Archive for category Politika Yazıları
YENİ ŞAFAK CEZAEVİ Mİ DİNLİYOR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/05/2012
Yeni Şafak’ta “Karadayı da gelecek mi?” başlıklı bir “haber” vardı. Güya 28 Şubat operasyonuyla tutuklanan Çevik Bir ile koğuş arkadaşı İdris Koralp’in en çok konuştukları konu İsmail Hakkı Karadayı’nın da tutuklanıp tutuklanmayacağıymış: “Bir ve Koralp’in koğuşunda bugünlerde yegâne gündem maddesinin ise eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın soruşturma kapsamında ‘gözaltına alınıp alınmayacağı’ konusu olduğu iddia ediliyor.” (Yeni Şafak, 29 Nisan 2012) Kim iddia ediyor? Gizli özne!
Yeni Şafak İdris Koralp’i şöyle tanıtıyor: “28 Şubat’ta Genelkurmay İç Güvenlik Harekât Dairesi Plan Şube Müdürlüğü yapan emekli Tuğgeneral Koralp, o dönem Genelkurmay Karargâhı’nda Çevik Bir’in ‘kara kutusu’ olarak öne çıktı.”
Yeni Şafak, “yegâne gündem” dediği konuyu Çevik Bir ve kara kutusundan öğrenemeyeceğine göre geriye iki ihtimal kalıyor. Bir ve Koralp bu “yegâne konuyu” bağıra çağıra konuşuyor ve gardiyanlar da istemeden duyup Yeni Şafak’a iletiyor veya Yeni Şafak açıkça cezaevi dinliyor, ortam dinlemesi yapıyor!
Ya da gizli özne, tertip merkezidir! Ve o merkez, eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın da tutuklanması için “psikolojik harekâta” başlamıştır!
YENİ ŞAFAK’IN PSİKOLOJİK HAREKÂTI
Psikolojik harekât deyince… 28 Şubat operasyonuyla birlikte bu konuda da çok önemli teorik çalışmalara imza atılıyor. En önemlisi, Cengiz Çandar’ın da beğendiği Ali Bayramoğlu imzalı olanıydı: “28 Şubat, bir ordunun kendi toplumuna karşı giriştiği bir kalkışma, kandırma, yönlendirme eylemleridir.” Çandar eylemleri bir bütün olarak “yani psikolojik harekâttır” diye isimlendiriyor.
Yukarıdaki Yeni Şafak haberini bir de bu tanım çerçevesinde okuyun şimdi… Psikolojik harekâtın alasını kim yapıyor, görün!
TSK’YE PSİKOLOJİK HAREKÂT
Türk Ordusu’na saldırmak için koparılan bu “nasıl psikolojik harekât yaparlar” yaygarası trajiktir.
Anımsarsınız mutlaka: Öldürdüğü PKK’lilere “pusu” kurmakla da suçlanmıştı TSK! Yandaş kalemler “TSK nasıl pusu kurar?” diye utanmadan yazabilmişlerdi! Pusunun bir askerlik sanatı olduğunu elbette biliyorlardı ama psikolojik harekât tam da böyle bir şeydi işte…
BAŞBUĞ’A PSİKOLOJİK HAREKÂT
“İnternet Andıcı” davasına bir de bu gözle bakınız. Vay efendim TSK nasıl internet sitesi kurarmış, nasıl bu sitelerden yayın yaparmış?
Psikolojik harekât içinde kaynayıp gitti; o sitelerin çoğu sözde Ermeni soykırımı yalanlarına karşı ya da PKK ile mücadelede kullanılmaktaydı… Ve elbette “irtica ile mücadele” kapsamında olanlar da vardı. Ulusal güvenlik açısından bölücülükle birlikte irtica da tehdit olarak belirenmişse, bir ordu elbette o zaman irticaya karşı mücadele edecekti!
Ama öyle bir psikolojik harekât uyguladılar ki, sanki irticayla mücadele etmek görev değil de suçmuş gibi kamuoyu yarattılar. Görevi irticayla mücadele etmek olanlar bile görevine sahip çıkmaktan sakındı.
“TSK nasıl internet sitesi kurar” diyerek İlker Başbuğ’a savaş açanların silahı neydi peki? Bağbuğ’a psikolojik harekât yapan bazı internet siteleriydi. Ki o sitelerde yer alan, örneğin Başbuğ’un ağlama duvarındaki fotoğrafı, mahkemede terör örgütü yönetmekle suçlanan eski Genelkurmay Başkanı em. Org. İlker Başbuğ’a sorulan ilk soruydu! Başbuğ bu fotoğrafın sorulmasını haklı olarak “insanlık suçu” diye değerlendirdi! (Hürriyet, 30 Nisan 2012)
“TSK nasıl internet sitesi kurar” diyenler, kendi internet sitelerindeki psikolojik harekât malzemelerini açık açık kullandılar!
Bir ülkenin Genelkurmay Başkanı’nın İsrail’deki ağlama duvarı fotoğrafını suçlayarak gazetelerine manşet yapanlar, Yahudi komitesinin aynı ülkenin Başbakanına cesaret madalyası takmasını ise alkışladılar!
YALÇIN KÜÇÜK’E PSİKOLOJİK HAREKÂT
Şemdin Sakık’ın ifadelerine dayandırılarak hazırlandığı belirtilen andıç konuşuluyor günlerdir. 28 Şubat generallerinin o andıçla başta Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand ve Altan biraderler olmak üzere kimi gazetecileri fişlediği, işinden ettiği yazılıyor, çiziliyor.
Ama o andıçta, örneğin Yalçın Küçük’ün isminin de yer aldığından nedense hiç bahsedilmiyor! Üstelik Yalçın Küçük o süreçte, bırakın işinden olmayı, hapis bile yattı! (Küçük, Haymana Cezaevi’nde Doğu Perinçek’le birlikte yattı. Patatesten üretilmiş sahte bir mühürlü mektupla PKK yöneticisi yapılan(!) Doğu Perinçek’in davası, en az bugünkü davası kadar ibretliktir, tarihe geçecektir!)
Evet, Ergenekon yöneticisi olmakla suçlanan ve Silivri zindanında yatan Yalçın Küçük’ün ismi de geçiyor o andıçta… Ama varsa yoksa Çandarlar, Birandlar, Altanlar, Barlaslar, Ilıcaklar deniliyor hep…
İşte psikolojik harekât, tam da budur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mayıs 2012
DENİZ GEZMİŞ, SİLİVRİ’DE PERİNÇEK’İ SAVUNURDU!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/05/2012
Doğu Perinçek, arkadaşı Deniz Geçmiş’in şu yönüne dikkat çekiyor: “Deniz, gençlik kitlesini birleştirme ustasıdır. Çeşitli gruplarla görüşür, ittifaklar yapar; birleştirir ve eyleme geçirir.”
Perinçek, yeni çıkan kitabı “Arkadaşım Deniz Gezmiş”te, onun “Sağ Sol Yok, Boykot Var” sloganını bulduğunu da önemle belirtir.
Hafta sonu bu satırları okurken, İhsan Eliaçık ve Aydınlık yazarı Eren Erdem’in de içinde yer aldığı topluluğun, bu 1 Mayıs’ta “kapitalizmle mücadele korteji” oluşturacağı haberi geldi aklıma… Ve Deniz Gezmiş’in sloganını, “Sağ Sol Yok, Vahşi Kapitalizme Karşı Mücadele Var” ve “Sağ Sol Yok, Vatanseverlik Var” diyerek güncelledim…
ATATÜRK İÇİN YÜRÜDÜ, 27 MAYIS’I SAVUNDU
Büyük bir heyecanla okuduğumuz Perinçek’in kitabı, Deniz’i hepimize arkadaş yapıyor. Kendimizi 29 Nisan 1968’de başlayan 68 eylemlerinin bir parçası hissediyoruz; ama bu kez 40 yılın deneyimiyle, 68 liderlerinin bıraktığı derslerle…
Deniz Gezmiş, ABD emperyalizmine karşı mücadele ediyor, NATO’ya karşı eylemler yapıyor, 6. Filo askerlerini denize döküyor…
Deniz Gezmiş, Mustafa Kemal yürüyüşü yapıyor, Anıtkabir’i ziyaret ediyor, 12 Mart savcılarına karşı 27 Mayıs devrimcilerini savunuyor…
Kitabı bir solukta okurken, “yaşasaydı kesin Ergenekoncu olurdu” diye düşünüyor insan. Ya da Hukuk Fakültesi öğrenimini tamamlayıp, Ergenekoncuların avukatı olurdu mutlaka. O gün avukatı olmasını istediği Doğu Perinçek’i, bugün de kendisi savunurdu Silivri’de…
DENİZ’İN İLK AVUKATI: PERİNÇEK
Hani Mevlüde Günbulut anamızın Şarkışla köylerinden yazdığı, türküsünü milyonların söylediği o tarihe geçen şiirindeki gibi:
“Şarkışla’ya düşürmesin / Allah sevdiği kulunu / Gemerek’te çevirmişler / Deniz Gezmiş’in yolunu (…) N’olayıdım n’olayıdım / Okuryazar olaydım / Deniz mahkemeye düşmüş / Avukatı ben olaydım.”
Deniz Geçmiş’in ilk avukatı olmuştu hukuk doktoru Doğu Perinçek… Kendisinden dinleyelim: “Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan, daha tutuklanma mahkemesine çıkmadan Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne getirilir getirilmez, bana vekaletname yolladılar. Vekaletnamenin tarihi 25 Mart 1971. Tutuklanma kararının yüzlerine okunması 4 Nisan 1971. Demek ki, vekaletnameyi mahkemeye çıkmadan 10 gün önce yollamışlar. Vekaletnameyi imzalayan şahitler: Ankara Cezaevi’nden başgardiyan Osman Keçeli ve Emin Gözen. Vekaletnameyi Ankara 6. Noter Vekili Sedat Yılanlı onaylamış. İmza ve mühür. Ve Can Kardeşlerim Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan’ın imzaları.”
Ancak bir ay sonra Doğu Perinçek hakkında da tutuklama kararı çıkar ve Perinçek bu nedenle Halit Çelenk’in önderliğindeki o avukat ekibi içinde yer alamaz.
DENİZ’DEN PERİNÇEK’E YILDIRIM ÇAĞRI
Deniz Gezmiş 8 Nisan 1971 günü de yıldırım telgraf gönderir Perinçek’e… Kırmızı telgraf kağıdı, kendisi gibi yıldırımdır: “Acele gel. Deniz Gezmiş.”
“Vekaletnameyi ve telgrafı 40 yıldır saklarım. Bizim malımız mülkümüz, hepsi bu güzelliklerdir” diyen Perinçek, Can Kardeşleriyle kucaklaşır; önce 3,5 saat Deniz Gezmiş’le, sonra yarım saat de Hüseyin İnan’la görüşür:
“Deniz ve Hüseyin, onlar adına bir basın toplantısı yapmamı istediler. Benim onların sözcüsü olmamı önerdiler. Seve seve.”
Deniz de bugün Silivri zindanındaki vatanseverlerin sözcüsü olurdu, biliyoruz…
Ve biliyoruz; bugün, yani 1 Mayıs’ta, “Arkadaşımız Deniz Gezmiş”le birlikte alanlarda, ellerimizde Türk bayrağı, yüreğimizde Mustafa Kemal sevdası, “Sağ Sol Yok, Vatan Var” diye yüz binler yürüyoruz…
NOT: Aydınlık Kitap, bu Cuma, yani 6 Mayıs haftasında, yani Denizlerin idamının yıldönümünde Perinçek’in “Arkadaşım Deniz Gezmiş”ini kapaktan geniş incelemeli… Çünkü Kaynak Yayınları’ndan çıkan bu kitap, her şeyden önemlisi, mücadelemizin ders kitabıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mayıs 2012
YENİ ORTADOĞU HAYALİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/04/2012
Önce Başbakan Erdoğan Suriye’ye NATO sopası salladı… Ardından da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu TBMM’de gündem dışı söz alarak, “Ortadoğu’da değişim dalgasını yöneteceklerini” ve “Yeni Ortadoğu’nun sahibi ve öncüsü” olacaklarını savundu.
Sefer hazırlığı içinde oldukları, Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül’ün “dış müdahale ile Suriye haritasının değiştirilmesi” noktasına gelmesinden de belli…
Karagül’ün son bir yıllık Suriye yazılarındaki zikzaklar, dış baskı meselesinin anlaşılması açısından çok öğreticidir. Ama önceki günkü yazısındaki bir itiraf, boyunlarındaki ağırlığı tam anlamıyla ortaya koymaktadır:
“Suriye’de rejim değişikliği kararı çoktan verilmişti. Üstelik bu karar, Türkiye – Suriye ilişkilerinin iyi gittiği dönemde bile belliydi. Türkiye – Suriye ortak Bakanlar Kurulu toplantılarının yapıldığı dönemlerde bile birileri Türkiye’de ve bütün bölgede organizasyonlar düzenliyor, bizlere kadar gelip destek istiyordu. Süreç ilerletildi ve bu noktaya geldi.”
SURİYE GÖREVİNİ KİM VERDİ?
Esad’ın yüzüne gülünüp, arkasından neler çevrildiğinin ispatı olan bu itirafa geleceğiz ama şu soruları İbrahim Karagül’e yöneltmeden geçmeyelim: Sizlere kadar gelenler kimlerdi? Sizler, gelenlere ne yanıt verdiniz?
Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere pek çok kişinin Erdoğan’a karşı söylediği “Daha dün kardeşim Esad diyordunuz, bugün ne oldu?” şeklindeki serzenişin yanlış olduğunu, Erdoğan’ın o gün de, tıpkı bugünkü gibi Esad ve Suriye karşıtı olduğunu bu köşede birkaç kez dile getirmiştik.
Suriye ile yakınlaşma denilen süreç, ABD’nin “model ortak” ilan ettiği Türkiye’ye, Obama’nın BOP Eşbaşkanı Erdoğan’a ve Cinton’un “alt bölgesel düzenler kurucusu” Davutoğlu’na verdiği görevdi!
İran’ı yalnızlaştırmak, Suriye’yi ve Lübnan’ı İran’dan koparmak içindi tüm o şovlar… Bu büyük operasyonun başarısı için, Türkiye’nin bölgede “liderlik” yapmasına bile izin vermişti ABD… Ve bu bölgede liderlik yapabilmenin birinci şartı olan İsrail karşıtlığına bile göz yummuştu…
İki yıldır Odatv ve Aydınlık’ta ısrarla altını çizdiğimiz bu gerçeği, hem de o cepheden ve birinci ağızdan doğruladığı için İbrahim Karagül’e teşekkür ederiz.
DAVUTOĞLU’NUN “YENİ ORTADOĞU” GÖREVİ
Gelelim Davutoğlu’nun “Yeni Ortadoğu’nun sahibi ve öncüsü olma” görevine…
Başında “yeni” olan her şeyin Amerikan yapımı olduğunu herhalde bu bölgede en iyi biz Türkler biliyoruzdur. Yeni Dünya Düzeni ile başlayan bu “yenilenme” süreci, son dönemde Yeni CHP, Yeni Anayasa, Yeni Türkiye diye sürüyor…
Mart 2009’da “ABD ile altın bir işbirliği dönemi” vurgusu yaptıktan ve görevini “küresel yeni düzene, çevremizde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkı yapacağız” diye açıkladıktan sonra Dışişleri Bakanı olarak atanan Ahmet Davutoğlu’nun “yeni Ortadoğu sahipliğinin” izlerini anımsayalım:
Haziran 2010’da İran’ı yalnızlaştırmak için Suriye, Lübnan ve Ürdün’le “Ortadoğu Birliği” kurdu; Aralık 2010’da “Osmanlı milletler topluluğu” işareti verdi; Mart 2011’de “bölge değişimine yön vermezsek, bundan en olumsuz biz etkileniriz” dedi; Ocak 2012’de “100 yıl sonra Ortadoğu’ya yeniden girme” görevini açıkladı.
BOP DA YENİ ORTADOĞU DA MÜMKÜN DEĞİL
Yeni Ortadoğu’nun ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde olduğu, bu projenin “alt bölgesel düzenlerinden” biri olduğu ortada… Ancak bizimkilerin göremediği büyük gerçek şu: ABD’nin BOP’u çuvallamışken, AKP’nin Yeni Ortadoğu’su mümkün değildir!
Çünkü dünyayı Atlantik değil, artık Asya-pasifik döndürüyor!
Görevleri, dünyayı doğru okuyabilmelerini engellemektedir. Bu yüzden de hâlâ sefer hazırlığı içindedirler! Üstelik Esad’a tanıdıkları 15 günlük süre, 180 gün önce dolduğu halde!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Nisan 2012
KOMŞULARLA SIFIR SORUN, ATATÜRK İLKESİYMİŞ!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/04/2012
Bekir Coşkun, önceki gün organ karışıklığıyla ilgili enfes bir yazı yazdı.
Organlarını karıştıran adamın, tedaviden sonra hangi organın nerede olduğunu bilmesi ve kafasını göstererek “eee… Buna döt derler” diyerek övünmesi, derslerle dolu…
Bekir Coşkun’un bu çağda hâlâ bu fıkra üzerinden mesaj vermek durumunda kalması, elbette onun suçu değil! Nitekim her gün Bekir Coşkun’u haklı çıkaran örneklerle karşılaşıyoruz.
ATATÜRK’Ü DÜŞMANLARI BİLE ANLAMIŞKEN…
Örneğin BDP’li milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” sözlerinden ne anladığını TBMM kürsüsünden şöyle açıklıyor: “Bu söz barışın değil, teslimiyetin ve acziyetin ifadesidir.”
Durumu daha da vahim kılan ise Sırrı Süreyya Önder’in bu yorumu, Suriye’ye saldırıyı savunurken “Büyük Atatürk”e yaslanan AKP milletvekili Ömer Çelik’e karşı söylemesidir!
Yani karışan sadece organlar değildir!
DİYAP AĞA’YA İHANET
Sırrı Süreyya Önder’in “O söz bir barış havariliği değildir. Bunu herkes yanlış biliyor.” diyerek başladığı konuşması burada kalsaydı, “cehalet” der geçerdik. Ancak Sırrı Süreyya Önder’in şu sözleri, cehaletten öte tarihe ihanet içinde olduğunu göstermektedir:
“Biz yutta sulhu istiyoruz, cihanda sulhu istiyoruz değil, o bir teslimiyetin ve acziyetin ifadesidir. Bu Misak’ı Milli’den vazgeçme durumunun formüle edilmiş biçimidir. Biz yani Hatay’la, Suriye’yle, Irak’la, Musul’la bütün taahhüt ve taleplerimizden vazgeçiyoruzun Atatürkçesidir.”
Sırı Süreyya Önder bu sözleriyle sadece tarihe değil, Diyap Ağa’ya da ihanet etmiştir!
ATATÜRK TESLİM OLMADI, TESLİM ALDI!
Atatürk’ün teslimiyetçi olduğu saçmalığı, en az irticacıların Atatürk’ü İngiliz ajanı diye suçlamaya kalkması kadar saçmadır, yalandır, haincedir!
İrticacıların türbanı savunmak için “keşke İngilizler bizi yönetseydi” diyebilmesinde bile bir mantık bulunabilir ama ayrılıkçı Kürtçülerin Atatürk’ü teslimiyetçi diye suçlamasında en ufak bir mantık bulunamaz!
Hadi İngilizlerin Mondros’unu, Sevr’ini kimin imzaladığını unuttunuz… Bari 17 Kasım 1922 günü İngiliz zırhlısı Malaya ile kaçanın Vahdettin olduğunu hatırlayın!
DAVUTOĞLU’NUN ATATÜRK YORUMU
Ömer Çelik’in “Büyük Atatürk” demesine gelince…
Ne zaman kamuoyunun geçit vermeyeceği Atlantik görevlerine soyunsalar, akıllarına Atatürk gelir. Milletin Atatürk sevgisini ABD görevleri için kullanırlar…
Kenan Evren’in de Kemalizm’i, “Yüce Atatürk” diye diye tasfiye ettiği belleklerdedir.
Tıpkı Ömer Çelik gibi Ahmet Davutoğlu da ABD’nin Suriye görevi için Atatürk’e yaslanmak zorunda kalıyor.
MHP Milletvekili Lütfü Türkkan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na “Suriye’de tutuklu 49 Türk istihbaratçı” iddiasını sordu geçenlerde. Yanıtta ilginç bir ayrıntı vardı:
“Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana dış politikamızın temel dayanağını oluşturan ‘yurtta barış, dünyada barış’ anlayışımız, gerek bunun günümüze yansıması olarak dile getirdiğimiz ‘komşularla sıfır sorun’ ilkesi, Türkiye’nin etrafında bir barış, istikrar, güvenlik ve refah kuşağı oluşturulmasını hedeflemektedir. Suriye’deki gelişmeler de bu mercekten izlenmektedir.”
Meğer Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” ilkesi, Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin günümüze yansımız haliymiş!
AKP’nin takîyecilikte sınır tanımadığını da böylece öğrenmiş olduk!
Ama daha önemlisi, mecbur kaldıklarında Atatürk’ün komşularla barış istemesini bile sömürmekten, Suriye’ye saldırı ve Kuzey Irak’ı himaye gibi görevlerine alet etmekten geri durmayacaklarını görmüş olduk!
ATATÜRK KARŞITI CEPHE
AKP ve BDP el ele önce Atatürk’ün Cumhuriyetini yıktılar, şimdi de Cumhuriyetçilerin içindeki Atatürk’e saldırıyorlar!
Atatürk’ün partisi CHP ise Yeni Türkiye’nin Yeni Anayasası için kendini yeniliyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Nisan 2012
ÇEVİK BİR NEDEN TUTUKLANDI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/04/2012
“ABD’yle nasıl mücadele edilir” sorusuna hayatıyla en iyi yanıtı veren Doğu Perinçek, “Çevik Bir ve doğru mevzilenme” konusunda önemli bir uyarı yapmıştı: “Bir zamanlar üçü de Yahudi JINSA madalyası almışlardır, doğrudur. Ama bugün Tayyip Erdoğan – Abdullah Gül ikilisi, Org. Çevik Bir’i hapse atıyor. Geçmişteki mevzilenmeler değiştiği zaman, hâlâ o geçmiş mevzilenmenin içinde kalmak, zamanı şaşırmaktır ve siyasal mücadelede kişinin kendi mevzilerine ateş etmesine yol açar.” (Aydınlık, 21 Nisan 2012)
Kuşkusuz çok öğretici…
Çevik Bir’in tutuklanması önemli derslerle doludur. Neden tutuklandığını anlayabilmek de, bugünün mevzisinde iyi mücadele edebilmek için gereklidir.
ABD’nin 28 Şubat’ta “Truva atı” olan Çevik Bir’i tutuklatması kadar öğretici olan bir başka olay da Cengiz Çandar’ın 28 Şubat operasyonu konusunda söyledikleriydi.
Çandar gibi tescilli bir ABD-İsrail piyonunun, 28 Şubat’ı ABD-İsrail projesi diye suçlaması haliyle kafaları karıştırdı. Çünkü 28 Şubat bir ABD projesiyse eğer, en başta Çandar’ın 28 Şubatçı olması gerekirdi… Tersi, Cengiz Çandar’ı anti-emperyalist yapar ki, bu da eşyanın tabiatına aykırı!
28 ŞUBAT’IN ABD PROJESİ OLMADIĞINI KANITI, ERDOĞAN’DIR!
Gelin Çandar’ı bir kenara atarak şöyle soralım: 28 Şubat gerçekten bir ABD projesi olsaydı, Erdoğan – Gül – Gülen üçlüsü 28 Şubat operasyonuna soyunabilir miydi?
Ya da gelin yanıtı ortada olan şu sorular üzerinden düşünelim: Erdoğan’ı kim iktidar yaptı? Erdoğan hangi devletin projesinin eşbaşkanı? Erdoğan Suriye’ye kimin NATO’sunun sopasını sallıyor? Erdoğan kimin model ortağı? Kim, ABD’yle altın bir işbirliği dönemi içinde olduklarını ilan etti? Başta İran olmak üzere komşu ülkeler, neden AKP’yi ABD’nin Ortadoğu’daki taşeronu ilan ediyor? Kim ABD-İsrail kurumlarından cesaret madalyaları alıyor? Irak’a saldıran ABD askerilerinin sağlığına kim duacı? Kim ABD ile gizli sözleşmeler imzaladı?
SÜREKLİ DARBE DÖNEMİ
Doğru, ABD bir ölçüde 28 Şubat’a sızmıştır. Çevik Bir ABD’nin 28 Şubat’taki Truva atıdır. Ancak 28 Şubat toplamda ABD’nin çıkarlarına karşıdır. Bu nedenle ABD, 28 Şubat generallerini “hizadan çıktı” diyerek çizmiştir; “28 Şubat bin yıl sürecek” kararlılığına, “binyılın meydan okuması” isimli tatbikatıyla yanıt vermiştir!
Ve ABD, 2002’de Hilmi Özkök üzerinden Türk Ordusu’na, Tayyip Erdoğan üzerinden de Türkiye’ye darbe yapmıştır. ABD, AKP-Cemaat koalisyonu eliyle yürüttüğü Ergenekon tertibiyle, “sürekli darbe” dönemini başlatmıştır.
Türk Ordusu direndikçe Balyoz, Andıç diye sürdürmüştür operasyonu…
ABD 28 Şubat’la hesaplaşmadan Ergenekon tertibi bitmez! Çünkü 28 Şubat Türk Ordusu’nun 27 Mayıs’tan sonraki ikinci büyük atılımıdır ve en başta ABD’nin çıkarlarına karşıdır!
ABD, esas hedefe, yani 28 Şubat’a darbe indirebilmek ve kamuoyu desteği alabilmek için de önce kendi eseri olan 12 Eylül’e yönelmiş ve 95 yaşındaki iki görevlisini kurban vermiştir; ardından da Çevik Bir’i…
TSK’Yİ BİR BÜTÜN OLARAK SAVUNMAK
Çevik Bir’in tutuklanmasının asıl önemi şudur: Operasyon Çevik Bir’e kadar uzandığına göre, ABD TSK’yi tam teslim alamamıştır!
Tabi buradan şu sonuç da çıkıyor: ABD dün 28 Şubat’ın yönünü değiştirebilmek için Çevik Bir’i kullandı; bugün de yine Türk Ordusu’na saldırabilmek için Çevik Bir’i kullanıyor, harcıyor… Yani NATO’cu generaller, iradelerinin dışında da NATO’ya hizmet etmiş oluyorlar.
ABD’nin ilişki ahlakı böyledir; kullanır, atar! Nitekim bunu çok iyi bilen Cüneyd Zapsu, Erdoğan için şu ricada bulunmuştu ABD’ye: “Bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanın.”
Erdoğan’ın, Çevik Bir’in durumundan bir ders çıkaramayacağı ortada…
Biz ise geçmişin mevzisinde kalarak, bugünün mücadelesini kazanamayacağımızı biliyoruz ve Türk Ordusu’nu bugün bir bütün olarak savunuyoruz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Nisan 2012
ATATÜRK’ÜN JAMES BOND’ÇULARDAN FARKI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/04/2012
Bildiğiniz gibi 007 James Bond serisinin son filmi Skyfall’un bir bölümü Türkiye’de çekiliyor. Çekimler önce Adana’da başladı, ardından da İstanbul’da, Eminönü ve Beyazıt’ta sürdü…
İstanbul’un ve Türkiye’nin tanıtımına bir katkısı olur mu olmaz mı diye süren tartışmalar, filmin İstanbul’a verdiği zararları perdeliyor. Örneğin filmin çekimleri için ikisi asırlık çınar olmak üzere 12 ağaç kesildi!
Umarız, “ne var bunda, altı üstü 12 ağaç kesilmiş” diyeniniz yoktur içinizde…
FATİH BELEDİYESİ’NİN OO7 AŞKI
Fatih Belediyesi bir açıklama yaparak, bu ağaçların kesilmesi karşısında James Bond’u savundu. Film ekibi, tarihi dokunun daha iyi ortaya çıkarılabilmesi için kesmiş ağaçlarımızı… Daha doğrusu, film ekibi önce uygun budama için kolları sıvamış ama ağaçlar bakımsız olduğundan kurtarılamamış, mecburen hepsi kesilmiş!
Daha vahimi, Belediye, James Bond’u savunacak diye kendini batırmış, ağaçları bakımsız bıraktığını itiraf etmiş!
ATATÜRK, AĞAÇ KESMEMEK İÇİN EVİNİ KAYDIRDI
Birçoğunuz biliyordur gerçi, yine de anımsatalım istedik:
Atatürk’ün resmi mekânı Çankaya’ydı ancak yakınlarının belirttiğine göre istirahat için kullandığı Yalova’daki köşkü “evi” gibi benimsemişti.
Atatürk bir gün yine Yalova’daki evine gittiğinde, bahçıvanın çınar ağacını kökünden kesmeye hazırlandığını görür. Bahçıvanı çağırır ve nedenini sorar. Bahçıvandan “ağacın dallarının binanın duvarlarına dayanmış olması nedeniyle yıkıntıya sebebiyet vereceği” yanıtını alınca, “Sen dur çocuk.. Bir çare düşünelim…” der. Uzunca bir süre evin çevresinde dolanıp “Evin buraya yapılmasını ben istedim. Üstelik bu çınardan dolayı istedim. Onu kesmek evin havasını bozar” diyen Atatürk sonunda emir verir: “Evi kaydırın biraz öteye!”
İstanbul Belediyesi’nin başmühendisi Ali Galip Alnar ve ekibi, binanın çevresindeki toprağı dikkatle kazar, yapının temel seviyesine inilir. Binanın altına santim santim itilerek raylar döşenir. Ve bina 5 metre öteye taşınır!
Kız kardeşi Makbule Atadan ile birlikte bu kaydırma işlemini fırsat buldukça gelip izleyen Atatürk’ün vatan sevgisi, öncelikle bu topraklarda yetişen her canlıya saygı duymak demekti…
ATATÜRK’E YAZILAN KÜRTÇE TÜRKÜ
Atatürk her canlıya bu saygıyı gösterirken, biz ona ve mirasına maalesef aynı saygıyı gösteremiyoruz. Bize emanet ettiği Cumhuriyeti koruyamadık en başta!
Türk ve Kürt’ün onun önderliğinde omuz omuza birlikte çarpışarak kanıyla kazandığı bağımsızlığı sürdüremedik!
Dahası, kabrine ziyarete gelenlerin sayısını bile gizledik!
Ona yazılmış türküyü bile TRT arşivlerine hapsetmişiz meğer…
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van Gölü Çevresi Tarihi Eserler ve Kültür Değerlerini Araştırma Merkezi Müdürü Murat Oto bulup çıkardı o Kürtçe ağıtı, ama biz utanmadık!
Gürpınar’ın Yoldüştü Köyü’nden Semut Elmas’ın yazdığı bu Kürtçe şarkı, 1967 yılında Muammer Sun ve Cenan Akın tarafından TRT için hazırlanan “Birinci folklor derlemesi” kayıtları arasında ortaya çıktı!
Büyük usta Muammer Sun, Atatürk’e yakılan bu ağıtı, Ali ve Babacan Elmas isimli iki amcaoğlundan dinlemiş ve kayıt altına almış!
Sonra, TRT’yi ve de ülkeyi yönetenler, Atatürk’e yazılan bu Kürtçe türküyü, öğrenmememiz için TRT arşivine hapsetmiş!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Nisan 2012
İRAN – IRAK SAVAŞINDAN ÇIKAN DERS
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/04/2012
Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin iki günlük Tahran ziyaretinin en önemli sonucu, liderlerin bölgeye ve dünyaya verdiği Bağdat – Tahran eksenli mesaj oldu.
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, şu sözlerle esası ortaya koydu: “İran ve Irak güçlendikçe, yabancı güçlerin bölgedeki varlığı son bulacak!”
Benzer sözleri Maliki’den de duyduk: “Irak ve İran işbirliği yaparak bölgede emniyet ve istikrarın sağlanmasına yardım edebilir, sorunları halkların hak ve hukukuna saygıyla ve anlayışla bertaraf edebilir. Bağdat ve Tahran arasındaki siyasi istişare ve koordinasyonun artması bölgede istikrar ve barışın sağlanmasına yönelik süreçte önemli ve etkili rol oynayabilir.”
ÖZEL VE İSTİSNAİ İLİŞKİ
Her iki lider de ülkelerinin ilişkisini bölge ve dünya için “özel ve istisnai” olarak nitelendirdi. Gerçekten de iki ülke ilişkilerinin özellikle son 30 yıl içindeki değişimi bu nitelemeye anlam kazandırıyor ve bölge ülkelerinin birbirleriyle ilişkisine önemli mesajlar veriyor.
1937 tarihli anlaşmayla Irak’a bırakılan Şatt-ül Arap (Fırat ve Dicle’nin Basra’ya dökülmeden önce birleştiği yer), yıllar içinde iki ülke arasında baş gösteren sorunların temelini oluşturdu.
Bu yıllar içinde zaman zaman silahlı çatışmalar yaşandı, Tahran Körfez’deki bazı adalara el koydu, Iraklı Kürtleri Bağdat’a karşı kışkırttı ve kullandı, Irak’taki Şiileri Bağdat’a karşı değerlendirdi…
Bağdat da, yine bu yıllar içinde İran’daki Arap bölgesi Huzistan’ı ele geçirmeyi planladı ve İran – ABD ilişkilerinin seyrinden yararlanmaya çalıştı…
İRAN – IRAK SAVAŞI ABD’YE YARADI
Ve en sonunda İran’ın iki ülke arasındaki sorunlu olan bölgeden askerlerini çekmemesi üzerine, Irak Ordusu sınırı geçti ve İran’a saldırdı. 1980 – 1988 yılları arasında süren ve iki tarafın da kazanamadığı savaşta 1 milyonun üzerinde insan öldü. Savaşın asıl galibi olan ABD’nin bu savaşta nasıl bir rol oynadığı, bölge ülkeleri için önemli derslerle doludur.
ABD üç yıl sonra, bu kez İran’a kışkırttığı Irak’a saldırdı. İran, düşmanına saldıran ABD’yi alkışladı! ABD’nin 1991’deki saldırısıyla, Irak fiilen Araplar ile Kürtler arasında ikiye bölündü. ABD 12 yıl sonraki ikinci saldırısına kadar Irak’ı kuşattı, Bağdat’ı merkezi otorite olmaktan çıkardı!
ABD, 2003’te Irak’a ikinci kez saldırdığında, bu kez Irak’ı üçe böldü: Sünni Araplar, Şii Araplar ve Kürtler…
İRAN – IRAK YAKINLAŞMASI, ABD’Yİ ZAYIFLATTI
Ancak 2004’te başlayan direnişin avantajıyla, özellikle 2007’den sonra Irak’ın İran’la çeşitli kademede ilişkiler geliştirdiğini gördük. Bu ilişki, Tahran’ın desteklediği Nuri El Maliki’nin, ABD-Türkiye destekli İyad Allavi’ye karşı başbakanlığı kazanmasıyla sıçrama yaptı.
Bu andan itibaren Bağdat – Tahran ekseni oluşmaya başladı. Eksen kuvvet kazandıkça, ABD zayıfladı; ABD bölgede zayıfladıkça, eksen kuvvet kazandı. Öyle ki, Washington’da “ABD’nin Irak’a saldırısı İran’a yaradı” görüşleri bile dillendirilmeye başladı!
BAĞDAT, TAHRAN’LA BİRLİKTE DİRENDİ
Maliki’nin Irak’tan çıkmamaya çalışan Obama yönetimine karşı dik durabilmesinde, kuşkusuz bu eksen belirleyici oldu. Yanına Tahran’ı alan Bağdat, ABD’ye karşı direnebildi. Maliki, bırakın Beyaz Saray’ın şart koştuğu 40 bin askeri, ordusunu eğitecek 15 bin ABD askerini bile kabul etmedi!
Ve Maliki son ABD askerinin de çekilmesiyle birlikte atağa geçti, Washington’un 20 yılda üçe böldüğü ülkesini yeniden birleştirmeye başladı!
Maliki’nin bu süreçte dikkat çeken önemli hamleleri şunlardı: Kuzey Irak yönetiminin petrol anlaşmalarını reddetti. Erbil’i Bağdat’ın otoritesini kabul etmeye zorladı. Allavi-Haşimi darbesini engelledi. Suriye’yi İran’a bağlayan boru hattı geçiş anlaşmasını imzaladı. Akdeniz’den Basra’ya uzanan Şam-Bağdat-Tahran ekseni kurulmasında etkili oldu. Arap Birliği içinde ağırlık oluşturmaya yönelik çoklu ortaklıklar geliştirdi.
TÜRKİYE İÇİN TARİHİ DERS
1.) ABD, komşu ülkeler arasındaki sorunlardan yararlanarak bölgeye girer ve komşuların savaşı, en çok emperyalizme yarar.
2.) ABD’yi bölgeye sokmamanın yolu, komşuların işbirliğinden ve ittifakından geçer!
ABD’nin son 30 yılda bölgeyi istediği gibi şekillendirmesine zemin yaratan en önemli olay Irak – İran savaşıdır. Bölge ülkeleri, başta Türkiye ve Suriye, bundan tarihi dersler çıkarmalıdır. Çünkü Türkiye – Suriye savaşı, bölgede ikinci bir 30 yıl kaybına yol açar!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Nisan 2012