Archive for category Politika Yazıları

DİNDAR NESİL Mİ, ALTIN NESİL Mİ?

Başbakan Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştireceğiz” sözleri basının bir numaralı konusu olmayı sürdürüyor. Erdoğan’ın sözleri, en fazla, AKP’ye tam destek veren liberalleri şaşırtmış gibi görünüyor.

Nitekim biz de, Erdoğan’ın Mısır’da “laik olmadığını” belirtip, bu ülkeye “laik anayasa” önermesini alkışlayan liberal kesimin şaşkınlığına şaşırdık…

Anayasa Mahkemesi’nin laiklik karşıtı odak olduğuna hükmettiği bir partinin lideri, laik gençlik yetiştirecek değil ya?

ZAMAN YAZARLARI HAREKETE GEÇTİ

Şaşıran liberal kesim, Erdoğan’ın sözlerini eleştirmeye başladı. Ancak aynı cepheden, daha sert eleştiri yönelten bir başka kesim daha var!

Geleceğiz, ancak önce bir anımsatma yapaılım:

Nesil yetiştirme hedefini ilk açıklayan Erdoğan olmadı kuşkusuz. “Altın bir nesil” yetiştirip, bu nesille devlet kurumlarını ele geçirip, Türkiye’yi biçimlendirme hedefini ilk ortaya koyan Fethullah Gülen olmuştur. 12 Eylül’ün Türk – İslam senteziyle cemaatin önünü nasıl açtığı ve palazlanması için olanakları nasıl seferber ettiği ortadadır.

Bu anımsatmadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştirme” hedefine aynı cepheden daha sert eleştiri getiren kesim, cemaat olmuştur. Hemen bir kaç örnek verelim:

Örneğin Mümtazer Türköne, “devlet, dindar nesiller yetiştiremez” demekte ve bu hedefin sosyolojik olarak imkansız olduğunu belirtmektedir.

Örneğin İhsan Dağı, devletin yetiştirdiği ürünlerden hep kuşku duyduğunu, Erdoğan’ın bu sözlerinde ciddi olmamasını temenni ettiğini, zira sonucun dindarlar için bile pek hayırlı olmayacağını belirtmektedir.

Örneğin, en ateşli liberal cemaatçi Şahin Alpay, Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştirme” hedefine karşı olduğunu söylüyor ve devletin uygun gördüğü dini inancı topluma dayatamayacağını belirtiyor. Alpay, Erdoğan’dan, örneğin tarikat ve cemaaat üzerinde kalan yasakları kaldırmasını, Diyanet kurumunu özerkleştirmesini istiyor.

CUMHURBAŞKANLIĞI SAVAŞI

Cemaat yazarlarının bu toplu itirazını nasıl okumak lazım? Mesele sadece “Altın nesilccilerle”, “dindar nesilcilerin” nesilcilik kavgası olamaz herhalde…

Gelin bu soruya yanıtı da yine aynı yazarların itiraz yazılarının içinde arayalım:

Mümtazer Türköne, şöyle bitirmiş itiraz yazsını: “Dindarlığın meşru ve doğal bir nitelik olarak kabul edilmesinin ve saygı görmesinin hiçbir siyasî getirisi yok. Ama normal değilse ve saygı görmüyorsa, o zaman dindarlıktan daha etkili bir muhalefet aracı bulunamaz. Başbakan, iktidarda onuncu yılında bile bu muhalefet aracına müracaat edebiliyorsa, sorunu çözecek olan devletle din arasındaki sorunlu ve zorunlu ilişkinin sona erdirilmesi olmalı.”

Gerçekten de Erdoğan, iktidarının onuncu yılında bile neden “din” aracına başvurdu yine?

Yanıt Zaman’ın dış transferi Şahin Alpay’ın da saptadığı şu olguda: “ … 2014 Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının başladığına dair bir işaret olarak …”

Erdoğan’ın ameliyatı sonrasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresinin tartışmaya açılmasıyla başlayan kavgada, yeni bir aşamaya geçildi anlaşılan…

Cemaat ile liberal ortaklığın, Erdoğan’ı yavaştan “İslamcı Kemalist” diye nitelemeye başlamaları boşuna değil!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Şubat 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ZAYIFLAYAN ATLANTİK ORTAKLIĞI

3 gün süren 48. Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı tamamlandı. Suriye, İran ve füze kalkanı konularının ağırlıklı konuşulduğu Konferans’ta merakla beklenen konularından biri de ABD ile AB arasındaki ortaklığa ilişkin verilecek mesajlardı.

Bush döneminde yıpranan Atlantik ortaklığı, Obama ile düzeltilmeye çalışılmış ancak 2008’de başlayan küresel kriz ve ABD’nin yeni stratejik yönelimleri, ilişkiye ilerleme sağlayamamıştı.

Tersine, AB’nin merkez ülkesi olan Almanya’nın Rusya’yla yakın ilişki geliştirmesi ve AB krizine yardım için Çin’e başvurması, Atlantik ittifakının gidişatına dair olumsuz senaryoları ön plana çıkarıyordu.

AB’NİN ENDİŞELERİ

Nitekim 48. Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı’nın başkanlığını yapan Almanya’nın eski Washington Büyükelçisi Wolfgang Ischinger’in konferans öncesi Deutsche Welle’ye yaptığı açıklamalar da, ABD – AB ilişkilerine dair çekinceleri ortaya koyuyordu:

“Aynı zamanda küresel güç dengelerindeki kaymalar ve ABD’nin dış ve güvenlik politikalarındaki yeni önceliklerin Avrupa’nın güvenliği açısından doğurabileceği sonuçlar da enine boyuna tartışılabilecek. Avrupa’da, ABD ile olan sıkı organik bağların gevşeyebileceği endişesi doğdu. Bu Avrupa’nın çıkarına olamaz. Buna bağlı olarak NATO bünyesindeki dayanışma ve bağlılığın geleceği de soru işaretlerine yol açıyor.”

