Archive for category Politika Yazıları

ABD’NİN SURİYE’DE B PLANI YOK

Foreign Policy dergisi ABD’nin Türkiye ve Körfez ülkelerinin baskısı sonucunda Esad rejimine karşı diplomatik yolları terk etmeyi düşündüğünü yazdı. Dergideki bu makale Türk basınında “Türkiye ısrar etti, ABD düğmeye bastı” başlığıyla özet yer aldı. (Josh Rogin, Obama Administration searches for a ‘Plan B’ in Syria, Foreign Policy, 18 Nisan 2012)

Ancak Foreign Policy’nin bu değerlendirmesi, gerçek durumdan ziyade niyeti ve yönelimi ifade ediyor sadece. Nitekim Josh Rogin imzalı makalede Türk basınının görmek istemediği başka değerlendirmeler de var:

BİR SONRAKİ ADIM NE?

Hillary Clinton’un “Suriye’de yeni seçenekleri tartışıyoruz” sözlerinden sonra Foreign Policy’ye konuşan bir ABD yetkilisi şu itirafı yapıyor: “Müttefiklerimiz bize gelip ‘Suriye’deki bir sonraki adımımızı’ soruyorlar. Bir fikrimiz olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz.

Nitekim Foreign Policy de, bu ilginç makaleye şu başlığı atmış: “Obama yönetimi Suriye için bir B planı arıyor.

Ulusal Güvenlik Konseyi yöneticisi Steve Simon, Clinton’un yardımcısı Jeff Feltman, özel danışman Fred Hof ve büyükelçi Robert Ford’dan oluşan ve Derek Chollet gibi bir strateji uzmanının da dâhil edildiği “Suriye politikaları takımı” şimdi harıl harıl ABD’ye Suriye’de bir B planı arıyor!

SINIRDAN SİLAH AKIŞINA İZİN VEREN TÜRK KİM?

Kuşkusuz bir “B planı” arayışına katkı sunan isimlerin başında da senatörler John McCain ve Joe Lieberman geliyor.

İki senatör geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye gelmiş ve başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmak üzere bazı yetkililerle görüşmüştü. İkili daha sonra Hatay’a gitmiş, sınırı teftiş etmiş(!) ve Türkiye’deki Suriyeli teröristlerle içeriği açıklanmayan görüşmeler yapmışlardı.

Foreign Policy’ye konuşan McCain ve Lieberman önemli açıklamalar yapıyorlar: “Türk yetkililer, McCain ve Lieberman’a silahların sınırların ötesine akışına izin vermeye gönüllü olduklarını ve Suriye muhalefetine yardım için diğer daha saldırgan adımları tartışacaklarını belirttiler. Ancak yolu Washington çizmez ise bunu yapmayacaklarını söylediler.”

Acaba ABD’li senatörlere “sınırdan silah akışına izin vereceğini” söyleyen Türk yetkili kim?

ABD HAREKETE GEÇMEYEN AKP’DEN UTANIYOR!

ABD’li senatör McCain’in açıklamaları önemli: “Türkler ABD liderliği istiyorlar ve Amerikan liderliğinin olmadığını biliyorlar. Türkler, eğer bu sığınmacı akını devam ederse, uluslararası yardıma ihtiyaç duyabileceklerini söylüyorlar. Konuştuğumuz her yetkili, Amerikan liderliği istiyor. Bir an önce harekete geçmiyor oluşları, sadece utandırıcı!”

Yani ABD’nin hem Suriye için bir B planı yok, hem de Türkiye’nin bir an önce harekete geçmesini istiyor!

Acaba ABD’li senatörler “AKP’nin harekete geçmemesini utandırıcı bulduklarını” Cumhurbaşkanı Gül’e de söylediler mi?

ABD’NİN SURİYE’DEKİ ASIL ÇEKİNCESİ

ABD’li bir yetkili “Beyaz Saray’ın Suriye çatışmasına, örneğin rejim muhaliflerini doğrudan silahlandırarak, çok yoğun dâhil olmak istemediklerini” belirtiyor.

ABD’li yetkiliye göre Beyaz Saray’ın çekincesi şu: “Çünkü bu ABD’yi onların başarısının tuzağına/kancasına götürecek ve muhtemelen çatışma sürüncemede kaldıkça artan derecede vaat gerektirecek.”

ABD’li yetkiliye göre ülkesinin bu yarı gönüllü tutumu, Türklerin kafasını karıştırıyor!

Kuşkusuz, ABD’nin bu gerekçesi asıl çekinceyi perdelemek için. Gerçek şu ki, ABD’nin Çin – Rusya – İran bloğuna karşı Suriye’de yapabileceği çok şey yok!

Not: İzmirli kitapseverlerle bugün de buluşuyoruz. Kitap Fuarı’nda, Kaynak Yayınları standında olacağız, bekleriz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Nisan 2012


, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÇİLLER’İN ABD AJANLIĞINI UNUTTUNUZ MU?

Türkiye’nin geleceği için kim daha tehlikeli? 28 Şubatçılara kan kusturmak peşinde olanlar mı, yoksa 28 Şubatçıların kendisini savunmaması mı?

Hadi “Sürekli Aydınlık için bir dakika karanlık eylemine” katılan 30 milyon yurttaşımızı geçtik ama ya öncüler? Atatürkçüler, Kemalistler, demokratik solcular, sosyal demokratlar, ulusalcılar, milliciler, milliyetçiler?

“28 Şubat’ı asker yaptı” diyip, kenardan fırtınanın dinmesini bekleyenlere anımsatalım: Fırtına dindiğinde savunacak bir şey bulamayacaksınız!

Kuşkusuz “28 Şubat’ın sanki dindarlara yönelik bir operasyonmuş” gibi sunulması, genel kitlenin essizliğinde etkili olmuştur. Ancak bizi daha çok 28 Şubat’ın aslında ne olduğunu gayet iyi bilenlerin sessizliği, sinmişliği, korkaklığı düşündürüyor.

“ÖNCELİKLİ HEDEF DYP’NİN ÇÖKERTİLMESİ”

Gazetelere servis edilen 4 Nisan 1997 tarihli bir belge var. Savcılar belgenin ekindeki el yazılı notu sormuşlar Çevik Bir’e… Bir, kendisine ait olmadığını belirtmiş. Not şöyle:

“Bugünkü ortamda öncelikli hedef DYP’nin çökertilmesi, dolayısıyla hükümetin derhal iktidardan çekilmesini sağlayıcı önlemler almaktır. DYP’nin hükümetteki oy potansiyelini kırmak örtülü yapılmalıdır. Acil tedbirler: Hükümetin, RP’nin karnını tespiti, menfaat çatışması yaratmak, söylenen ve yapılanlar arasındaki çelişkiler, ahlaki anlayışlarının çürüklüğü… Hükümetin ortağı DYP ile ilgili olarak; liderlerinin sağladığı menfaat, DYP liderinin düşürülmesi, liderden kurtulmanın parti için kazançlı olacağı…

Sahibini bilmediğimiz bu belgeye ek yapalım: Liderden, yani Tansu Çiller’den kurtulmak sadece parti için kazançlı olmayacaktı; en büyük kazanç, Türkiye’nin Çiller’den kurtulması olacaktı!

28 Şubat operasyonu karşısında “biz 28 Şubatçı değiliz” korkaklığına soyunanlar anımsıyor mu acaba? Bu ülke CIA ajanlığı belgelenen Tansu Çiller tarafından yönetildi!

28 Şubat’ın arkasında bugün ABD icazeti arayanlar, 28 Şubat’ın önündeki bu hedefi ne çabuk unuttu?

28 Şubat sürecinin ilk adımı olan Mart 1995 tarihli Çelik Harekâtı neden Başbakan Çiller’e haber verilmeden yapılmıştı sizce? Çiller’in amiri durumunda olan ABD’nin Adana Konsolosu Elizabeth Shelton neden kovulmuştu?

Bugün en çok “intikam” diye haykıranın Çiller’in o dönemki danışmanı olması da mı size bir şey ifade etmiyor?

Ya da şöyle soralım: Bu ülkeyi bir CIA ajanının yönetmesi mi suç, yoksa onu görevi bırakmaya zorlamak mı?

ABD İŞBİRLİĞİ EN BÜYÜK SUÇTUR!

Şimdi savcı kalkmış, Çevik Bir’e ABD’den icazet alıp almadığını soruyor; Bernard Lewis’le görüşmesini kurcalıyor!

28 Şubat’ın “Truva atı” üzerinden kuracağınız ABD bağı, emin olun 28 Şubat’ı aklar!

Çevik Bir’e ABD’lilerle temaslarını soran savcılar, asıl Tayyip Erdoğan’ın “TSK’yle temas sağlasın” diye ABD’lilere ricacı olduğu somut mektupları sorsunlar!

BİLGİ NOTU DOĞRU ÇIKMADI MI?

Belge delisi yapıldığımız bu süreçte bir de “bomba not” bulundu biliyorsunuz. Gazeteler 27 Nisan’ı kastederek “E-Muhtıra’nın bomba notu bulundu” diye verdi haberi.

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Ergin Saygun’un Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a gönderdiği iddia edilen bilgi notunda, “laik kültürü benimsememiş” bir cumhurbaşkanı seçilmesi halinde şu sıkıntıların oluşacağı öngörülmüş: “Üniversiteye girişte katsayı uygulanmasının kaldırılacağı, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılacağı ve tarikat liderlerine verilen cezanın kaldırılacağı…” (HaberTürk, 19 Nisan 2012)

27 Mayıs, 28 Şubat ve 27 Nisan düşmanlığına AKP’den daha hevesli olan yeni CHP’lilere soralım: Bilgi notundaki öngörüler yalan mıymış?

Katsayıyı, türbanı geçtik; imamlar ilköğretim okullarında derse girmeye başladı!

YAŞ kararlarını geçtik; vicdani ret gündemde!

Tarikat liderlerine cezaların kaldırılması konusu mu? Hizbullahçılara af ve Sivas Katliamı davasının durumu bile sizi uyandırmıyor mu, gözünüzü açmıyor mu?

ASIL DARBE, AKP’NİN İKTİDARIDIR!

28 Şubat Cumhuriyet yıkılmasın diye “Mustafa Kemal’in devrim yasalarının uygulanması” içindi. Mustafa Kemal gibi devimci olunmadığı için görev tamamlanamadı!

Yeni CHP’lilere anımsatalım: Asıl darbe ve karşı-devrim son 10 yılda yapıldı ve Cumhuriyet yıkıldı!

NOT: Bugün ve yarın 14.00 – 18.00 saatleri arasında, İzmir Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşup, kitaplarımızı imzalıyoruz. Bekleriz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Nisan 2012

, , , , , ,

1 Yorum

ERDOĞAN’A KRİZ TEĞET GEÇMİŞ!

Başbakan Erdoğan, 16 Haziran 2011 itibariyle güncellediği mal varlığını dün Başbakanlık internet sitesinden yayınladı.

Başbakan’ın mal varlığı şöyle:

2011’DEKİ MAL VARLIĞI

A) Taşınmaz mal bilgileri: Güneysu-Dumankaya Köyü’nde 10 bin TL değerinde 2 bin metrekare arsa.

B) Banka ve Menkul değerler: Banka hesaplarında toplam 3 milyon, 390 bin 384 TL ile 25 bin Sterlin ve 199 bin 867 Dolar mevcut.

C) Alacaklar: 500 bin TL.

2010’DAKİ MAL VARLIĞI

Başbakan Erdoğan’ın 1 Mart 2010 tarihli mal bildirimi ise şöyleydi:

A) Taşınmaz mal bilgileri: Güneysu-Dumankaya Köyü’nde 10 bin TL değerinde 2 bin metrekare arsa. Arnavutköy – Bolluca Köyü’nde 40 bin TL değerinde 376 metrekare arsa.

B) Banka ve Menkul değerler: Banka hesaplarında toplam 2 milyon, 366 bin 110 TL. (Şirket hisselerinin satış geliri, emekli ikramiyesi, emekli maaşı ve milletvekili maaşlarının toplamı.)

C) Alacaklar: 500 bin TL.

YÜZDE 49 FAİZ

Başbakan Erdoğan’ın mal varlığının 1 yıllık, daha doğrusu 15 aylık değişiminden şu sonuç çıkıyor:

Başbakan’ın banka hesaplarındaki parası, dövizleri de TL’ye çevirirsek, toplam 3 milyon 819 bin 935 TL olmuş. (Bir önceki mal bildiriminde hiç döviz olmadığına göre, Başbakan’a da dövizle ödeme yapılmayacağına göre, Erdoğan’ın bu dövizi hesabındaki bir miktar TL’den çevirdiğini varsayıyoruz)

Yani Başbakanın bankadaki parası 15 ayda toplam 1 milyon 453 bin 825 TL artmış. Yani bir yılda yüzde 62 artmış!

2010 yılında bankadaki paranın içinde şirket hisselerinin satış geliri, emekli ikramiyesi, emekli maaşı ve milletvekili maaşlarının toplamı vardı. Yeni bir şirket satılmadığına ve yeniden emekli ikramiyesi alınmadığına göre, bu yılki paranın içinde sadece emekli maaşı ve milletvekili maaşı ile anaparanın faizi var.

Başbakan emekli ve milletvekili maaşlarının toplamını mal bildiriminde gösterdiğine göre bu parayı harcamıyor; yalnızca Başbakanlık maaşıyla geçiniyor.

Emekli ve milletvekili maaşının toplamı yeni düzenlemeyle aylık 20 bin TL civarında. İki mal bildirimi arasında 15 ay olduğuna göre, bu para 300 bin TL eder.

Bu parayı düşersek, Başbakan’ın 1 Mart 2010’da 2 milyon 366 bin 110 TL olan parası 15 ayda tam olarak 1 milyon 153 bin 825 TL faiz getirmiş!

Yani yüzde 49 değer kazanmış!

Başbakan haklıymış; gerçekten de kriz teğet geçmiş!

BAŞBAKAN’A KİMİN BORCU VAR?

Başbakan’ın 1 Mart 2010’da alacağı olan 500 bin TL, 16 Haziran 2011’de de görünüyor. Biri Başbakan Erdoğan’a borcunu ödemiyor!

Ancak anlayamadığımız bir nokta var. Başbakan’ın alacağı, 15 ayda hiç artmamış. Demek ki Başbakan alacağına faiz uygulamamış; herhalde bir yakınıdır… (Yıllar önce ‘oğlumdan borç aldım’ demişti)

Neyse… Zenginin malı, züğürdün çenesini yordu yine…

Üstelik şu İsviçre’deki 8 hesap iddiasına bile hiç girmedik!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Nisan 2012

Yorum bırakın

AMERİKANCI OLDUĞUMUZA ABORJİNLER BİLE İNANMAZ!

Yandaş medyanın yeni kampanyası ibretlik: 28 Şubat’ın bir ABD operasyonu olduğunu iddia ediyorlar.

Örneğin Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül, ABD-İsrail tarafından planlandığını iddia ettiği 28 Şubat’ın hedefini şöyle saptamış: “Öncelikle Türkiye’nin iç politikası yeniden dizayn edildi, ardından bölgesel dizayn başladı. Yeni Ortadoğu dizaynı çerçevesinde İran-Irak-Suriye istikrarsızlaştırılacaktı.” (Yeni Şafak, 17 Nisan 2012)

Karagül’ün, meşhur “Büyük Ortadoğu”yu, “Yeni Ortadoğu” diye isimlendirmesi, kurnazlıktan! Böylece, “Büyük Ortadoğu’nun eşbaşkanı biz değil miydik” diye soracak mahallelisine, şimdiden “yok o başka proje” demiş oluyor!

Gazetecilikle yandaşlığın çelişkisini nasıl yaşadıklarını az çok tahmin ediyoruz ama ölçünün de bir ayarı olmaz mı?!

28 Şubat’ın hedefi iddia ettiği gibiyse, o hedefi bizzat yerine getiren AKP hükümeti değil midir? Bugün İran-Irak-Suriye ekseninin istikrarsızlaştırılmasında görev alan Erdoğan-Gül-Davutoğlu üçlüsü değil, sanırsınız Metin-Ali-Feyyaz üçlüsü! İnsaf!

AYDINLIKÇILARI AMERİKANCI DİYE SUÇLAMA ÇARESİZLİĞİ

Yeni Şafak’ın bir diğer kalemşoru Tamer Korkmaz ise bu mahallede artık ölçü kalmadığını açıkça göstermiş. Korkmaz’ın Allah’tan da korkmayarak sarıldığı yalan dudak uçuklatan cinsten.

Öyle ki Korkmaz, eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın İran ve Rusya’yla ittifaka vurgu yapan sözlerinin, aslında Amerikancılığını gizlemek üzere bir kamuflaj olduğunu bile söyleyebiliyor! (Yeni Şafak, 17 Nisan 2012)

Bugün Irak’a, İran’a, Suriye’ye açıkça saldırı peşinde olanların, İran’la ittifak isteyenleri “gizli Amerikancı” diye suçlayabilmesine tıp bilimi acilen el koymalıdır!

Ancak Tamer Korkmaz, freni patlak kamyon misali, en sonunda duvara tosluyor. 28 Şubat’ı destekleyen Aydınlık’ın Amerikancı olduğuna, bırakın tek bir yurttaşımızı, bir Aborjin’i bile ikna edemezsiniz!

Amerikan emperyalizmine karşı mücadelenin bayrağını onurla dalgalandıran Perinçek’i ve Aydınlık’ı Amerikancılıkla suçlamaya kalkmak, güneşin batıdan doğacağını iddia etmekten bile dayanaksızdır!

Aydınlık’ı, Doğu Perinçek’i Amerikancı diye suçlamaya kalkmanız, aslında çapsızlığınızdan çok çaresizliğinizdendir, biliyoruz!

BİR’İNKİ İSRAİLCİLİKSE, ERDOĞAN’INKİ NE?

Kampanyanın ağır toplarından Cengiz Çandar’ın söyledikleri en azından kendi içinde mantıklı. Nitekim Çandar, Korkmaz’a göre daha profesyonel.

Neşe Düzel’e röportaj veren Cengiz Çandar, 28 Şubat’ın bir Amerikan-İsrail operasyonu olduğunu ispatlayabilmek için bakın neler söylüyor: “28 Şubat’ın simge ismi olan Çevik Bir o dönemde çok muteber biriydi. Amerika’da iki tane aleni İsrail lobisi var. Bir’in bunlarla o kadar yoğun ilişkisi vardı ki, 2000 yılında ilk kez ihdas ettikleri ‘uluslararası devlet adamı’ ödülünü Bir’e verdiler. Bir’in Demirel’den sonra cumhurbaşkanı olması gerektiği fikrini yaydılar.” (Taraf, 16 Nisan 2012)

Peki, Çevik Bir’den sonra o ödülü kim aldı?

Erdoğan, boynuna takılan “Davut boynuzunu” yani “cesaret madalyasını”, anımsayın, Mavi Marmara olayından sonra bile çıkarıp atmadı! Ne ödülmüş!

Çandar’ın koroya dâhil olup 28 Şubat’ı Amerikancı ilan etmeye soyunması, Amerika’yı da şaşırttı! Çandar’ın kanıt diye bahsettiği toplantıda Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi görevlisi olarak yer alan Henry Barkey, iddialara “Şaka mı bu?” diye yanıt verdi!

BİRBİRİNİZİ EN İYİ SİZ BİLİRSİNİZ!

Aslında Çevik Bir’i en iyi, aynı tastan su içtiği Cengiz Çandar bilir; tıpkı Barkey’in de Çandar’ı bildiği gibi…

Bir’in neden 28 Şubat’ın “Truva atı” olduğunu, neden Karadayı tarafından Genelkurmay Başkanlığının engellendiğini, neden Karadayı ve Kıvrıkoğlu “hizadan çıkmış generaller” diye Pentagon’da çizilirken, Bir’in Cumhurbaşkanı adayı yapıldığını, en iyi “Pentagon’un adamı” olan Cengiz Çandar bilir haliyle…

Keza Çevik Bir’in Cumhurbaşkanı olamayınca Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e danışman yapıldığını da Meral Akşener biliyor!

Tayyip Erdoğan Belediye Başkanıyken 1. Ordu komutanı olan Çevik Bir’le protokol düzeyde elbette görüştü. Ancak asıl görüşme trafiğinin Çevik Bir emekli olduktan sonra başladığını da, en iyi Star yazarı Nasuhi Güngör biliyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Nisan 2012

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SUSURLUK DIŞARIDA, ERGENEKON İÇERİDE

Tüm gazetecilik okulları, Mahmut Övür’ün “28 Şubatçılar Susurluk’u unutturdu” başlıklı yazısını, “dezenformasyona örnek olarak öğrencilerine okutmalı! Hatta istihbarat kurumları da örnek uygulama diye incelemeli!

Mahmut Övür, 28 Şubatçıların bir taşla iki kuş vurduğunu, irtica tehlikesi adı altında hem Refah Partisi’ni indirdiklerini, hem de halkın Susurluk’ta ortaya çıkan “kirli devlet”e karşı mücadelesini boşa çıkardıklarını savunuyor! (Sabah, 15 Nisan 2012)

Övür, 30 milyon insanın katıldığı “Sürekli Aydınlık için bir dakika karanlık eylemi”nin, 28 Şubatçıların usta manevrasıyla Refah Partisi’ne yönlendirildiğini savunuyor.

Bu eylemlere “glu glu dansı” diyerek tepki gösteren Başbakan Necmettin Erbakan ile “mum söndü oynuyorlar” diyerek bel altı saldıran Adalet Bakanı Şevket Kazan ise haliyle Mahmut Övür’e göre tezgâha gelmiş oluyorlar!

Nitekim 28 Şubatçıların bu oyunu, Refahyol’un DYP kanadının da işine gelmiş, zira bir ayakları Susurluk’un içindeymiş! Ancak Mahmut Övür, okları Çiller’den ziyade Demirel – Cindoruk ikilisine yöneltmek için şu yola başvurmuş: Güya DYP’nin bu kirli ilişkisi, Refah Partisi ile koalisyonundan önce, SHP ile birlikte iktidarken kurulmuş!

Övür’e göre askerlerin 28 Şubat sürecinde Demirel – Cindoruk ikilisi üzerinden DYP’nin içini oyması, bundanmış!

Böylece 28 Şubatçılar “Sürekli Aydınlık için bir dakika karanlık eylemi”ni rotasından çıkarıp, “şeriata karşı” mücadelenin bir parçası haline getirmiş. Övür, yazısını şöyle bitiriyor:

“Bir anlamda 28 Şubatçılar, Refah’la birlikte DYP’ye de yüklenerek onları mağdur durumuna getirdi. Oysa DYP, Susurluk’u yaratan ve 93’te bir nevi gizli darbeyle kendi komutanlarına suikast yapan, ülkeyi faili meçhuller diyarına dönüştüren zihniyetin siyasi ayağıydı. Belki 28 Şubat’ın mağduru oldular ama Susurluk’un da failleriydi… Peki, bir gün Susurluk’un kara defteri açılmayacak mı?”

Açalım:

SUSURLUK İKTİDARI: REFAHYOL

Susurluk Gladyo’ydu, Tansu Çiller’di, Çiller’in özel örgütüydü!

Tansu Çiller’in danışmanı Mümtazer Türköne’nin bugün 28 Şubat operasyonunu şu sözlerle selamlaması boşuna değildir: “Benim gibi intikam duyguları ile son 15 yılı geçirenlerin yüreği soğusun. Ben intikam istiyorum. Hem de en şiddetlisini…” (Zaman, 15 Nisan 2012)

28 Şubat, Susurluk iktidarını hedef aldı. Susurluk iktidarı, Refahyol’du!

KİM, HANGİ CEPHEDE?

28 Şubat, Susurluk’u hedef aldı. O gün Susurluk’u hedef alanların bugün Ergenekon tertibi ile tutuklanması anlamlıdır.

Susurlukçular dışarıda, Susurlukla mücadele edenler ise içeridedir.

28 Şubatçılar ve Ergenekoncular bir tarafta, Gladyo ve Susurlukçular diğer taraftadır.

Örneğin Doğu Perinçek: 28 Şubat sürecini desteklemiştir, Susurluk’un üstüne gitmiştir; bu nedenle de Galdyo’nun baş düşmanıdır ve bugün Ergenekoncu olarak içeridedir!

Örneğin Süleyman Demirel: 28 Şubat sürecini desteklemiştir, Susurluk’un başta Azerbaycan darbe girişimi olmak üzere pek çok eylemini engellemiştir; bu nedenle bugün hedeftir!

Örneğin Mehmet Eymür: Gladyocudur, Susurlukçudur, bu nedenle 28 Şubat’ta görevden alınmıştır, kovulmuştur ve bugün Ergenekon tertibinde tanıktır!

Örneğin Fethullah Gülen: Gladyo’nun Erzurum şubesidir, 28 Şubat’ta ABD’ye kaçmıştır ve bugün talebeleri Ergenekon tertibinin merkezindedir!

Yani Doğu Perinçek ve Süleyman Demirel Türkiye cephesinde, Mehmet Eymür ve Fethullah Gülen ise Küçük Amerika cephesindedir.

Küçük Amerikacıların dün Azerbaycan’da, bugün Suriye’de Batı adına operasyon yürütmeleri, ayaklarının izidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Nisan 2012

, , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BÖLGEDE MEZHEPÇİLİĞİ KİM YAPIYOR?

Ülkesinde hakkında tutuklanma kararı bulunan ancak AKP hükümeti tarafından İstanbul’da misafir edilen Tarık El Haşimi, Başbakan Erdoğan‘la yaptığı “sır görüşme”den sonra Tahran – Bağdat – Şam karşıtı demeçler vermeye başladı.

 

AKP hükümetinin İstanbul-Başakşehir’de konut tahsis ettiği ve güvenliğini sağladığı Haşimi, öncelikle Hürriyet ve Milliyet’e yönlendirildi. Her iki gazeteye de AKP’nin Ortadoğu planlarına uygun röportajlar veren Haşimi, Esad‘dan sonra Maliki‘yi de “diktatör” ilan etti.

HAŞİMİ: İRAN MEZHEP SAVAŞI KÖRÜKLÜYOR

Maliki‘nin açıklamalarında dikkatimizi çeken konulardan biri, onun ErdoğanDavutoğlu ikilisinin Sünni blok planlarına uygun olarak İran’ı mezhepçilik yapmakla suçlamasıydı.

Kaçak Haşimi şöyle diyor: “Maalesef İran, mezhep savaşını körüklüyor. Daha önceleri kimse kimsenin meshebini sormazdı. Şimdi herhangi bir bakanlığa iş başvurusunda bulunduğunuzda daha resepsiyondayken bile ‘ne mezhepsin?’ diye oruyorlar. İnanılmaz bir ayrımcılık var. Bir mezhebe karşı ayrımcılık ve marjinalleştirme. İran’ın bu bölgesel politikasının karşısında durmak lazım.”

Kuşkusuz bu sözlerin yalan olduğuna en vakıf insan, bu sözlerin sahibidir. Çünkü Haşimi, Irak’ın Cumhurbaşkanı yardımcısıydı.

ABD BÖLDÜ, MALİKİ BİRLEŞTİRİYOR

Haşimi‘nin neden bu yalana başvurduğuna geleceğiz, ancak öncelikle gerçeği saptayalım.

Doğrudur, bugün Irak’ta insanlara mezhepleri soruluyor; Iraklıların dinsel ve etnik aidiyetleri sorgulanıyor… Ancak bunun sorumlusu İran değil, ABD’dir!

Irak’ı 1991’deki ilk saldırısında Araplar ve Kürtler diye ikiye bölen, Arapları da 2003’teki saldırısında Şii ve Sünni diye ikiye bölen ABD’dir. Bu süreçte ABD başkanlarından başlayarak, ABD’nin Irak’taki valilerine kadar pek kişi, Irak’ın güneyde Şii Araplar, ortada Sünni Araplar ve kuzeyde Kürtler arasında pay edildiğini açıkça dile getirmiştir. Basra merkezli Şii Irak, Bağdat merkezli Sünni Irak ve Erbil merkezli Kürdistan haritaları, ABD’nin resmi kurumlarının internet sitelerinde yer almaktadır.

Haşimi‘nin Erdoğan – Davutoğlu ikilisiyle birlikte hedef aldığı Maliki ise tersine ABD’nin üçe böldüğü Irak’ı yeniden birleştirmeye çalışmaktadır! İran’ın güdümünde denilen Maliki‘ye düşmanlıkları bundandır!

TÜRKİYE’DE DE AYRIMCILIĞIN ADRESİ ABD’DİR!

Benzer durum Türkiye içinde de geçerli değil mi? Bugün herkesin birbirinin etnik aidiyetini merak eder hale gelmesi, neyle başlamıştır? AKP’nin, daha doğrusu ABD’nin “Kürt Açılımı” ile!

Yeni Anayasa’larından neden Türk kelimesini çıkarmaya çalışmaktadırlar? Neden Başbakan Erdoğan, her fırsatta muhataplarını “Alevililik” üzerinden vurmaya çalışmaktadır? Neden bu ülkenin başbakanı her fırsatta Alevi – Sünni vurgusu yapmaktadır? Bunu kendisinden İran mı istemektedir? Elbette hayır!

Türkiye’nin de Türk – Kürt şeklinde etnik temelde ve Alevi – Sünni şeklinde dinsel temelde ayrıştırılması, bir ABD projesidir!

SÜNİ – Şİİ DEĞİL, AMERİKANCI – BÖLGECİ SAFLAŞMASI

Gelelim Haşimi‘nin neden bu yalana başvurduğuna…

Burada da başvuracağımız kaynak, ABD’nin BOP eşbaşkanlığıdır. Suriye’de fol yok, yumurta yokken Erdoğan‘ın “Alevi – Sünni çatışmasından endişe ettiğini” açıklaması, bir işarettir!

Bölgede oluşan Tahran – Bağdat – Şam eksenine karşı ABD adına mücadele etmenin yolu, karşısına bir başka eksen koyabilmekten geçer. O eksenin “Sünni eksen” olması, ABD ve taşeronlarına göre cepheyi büyütecektir. Düşman eksenin Şii ekseni olduğunu iddia ederek, Sünni ekseni büyüteceklerini hesaplamaktadırlar. Erdoğan‘ın Suudi Kralı ve Katar Şeyhi ile birlikte Suriye’ye demokrasi götürmeye soyunması bu görev nedeniyledir. Sünni bir eksen kurarak, Mısır’ı, Ürdün’ü saflarına katmayı, İran’ı yalnızlaştırmayı hesap etmektedirler. Daha doğrusu ABD bu hesabı yapmaktadır.

BÖLÜCÜLER, BİRLEŞTİRENLERE KARŞI

Maliki‘nin kabinesi Şii’lerden ibaret değildir; Esad yönetimi de iddia edildiği gibi tamamen Nusayri değildir, tersine Sünni çoğunlukludur!

Dolayısıyla bölgede mezhepçilik yapan İran değil, ABD’dir; Ahmedinejad ya da Esad değil, Tayyip Erdoğan’dır; Maliki değil Haşimi ve Barzani’dir!

Ahmedinejad – Maliki – Esad bir cephede, Erdoğan – Haşimi – Barzani ise diğer cephededir!

Erdoğan, tüm güney komşularının bölücüleriyle ittifak halindedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

SINIR İHLALİ, AKP KOMPLOSU MU?

Tayyip Erdoğan’ın “Esad sınırımızı ihlal etti, gereken yapılacak” diyerek Türkiye’yi savaş pozisyonuna geçirdiği olaydan pis kokular yükselmeye başladı.

Sınır ihlali ya da Kilis olayı, kamuoyuna şöyle duyurulmuştu: “Suriye askerleri, ülkeden kaçan muhaliflere ateş açtı. Kilis sınırında ve Kilis içerisindeki Suriye mülteci kamplarında 3 kişi öldü. Biri tercüman biri de polis iki Türk de yaralandı.” (10 Nisan 2012 tarihli gazeteler)

Bu olaydan sonra ABD Esad’ı uluslararası hukuku ihlal etmekle suçlamış, Erdoğan da NATO’yu göreve çağırmıştı!

MUALLİM: SALDIRI, AKP TEZGÂHI

BM’ye bir mektup yazan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ise olaya ilgili AKP’yi işaret etti. Muallim Türkiye’yi “Suriye’deki durumu karışık göstermek için Kilis saldırısını tezgâhlamakla” suçladı!

Muallim, BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun’a mektubunda “Türkiye’nin Suriye içindeki eylemleri de kışkırtarak Suriyeli sivilleri Türkiye’ye kaçmaya zorladığını” savundu.

Kuşkusuz daha Suriye’de olaylar başlamadan, AKP’nin “1 milyon sığınmacı gelecek” diye açıklamalar yapması ve hazırlığa soyunması, Muallim’in iddiasını güçlendiriyor.

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Rusya’da yaptığı görüşmelerde de AKP’yi suçlamış ve “Türkiye teröristlere silah verirken nasıl barış yapalım?” demişti. AKP’nin Suriye muhalefetine silah verdiği daha önce Mısır’da da gündeme gelmişti.

“KAPIYI ELE GEÇİRME” KIŞKIRTMASI

Aslında Kilis olayının AKP’nin duyurduğundan farklı yaşandığına dair başka kanıtlar da var. Örneğin NTV, “sınır ihlal edildi” diyerek savaşa soyunulan olayın, aslında muhaliflerin sınır kapısını ele geçirme girişimi sırasında yaşandığını ortaya çıkardı.

NTV’nin Kilis Valiliği’nden aldığı bilgiye göre Öncüpınar Sınır Kapısı’nın Suriye tarafına, yani Selem’e gece yarısı saat 03.00’te muhalifler saldırı düzenlemiş ve çatışma öğlen 12.00’ye kadar sürmüştü.

İki Türk’ün yaralanması da, bu 9 saatlik çatışma sırasında sınırı geçen kurşunların isabetiyle yaşanmıştı. AKP’nin daha olaylar başlamadan hazırladığı konteyner kentlerin sınırdan sadece 150 metre içeride olduğunu da özelikle vurgulayalım!

TÜRK GAZETECİLER NEDEN UNUTULDU?

Kilis olayı, akıllara, sınıra yakın Suriye kenti Cisreşugur’da geçen yıl yaşanan ve olayların büyümesine neden olan 200 güvenlik görevlisinin ölümünü getiriyor…

Ancak Suriye’de kayıp 2 Türk gazeteciyle ilgili gündeme gelen yeni iddia ise AKP – muhalifler ilişkisine daha da derinlemesine bakılmasını gerektiriyor.

Aydınlık dün “İki Türk gazetecinin muhaliflerin elinde olduğu ve İdlib’te tutulduğu” iddiasını sayfalarına taşımıştı. Aydınlık’a bilgi veren kaynakların, AKP’nin iki Türk gazeteciyle ilgili ciddi bir girişimde bulunmamasına dikkat çekmeleri, kuşkusuz çok anlamlı.

AKP – REJİM DÜŞMANLARI İTTİFAKI

Suriye meselesinin Batı’nın “İran – Irak – Suriye eksenine” karşı mücadelesinin bir ön cephesi olduğu ortada…

Erdoğan’ın Irak Başbakanı Maliki’ye suikast planlamakla suçlanan Haşimi’yle İstanbul’da “sır görüşme” yapması, Haşimi’nin aranmaktan kurtulabilmesi için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alındığı iddiası, Davutoğlu’nun Maliki’yi düşürmek için Allavi – Barzani ittifakı kurmaya çalışması ve El Hekim’e kanca atması,  bütünün Irak parçalarını oluşturuyor.

İsrail’in İran’a saldırmak istediği iddiası, AKP’nin İsrail’e kalkan olacak radara Kürecik’te ev sahipliği yapması, Dışişleri’nin “iki İran” politikası ve Erdoğan’ın Batı adına İran’ı masada tutma çalışmaları da, bütünün İran parçalarını oluşturuyor.

AKP’nin hem Suriye’de, hem de Irak’ta muhalifler üzerinden yürüttüğü mücadele, gittikçe bir Türk – Arap karşıtlığına, İran politikaları da gittikçe Türk – Bölge karşıtlığına dönüşüyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Nisan 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

DAVUTOĞLU’NUN YENİ OSMANLI TUZAĞI

Suriye’ye saldırı pususunda bekleyen AKP’ye, İslamcı çevrelerden neden itirazlar yükselmiyor? Elbette Kenan Çamurcu, Eren Erdem ve İhsan Eliaçık gibi isimler bu konuda bayrak dalgalandıranların başında geliyor… Bir de şair Sezai Karakoç’un çıkışı boy gösterdi bu hafta. Yeterli mi? Elbette hayır!

Peki, AKP’ye körü körüne yandaşlığın sonucu mudur bu sessizlik? Başka etkenler yok mudur?

Kanaatimizce bu konuda en önemli etken AKP’nin, ABD’nin Ortadoğu planlarını sanki kendi yeni Osmanlıcı politikalarıymış gibi sunabilme becerisinde; daha doğrusu bunu yutturabilmesinde…

Suriye konusunda Tayyip Erdoğan’dan daha hevesli olan Ahmet Davutoğlu’nun bu konudaki söylemlerini inceleyeceğiz bugün:

100 YIL SONRA ORTADOĞU’YA GİRME HEDEFİ

1.) Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Ortadoğu’da “yüzyılın muhasebesi yapıldığını” belirterek hedefini ilan etti: “Ortadoğu’dan çıkışımızın 100. yılı… 1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011 ile 2023 yılları arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Uluslararası düzeni de yeniden inşa edeceğiz.” (Yeniçağ, 22 Ocak 2012)

2.) Davutoğlu, “Ortadoğu Birliği” diye isimlendirilen Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında imzalan deklarasyon sonrasında yaptığı açıklamada “İnşallah zamanla bu diğer bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde gelişecektir” dedi. (Sabah, 11 Haziran 2011)

3.) Davutoğlu, Washington’da kendisiyle röportaj yapan gazeteci Jackson Diehl’e “Osmanlı milletler topluluğu” hedefini anlattı: “İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?” (Washington Post, 7 Aralık 2010)

Davutoğlu’nun 2001 tarihli “Stratejik Derinlik” kitabından başlayarak bu konuda sayısız demecine rastlamak mümkün. Biz son iki yıldan üç demeçle yetinelim.

“ALT BÖLGESEL DÜZEN” KURMA GÖREVİ

Gelelim bu görüşlerin ne kadar yerli olup olmadığını sorgulamaya.

Ancak biz yorumlamayalım, bizzat Davutoğlu yanıtlasın sorumuzu: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yenidünya düzeni olacaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)

Danışman Davutoğlu’nun bu vaadinden hemen sonra Dışişleri Bakanı olarak atandığını da belirtelim!

Davutoğlu’nun ABD adına “alt bölgesel düzenler kurma” görevini tarif ettiği bu vaadinden sonra, lütfen yukarıya çıkın ve “yeni Osmanlıcılık” demeçlerini yeniden okuyun. Ve o demeçlerin ne kadar yerli olup olmadığına karar verin.

ABD’NİN ORTADOĞU’DAKİ ÖZENDİRİCİ MODELİ

Obama ile birlikte ABD’nin Türkiye’yi “model ortak” ilan ettiğini biliyoruz. Ancak ABD’nin AKP Türkiye’sine verdiği isimler bununla sınırlı değil.

Örneğin Amerikan – Türk Konseyi Başkanı James Holmes,  “Türkiye’nin Ortadoğu’da özendirici model olabileceğini” belirtiyor. (Akşam, 8 Şubat 2010)

Örneğin “Center for American Progress” uzmanı Brian Katulis raporunda “ABD’nin Ortadoğu ajandası için Türkiye’ye ihtiyacı var” diyor. (Atlantic Community, 23 Kasım 2009)

Örneğin New York Times’ın eski Ortadoğu büro şefi Stephen Kinzer, “Türk diplomatları Amerikalıların gidemediği yerlere gidebiliyor, konuşamadıkları gruplarla konuşup onların yapamadığı anlaşmaları yapabiliyor” diyor. (Guardian, 15 Haziran 2010)

Amerikalılar AKP’yi Şam – Tahran bağını koparması için Suriye’yle yakınlaştırdıkları dönemde Türkiye’ye “kolaylaştırıcı”, İran’la uranyum takası sırasında ise “yumuşatıcı” ismi veriyorlar!

GÖREVLİLERİN HAZİN DURUMU

“Yeni Osmanlıcılık” sözlerinin aslında Büyük Ortadoğu Projesi’ne taşeronluk yapan AKP’nin İslamcı taban üzerine örttüğü perde olduğunu, en iyi AKP’ye bu görevi veren Amerikalılar biliyor.

O yüzden de Davutoğlu, Wikileaks’in yayımladığı bir ABD kriptosunda “Neo-Osmanlı İslamcı fantezilerde kaybolmuş” diye niteleniyor!

Yani görevi veren, görevliyle yeri geldiğinde eğleniyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Nisan 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

GÜL’ÜN DANIŞMANI, ERDOĞAN’IN MADALYA KARDEŞİ

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan ve Başbakan Necmettin Erbakan ile yardımcısı Tansu Çiller’in katıldığı Milli Güvenlik Kurulu’nda 18 maddelik kararlar “oy birliği” ile alındı. Tarihe 28 Şubat kararları olarak geçen bu maddeler, 13 Mart 1997 tarihinde hükümet tarafından imzalanarak Bakanlar Kurulu kararı haline getirildi!

O gün bu kararlara imza atanlar ve sürecin öne çıkan isimleri bugün nerede, ne yapıyor? Buyurun, 28 Şubat’ın farklı bir belgesini inceleyelim:

GÜL’ÜN 28 ŞUBAT’DA İMZASI VAR

Abdullah Gül’ün 28 Şubat kararlarının altında Devlet Bakanı olarak imzası var. 28 Şubat’taki partisini bölerek Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte AKP’yi kurdu. 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Başbakan, ardından da Dışişleri Bakanı oldu. 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçtirildi.

28 Şubat operasyonunu, kararların altındaki imzasını unutarak, “yaşanan hukuksuzluklar takip edilecektir” diye selamladı.

ERDOĞAN’IN UNUTULMAZ EVREN ÖVGÜSÜ

Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubat sırasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. 28 Şubat sürecinde bir gün, 12 Eylül’ün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’i şu sözlerle övdü: “Sizin zamanında Belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum.”

Oğlunun adını verdiği Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ı bazı partililerin ifadesiyle arkasından hançerleyerek, Abdullah Gül’le birlikte parti kurdu. Yasal durumu nedeniyle muhtar bile olamayacakken, Deniz Baykal’ın el uzatmasıyla, önce Siirt milletvekili oldu, ardından Başbakan, sonra da BOP eşbaşkanı oldu. Sıradaki hedefi, Başkanlık!

ERBAKAN KARŞITI GÜLEN

Fethullah Gülen, 28 Şubat kararlarından hemen sonra Samanyolu TV’ye çıkarak “asker, anayasal yetkisini kullandı” dedi. Gülen, 29 Mart’taki bu programda, 28 Şubat’a karşı çıkanlara şu sözlerle balans ayarı yaptı: “Asker demokratik yollarla sorunların çözümünü istedi.”

Gülen, 28 Şubat kararlarına rağmen başbakanlığı bırakmayan Erbakan’a ise 16 Nisan 1997 günü Kanal D ekranlarından posta koydu: “Erbakan bu işi (başbakanlığı) beceremedi, eline, yüzüne bulaştırdı; emaneti hemen vermelidir, millet adına yapmalıdır bunu…”

28 Şubat sürecinde “türban teferruattır” da diyen Fethullah Gülen, Yalçın Doğan’a “askerlerin, bazı sivillerden daha demokrat olduğunu” bile savundu.

Fethullah Gülen, 23 Aralık 1997 günü Zaman gazetesinin sahibi Alaattin Kaya’yı Genelkurmay Karargâhı’na gönderdi. Kaya, Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir’le baş başa görüştü!

ABD’de yaşayan Fethullah Gülen’in elemanları, bugün TSK’ye karşı yürütülen operasyonlarda aktif roller alıyor.

GÜL’ÜN DANIŞMANI: ÇEVİK BİR

Çevik Bir, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay 2. Başkanı’ydı. 28 Şubat’ın “Truva atı” olduğu için Karadayı – Kıvrıkoğlu tarafından Genelkurmay Başkanlığı engellendi. Bir’i Genelkurmay Başkanı yaptıramayan ABD, onu Cumhurbaşkanı adayı olarak pazarladı.

Çevik Bir aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan’ın madalya kardeşidir. Bir ve Erdoğan ikilisi peş peşe ABD’deki Yahudi kurumlarından madalya aldılar!

Çevik Bir, daha sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün danışmanlığını yaptı. Meral Akşener’in gündeme getirdiği bu iddiayı Gül ve Bir yalanlamadı.

Ülker Grubu’na da danışmanlık yapan Çevik Bir, 28 Şubat’tan tam 15 yıl sonra asıl hedefi Süleyman Demirel olan operasyonun açılışı için gözaltına alındı.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Nisan 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

YEDİGEN DÜNYA

ABD’de önemli dış politika otoritesi kabul edilen Prof. Walter Russel Mead, ülkesinin değişen dünyadaki yerini Wall Street gazetesine değerlendirdi. Türk basınında özeti yer alan bu değerlendirmeyi okumuşusunuzdur.

Prof. Mead öncelikle dünyanın güç dengesinin değiştiğini savunuyor: “Çin, Hindistan, Türkiye ve Brezilya giderek daha sık ve değişik konularda seslerini duyuruyorlar. AB krizle sarsılıyor, Japonya artık Asya’nın en büyük ekonomisi değil. ABD düşüşe geçmedi ama dengeyi tekrar sağlama sürecinin tam ortasında.”

TEK KUTUPLU DEĞİL YEDİ KUTUPLU DÜNYA

Kuşkusuz “ABD düşüşe geçmedi ama” diye süren cümle gerçekte Prof. Mead’in niyetine işaret ediyor. Çünkü Prof. Mead aslında tek kutuplu bir dünyanın olmadığını, yedigen bir dünya kurulduğunu kabul ediyor. Ve değerlendirmesinin devamında “ABD hâlâ lider bir aktör ama yedi kutuplu bir dünyada” diyor.

Prof. Mead’e göre dünyanın yedi köşesini tutan bu ülkeler şunlar: ABD, AB, Japonya, Hindistan, Türkiye, Rusya ve Çin.

Ancak Prof. Mead değerlendirmesinin bütününde yedi ülkenin de “ortak bir yaklaşım” geliştireceğini savunuyor: Avrupa’nın ve Japonya’nın yanı sıra Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye, Washington’un hızlı arama tuşlarında yer buldurlar. Rusya’nın katılmak istediği kesin değil, pazarlıklar sürüyor.”

TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU ROLÜ

ABD ile Çin’in karşı karşıya gelmeye başladığı, Pentagon’un Pasifik’i yeni stratejisinde merkeze koyduğu günümüz dünyasında Prof. Mead’in “yediler” dediği ülkeleri Washington’un çıkarlarının peşindeki ülkeler diye tarif etmesi elbette gerçeği yansıtmıyor.

Nitekim genel değerlendirmenin satır aralarında yer alan şu ifade niyeti ortaya koyuyor: “Avrupa’dan giderek uzaklaşan Türkiye, Ortadoğu’da AB’den daha etkili bir güç olma yolunda ilerliyor.”

ABD’NİN LİDERLİK YOLU

Prof. Mead, “ABD’nin Türkiye, Hindistan ve Brezilya gibi yeni güçlerle işbirliğine giderek uluslararası gücünü yeniden tanımlayabileceğine” işaret ediyor.

İşte meselenin esası da budur. Zaten Türk basınının da bu habere yer vermesi, Prof. Mead’in Türkiye’yi övmesi nedeniyledir.

Prof. Mead’in değerlendirmesini bu temelde yeniden yorumlarsak, aslında ortaya şu çıkıyor: ABD düşüşe geçti. ABD Çin karşısında liderliğini sürdürmek için mutlaka Türkiye, Brezilya ve Hindistan gibi ülkelerle ittifak kurmalıdır.

ÇİN’İ ÇEVRELEYEREK DENGELEME

Kaldı ki, ABD’nin saygın stratejistleri de benzer şeyler söylüyorlar. Örneğin Zbigniew Brzezinski, “Çin’in önemli komşuları olan Hindistan, Japonya ve Rusya, ABD’nin küresel totem direğindeki sıfatını Çin’in almasına hazır değil” demekte ve bu üç ülkenin “Çin’i dengelemek amacıyla, zayıflayan ABD’nin desteğini bile arayabileceğini” savunmaktadır.

Brzezinskistratejik vizyon” isimli son kitabında ABD’nin daha büyük Batı inşa ederek Çin’i dengeleyebileceğini ortaya koymuş; “daha büyük Batı”nın da ancak ABD’nin Rusya ve Türkiye’yle yakın bir şekilde çalışmasından geçtiğini” belirtmiştir.

Henry Kissinger da ABD ile Çin’in “yüzyılın düellosuna” gireceğini işaret ettiği “Çin üzerine” isimli son kitabında “bu düelloyla iki tarafın da kaybedeceğini” savunmuştur. Kissinger’ın önerisi ise “Pasifik Birliği”nin kurulmasıdır!

ALTI KUTUPLU DÜNYA

Biz ise farklı olarak, 1 Ocak 2012 tarihli yazımızda altı kutuplu bir dünyanın gelişmekte olduğunu belirtmiştik ve kutupları şöyle sıralamıştık: “1. ABD, 2. Brezilya merkezli Latin Amerika, 3. Almanya merkezli AB, 4. İran merkezli Ortadoğu, 5. Rusya, 6. Çin.”

Türkiye’nin önemli bir dünya aktörü olmasının yolu ise Irak ve Suriye ile “Batı Asya Birliği” kurmasından geçiyor!

Oysa Türkiye AKP’nin yönetiminde maalesef ABD’nin Ortadoğu’daki bir taşeronu haline gelmiş ve ittifak kurması gereken ülkelere savaş tehditleri savurmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Nisan 2012

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın