADI
İşi, Turgut Özal’ı 12 Eylül karşıtı diye savunmaya kadar götürdüler. Bu iddialarına dayanakları ise Özal’ın aldığı oy! Neymiş? Halk 12 Eylül’e karşı duruşunu Özal’a oy vererek göstermiş.
Kurulan bağın dayanıksızlığı bir yana, bu tür programlarda kendi kendilerini ağırlamış olduklarından, haliyle biri çıkıp da en basitinden “12 Eylül Anayasası’na verilen yüzde 92 oy nasıl açıklanır o zaman?” diye soramıyor elbette.
Bu gerçek olmayan bağı kuranlar, Tayyip Erdoğan’ın yüksek oy almasını da halkın 28 Şubat’a yanıtı olarak sunuyorlar. Kuşkusuz bu kozu ellerine “Erdoğan 28 Şubat’ın çocuğudur” diyen Y-CHP veriyor!
Yoksa aslında çok da iyi biliyorlar ki, 28 Şubat, Ecevit’in görece milli olan hükümetini doğurdu, Erdoğan’ı değil!
TÜSİAD İLANINI ÖZAL HAZIRLADI
Özal meselesi önemli… Çünkü Özal’ın yerini doğru saptamak ABD-darbe ilişkisini ve darbe-ekonomi bağını kavramamızı sağlayacak.
Bu köşede daha önce birkaç kez yaptığımız saptamaya geçmeden, o saptamayı doğrulayan bir güncel örneği anımsatalım. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na çağrılan 12 Eylül öncesinin Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Bilsay Kuruç çok kritik bir bilgi verdi. Kuruç, 1979’de Ecevit hükümetinin yıkılmasına neden olan TUSİAD ilanlarını Turgut Özal’ın hazırladığını açıkladı.
TÜSİAD’ın bu ilanı, 12 Eylül’e giden sürecin en önemli aşamalarından biriydi. Zira 24 Ocak kararlarını alacak Süleyman Demirel azınlık hükümetini kurdular, destekledirler…
Neydi 24 Ocak 1980 kararları? Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine geçirmek, dünya ekonomileriyle bütünleştirmek daha doğrusu ABD operasyonlarına tam açık hale getirmek!
Bu kararları uygulayabilmek için de sopa gerekiyordu. İşte 12 Eylül, o sopaydı.
MENDERES’DEN ÖZAL’A, ARADAKİ BAĞLAR
TÜSİAD ilanıyla Ecevit hükümetinin yıkılmasında ve 24 Ocak kararlarının alınmasında üst sıralarda sorumluluğu olan Turgut Özal’ın 12 Eylül’de önce başbakan yardımcısı sonra başbakan yapılması misyonu gereğidir. Ve elbette Erdoğan’ın kendisini Özal’ın mirasçısı ilan etmesi salt bir felsefi yakınlık değildir.
Bir dikkat çeken notu daha aktaralım. TÜSİAD’ın o dönemdeki başkanı olan Feyyaz Berker, Ecevit’i düşüren TÜSİAD ilanlarını kendisi ile birlikte Prof. Memduh Yaşa ve Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın hazırladığını açıklamıştı. Pratik hazırlık elbette…
Kimdi Nevzat Yalçıntaş? Şimdilerde oğlu Murat Yalçıntaş’tan dolayı ayrı düşseler de AKP’nin kurucusudur ve daha önemlisi Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül’ün hocasıdır!
Ya Memduh Yaşa? İktisatçı Yaşa,12 Eylül’den sonra milletvekili oldu. Ama daha önemlisi Yaşa, Başbakan Adnan Menderes’in mali danışmanıydı!
ERDOĞAN NEDEN BAYAR’I AĞZINA ALMAZ?
Bu dikkat çekici kesişmeler önemli… Zira Erdoğan, hem Özal’ın hem de Menderes’in devamı olduğunu her fırsatta dile getirir.
Kıdemli siyasetçi Hüsamettin Cindoruk’un bir saptamasıyla bitirelim. Cindoruk, 30 Eylül’de Ulusal Kanal’da, Kurtul Altuğ’un “Politikanın Nabzı” programında, Başbakan Erdoğan’ın AKP Kongresi konuşmasını değerlendirmiş ve sormuştu: “2,5 saat konuşan Başbakan Erdoğan, Menderes’ten çokça söz etti ama Celal Bayar’ı hiç ağzına almadı. Neden? Çünkü Bayar İttihatçıydı, Atatürkçüydü…”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ekim 2012
BAŞ VAR, CUMHUR YOK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/10/2012
Bu 29 Ekim öncesinde yaşananlar ve tartışmalar, son 10 yılda çatışma konusu yapılan iki kavramı berraklaştırıyor.
AKP Hükümeti’nin başta Cumhuriyet Bayramı olmak üzere resmi bayramların nasıl ve kimler tarafından kutlanacağına dair çıkardığı “tören ve kutlamalar yönetmeliği” anımsanacağı gibi şu gerekçeyle çıkarılmıştı: Törenleri militarizmden arındırmak!
Dolayısıyla törenler sivilleşecek, yani halk kendi bayramını kutlayacaktı!
Peki, öyle mi oluyor? İşte olmadığının göstergeleri:
AKP’NİN HALKSIZ TÖREN YÖNETMELİĞİ
1) AKP’nin yönetmeliğinde “Atatürk anıt veya büstüne mülki idare amiri, garnizon komutanı ve belediye başkanı tarafından çelenk konulur” deniliyor.
Yani militarizmden arındırılan törende asker yine çelenk koyuyor ama halk ve halkın temsilcisi olan kuruluşlar anıta yaklaşamıyor bile…
Nitekim geçen 23 Nisan’da kolluk kuvvetleri, siviller ve sivillerin kuruluşları anıta çelenk koymasın diye barikat kurmuşlardı.
2) AKP’nin yönetmeliğinde törenlerin her ayrıntısı var. Hatta anıtın neresine askerin, neresine belediye başkanının çelenk koyacağı bile saptanmış. Ama yönetmelikte halk yok.
Sadece törene katılan yetkililerin, “halkın bayramını kutladığı” söyleniyor.
Yani AKP yönetmeliğinde asker var ama sivil yok.
3) AKP’nin yönetmeliğinde Cumhuriyet Bayramı törenlerinin başı Cumhurbaşkanı. Resepsiyonu da Cumhurbaşkanı veriyor, Anıtkabir’e de Cumhurbaşkanı gidiyor. Ama ne resepsiyonda, ne Anıtkabir’de halk yok!
Yani AKP yönetmeliğinde Cumhurbaşkanı var ama cumhur, yani halk yok.
4) AKP’nin yönetmeliğinde “kurtuluş günleri” için artık “tören geçişi” yok. Ne var? Valilikçe oluşturulan komitenin belirleyeceği sergi, konferans, yarışma vs…
Yani aslında AKP’nin yönetmeliğinde “kurtuluş günü” kutlaması yok! Nitekim bu 6 Ekim’de İstanbul’un kurtuluşu kutlanmadı.
İstanbul’un fethi kutlanıyor ama İstanbul’un emperyalist işgalcilerden kurtarılması kutlanmıyor. Neden? Çünkü Cumhuriyet’e düşmanlar! Oysa İstanbul’un kurtuluşu, ikinci fethidir aslında.
5) Cumhuriyet Bayramı nedir? En basit tarifiyle Cumhur’un yani halkın bayramıdır.
Ama bu yönetmelik nedeniyle Cumhur, bayramını kutlayamıyor: Gül’ün resepsiyonuna katılamıyor, Gül’ün Anıtkabir ziyaretine katılamıyor, Atatürk anıtlarına yaklaştırılmıyor… Zaten stadyumlarda tören de yok.
Cumhur ne yapacak peki? Bayramına sahip çıkmayacak mı?
Cumhur da Cumhuriyet’in ilan edildiği yerde bayramını kutlamak istiyor. Ama Ankara Valiliği “izin vermem” diyor!
Sanki Cumhuriyetçilerin Cumhuriyet’i kutlamak için izne ihtiyacı varmış gibi… 29 Ekim’de Ankara Cumhur’un ayağa kalkmasına sahne olacak.
EN MİLİTARİST İKTİDAR
Gelelim en başta “berraklaştı” dediğimiz iki kavrama…
Uygulamalar gösteriyor ki, AKP militarizm karşıtı değil, Cumhuriyet askerine karşı!
AKP Suriye’ye sürebileceği askere evet diyor, BOP’a uygun rol üstlenecek kurmaya “çok yaşa” diyor, silah arkadaşına sahip çıkmayan komutana “var ol” diyor, topuk selamı veren komutana “aferin” diyor, Başbakan’a “sorumlu” değil de “bağlı” olan komutana “çok şükür” diyor…
AKP’nin bu karşıtlığı başka kurumlar için de geçerliydi. Örneğin ele geçirene kadar YÖK karşıtıydılar, tamamını kendileri atayana kadar tüm rektörler kara cübbeliydi, ele geçirene kadar yargıdan şikâyetçiydiler…
Sivil mi? Çoğunluğa vurgu yapan, ille de milli irade diyen, en sivil olamayacak olana, yani anayasaya bile sivil kılıfı geçiren AKP’nin sivilden ne anladığı işçi, memur ve öğrencinin hak aramasına karşı gösterdiği şiddetten bellidir.
Artık 29 Ekim’de sadece bu kesimlere değil, Cumhuriyet’ine sahip çıkan tüm halka karşı olduğunu da ortaya koymuştur.
AKP, kendisine oy verenlerin büyük çoğunluğunun da Cumhuriyet’e sahip çıktığını fark ettiğinde, kendisi için iş işten geçmiş olacaktır!
Çünkü Cumhur, Cumhuriyeti’ni yeniden inşa etmek için ayağa kalkmıştır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ekim 2012
SURİYE’DE AKP-İSRAİL ORTAKLIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/10/2012
İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi olan Dışişleri Bakanlığı Siyasi Direktörü Pinhas Avivi, Kudüs’te TRT üzerinden AKP’ye “Suriye’de işbirliği” çağrısı yaptı. İsrail ayrıca Mavi Marmara için “önkoşulsuz” olarak masaya oturmaya hazır olduğunu ilan etti.
Ankara, İsrail’e yanıtını, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal’ın ağzından ve AA üzerinden verdi: “İsrailli yetkililerin basına beyanlar yoluyla mesaj vermeye çalışmak yerine ilişkilerin normalleşmesi için atılması beklenen adımları atmaları gerekmektedir.”
ESAD, İSRAİL’İN DÜŞMANIDIR
Tel Aviv’in çağrısı ve Ankara’nın “olumsuz” yanıtı, aslında özel anlamlar içeriyor. Şöyle ki, İsrail bu çağrıyla iki ülkenin Suriye konusunda aynı safta olduğuna işaret etmiş oldu.
Aydınlık okurları açısından şaşırtıcı olmayan bu gerçek, AKP tabanı açısından sürprizdir. Zira AKP Hükümeti, hem kendi tabanını hem de genel Türk kamuoyunu Suriye politikasına ikna edebilmek için en başında beri iki temel teze yaslandı: Birincisi Beşar Esad ile PKK’nin müttefik olduğunu, ikincisi de İsrail’in Esad’ın gitmesini istemediği ileri sürdü.
İşte bu çağrıyla İsrail ve AKP’nin Suriye konusunda karşı karşıya olmadığı, nesnel olarak yan yana oldukları resmi ağızdan doğrulanmış oldu.
Salt Suriye konusu değil elbette, Kürecik radarı ve İran karşıtı politikalar da AKP ile İsrail’i bölgede “siyasi ortak” yapıyor.
HEDEF: BÖLGEYİ TOPTAN ZAYIFLATMAK
Nitekim İsrail’in rolü saptanmaya başlandı. Hatta Suriye direndikçe ve AKP, ABD adına bölge ülkeleriyle karşı karşıya geldikçe, pek çok kesimlerde izlenen politikanın yanlışlığına dair görüşler oluşmaya ve çoğalmaya başladı.
Örneğin Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ORSAM Başkanı Hasan Kanbolat, artık şu tespiti yapıyor: “Oyun içinde oyun oynanıyor. Suriye olaylarının dizaynı, bölge güçlerinin topyekûn zayıflaması üzerine kurgulanmış gibi görünüyor.”
Kanbolat, AKP’nin 20 aylık Suriye politikasının sonuçlarını altı maddede saptamış. Özetleyelim:
1) “İsrail’in güvenliğini tehdit eden ana güçlerden biri olan Suriye ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.”
2) “Türkiye, Suriye ile savaş ortamına sürüklenerek Türk ve Arap dünyası arasında I. Dünya Savaşı sırasında kopan ilişkilerin AK Parti döneminde başlayan yeniden tamir çabaları tahrip edilmeye çalışılıyor.”
3) “Türkiye’nin Suriye ile sıcak savaşa sürüklenmesi ile birlikte yalnızlaştırılan Türkiye’nin derin bir ekonomik krize girmesi, ekonomik ve siyasi kriz ile birlikte AK Parti’nin çökertilmek istenmesi üzerine güçlü varsayımlar bulunuyor.”
4) “Bölgenin iki büyük gücü olan Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun bütün enerjisinin Suriye’ye aktarılması sağlanarak bu iki ülkenin dünya olaylarından soyutlanması sağlanıyor.”
5) “Suriye olayları ile birlikte son beş yüz yıldır en parlak dönemini yaşayan ve vizelerin karşılıklı kaldırıldığı Türk-Rus ilişkileri onarılmayacak kadar kötü bir duruma sokulmaya çalışıyor.”
6) “Suriye’den sonra Türkiye’nin de siyasi kaosa sürüklenmesi ile birlikte Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Irak’ta olduğu gibi fiili bağımsız yapıya kavuşabileceği üzerinde duruluyor.”
Kanbolat, eksik ama düne göre çok ileri olan bu saptamalarını “Savaş lobilerinin kurgusundan kurtulmalıyız” diyerek bitiriyor. “Savaş lobisi” ile herhalde ABD ve İsrail’i kastediyordur…
AKP HEDEF DEĞİL ARAÇ
Kuşkusuz Hasan Kanbolat’ın altı maddelik sonuçları, AKP’nin süreçteki rolünü açıklayamıyor. Hatta Kanbolat, Suriye’yle birlikte AKP’nin de aslında hedef alındığını ileri sürüyor. Ve hatta Kanbolat, AKP’den bu kurguyu bozmasını da bekliyor.
Mümkün mü? AKP Suriye konusunda elbette kullanılmıştır ve kullanılmaktadır ama bu AKP’ye rağmen değildir. İktidar yapılmanın bedelidir, imzalanan ikili sözleşmelerin gereğidir.
Dolayısıyla, ABD’nin Suriye politikasının hedeflerinden birini, AKP’nin çökertilmesi olarak sunmak doğru değildir, sadece Ahmet Davutoğlu’nu altında bırakır!
AKP operasyonun hedefi değil, aracıdır! Suriye’ye savaş açacak bir AKP illaki çökecektir o ayrı elbette!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ekim 2012