Küresel ekonomik krizin savunma bütçelerini önemli ölçüde etkilediğini belirten Ischinger, Avrupa’nın çevresindeki kriz ve çatışma ortamında istikrar ihraç etme ve istikrarsızlık ithalini önleme yeteneğine kavuşması gerektiğini vurguladı. Ischinger, bu güce kavuşmanın kaynak gerektirdiğini ancak küresel mali tablo karşısında bu imkânın daraldığına dikkat çekti.

MÜTTEFİKLİK SÜRECEK SÖZÜ

Acaba ABD sözcüleri, Ischinger’in dikkat çektiği çekincelere dair ne mesaj verecekti? ABD bu çekinceleri giderebilecek miydi?

Münih Konferansı’nın ilk ABD’li konuşmacısı olan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “AB, en önemli müttefikimizdir” sözünden ileriye gidemedi.

Clinton, birleşik ve güvenli bir Avrupa, ortak ekonomik düzelme, güvenlik ittifakı, Akdeniz ve Ortadoğu’da demokrasi gibi çeşitli alanlarda, Avrupa ve ABD’nin müşterek bir çaba içinde olması gerektiğini belirtti.

Clinton, ortaklık için de ilk adres olarak Suriye’yi işaret etti: “Şam’da bir zalim kendi halkına karşı merhametsizce davranırken Amerika ve Avrupa omuz omuza arşı duracaktır.”

Clinton’un ABD – AB ortaklığına dair sözleri, kuşkusuz konferans öncesi dile getirilen endişeleri giderecek türden değildi… Bu nedenle ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın ne söyleyeceği, artık daha da önem kazanıyordu.

SAVUNMAYA DAHA FAZLA KATKI ÇAĞRISI

Panetta’nın, Ischinger’in “ABD’nin dış ve güvenlik politikalarındaki yeni önceliklerin, Avrupa’nın güvenliği açısından doğurabileceği sonuçlar” diye belirttiği endişeye karşı ortaya koyduğu planlama, füze savunma sistemiydi.

Panetta, Türkiye’de bir radar sistemi ve Romanya ile Polonyo’ya füzelerin yerleştirilmesini öngören sistemde, İspanya’nın sahillerinde de füzeleri vurma kapasitesine sahip 4 savaş gemisinin konuşlandırılacağını belirtti.

Ancak Panetta’nın, Avrupa ülkelerinden savunmaya daha fazla yatırım yapmalarını istemesi hayal kırıklığı yarattı. Panetta, “geçen yıl Libya’da ve her gün Afganistan’da görüldüğü gibi, dünya çapındaki askeri operasyonlar ve diplomaside, Avrupa başlıca tercih edilen güvenlik ortağımız olarak kalmaya devam edecektir” dedi.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Şubat 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN DÜŞÜŞÜ VE BAŞKANLIK YARIŞI

Dün, David Ignatius’un Washignton Post’da, ABD’nin düşüşüne çare olarak Zbigniew Brzezinski’nin “Stratejik Vizyon” isimli yeni kitabındaki görüşlerini önerdiğini yazmıştık.

Brzezinski, yeni kitabında, ABD ile çökmeden önceki Sovyetleri Birliği arasında alarm verici benzerlikler olduğunu saptamış ve ABD’ye, “pis çekişmelerin içine girecek Asya ülkeleri arasında ‘dengeleyici’ ve ‘arabulucu’ olmak” şeklinde bir rol biçmişti.

Brzezinski, ABD dirilişinin başarısını, “daha büyük Batı” inşa edebilmesine bağlamış, “daha büyük batı”nın da ancak ABD’nin Rusya ve Türkiye’yle yakın bir şekilde çalışmasından geçtiğini belirtmişti.

CUMHURİYETÇİLER ‘KAS GÖSTERİSİ’ ÖNERİYOR

Peki, ABD başkanlık yarışı içindeki adayların “ABD düşüşüne” önerdiği çareler neler?

David Ignatius’un görüşü şöyle: “Bu sene başkanlık seçimi kampanyasına hükmetmesi gereken dış politika konusu ‘Amerikan yenilenişidir.’ Her aday, devletteki düşüşü durduracak bir stratejiye sahip olduğu iddiasındadır ama bunların birbirine ‘benzer’ sürümleri işe yaramayacaktır.”

Ignatius, Cumhuriyetçi Parti’nin önde giden adaylarından Mitt Romney ve Newt Gingrich’in, “Amerika’nın gücünün yeniden tesis edilmesine dair ısrarlı çağrılar” yaptığını belirtiyor. Ignatius’a göre ABD’nin “diğer tüm ülkelerin üzerinde olduğu istisnai statüsünü yeniden elde edebileceğini” savunan bu adayların reçeteleri “kas gösterisinden” ibaret: “İran’a daha fazla askeri baskı, İran, Suriye ve rakiplere karşı daha fazla gizli CIA eylemi, Çin’e karşı daha sert ticari politikalar.”

‘BOŞ BÖBÜRLENMELER’

Hem Romney hem de Gingrich, Obama’nın “müttefiklerle engelleri kaldırma ve BM üzerinden iş yapma çabalarını”, “zayıflık göstergesi” olarak değerlendiriyor. Ancak Ignatius, “ABD’nin zaten aşırı derecede kas bağımlısı olduğunu ve gücünü etkili şekilde kullanabilmek için iyi müttefiklere ihtiyaç duyduğu” gerçeğini anımsatıyor ve şu tehlikeye dikkat çekiyor:

“Brzezinski haklıysa ve ‘daha büyük batı’ Rusya ve Türkiye’yle işbirliğini gerektiriyorsa, o zaman Cumhuriyetçi Parti’nin istisnalık hakkındaki söylemi, boş böbürlenmeler olmaktan ziyade, ters sonuçlar da doğurur.”

Nitekim Ignatius, Obama’nın da zaten “2009’da ‘Rusya’yla yeniden başlama’ ve Türkiye’yle sabırlı diplomasiyle bu yeni ortakları kazanmaya çalışma işine başlamış” olduğunu anımsatıyor.

Ignatius, Cumhuriyetçi Parti adaylarının dünya ölçeğindeki görüşlerinin gerçekçi olmadığını belirtiyor: “Cumhuriyetçi Parti adayları bazen küresel reelpolitiği hafife alır görünüyorlar ve bunlar, partinin yeni muhafazakârlık kanadının romantik, ‘tek başına hareket et’ kültürünü seslendiriyorlar. Mesela Romney, Taliban’la barış görüşmeleri yapılması fikrine karşı çıktı. Kendi danışmanlarından bazıları tarafından bile bu tavır reddedildi. Gingrich, Filistinlileri devlet sahibi olmayı hak etmeyen ‘uyduruk’ insanlar olarak adlandırarak her büyük devletin (İsrail de dahil) savunduğu Orta Doğu’da iki devletli çözümü hor görüyor. Bu tür söylemler şimdiye kadar ana akımın dışındadır.”

‘OBAMA, SADECE KONUŞUYOR’

Cumhuriyetçi Parti adaylarını “gerçekçi” bulmayan David Ignatius, Barrack Obama’yı da “oynamaktansa, oyun hakkında konuşmayı daha iyi beceren” biri olarak suçluyor:

“Obama’nın dış politikasına da benzer eleştiriler getirilebilir. O, Filistin meselesi gibi kronik meselelere çözüm önerisinde bulunarak yurt içi ve dışında ümitleri yükseltmişti. Gerçekte bunlar fos çıktı. Onun Afganistan politikası karışıktır ve giderek bir hayır işine dönüşüyor. Obama’nın bu seçim kampanyasında, eski sloganlar ve statükoya yönelik politikalardan gerçek ulusal diriliş dönemine geçilmesi için ülkeye nasıl liderlik edeceğini açıklaması gerekiyor.”

Ignatius’un da belirttiği gibi, bu seneki ABD Başkanlık Seçimlerinin ana konusu, “ABD düşüşüne çare arayışları” olarak sürecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Şubat 2011

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN DÜŞÜŞÜ VE BRZEZİNSKİ’NİN ÖNERİSİ

“ABD geriliyor” diye tarif ettiğimiz süreç, Türkiye’de pek gerçekçi görülmese de, bu konu ABD Başkanlık seçiminin ana konusunu oluşturuyor. Üstelik daha keskin bir nitelemeyle, “ABD’nin düşüşü” diye…

Amerikan medyası ise hiçbir adayın “düşüşü” tersine çevirecek bir panzehire sahip olmadığı gerçeğini tartışıyor. Örneğin kıdemli gazetecilerden David Ignatius, Washington Post’daki makalesinde bu gerçeği şu sözlerle ifade ediyor:

“Bu sene başkanlık seçimi kampanyasına hükmetmesi gereken dış politika konusu ‘Amerikan yenilenişidir.’ Her aday, devletteki düşüşü durduracak bir stratejiye sahip olduğu iddiasındadır ama bunların birbirine ‘benzer’ sürümleri işe yaramayacaktır.” (David Ignatius, The coming debate over American ‘strength’ abroad, Washington Post, 26.01.2012)

BRZEZİNSKİ’NİN ÇARE ARAYIŞI

Ignatius, bu çaresizliğe çözüm arayan en önemli isim olarak Brzezinski’yi görüyor ve onun “ABD gücünün yeniden canlandırılmasının” yollarını aradığı “Stratejik Vizyon” isimli yeni kitabını öneriyor:

“Brzezinski’nin kitabında en dikkat çekici noktalar, bugünkü Amerika’yla çöküşünden hemen önceki Sovyetler Birliği arasında ‘alarm verici benzerlikler’ olduğudur. Buna ‘politikaları ciddi şekilde gözden geçiremeyecek, tıkanmış bir hükümet sistemi’, yıpratıcı askeri bütçe ve ’10 yıldır devam eden Afganistan’ı fetih teşebbüsünde’ başarısız olunması dâhil.”

Ancak Ignatius’un Brzesinki’nin kitabından aktardığı çözüm modelleri de pek “diriliş” umudu vermiyor. Brzezinski’nin ülkesi için çizdiği yeni stratejinin özü, Amerika’nın “yükselen ve giderek kendisini hissettiren Doğu’ya karşı sorumlu bir ortak gibi davranmak üzere yeterince kuvvetli olması gerektiği” şeklinde…

Brzezinski’nin Amerika için çizdiği müstakbel rol şöyle: “pis çekişmelerin içine girecek Asya ülkeleri arasında ‘dengeleyici’ ve ‘arabulucu’ olmak.”

Brzezinski’nin dünyayı tek başına yöneteceği iddia edilen ABD’ye, 10 yıl sonra Asya ülkeleri arasında arabuluculuk görevi önermesi, kuşkusuz onun geleneksel “gerçekçiliğinin” sonucudur.

ÇİN’E KARŞI ABD-RUSYA-TÜRKİYE ÜÇGENİ

Brzezinski, ABD dirilişinin başarısını, “daha büyük Batı” inşa edebilmesine bağlıyor. Daha büyük Batı’nın da ancak ABD’nin Rusya ve Türkiye’yle yakın bir şekilde çalışmasından geçtiğini belirtiyor.

Brzezinski, ABD’nin tek başına hareket etmesi ya da yükselen güçlerle uyum sağlamak konusunda yavaş davranması halinde büyük sıkıntıya düşeceğini vurguluyor.

“Gerçekçi” Brzezinski’nin Amerikan devlet aygıtına somut önerisi aslında şu: ABD, Çin’i dengelemeyebilmek için Rusya ve Türkiye ile ittifak yapmalı!

YENİ AMERİKAN GÜCÜ: DENGELERE UYUM

Daivd Ignatius, “Amerikan gücü”nün 21. yüzyılda ne anlama geldiğini soruyor ve Brzezinski’nin bu soruya yanıtına dikkat çekiyor:

“Bu güç, ABD’nin diyelim Reagan’lı senelerde sahip olduğu güç ve ayrıcalığın geri kazanımı mıdır? Yoksa bu, dünya dengelerindeki değişikliklere daha uyumlu bir şey midir? Brzezinski ikinciden yanadır.”

ADAYLARIN ÖNERİLERİ

Ignatius’un yazısına yarın da devam edeceğiz. ABD Başkanlık seçiminde yarışan adayların, “Amerikan gücünün yeniden tesis edilmesi” için neler önerdiklerini inceleyeceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Şubat 2012

,

Yorum bırakın

ABD’NİN SOLCULARI

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ile Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun dün okurlarla buluşan “Sızıntı” isimli kitabında dikkatimizi çeken ilginç bir bölüm yer alıyor: ABD’nin solcuları.

Gelin hiç merakta bırakmadan, önce o “solcu”ların isimlerini verelim: Şevket Pamuk, Murat Belge ve Halil Berktay.

ABD’YE GÖRÜŞ SUNAN “SOLCU”

İşte bu üç isim, ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Sharon A. Weiner’i ziyaret etmiş ve başkonsolosa Ergenekon davasıyla ilgili görüşlerini açıklamışlar. Weiner da, bu görüşmenin detaylarını 17 Eylül 2008 tarihinde yazmış ve Washington’a göndermiş.

Ülkesindeki bir soruşturma hakkında başka bir ülkenin diplomatına görüş bildirmenin solculukla bağdaşmadığı ortada… İşte bu yüzden Pehlivan ve Terkoğlu, üçlüyü “ABD solcusu” olarak nitelemiş.

ABD solcularının, Weiner’a söyledikleri daha da vahim. Söz konusu isimler, dava sürecinin kesintiye uğramadan gidebildiği yere kadar gitmesini istiyor. Weiner, bunun için davanın savcısının arkasında siyasi iradenin desteğini hissetmesi gerektiğini vurguluyor.

BERKTAY’IN “TEORİSİ”

Belgede, Berktay, Pamuk ve Belge’nin kendilerini solcu olarak tanımladıkları ve AKP’yi destekledikleri belirtiliyor. “Solcu” Berktay’ın ABD’lilere yaptığı ve belgede yer alan teorik değerlendirmesi şöyle:

“Profesör Berktay, Ergenekon komplo­sunun tarihsel destek ayaklarının ayrıntılı bir tanımlamasını yaptı. Berktay’a göre Türkiye ve daha öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıldan itibaren Batı’yla bir ‘sevgi-nefret’ ilişkisi vardı. Büyük bir Batı taraftarı olan Atatürk bile tek parça bir Türk kimliği yaratabilmek için Türk milliyetçiliği­nin içinde belli bir derecede ‘Batı karşıtlığına’ müsamaha gös­termişti. Berktay’a göre Türk milliyetçileri bağımsızlığı özgürlüğe tercih ettiler ve sonuç olarak Batı’nın özgürlük ve insan hakları gibi değerleri Türkleri bölmek için haince planlar olarak görülmeye başlandı.”

Tarihsellikten yoksun bu değerlendirmenin üzerinde duracak değiliz. Berktay’ın ABD kriptosunda yer alan bir başka değerlendirmesine dikkatinizi çekmek istiyoruz:

ERDOĞAN – BÜYÜKANIT – BAŞBUĞ UZLAŞTI MI?

“Berktay’ın teorisi, Erdoğan’ın elinde 2005 yılının Kasım ayında Şemdinli’de gerçekleşen olaya Başbuğ’un dâhil oldu­ğunu gösteren kanıtlar olduğu ve bu kanıtları ordunun ken­di içindeki Ergenekon destekçilerini korumaya son vermesini sağlamak için kullandığı…”

Berktay, kriptoda Büyükanıt, Başbuğ ve Erdoğan’ın Ergenekon’un tasfiyesinde uzlaştıklarını iddia ediyor ve “Ordu, Ergenekon’la bağlarını kesmeye başladı” diyor.

Pehlivan ve Terkoğlu’nun yorumu şöyle: “Son üç yılda TSK aleyhinde doğruluğu tartışmalı belgelerin, Berktay’ın gazetesi Taraf’ta yayınlandığı hatırlanırsa Berktay’ın iddia ettiği uzlaşma daha ilginç bir hal alıyor. Gördüklerimiz hayalden mi ibaretti? Yoksa Berktay ya­nıldı mı?”

Odatv yöneticileri Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan “Sızıntı” kitabı çok ses getirecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Şubat 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SİLİVRİ’DEN SIZINTI

Polisin piyasaya çıkmadan nüshalarını almak istediği çok önemli kitap bugün okurlarla buluşuyor! Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ile Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun birlikte hazırladığı “Sızıntı” kitabından bahsediyoruz…

Wikileaks belgelerini tarayan Pehlivan ve Terkoğlu, hem hiç yayımlanmamış bazı önemli belgeleri günışığına çıkardı hem de binlerce belgeyi tarayarak Türkiye’yi ilgilendirenleri sınıflandırdı.

