Archive for category Politika Yazıları
EL-HASAN SUİKASTININ KODLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/10/2012
Beyrut’ta düzenlenen ve Lübnan İç İstihbarat Servisi Başkanı Visam El-Hasan dâhil 8 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırı, tahmin edileceği gibi Suriye’ye ve Beşar Esad’a yıkılmaya çalışılıyor. Tıpkı 2005 tarihli Başbakan Refik Hariri suikastında olduğu gibi…
Lübnan Emniyet Müdürü Eşref Rifi, suikastla ilgili dört senaryo ortaya koyuyor: Yakın Doğu Haber’in Lübnan Es-Sefir gazetesinden aktardığı senaryolar şöyle:
1) “Bu suikast, Enformasyon Bakanı Mişel Semaha’nın tutuklanmasına bir yanıttır.” (Yani suikastın adresi Suriye’dir.)
2) “Bir ‘5. Kol’ faaliyeti söz konusudur ve ülkede fitne ve güvenlik sorunları çıkarılmak istenmektedir.”
3) “Bu saldırı, El-Hasan’ın İsrail casusluk şebekelerini durdurmasına bir yanıttır.”
4) “Veya bir terörist şebekesinin El-Hasan tarafından ortaya çıkarılmasının bir sonucudur.”
BÖLGEDEKİ İSTİHBARAT SAVAŞLARI
Senaryolar böyle… Gerçekten de isimler, ilişkiler ve olaylar, bölgede büyük çaplı bir istihbarat savaşına işaret ediyor. Şimdilik bir sonuca varmadan kimi olguları incelemeliyiz:
1) Visam El-Hasan, eski Başbakan Refik Hariri’nin koruma şefiydi. Ancak Visam El-Hasan, 2005 yılında öldürülen Başbakan Refik Hariri’nin suikast sırasında yanında değildi. Bu nedenle de suçlanmıştı.
El-Hassan ise konvoyda bulunmamasına şu gerekçeyi sunmuştu: “Üniversite sınavı için ders çalışmam gerekiyordu, bu nedenle izin almıştım.” Ancak ders çalışması gereken El-Hassan, o saatlerde 24 telefon görüşmesi yapmıştı!
El-Hasan’ın imdadına, Refik Hariri’nin oğlu Said Hariri yetişti! Said Hariri’nin güven ilan ettiği Visam El-Hasan, bilahare Hariri suikastını soruşturma komisyonuna başkanlık etmekle görevlendirildi.
Çok hızlı çalışan bu komisyon suikasttan Suriye’yi sorumlu tuttu. Oluşturulan baskılar neticesinde Suriye Ordusu Lübnan’dan çekildi.
2) El-Hassan, daha sonra Başbakan olan oğul Said Hariri tarafından İç İstihbarat Başkanı yapıldı. El-Hassan’ın atanması, Wikileaks’in yayımladığı belgelerde de önemli tartışma konusuydu. Lübnan siyasetinin kimi isimleri ABD Büyükelçisi Jeffrey Feltman’la temas kurarak, bu atamaya itiraz ediyorlardı.
3) Visam El-Hasan sonraki yıllarda da Suriye karşıtı bir çizgi izledi. El-Hasan, Suriye’yle iyi ilişkiler isteyen Lübnanlı siyasetçilere yönelik komploların ve bu isimlerin devre dışı bırakılmasının arkasındaki isimdi.
4) Visam El-Hasan, bombalı saldırıdan birkaç gün önce, Lübnan Emniyet Müdürü Eşref Rifi ile birlikte Almanya’ya gitmişti. İkili, Alman Güvenlik makamlarıyla çeşitli görüşmeler yapmıştı.
Ancak Eşref Rifi Berlin’den tek döndü. Çünkü El-Hassan ailesini görmek üzere Fransa’ya gitmişti. Bu nedenle Rifi, Beyrut’taki bombalı saldırıda El-Hasan’ın ölmesine şaşırdı, zira El-Hasan o saatlerde Fransa’da olmalıydı!
Lübnan İç İstihbarat Başkanı, neden Lübnan Emniyet Müdürü’ne Fransa’ya geçeceğini söylemiş ve sonra onu atlatıp ülkesine dönmüştü? Bu soru yanıt bulmalı.
5) Said Hariri, bölgede ABD’nin ve dolayısıyla Suudi Arabistan ile Katar’ın desteklediği isim olarak biliniyor.
6) El-Hassan, öldürülmesinden iki hafta önce de CIA Başkanı David Petraeus ile bir araya gelmişti. Görüşmede Lübnan’ın dizaynının ele alındığı iddia edilmiş ve görüşme bazı siyasi kesimlerce eleştirilmişti.
7) Babasının öldürülmesi suikastında El-Hasan’ı kurtaran Said Hariri, El-Hasan’ın öldürülmesinden de Beşar Esad’la birlikte Lübnan Başbakanı Necib Mikati’yi sorumlu tuttu.
8) 18 Temmuz’da Şam’daki bombalı saldırıda Hıristiyan asıllı Savunma Bakanı Korg. Davud Raşa, Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın yardımcısı Türkmen asıllı Korg. Hasan Türkmani, Savunma Bakan Yardımcısı General Asaf Şevket ve Milli Güvenlik Kurulu Başkanı General Hişam İhtiyar öldürülmüştü.
9) Bu patlamayla aynı günlerde, biri Türk, diğeri Arap iki önemli istihbaratçı kaybolmuştu.
10) 26 Temmuz’da ise Suudi İstihbaratının başı olan Bender Sultan’ın bir saldırıda yaralandığı ve hastanede öldüğü iddia edildi. Bender Sultan, Suudi Arabistan’ın en öne çıkan veliaht prensiydi… Dahası Bender Sultan, ABD’nin büyük yatırım yaptığı ve 1983-2005 yılları arasında da tam 22 yıl boyunca Washington Büyükelçiliği yapan bir prensti.
SUİKASTLARIN ZEMİNİ
Bölgedeki tüm bu suikastlar, kuşkusuz Ortadoğu’nun istikrarsızlık zemininden besleniyor. Dolayısıyla adresin kaynağı, istikrarsızlıktan en çok beslenendir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ekim 2012
5 ÜLKELİ ÇÖZÜM PLATFORMU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/10/2012
Son üç günde üç önemli ABD yetkilisi, Suriye’de “Türkiye ile birlikte çalıştıklarını” vurguladı!
Önce ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden konuştu ve “Suriye’de Türkiye’yle el ele çalıştıklarını” söyledi.
Ardından ABD’nin Adana Konsolosluğu’na iki ay önce atanan John Espinoza konuştu. Ekspres gazetesine röportaj veren Espinoza, “Probleme en iyi çözümü bulmak için Türkiye Hükümeti ile yakın çalışıyoruz” dedi.
Son olarak da ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, “ABD ile Türkiye’nin gizli çalışmalar yürüttüğünü” açıkladı. Ricciardone, “bu gizli çalışmanın ne kadarının açıklanacağını da AKP Hükümeti’nin bileceğini” söyleyerek topu Erdoğan’ın kucağına bıraktı.
GİZLİ ÇALIŞMA FELAKETLERİ
Uludere’de 34 yurttaşımızın yanlışlıkla bombalanması, F4 keşif uçağımızın Suriye’de NATO yemi yapılması, Akçakale kışkırtması ve Moskova’dan kalkan Suriye uçağının CIA’nın “roket taşıyor” istihbaratıyla Ankara’ya indirilmesi, bu “yakın ve gizli” çalışmanın örneklerindendir…
Ancak üç günde üç ABD’linin “Türkiye’yle birlikte çalıştıklarını” özellikle vurgulaması bize dikkat çekici geldi. Uluslararası ilişkilerde bunun bir anlamı da, “yakın çalışma” durumunun sekteye uğradığının dolaylı işaretidir. Böyle midir, göreceğiz…
ÜÇLÜ MÜZAKERE SİSTEMİ
Bir süredir yazılarımızda Türkiye ile İran’ı aynı platformda buluşturan Dörtlü Komisyon’un, Ankara’nın Suriye sahnesinden çekilebilmesine fırsat yaratacağını savunduk. Nitekim ABD’nin çok rahatsız olduğu bu platform, Suudi Arabistan üzerinden sabote edildi ve üçüncü toplantısı yapılamadı.
Ancak Bakü’de bir araya gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın 40 dakikalık Suriye görüşmesi, yeni bir fırsata işaret ediyor.
Nitekim Erdoğan, görüşmede “üçlü müzakere sistemi”nin ele alındığını açıkladı:
1) Birinci sistem; Türkiye-Mısır-İran. Bu sistem, Suudi Arabistan’ın olmadığı Dörtlü Komisyon platformu zaten.
2) İkinci sistem; Türkiye-Rusya-İran.
3) Üçüncü Sistem; Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan.
Üçlü müzakere sisteminden anlaşılan, Türkiye’nin Mısır-Suudi Arabistan ikilisi ile Rusya-İran ikilisi arasında arabuluculuğa soyunduğudur. Çünkü üç sistemde de Türkiye var ancak İran, Mısır’la aynı platformda yer almasına rağmen, hem İran hem de Rusya, Suudi Arabistan’la hiç bir araya gelmiyor…
Ancak beş ülkeden oluşan üç sistemin tamamen bölge ülkelerinden oluşması çok önemlidir.
AKP-ÖSO İLİŞKİLERİ
Erdoğan bu “üçlü müzakere sistemi”ni açıkladığı basın toplantısında, Ankara ile Tahran’ın bir başka konuda da mutabık olduğunu müjdeliyordu. BM ve Arap Birliği Özel Temsilcisi Lakhdar Brahimi’nin “kurban bayramında ateşkes önerisi” yapması, her iki ülke tarafından memnuniyetle karşılanmıştı.
Ancak aynı saatlerde Özgür Suriye Ordusu’nun Brahimi’nin çağrısına olumsuz yanıt vermesi, Ankara-ÖSO ilişkilerinin geldiği yer açısından not edilmelidir.
AKP-ÖSO ilişkisinin durumunu anlamak için, son iki haftada gerçekleşen şu olgulara da bakmalıyız:
ÖSO karargâhını sınır dışına taşımak zorunda kaldı.
Türk polisi özel evlerde kalan Suriyeli muhaliflere “ya kamplara geçin ya da Suriye’ye dönün” baskısı yaptı.
Daha önce “tampon bölge”nin barajı ilan edilen mülteci sayısı 100 bini geçti ama AKP medyasında nedense pek ilgi görmedi.
RUSYA VE İRAN’IN JESTLERİ
Hepsinden önemlisi ise Ahmedinejad’ın Bakü’de Erdoğan’a “Akçakale’de haklıydınız” demesi ve Rusya’nın indirilen uçak konusunu fazla büyütmemesidir.
AKP medyasında “jest” olarak selamlanan bu iki gelişme, anlaşılan o ki, Türkiye’nin “beşli çözüm platformu”na evet demesine, Rusya ve İran’ın verdiği olumlu karşılıktır.
Bakalım ABD’nin karşı hamlesi ne olacak?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Ekim 2012
TBMM’DE FEDERASYON ORTAKLIĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/10/2012
AKP Kongresi’nin baş konuğu ve Başbakan Erdoğan’ın siyasi ortağı Mesud Barzani, “PKK’nin kayıtsız şartsız silah bırakması talebi mantıklı değil” diyerek Ankara’ya itiraz ediyor. (BBC Farsça, 16 Ekim 2012)
Barzani, Erdoğan’a bu talep yerine şu üç şeyi yapmasını öneriyor:
1) Ankara, Abdullah Öcalan’ın şartlarını düzeltmeli!
2) PKK ve Türkiye çatışmaları durdurmalı!
3) Ankara, Öcalan ve PKK’yle masaya oturmalı!
Barzani yetinmiyor, Ankara ile PKK arasında hem arabulucu olabileceklerini hem de görüşmeye ev sahipliği yapabileceklerini söylüyor. Yakışır…
‘TÜRKİYE 25 EYALETE BÖLÜNSÜN’
BDP de, son kongresinde müzakere masasından çıkarılması gereken hedefi ilan etmişti.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Türkiye için istedikleri yeni idari yapıyı şöyle tarif etmişti: “Biz 20-25 bölgeden oluşmuş özerk yönetim bölgeleri istiyoruz.”
Başbakan Erdoğan’ın “Diyarbakır’ı ABD’nin BOP’u içinde bir merkez yapma” hedefi, Demirtaş’ın ilan ettiği bu “eyalet sistemi”nin hayata geçmesine bağlı…
Kuşkusuz bu da, AKP ve BDP’nin, üstelik yanlarına CHP ve MHP’yi de alarak yeni anayasayı çıkarmalarından ve başkanlık sistemini onaylamalarından geçiyor…
AKP ile PKK’nin masaya oturtulmaları, bu hedefler içindir.
AKP’NİN BÖLÜNME YASALARI
Erdoğan’a daha 1993 yılında söyletilen şu sözler, işte bugünler içindir: “Değişim süreci içerisinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı gruplar, insanlar, milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse, bu durumda belki eyaletler sistemi benzeri bir şey olabilir.” (Metin Sever, Cem Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları)
1) BM İkiz Sözleşmeleri işte bu yeni Türkiye için Ankara’ya kabul ettirildi ve TBMM’den geçirildi!
2) AKP, “bölgelerdeki iktidar odaklarına yerel hükümetler kurabilsinler” diye, 15 Temmuz 2004’te Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu TBMM’den çıkarttı!
3) AKP, Türkiye 12 eyalete bölünsün diye, 26 Ocak 2006’da Kalkınma Ajansları Yasası’nı TBMM’den geçirtti!
Ancak Kamu Yönetimi Temel Kanunu da, Kalkınma Ajansları Kanunu da dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e takıldı.
BARZANİ-DAKA GÖRÜŞMESİ
AKP, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde bu yasaları çıkarttı ve artık Türkiye’de 25 Kalkınma Ajansı var…
Bu ajanslar şimdilik Kalkınma Bakanlığı’nın sorumluluğunda…
Şimdilik diyoruz zira bu 25 Kalkınma Ajansı’ndan örneğin Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı DAKA, kendi başına Mesud Barzani’yle görüşüp yeni sınır kapısı müzakeresi yapmaya başladı bile!
AYNI PROJEYE FARKLI İSİMLER
Türkiye adım adım milli devlet olmaktan çıkarılmaya ve eyaletlerden oluşmuş federatif bir yapıya götürülüyor…
İlginçler, TBMM’deki “kavgalı” her dört parti de, bu ABD projesinde ortaklık yapabiliyorlar:
1) Selahattin Demirtaş’ın 25 eyaleti ile Erdoğan’ın 25 Kalkınma Ajansı aynı şeydir!
2) PKK’nin demokratik özerkliği ile AKP ve MHP’nin oylarıyla çıkan yeni Büyükşehirler Yasası aynı şeydir!
3) CHP’nin Sosyalist Entertasyonlist’te altına imza attığı, ayrıca uzun zamandır üstündeki çekincenin kaldırılmasını istediği Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartı da aynı şeydir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Ekim 2012
PEYGAMBER’İN MESCİDİ DAHA ÇOK CEMEVİ GİBİYDİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 15/10/2012
Hafta sonu 9. Kaş Kitap Şenliği nedeniyle Antalya’nın ilçesi Kaş’taydım. Kaş’ın güzel insanlarına “Suriye ve Türk Dış Politikası” başlıklı bir konferans verdim. Canan Erdoğan’ın koordinatörlüğünde yürütülen ve pek çok kuruluşun destek verdiği 10 günlük şenliğin son üç gününde, bizim dışımızda İhsan Eliaçık ve Mervan Yanardağ vardı. Her iki konferansı da izledim.
MÜSLÜMAN’IN EKSENİ
İhsan Eliaçık’a göre bir insanın gerçekten Müslüman olup olmadığı şu üç eksen üzerinden anlaşılabilir: Mülk, adalet ve velayet.
İhsan Eliaçık, kelime-i şahadetin eksik söylendiğini, bilinen ifadenin önündeki “Lehül mülkü” yani “mülk Allah’ındır” ifadesinin söylenmediğini belirtiyor. Aydınlık okurları anımsamıştır; Eren Erdem de daha önce bu konuyu gündeme getirmişti.
Eliaçık, özel mülkün olamayacağını, çünkü tüm mülkün Allah’a ait olduğunu belirtiyor. Hoca’ya göre maddenin yaratıcısı Allah’tır, insan ise sadece maddeyi işleyebilir. İşte o işleme durumu alın teridir, emektir; insanın “sahip” olabilecekleri bunlardır.
İhsan Hoca, ardından adalet ve velayet eksenlerini de dinleyicilere aktardı. İlgiyle izlenen konferansın ardından görüldü ki, kendisini İslamcı parti olarak sunan ve muhafazakar demokrat olarak niteleyen AKP iktidarı, her üç eksene göre de sınıfta kalıyordu!
TÜRKÇE KURAN
Konferansın ardında gelen çok sayıda soruya, İhsan Eliaçık çarpıcı yorumlarla yanıt verdi. Örneğin Türkçe dua konusunda ilginç bir olay anlattı…
Eliaçık ölen bir arkadaşının cenazesinde Yasin’i mezara değil, mezarın etrafındakilere okumuş. Hoca’ya göre ölen artık duayı duymayacak, dua o nedenle mezarın etrafındakileri ilgilendirir. Ancak Hoca Yasin’i Arapça değil Türkçe okumuş, insanlar anlasın diye.
Bitirip gitmeye hazırlanınca cenazenin sahipleri itiraz etmiş, “Yasin okumadan nereye” diye kızmışlar.
CAMİLER NASIL BOZULDU?
Hoca’nın günümüz Camilerine de itirazı var. Nedeni önemli…
Hoca, Salat’ın120 yerde yardımlaşma ve dayanışma, 10 yerde ise namaz anlamında olmak üzere Kuran’da 130 yerde geçtiğini söylüyor. Dolayısıyla Hoca, Camilerde hem ibadetin hem de sosyal dayanışmanın olması gerektiğini, Peygamber’in mescidinin tam da böyle olduğunu belirtiyor.
Oysa Hoca, günümüz Camilerinde insanların sadece namaz kıldığını, yan yana duranların bırakın paylaşıp dayanışmayı, hiç konuşmadıklarını söylüyor. Çünkü Camileri, toplanma yerinden çıkarıp, tapınma yerine çevirdiler.
YÜZDE 70 CEMEVİ, YÜZDE 30 CAMİ
İhsan Eliaçık’ın en çarpıcı sözleri ise “Peygamber’in mescidinin, yüzde 70 Cemevi’ne, yüzde 30 Cami’ye benzediğini” söylemesi oldu…
Hoca Cemevi’nde sohbetin, cemin, deyişlerin, kadın ve erkeklerin yan yana olmasını, Salat’ın Kuran’da daha çok geçen dayanışma anlamında görüyor; bu nedenle de Peygamber’in mescidinin, Cami’den çok Cemevi’ne benzediğini belirtiyor.
BİR HIRKA, BİR LOKMA
Konferansın ardından İhsan Eliaçık ve Merdan Yanardağ ile birlikte, şenlik kapsamında yapılan Dolunay Platformu’nun şiir ve türkü etkinliğine katıldık.
Konu türkü olunca, İhsan Eliaçık mülk konusuna Neşet Ertaş’tan örnek verdi; Ertaş’ın ölümünün ardından bu köşede de yayınladığımız şu sözlerini anımsattı: “Bugün son ekmeğini yiyip ölmeli, artan bir şey kalmamalı. Eğer ben öldüğümde bir çuval unum kalmışsa, ben suç işledim demektir.”
Halk ozanı Neşet Ertaş, “bir hırka, bir lokma” diyerek yaşayabilenler mertebesine ulaşmıştı…
KANLI PAZAR’DAN 1 MAYIS’A
İhsan Eliaçık ve arkadaşları biliyorsunuz geçen 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmışlardı… Bu konuyu konuşurken, Hoca İslamcılarımızın tarihi açısından çok önemli bir şey aktardı:
İhsan Hoca ve arkadaşları Fatih Cami’sinde namazlarını kılmışlar ve Hoca şöyle seslenmiş insanlara: “Namazımızı kıldık, şimdi tıpkı 40 yıl önce olduğu gibi yine Taksim’e yürüyeceğiz… Ama bu sefer şu farkla… 40 yıl önce buradan çıkıp 6. Filo’ya karşı olan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına saldırmışlardı… Biz ise Deniz Gezmiş’in fotoğraflarını taşıyanlarla yan yana durmaya gideceğiz.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Ekim 2012
ABD’NİN SON KALESİ DE DÜŞECEK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/10/2012
Atatürk Türkiye’sinin dış politikası “bölge merkezli dış politika”, felsefesi de “yurtta barış, dünyada barış”dı. Cumhuriyet Türkiye’sinin güvenliğinin dayanağı, bölge merkezli dış politika gereği inşa ettiği bölgesel birliklerdi.
1950’lerde başlayan NATO süreciyle bağımsız dış politika rafa kaldırıldı ve yerine ABD’nin bölgesel çıkarlarına uyum kondu. Türkiye artık NATO’nun Güneydoğu kanadı olarak SSCB’nin çevrelenmesinde bir ABD aracı olarak değerlendirilecekti.
ABD’NİN 28 ŞUBAT’A İKİ YANITI
Bu süreç SSCB’nin çökmesinin ardından inişler ve çıkışlarla bugüne geldi.
ABD Türkiye’yi yeni dönemde, çıkarlarına uygun bir askeri aygıt olarak değerlendirmek istiyordu.
Türkiye ise özellikle 28 Şubat sürecinde milli bir dış politika izlemeye çalışıyor ve “bölge merkezli dış politika”ya dönme hamleleri yapıyordu.
ABD’nin bu hamlelere iki yanıtı oldu:
1) ABD Türkiye’yi AB kapısına bağladı. Böylece hem Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesini engelleyecek, hem de 28 Şubat sürecinde hizadan çıktığını saptadığı Türk Ordusu’nun etkinliğini “AB hedefine çıpalanmış” bir strateji üzerinden sınırlandıracaktı.
ABD Başkanı Bill Clinton bu yeni dönemi ve Türkiye’ye verdikleri rolü, üstelik TBMM’de yaptığı konuşmada, “Avrasya’ya açılan kapı” şeklinde tanımlıyordu.
2) ABD, 2001’de Türk Ordusu’na yaptığı bir darbeyle AKP Hükümeti’ne zemin yarattı ve Erdoğan-Gül iktidarına “Küresel gücün bölgesel düzen kurucuları” rolünü verdi.
AKP Hükümeti, ABD’nin bölgesel çıkarlarının uygulayıcısı olacaktı. “BOP eşbaşkanlığı” bu görevi uygulayacak icra makamıydı.
TEMEL GÖREV: DİYARBAKIR BAŞKENT
AKP Hükümeti’ne, Başbakan Erdoğan’ın 2004’de ifade ettiği “Diyarbakır’ı merkez yapma” temel görevi verildi. Tüm görevler bu asıl görev içindi.
Bu görev şöyle icra edilecekti: Irak’ın kuzeyindeki yapı Türkiye tarafından himaye edilecek, ardından Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılacak, son olarak da Türkiye’nin güneydoğusuyla birleştirerek bir Türk-Kürt federasyonu kurulacaktı.
Nihayet “Büyük Kürdistan” bu federasyondan kopacak ve ikinci İsrail olarak Washington stratejisinin sıçrama tahtasına dönüşecekti. Küçülen Türkiye de, ABD’nin üçüncü İsrail’i olmaya mahkûm edilecekti.
SÜREN ALT GÖREVLER
İşte AKP’nin Suriye’ye önce İran’dan koparmak adına yakınlaşması, ardından kuzeyini Irak’taki “çekirdek Kürt otonomisine” katmak üzere savaş açması bu görevi gereğidir.
AKP’nin İsrail’in güvenliği için Kürecik radarını kurması ve İran’ı doğrudan hedef alması bu görevi gereğidir.
AKP’nin İran’ın bölgesel liderliğine engel olmak ve Araplara liderlik yapabilmek üzere İsrail karşıtlığına soyunması bu görevi gereğidir.
AKP’nin Maliki düşnalığı, yani Bağdat karşıtlığı, Allavi-Haşimi-Barzani üçlüsüne dayanarak darbeye soyunması, Erbil’i Bağdat’tan koparmaya çalışması bu görevi gereğidir.
AKP’nin PKK’yle sayısız kez masaya oturması, müzakere yapması bu görevi gereğidir.
Ve hepsinden önemlisi bu sürece direnecek milli kuvvetleri Ergenekon tertipleriyle tasfiye etmeye çalışmak ve Türk Ordusu’nu bu operasyonlarla ABD planlarına razı etmek bu görevi gereğidir.
TERSİNE SÜREÇ İŞLİYOR
ABD Türkiye’ye 2001 darbesini yaptıktan sonra Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etti; Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da da turuncu darbeler yaptı.
Ancak 2004’te Irak’ın büyüyen direnişi, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’e attığı tokat ve 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a haddini bildirmesi, ABD için tersine bir süreci başlatmış oldu. Üstelik ABD büyük bir ekonomik krize giriyor ve her şeyden önemlisi Çin’in artan gücüyle dünyanın ekseni Batı’dan Doğu’ya kayıyordu…
ABD Irak’tan çekilmek zorunda kaldı, Kırgızistan ve Ukrayna’daki iktidarlarını kaybetti, son olarak Gürcistan’ı da yitirdi.
Geriye ne mi kaldı? Afganistan ve Türkiye…
2014’te Afganistan’dan çekileceğini ilan etti bile zaten!
Sırada Türkiye var!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ekim 2012
GAZETECİLERE NOTLAR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/10/2012
Ergenekon davasındaki bir gazeteci tanıklığı, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım’ın 3 yıldır boşuna boşuna esir tutulduğunu ortaya koydu.
Bu cümlenin yanlış anlaşılmaması için belirtelim elbette: Bizim Deniz ve diğerleri, tüm Silivri esirleri, bu tanıklıktan önce de zaten haksız ve hukuksuz esir tutuluyorlardı…
TAYFUN DEVECİOĞLU
Bizim Deniz, Başbakan Erdoğan’ın kasetlerini yayınlamaktan yatıyor. Tarih elbette bu kasetleri yayınlamayı değil tersine kasetin konusunu mahkum edecek, o ayrı… Ancak Ergenekon davasında tanıklık yapan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, o kasetlerin kendilerinde de olduğunu, zaten tüm basına e-postayla servis edildiğini, o dönem yayın yönetmenliğini yaptığı Vatan gazetesinin de bu kasetleri haber yaptığını ancak içeriğini yayınlamadığını anlattı.
Bu tanıklık, o kasetleri basın açıklamasıyla duyuran İşçi Partisi yöneticilerini de, o basın açıklamasını haber yapan Aydınlık ve Ulusal Kanal yöneticilerini, bir kez daha aklamış oluyor!
Meslektaşımız Tayfun Devecioğlu, bu açıklamayı daha önce yaptı mı? Ben duymadım… Keşke daha önce de yapsaydı!
ASLI AYDINTAŞBAŞ
Daha önce yapsaydı demişken…
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Silivri’de tutuklu olmasının en büyük kanıtı(!) kendisine ait olduğu iddia edilen Ergenekon belgeleriydi… Perinçek 5 yıldır o bozuk Türkçeyle yazılmış çapsız metnin kendisine ait olamayacağını anlatıyor, metni kendisiyle röportaj yapan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’ın verdiğini söylüyor…
Geçenlerde Perinçek, Aydıntaşbaş’ı davaya tanık olarak getirtti. Aydıntaşbaş belgede kendi el yazısıyla notları olduğu için “o belgeyi ben verdim” demek durumunda kaldı.
Yukarıdaki soruyu bu kez daha vurgulu sormak durumundayım: Ey Aslı Aydıntaşbaş, Türk basınının en militarist kalemi, Suriye’ye savaş ilan eden gazeteci… Neden 5 yıldır çıkıp da “o belgeyi Perinçek’e ben verdim” demedin?
ŞAMİL TAYYAR
Militarizmden bahsetmişken…
Aslı Aydıntaşbaş’la bu alanda yarışan isimlerden biri de gazeteci-milletvekili Şamil Tayyar.
Tayyar, “3 saatte Şam’a varırız” diyor ve Şam’ı Şam’il yapma rüyası görüyor! DSP adaylığından AKP yandaşlığına geçiş hızına göre yapıldığı anlaşılan bu hız hesabı, onun artık “ben buldum, patladı gitti” diyen atıcılar kralı Seyyar Tayyar’ı da geçtiğini gösteriyor!
SELÇUK ÖZDAĞ
Gazetecilikten, daha doğrusu Vakit’ten TBMM’ye transfer olanlardan biri de AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ…
Özdağ, “Nazım Hikmet’in naaşı Kurtuluş Savaşı topraklarını kirletir” başlıklı yazısını da koyduğu “Vakitsiz Yazılar” kitabını Meclis’te dağıtmış…
Bakalım, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yazan Nazım’ın naaşını diline dolayan Özdağ’ın Meclis’i kirletmesine ses çıkarılacak mı?
AHMET ŞIK
Bir sözümüz de gazeteci Ahmet Şık’a… Kendisi de Ergenekon tertibiyle bir süre esir kalan Şık, hiç de şık olmayan bir işe imza atmış…
Taraf gazetesini eleştiren Ahmet Şık, meseleyi ne yapıp edip Aydınlık gazetesine getirmiş ve her ikisini de aynı kefeye koyma gafletine düşmüş.
Bu özel yeteneğinin üzerinde durmayacağım ama şimdilik şu kadarıyla yetinelim. Yolu Aydınlık’tan geçmiş Cengiz Çandar, Halil Berktay, Oral Çalışlar ve Alper Görmüş üzerinden Aydınlık’a saldırmak hem şık değil, hem ahlaki değil, hem akıl işi değil, hem de doğru değil…
ORAL ÇALIŞLAR
Oral Çalışlar demişken…
Ustamız Hasan Yalçın aramızda olsaydı, Çalışlar’ın şu yazısından kesin müthiş bir teori çıkarırdı. Bizim çapımız yetmez, naçizane şu kadarını söyleyeyim: Dönmek sadece onur gibi, şeref gibi kavramları değil, doğrudan zekâyı da etkiliyormuş!
Aksi takdirde Çalışlar, Lenin ile Erdoğan arasında nasıl bir ilişki kurabilirdi ki?! Zira parayla yazdırsan, yazılmaz!
Bakın Çalışlar dünkü köşesinde ne diyor: “Lenin’e ait ve çokça kullandığımız bir deyim vardı: ‘Devrim yolu Nevski Bulvarı gibi düz ve engebesiz değildir.’ AK Parti’nin Kürt Sorunu’yla ilişkisi, demokrasi konusundaki tercihleri de çok inişli çıkışlı bir yol izliyor.”
AKP yandaşlığına Lenin’i referans gösterebilmek, en çapsızına nasip oldu!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2012
3 TUZAK: F4, AKÇAKALE, MOSKOVA UÇAĞI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/10/2012
AKP Hükümeti’nin Moskova-Şam seferini yapan Suriye yolcu uçağını “silah taşıyor” istihbaratı üzerine Ankara’ya indirmesi ne anlama geliyor?
“Uçakta roket var” istihbaratının sahibi ABD; ancak uçaktan değil roket, silah bile çıkmadı!
Nitekim yetkililer önce uçaktan “askeri haberleşme cihazı” çıktığını söylediler ancak ciddiyetsizliğin farkına varıp, ardından yükü “silah sistemi parçası olduğu değerlendirilen malzemeye” dönüştürdüler!
Demek ki istihbarat tuzaktı!
Ama tuzağa düşmekle görevlendirilenler, Suriye’de askeri üssü bulunan Rusya’nın bu ülkeye silah gönderebilmek için yolcu uçağına neden ihtiyaç duyabileceğini, haliyle düşünemediler…
HAVA KORSANLIĞININ ZAMANLAMASI
Peki, ABD Türkiye’yi bu tuzağa neden düşürdü?
Öncelikle uluslararası kamuoyunda “resmi” hava korsanlığı gibi algılanacak bu hamlenin zamanlamasına dikkatinizi çekerim. Zira olaydan birkaç saat önce, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in önümüzdeki hafta yapacağı Türkiye ziyaretinin ertelendiği açıklanmıştı.
Daha da önemlisi, Moskova’da Rusya-Irak silah anlaşması imzalanıyor ve Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Putin’in yanında “Türkiye tüm bölgeyi tehlikeye atıyor” uyarısında bulunuyordu…
ABD NEDEN TUZAĞA İHTİYAÇ DUYDU?
BOP eşbaşkanlığı varken, ABD’nin yine de bir tuzağa ihtiyaç duyması önemli. Bu olgu bizi yanıtlara götürecektir.
Daha önce bu köşede birkaç kez dile getirdiğimiz bir saptamamızı anımsatalım. Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi tarafından önerilen ve Mısır-Türkiye-İran-Suudi Arabistan tarafından oluşturulan “Dörtlü Komisyon” platformu, Türkiye’nin Suriye sahnesinden çekilmesi için bir fırsat oluşturuyordu…
Nitekim Akçakale olayından önceki son bir ay boyunca, AKP Hükümeti’nin Suriye konusundaki söyleminin dozunu yavaş yavaş aşağı çektiği açıkça görülüyordu.
Türkiye ile İran’ın aynı platformda yer almasının getireceği sonuçları bilen ABD bu platforma karşıydı. Washington, platformu Suudi Arabistan üzerinden ve daha üçüncü toplantıda bozdu!
TÜRK-KÜRT-MUSEVİ CEPHESİ
Akçakale’ye düşen kimliği belirsiz top olayından sonra Türkiye’nin Suriye cephesine sürülen tek kuvvet olduğu iyice belirginleşti. AKP medyasında dile getirilen “tuzağa mı çekiliyoruz” uyarıları, kuşkusuz iktidar partisi içindeki tartışmaları yansıtıyordu.
AKP Hükümeti bir yandan TBMM’den tezkere çıkarıyor ama TSK’yi Suriye’ye sokamıyordu. Aradan geçen bir haftada, Türkiye’nin Suriye’ye gir(e)meyeceği anlaşıldı.
İşte tam bu koşullarda ABD, “uçakta roket var” diyerek Türkiye’yi Suriye’den sonra Rusya’yla da doğrudan karşı karşıya getirdi.
Neden? Çünkü ABD bu tuzakla, “sahneden geri çekilmek isteyen” Türkiye’ye çıkış yollarını kapatmaya çalışıyor…
ABD hem Rusya-Türkiye bağını koparmaya yöneliyor hem de Türkiye’yi iyice yalnızlaştırarak kendisine daha da mecbur etmeye çalışıyor.
Washington senaryosuna göre Fars ve Şii-Arap dünyasına karşı konumlandıran Türkler, böylece Kürtlerle ve Musevilerle müttefikliğe mecbur kalmış olacak!
ZİNCİRİN ZAYIF HALKASI
Moskova-Şam seferi yapan yolcu uçağını Ankara’ya indirmek, Suriye konusunda ABD’nin Türkiye’ye kurduğu üçüncü tuzaktır. İlk tuzak “NATO yemi” yapılan F-4 keşif uçağıydı. İkinci tuzak Akçakale’ydi…
Peki, Türkiye bu tuzaktan nasıl çıkar?
AKP Hükümeti Türkiye’yi yönettiği müddetçe, tuzağa düşmekten kurtulamayacağız. Peki, ne yapmalı o zaman?
Önce Ahmet Davutoğlu’nun elindeki benzin bidonu alınmalı…
Göreceksiniz, gerisi gelir ve Erdoğan’ın elindeki çakmak da düşer mutlaka!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ekim 2012