Yayımlanmamış belgeleri, birkaç gün Aydınlık’ta okuyacaksınız… Biz bugün, kitabın hikâyesini sizlere anlatacağız:

ABD BELGELERİNE ÜÇ FARKLI BAKIŞ

Wikileaks, ABD’nin gizli belgelerini yayımlamaya başladığında Türkiye’de üç görüş oluştu.

Birinci görüş, bu belgelerin içeriğinde önemli bir şey olmadığını, zaten herkesin bildiği önemsiz şeylerin yayınladığını savunuyordu. Tahmin ettiğiniz gibi bu görüşün sahipleri esas olarak AKP yandaşıydı.

İkinci görüş ise ABD’nin bu belgeleri bilerek sızdırdığı şeklindeydi. Bu görüşü savunan kimi ünlü ulusalcılar, Wikileaks ile Tunus ve Mısır’da başlayan halk hareketleri arasında bir bağ kuruyor ve tüm gelişmelerin kontrolünün Washington’da olduğunu ileri sürüyorlardı. Onlara göre belgelerin içeriğini kamuoyuna açıklamak, ABD’nin işine gelecekti.

Üçüncü görüşe göre ise önemli olan belgelerin sızmış olmasıydı; belgelerde yer alan bilgilerin her halükarda Türkiye’nin yararına değerlendirilebileceğiydi… Biz de bu üçüncü görüşü savunuyorduk.

Nitekim o tarihte, ortaya çıkan pek çok belgeyi incelemiş ve Odatv’de yayımlanan yazılarımızla yorumlamıştık.

İKİ BARIŞ DAHA İYİ KOTARIR

O günlerde, değerli yayıncı arkadaşım Haluk Hepkon, benden bu belgeleri kitaplaştırmamı istedi, böyle bir çalışmanın Türkiye için çok yararlı olacağını söyledi.

Ancak belgeleri o tarihte her gece sabahlayarak, en iyi inceleyen iki isim Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ile Haber Müdürü Barış Terkoğlu’ydu.

Hepkon’a, böyle bir çalışmayı iki Barış’ın daha iyi kotaracağını, isterse, bu öneriyi onun adına iki Barış’a yapabileceğimi söyledim.

Haluk Hepkon’un çok olumlu bulduğu önerimi, Pehlivan ve Terkoğlu’na ilettim. Bilahare, Yayınevinde bir araya geldik ve projeyi konuştuk.

BELGELERDEN KİTABA

Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu, hızla bu projeye giriştiler. Zaman zaman, kitabın nasıl gittiğini de konuşuyorduk.

İkilinin karşısına çıkan en önemli zorluk, her an yeni bir belgenin daha ortaya çıkıyor oluşuydu. Bu durum, kitabın çıkışını geciktiriyordu.

2011 Şubat’ının ilk günlerinde, Kırmızı Kedi Yayınevi’nde dördümüz bir araya geldik ve kitabın bir yerde belge incelemeye son verilerek bitirilmesi gerektiğini konuştuk. Aksi halde kitap çok gecikecekti.

Çalışkanlığıyla bilinen iki arkadaşımız, kitabı 15 Şubat 2011 günü teslim edeceklerini söylediler.

ODATV BASKINI

Ancak 14 Şubat 2011 günü Ergenekon soruşturması kapsamında Odatv basıldı ve çok değerli iki arkadaşımız, daha sonra iddianamede de görüleceği üzere başarılı bir yayıncılık yaptıkları gerekçesiyle tutuklandılar!

Bitmek üzere olan bir kitaba da, soruşturmayla ilgisi olmayan pek çok belgeyle birlikte el konuldu.

Ancak, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu, Türkiye için çok yararlı gördükleri bu projeyi her türlü zorluğa rağmen sürdürmeye kararlıydı ve Silivri koşullarında, üstelik hiç yayınlanmamış yeni belgeleri de inceleyerek, biz okurlara “Sızıntı”yı armağan etti!

İlk günden, binlerce okuru adına kendilerine teşekkür ediyorum.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Şubat 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ABD – TALİBAN MÜZAKERELERİ BAŞLADI

7 Ekim 2001 günü Afganistan’a saldıran ABD’nin resmi gerekçesi, 11 Eylül’ün faili saydıkları Usame Bin Ladin’in bu ülkede olmasıydı. Oysa asıl neden, ABD’nin Avrasya’nın kalpgâhına yerleşme stratejisiydi.

ABD’nin 21. yüzyılı Amerikan yüzyılı ilan edebilmesi ve ileride kendisine rakip olabilecek tek kuvvet olan Çin’i sıkıştırması bu stratejiye bağlıydı.

ABD, bu stratejiyi gerçekleştirebilmek için Afganistan saldırısında önüne Taliban yönetimini ve yandaşlarını ortadan kaldırma hedefi koydu.

Bu anımsatmayı neden mi yaptık? ABD’nin hedefinin gerçekleşip gerçekleşmediğini saptayabilmek için… Gelin çok önemli şu iki gelişmeyi inceleyelim:

SAVAŞI BİTİRME GÖRÜŞMESİ

1. Ufuk Ötesi okurları için sürpriz sayılmaz. Bu köşede birkaç kez, ABD’nin Taliban’la müzakereye hazırlandığını duyurmuştuk. Ve o gün artık geldi.

New York Times, ABD’li yetkililerin Taliban temsilcileriyle Katar’da görüşmeye başladıklarını ilan etti. Gazeteye göre taraflar, Afganistan’daki savaşa son verme amacıyla güven ortamını başlatmak için ön görüşmeye başladılar. Haberde, müzakerenin gündeminde, özellikle tutuklu nakli konusunun bulunduğu belirttildi.

Bu arada Afganistan Yüksek Barış Konseyi’nden Aminundin Muzafferi, Katarlı resmi bir heyetin, müzakerelerde Katar’ın rolünü Afganistan hükümetine anlatmak için Kabil’e gideceğini duyurdu.

Ayrıca, 8 kişilik bir Taliban delegasyonunun da, siyasi temsilcilik bürosu açmak üzere Katar’a gittiği belirtildi.

KARZAİ DE TALİBAN’LA GÖRÜŞECEK

2. ABD’nin kendisine danışmadan Taliban’la görüşme sürecini başlatmasına açıkça öfke gösteren Hamid Karzai, Taliban’ın Katar’da ofis açmasına ve görüşmelerin bu ülkede yapılmasına itiraz etti: “Bu büronun Afgan topraklarında açılmasını tercih ederdik. Taliban da bu ülkenin bir parçası. Neden bir başka ülkede görüşelim ki?”

Ancak Taliban, Karzai yönetimini tanımıyor. BBC, buna rağmen Karzai yönetimi ile Taliban arasında da görüşmeler başlayacağını, tarafların birkaç hafta içinde Suudi Arabistan’da bir araya geleceğini duyurdu.

ABD, AFGANİSTAN’DAN ERKEN GERİ ÇEKİLEBİLİR

Bu iki gelişmeyle birlikte, ABD’nin Afganistan’dan geri çekilme takvimi de hızlanmış görünüyor.

Irak’tan çekilen ABD, Afganistan’dan da geri çekilmeyi bir takvime bağlamış ve 2014 yılında tamamen çekileceğini taahhüt etmişti.

Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai ise “Eğer süreç hızlanmışsa, çekilme erken gerçekleşebilir. Biz buna hazırız” mesajı verdi.

NATO’NUN GİZLİ TALİBAN RAPORU

Aslında NATO’nun hazırladığı son rapor, her şeyi ortaya koyuyor.

Gizli rapor, Taliban savaşçılarının Afgan ordusu ve polisiyle işbirliği içinde olduğunu, Taliban’ın halk içinde geniş bir desteği bulunduğunu, Taliban’ın mücadelesine katılmaya istekli olan kesimlerin yoğun olduğunu saptıyor.

NATO raporundaki önemli saptamalardan biri de şöyle: “Afgan halkı, yönetimdeki yolsuzluklar nedeniyle, Taliban yönetimini Afgan hükümetine tercih ediyor.”

Raporda, NATO güçlerinin çekildiği bölgelerde, Taliban’ın hızla etkisini artırdığı vurgulanıyor!

10 yılda gelinen nokta bu… Afganistan’daki hedefini gerçekleştiremeyen ve Taliban’la pazarlık yapmak zorunda kalan ABD, çıkış arıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Şubat 2012

, , ,

Yorum bırakın

STAR’IN ‘MİLLİ’YE AÇTIĞI SAVAŞ

Başbakan Erdoğan’ın çok beğenerek twitter’da takipçililerine yönlendirdiği AKP milletvekili Fatih Şahin’in önceki gün Star’da yayımlanan yazısı, ibretle okunmalı! (19 Mayıs’ta Atatürk mü, Recep Peker mi anılıyor? Star, 30 Ocak 2012)

Konumuz “AK Parti, Cumhuriyet tarihinde ilk defa ‘Gençlik ve Spor Bakanlığı’nı kurarak gençliğe ve spora ne kadar önem verdiğini ortaya koymuştur” diyen Fatih Şahin’in cehaleti değil kuşkusuz. Ancak bu cehaletle varılmak istenen nokta önemli.

Zira AKP’li Şahin, bu gerçek dışı sözlerinden hareketle, 19 Mayıs törenlerinin gençlikle ve sporla alakası olmadığını ispatlamaya çalışıyor ki buradan 19 Mayıs törenlerinin kaldırılmasına haklılık zemini bulabilsin…

AKP’li Şahin bu tip “faşist” uygulamaların kaynağının İsmet İnönü, Recep Peker ve Şükrü Kaya üçlüsü olduğunu söyleyip; bu üçlünün düşüncede Nazi Almanya’sını, siyasal yapılanmada ve hukukta Faşist İtalya’yı ve ekonomide sosyalist SSCB’yi model alarak Türkiye’yi inşa etmeye çalıştıklarını belirtiyor.

Henüz direkt saldırmaya cesaret edemedikleri için ismini anmadıkları Atatürk ise bu durumda bu üçlüyü çaresizce izliyor olmalı!

İNKILÂP TARİHİ’NDEN RAHATSIZLAR!

Star, Fatih Şahin’in takıye ve cehalet dolu yazısının yetersiz olduğunu görmüş ki, birkaç koldan saldırıya geçmiş.

Örneğin Ahmet Kekeç’e, aynı gün “İnkilap tarihi” derslerine saldırma görevi düşmüş. Kaldırılan “milli güvenlik” dersi gibi “bu saçmalığın da bitmesini” istemiş Kekeç.

1925 yılından itibaren Mahmut Esat Bozkurt tarafından “İhtilaller Tarihi” olarak verilen ancak 12 Eylül darbesinden sonra “İnkılap Tarihi”ne dönüşen bu ders, kuşkusuz Atatürk’ü bir devrimciden, reformcuya dönüştürdüğü için eksiktir ve bozuktur. Ancak dersin bu yetersiz hali bile yandaşları rahatsız ediyor artık.

Devrimci Atatürk’ten sonra, İnkılapçı Atatürk’e de cepheden saldırıya geçtiler!

‘MİLLİ’ EĞİTİM’E KARŞILAR!

Star’ın önemli isimlerinden ve Başbakan Erdoğan’ın manevi oğlu olan Mustafa Karaalioğlu da aynı gün eğitimin “milli” olma durumuna yönelmiş.

Karaalioğlu, hafta sonu TRT’de buluştuğu Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “Bırakın milli tarafını, bugüne kadar eğitim var mıydı, o bile sorgulanabilir” şeklindeki sözlerini yazısına kılavuz yaptığına göre, şüphesiz onun saptanmış intihalciliğini hiç duymamıştır!

Eğitimin bunca zamandır Ergenekon’a göre şekillendiğini iddia eden Karaalioğlu, tıpkı askeri vesayetten arınmak gibi bu konuya da topyekun odaklanmak gerektiğini savunuyor.

GENÇLİĞE HİTABE’DEN KORKUYORLAR!

Star’ın prensi Mustafa Akyol da, Ömer Dinçer’in “ideolojik eğitimin sonu geliyor” sözlerini yazısına taşıyarak, kapsamlı bir reformun müjdesini veriyor. Akyol bu reformun başarılı olması için de hem “andımız”ın, hem de “Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinin” kaldırılması gerektiğini savunuyor.

Akyol, Hitabe’nin “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.” şeklindeki başlangıcına şu cıvık sözlerle itiraz ediyor:

“Kimsenin bunu her daim ‘birinci vazife’ edinme zorunluluğu yoktur. İsteyen bunu edinir kendine ‘birinci vazife’ olarak, isteyen de aynı ülkeyi demokratikleştirmeyi, veya dini inancını yaymayı, yahut sokak kedilerine bakmayı.”

Gençliğe Hitabe’yi “askeri darbeleri ve Ergenekonvari oluşumları meşrulaştıran çok sorunlu bir metin” diye nitelen Akyol, derhal okullardan ve ders kitaplarından kaldırılmasını talep ediyor.

Akyol, yazısının sonlarında asıl korkusunu itiraf ediyor; 1960’da gençlerin Hitabe’nin verdiği görevi yerine getirdiğini, 27 Mayıs’ın da bu görevin sonucu olduğunu belirtiyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Şubat 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN VE ŞEYH SAİT

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) hafta sonu yapılan 6. Olağan Genel Kurulu’nun sonuç bildirgesinde “Öcalan’ın siyaset yapabilmesi için önünün açılması ve koşullarının düzeltilmesi” istendi. Sonuç bildirgesinde, “Şeyh Sait neyse, Sayın Öcalan da halkımız için odur” ifadesine yer verildi.

BDP’li milletvekilleri, belediye başkanları ve delegelerin katıldığı Genel Kurulun kararı kuşkusuz eylemiyle de uyumlu. Zira hakkında sempozyumlar düzenlenen, anma törenleri yapılan Şeyh Sait’in en son Diyarbakır’da heykeli dikilmişti!

Peki, Şeyh Sait’le eşdeğer tutulan Abdullah Öcalan bu konuda ne düşünüyor?

‘İLK KÜRT İSYANLARI BATI’YA DAYANIYORDU’

Serxwebun dergisinin Haziran – 2000 tarihli 222. sayısında, Öcalan’ın Şeyh Sait konusunda ne düşündüğü, “PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan yoldaşın değerlendirmesi” başlığı altında yayımlanmıştı. Aktaralım:

“İsyanlar tarihi iyi bilinmeli ve doğru algılanmalıdır. Geçmişte yaşanan isyanlar ilkel milliyetçiliğe dayalıdır. Bazıları benim için ‘Kemalizme kayıyor’ diyebilirler. Kemalizm düşmanlığı Kürtlerin lehine değildir. İlk Kürt isyanları Batı’ya dayanıyordu. Söylemek istediğim şuydu: O dönemde hem Kürtler üzerinde hem de Türkler üzerinde emperyalizmin oyunu vardı. O zamanki isyanlara önderlik edenler bunu göremediler. Önderliklerin gerici yanlarını görmek gerekir. Bu oyun hâlâ devam ediyor.

“İsyan Kürt egemenlerinin yaklaşımıdır. Barzani ve Talabani’ye dikkat edilmeli. Kürt halkını da Kemalizmi de bu hale getiren isyanlardır. 1919-24 sürecini anlatan Doğu Perinçek’in kitabı okunmalı. Mustafa Kemal 1919’da Kürtlere bütün özgürlükleri tanıyacaktı. ‘Oyuna gelmeyin’ dedi. ‘Kürdistan Devleti kurma oyununa, Ermeni Devleti kurma oyununa gelmeyin’ dedi. Cumhuriyetle birlikte Kürtlerin bütün özgürlükleri tanınacaktı. Doğrudur, Atatürk stratejik açıdan yaklaştı. Bu 1924’e kadar sürdü.

‘ŞEYH SAİT KÜRTLERİ ATEŞE ATTI’

“Şeyh Said isyanı taviz koparma amacıyla Kürtleri ateşe atmıştır. Bu isyan Kürtler için büyük felaket oldu. Barzani ve Talabani böyle ortaya çıktı. Kürt, namusuyla oynandı, ateşe atıldı. Bush ve İngiltere öyle yaptı, ‘Kürtlere devlet vereceğim’ dedi. Bunların hepsi hikâyeydi. Sonuçta içinden çıkılmaz bir Kürt ve Kürdistan doğdu. Sonuç trajedidir. Bu tarihi açmak gerekiyor.

“1925 isyanı ve bastırma, iki taraflı şiddet, Cumhuriyeti ve Kemalizmi olumsuz etkiledi ve demokrasi kaybetti. 1924’e kadar Mustafa Kemal’in çizgisi önemlidir. Kürt isyanları devreye girince cumhuriyet tökezledi. Mustafa Kemal bilinçliydi; bu işbirlikçileri tanıdı.

“Cumhuriyet ideolojisine aykırı değil. Türkiye’ye en iyi yardım 1925 Musul-Kerkük oyununu bozmaktır. Türkiye’ye demokratik hizmet etmektir.

“1925’te isyan çıkarıp sahipsiz bırakanlar şimdi de işbaşındadırlar. PKK de HADEP de bunlara karşı uyanık olmalıdır.

ÖCALAN, ŞEYH SAİTLEŞTİ!

Peki, bu sözlerden tam 12 yıl sonra ne değişti? 12 yıl sonra bugün Şeyh Sait ve Öcalan neden aynılaştı?

Şeyh Sait tarihteki yerinde durduğuna ve yerini değiştiremeyeceğine göre, Şeyh Saitleşmekte olan Öcalan’dır!

Öcalan, “isyan çıkarıp sahipsiz bırakanların iş başında olduğunu” doğru saptamış ancak sahipsiz bırakanlara yani emperyalizme bağımlılıkta Şeyh Sait’i aşmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ocak 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

BATI’NIN İRAN’A YAPTIRIM SIKINTISI

Washington ve Brüksel’e bakılırsa, Batı, İran’a uygulanan yaptırımları ağırlaştırıyor; 1 Temmuz’dan itibaren Tahran’dan petrol alınmayacak!

Peki, gerçekte yaşanan ne? Önce Türkiye’den üç önemli göstergeyi aktaralım:

ANKARA, TAHRAN’A AMBARGO UYGULAYAMAZ!

İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Tahran ziyareti sırasında, iki ülkenin ticaret hacminin bu yıl 15 milyar doları aştığını belirtip, hedefin 30 milyar dolar olduğunu ilan etmişti!

İran’ın Hürmüzgan eyaletini ziyaret eden Mersin Valisi Hasan Basri Güzelbeyoğlu, “Türkiye Cumhurbaşkanı ve Başbakanı, İran’la ticari mübadele hacminin artırılması konusunda ısrarlılar” dedi. Ziyaret sırasında İran’ın sanayi eyaleti olan Hürmüzgan ile Türkiye’nin İstanbul’dan sonraki en büyük dış ticaret hacmine sahip olan şehri Mersin, kardeş şehir ilan edildi.

Verilere bakıldığında İran’a petrol bağımlılığında ilk üç sırayı paylaşan ülkeler Sri Lanka, Türkiye ve Güney Afrika. Türkiye petrol ihtiyacının yüzde 51’ini İran’dan karşılıyor; Sri Lanka toplam petrol ihtiyacının tamamını, Güney Afrika ise yüzde 25’ini İran’dan karşılıyor.

Bu gerçek göz önünde bulundurulduğunda, Atlantik’e çıpalı AKP hükümetinin bile İran’a yaptırıma tam destek veremeyeceği görülüyor.

Nitekim Türkiye İhracatçılar Meclisi TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi de, İran’a ambargo uygulanması durumunda ticaretin kesilmeyeceğini, malın el altından bir şekilde satılacağının işaretini vermişti.

AB PETROL DEVLERİ AMBARGIDAN MUAF

Peki, ABD baskısıyla 1 Temmuz’dan itibaren İran’a yaptırım uygulayacağını ilan eden AB ülkelerinde durum ne?

Yunanistan yüzde 14 ile petrol ihtiyacını İran’dan karşılayan AB ülkeleri içinde ilk sırada yer alırken, bu ülkeyi yüzde 13 ile İtalya ve İspanya izliyor.

Ancak, AB’nin en önemli petrol ithal eden şirketleri, Washington baskısıyla alınan yaptırım kararından, muafiyet kopardılar! İngiliz BP, İtalyan ENİ ve Norveç’in Stat Oil şirketleri, yaptırım kararına uymayacaklar!

TAHRAN, AB’YE PETROL SATMAMAYI TARTIŞIYOR

Kaldı ki Tahran, Brüksel’in aldığı karardan hemen sonra, ABD’ye petrol satmadıkları için önemli bir kayıp yaşamadıklarını, listeye AB’yi de ekleyebileceklerini açıkladı.

İran Meclisi’nin de bu hafta içinde, AB’ye petrol satmama kararı alabileceği belirtiliyor!

İran’ın bu kadar sert bir yanıt verebilmesinin kuşkusuz maddi dayanakları var. Belirtelim:

TAHRAN’IN MÜŞTERİSİ ASYA

İran’ın ürettiği petrolün toplam yüzde 62’sini dört ülke alıyor: Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore.

ABD, özellikle müttefikleri Japonya ile Güney Kore’ye, İran’dan petrol almaması için yoğun baskı yapıyor. Japonya, ABD’ye, İran’dan petrol alımını azaltacağını söylerken; Güney Kore, ABD baskısına rağmen, 2012 petrol ihtiyacının yüzde 10’u İran’dan alacağını şimdiden ilan etti.

Tahran’ın asıl müşterisinin Asya olduğu ortada. Üstelik bu ülkelerden Çin ve Hindistan, bu yıl için alım taleplerini arttırdıklarını da duyurdular.

İran’a Batı yaptırımının ters tepeceğinin bir diğer önemli olgusu da, İran’ın Çin, Hindistan ve Japonya ile ticaretinde karşılıklı milli paralarını ya da altını bir değişim aracı olarak kullanmaya başlamasıdır.

Bakalım AB, ABD’nin baskısıyla İran’a karşı aldığı yaptırım kararını, muaf şirketler dışında başka hangi kanallarla delecek?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ocak 2012

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın