Posts Tagged AB
CIA-MI6’nın ortak mesajı kimlere?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/09/2024
Eski ABD Başkanı Donald Trump, ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile seçim yarışında yaptığı canlı yayın tartışmasında tekrarladı: “Seçildiğimde 24 saat içerisinde Ukrayna’daki savaşı durduracağım.”
Trump’ın bunu gerçekleştirebilmesi için Amerikan mali sermaye sınıfını hem seçimde hem de seçim sonrasındaki iç mücadelede yenebilmesi gerekiyor. Zira Ukrayna’da son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen asıl kesim mali sermayedir, finans kapitaldir…
Burns ve Moore’un ortak mesajı
CIA-MI6 şeflerinin ortak deklarasyonu da aslında bir yönüyle Trump’a ve onu destekleyen sermaye kesimlerine, bir yönüyle de Avrupa’ya mesajdır.
CIA Direktörü William J. Burns ile MI6 Başkanı Richard Moore’un ortak kaleme aldıkları ve 7 Eylül’de Financial Times’ta yayınlanan makale, üç temel mesaj veriyor:
1) Artık çekişmeli bir uluslararası sistem var ve CIA ile MI6 birlikte direniyor ama bu işbirliğini özel sektörle olan ortaklık ağıyla güçlendirmeliyiz.
2) ABD ve İngiltere, Ukrayna’yı savunmaktan vazgeçemez.
3) CIA ve MI6 için asıl zorluk Çin’dir; buna göre hazırlanıyoruz. Çin’i Rusya, Ortadoğu ve ekonomi alanındaki mücadele izliyor.
Scholz’un çıkışı
Ukrayna’nın Kursk saldırısı 5 Kasım seçimi öncesinde ABD’yi “uzun savaş” stratejisinde tutmak için CIA ve Pentagon tarafından planlanmış bir saldırıydı. Ukrayna Batı’nın büyük desteğiyle bin kilometrekarelik alanı köprü başı yapmaya çalışırken, Rusya bu süreçte Donetsk’in batısında bunun bir kaç katı alanı ele geçirdi.
Kurks’teki durum, ABD mali sermaye sınıfını memnun edemese de, Alman sanayi sınıfı için yeni bir hamle yapma fırsatı doğurdu muhtemelen. Alman Şansölyesi Olaf Scholz’un şu çıkışı buna işaret olmalı: “Ukrayna’da barışla ilgili yeni bir konferans daha yapılmalı. Üstelik Rusya da müzakere masasında olmalı. Bu görevi şimdi yerine getirmeliyiz.”
Amerikan mali sermayesi, askeri endüstrisi, enerji şirketleri Ukrayna’da savaşın uzamasından memnun ama savaş uzadıkça bu Alman sanayisini zayıflatıyor. Geçen yıl binlerce şirket iflas etmişti, bu yıl sayı daha da arttı: Almanya’daki iflas eden şirket sayısı, bu yılın ilk yarısında, geçen yıla göre yüzde 24,9 artarak, 10 bin 702 şirketin iflasına ulaştı.
Draghi’nin raporu
Ukrayna krizi sadece Almana’yı değil, Avrupa’yı tümden olumsuz etkiledi. ABD’nin Avrupa’yı Rusya’ya karşı yaptırımlara zorlaması, Rusya-Avrupa ucuz enerji işbirliğini kesmesi Avrupa ülkelerinin ekonomilerini çok olumsuz etkiledi.
İşte Avrupa Komisyonu bu amaçla Eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı ve Eski İtalya Başbakanı Mario Draghi’den “Avrupa sanayisi için yeni bir çıkış/çare stratejisi” hazırlamasını istemişti. Draghi raporunu bu hafta sundu. Özetle rapor AB’nin yılda ek 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı olduğuna işaret ediyor! Rapor ayrıca “kamu desteği olmadan özel sektör finansmanının yetmeyeceğini” saptıyor ve AB düzeyinde yeni vergi çağrısı yapıyor.
İşin daha önemli yanı ise Draghi’nin Avrupa Parlamentosu üyelerine ve daha sonra üye ülke diplomatlarına yaptığı sunumlarda, hem Çin’den ama hem de ABD’den, “Avrupa’nın ekonomik rakipleri” diye bahsetmesi oldu.
Final değil başlangıç
Kısacası ABD’de Donald Trump ile mali sermaye, Avrupa’da stratejik özerkçilerle transatlantikçiler, Almanya içinde “iki Almanya” çarpışıyor.
5 Kasım ise final değil, yeni bir başlangıç olacak.
Peki Türkiye bu tablodan nasıl etkilenecek, bu çelişmelerden yararlanabilecek mi? Bizim için ise asıl mesele bu elbette…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2024
BRICS meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/09/2024
Binlerce yıldır uygarlığa lokomotiflik yapan kuvvetler sürekli yer değiştiriyor. Kuvvetler yükseliyor, düşüyor, yerini yeni kuvvetler alıyor. Batı’nın üstünlüğüyle geçen 500 yıllık döngü sona eriyor. Bunu saptayan son Batılı devlet adamlarından biri Portekiz Cumhurbaşkanı Marcelo Rebelo de Sousa’ydı: “ABD seçimlerinden sonra kim kazanırsa kazansın farklı bir dünya olacak. Rusya ve Güney Afrika, Brezilya, Türkiye’deki yükselen güçlerin konumlanışı da aynı olmayacak. Hindistan da aynı olmayacak. Yeni bir tarihi döngünün başlangıcındayız.”
Evet, yeni gerçek budur; yeni bir tarihi döngü başlıyor. Asya, Küresel Güney’e liderlik ederek yükseliyor. Dolayısıyla siyasal ve ekonomik analizleri bu gerçeğe göre yapmalıyız. BRICS meselesine de böyle bakmalıyız.
İktidarın pazarlıkçı yaklaşımı
İktidar, BRICS’e yaklaşımını “utangaç, pazarlıkçı ve ikili” bir şekilde yürütüyor. Resmi bir başvuru var mı yok mu, tam belli değil. Bloomberg’e konuşan Türk yetkili var diyor, Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı Yuri Uşakov var diyor ama AKP hükümeti “var” demiyor!
Aslında sadece bu durum bile iktidarın BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile ilişkilerini stratejik bir anlayışla değil, taktik bir bakışla yürüttüğünü gösteriyor. Özetle ŞİÖ’yle ilişkiyi NATO’yla, BRICS’le ilişkiyi AB’yle pazarlıkta bir kart olarak kullanmaya çalışıyorlar.
Haliyle kendi tabanlarının da kafası karışıyor. Üstelik birbirlerinin muadili olmayan kurumları karşı karşıya getiren denklemler kurarak, “şurdan ayrılmadan buraya giremeyiz” gibi sonuçlar çıkarılmasını sağlıyorlar.
Ana muhalefet iktidardan daha geride
Ana muhalefet partisi ise bu konuda ne yazık ki iktidardan bile daha geri mevzide. AB kapısında beklenilmesini istiyor, tabanını “Ya AB ya ŞİÖ” diyerek Batıcılığa teslim olmaya zorluyor.
Ana muhalefet partisi liderliğinin iddia ettiği gibi Atatürk hep Batı’yı işaret etmiş değil, dolayısıyla BRICS’e “yönümüz hep Batı, değiştiremeyiz” diye karşı çıkmalarının hiçbir tarihsel geçerliliği yoktur.
Atatürk Batı’yı değil, “çağdaş uygarlık seviyesini” işaret etti. Ve büyük devrimci Atatürk, çağdaş uygarlığın yerinin sürekli kalıcı olmadığını en iyi bilenlerdendi.
Kuzey-Güney mücadelesi
Durum şudur: Ticaretin ve ekonominin merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kaydı, siyasetin merkezi de kayıyor. Çok kutuplu yeni bir dünya inşa oluyor.
Küresel Güney, Küresel Kuzey’in (Atlantik’in) dünya egemenliği için oluşturduğu düzeni adım adım zorluyor. Atlantik kuvvetleri ise bu süreci engelleyebilmek için yaptırımlar uyguluyor, darbeler ve suikastler düzenliyor, rezervlere el koyuyor, petrol çalıyor, savaşlar kışkırtıyor.
Elbette nafile! Küresel Güney düzeni iki yönlü zorluyor: 1) Kurallarını ABD’nin yazdığı düzende reform istiyor. 2) ABD’nin dünya egemenliğini sürdürmek üzere kurduğu kurumların karşısında kendi kurumlarını inşa ediyor.
Türkiye’nin konumu
İşte BRICS bu düzeni zorlama sürecinin en önemli organizasyonlarından biridir. Çünkü BRICS’in iki temel hedefi var: Uluslararası düzenin ve mali sistemin demokratikleştirilmesi. Yani belli başlı ülkelerin kararlar aldığı ve uyguladığı değil, daha çok ülkenin eşit ilişkilerle kararlar aldığı ve uyguladığı bir düzen.
BRICS bu amaçla Küresel Güney ülkelerinin uluslararası düzende söz sahibi olmasına çalışıyor, örneğin BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesini savunuyor. BRICS, doları egemen kılan mali sisteme karşı işbirliği yapıyor; dolar yerine ulusal paralarla ticareti yükseltiyor, IMF ve Dünya Bankası’nın karşısına Yeni Kalkınma Bankası’nı koyuyor.
Sonuç olarak Küresel Kuzey/Batı dönemi bitiyor, Küresel Güney/Doğu dönemi başlıyor. ABD ve AB’nin bu gerçeği görerek önlemler almaya çalıştığı şartlarda, nesnel olarak bir Küresel Güney ülkesi olan Türkiye’nin kendisini bu yüzyılda da yine Atlantikçi (Küresel Kuzeyci) sanarak yanlış konumlanması, bu kez Batıcılara rağmen mümkün olmayacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2024
Türkiye neden BRICS üyesi olmalı?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/09/2024
ABD merkezli Bloomberg, Türkiye’nin BRICS’e katılmak için resmen başvuruda bulunduğunu iddia etti. Haber resmi makamlarca ne kabul edildi ne de yalanlandı.
Doğrusu böyle bir girişim sürpriz olmayacaktır. Zira Dışişleri Bakanı Hakan Fidan üç ay önce Çin’e yaptığı ziyarette açıkça Ankara’nın bu yöndeki görüşünü paylaşmıştı: “AB ile Gümrük Birliği’ne sahip Türkiye, BRICS gibi farklı platformlarda çeşitli ortaklarla yeni işbirliği fırsatları arıyor.”
Nitekim Fidan Çin ziyaretinin ardından da Rusya’ya davet edilmiş, BRICS+ üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları toplantısına katılmıştı.
AKP’nin sorunu
Fidan’ın açıklamasından da ve Erdoğan’ın bu hafta yaptığı “Bazılarının iddia ettiği gibi Avrupa Birliği (AB) ile Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz” açıklamasından da görüleceği üzere Ankara, BRICS ve ŞİÖ’ye ilgisini Batı’da bulunduğu platformlara alternatif olarak görmüyor, Batı’yla mevcut ilişkilerinin üzerine eklemek istiyor.
Bunun Türkiye vb. ülkeler için genel, AKP hükümeti için özel gerekçesi var.
Türkiye için genel gerekçe şu: Yeni bir dünya kuruluyor, çok kutuplu bir dünya inşa oluyor. Çok kutupluluk ülkelere çok taraflılık fırsatı sağlıyor, ülkelerin önünde geniş manevra alanı oluşturuyor, dış politikada daha geniş bir açı sunuyor. Haliyle pek çok ülke hem ABD ve AB’yle, hem de Çin ve Rusya’yla çok taraflı ilişkiler kurarak çok taraftan kazanıyor. Tipik örneği Suudi Arabistan’dır.
AKP hükümeti için özel gerekçe şu: İktidar, çok kutupluluğun sağladığı bu çok taraflılığı, öncelikle Batı’yla ilişkilerinde pazarlık etme fırsatı olarak görüyor, Çin ve Rusya’yla işbirliğini Batı’daki konumunu güçlendirecek bir araç olarak kullanmaya çalışıyor. Haliyle bu durum Ankara’nın her zaman çok taraftan kazanmasını sağlamadığı gibi çok tarafa taviz vermesine de yol açabiliyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin genel gerekçesi ile AKP’nin özel gerekçesi bazen çakışıyor bazen çelişiyor. İşte BRICS konusunda açık ve net ilerlenemeyişin nedeni de bu.
ABD ve AB için Türkiye
İktidar yukarıda özetlediğim gerekçeyle Doğu’yla ilişkisini kör topal götürüyor ancak ana muhalefetin konuyu ele alışı çok daha sorunlu.
AKP ŞİÖ ve BRICS’i en azından ABD ve AB’yle ilişkilerinde konumunu güçlendirecek bir pazarlık konusu görürken, CHP tersine, BRICS ve ŞİÖ’ye göz kırpılmasına bile karşı!
Ancak çok kutuplu dünyanın inşa oluşu, iktidar olursa, ana muhalefetin de bu konuya bakışını mutlaka değiştirecektir.
Çünkü Türkiye’nin Batı kampındaki konumu 75 yıldır ikinci sınıftır:
1) ABD/NATO için Türkiye a) SSCB saldırısına karşı korunacak ülke değil, Avrupa’nın zaman kazanması için SSCB’yi oyalacak bir kuvvetti; b) ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları için SSCB’yi Toroslarda durdurmaya çalışacak bir kuvveti.
2) AB için Türkiye hiçbir zaman olası bir birlik üyesi değildi. AB stratejilerinde Türkiye Avrupa sınırları ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak görülüyor. AB ile imzalanan Gümrük Birliği’nin Türkiye’ye zararı kimi hesaplamalara göre 500 milyar dolar civarında. Brüksel, Ankara’nın Gümrük Birliği’ni güncelleme istediğine de karşı.
Modern bir köprü fırsatı
3) BRICS Küresel Güney ülkelerinin bir çeşit ekonomi kulübü. Küresel Kuzey’in ekonomi kulübü olan G7’nin alternatifi sayabiliriz.
G7, en gelişmiş yedi Batılı kapitalist ülkenin platformudur. Kararları daha çok altı ülke değil, ABD almaktadır elbette. G7’nin kararları, bu ülkelerin dışında Batı kampındaki hemen her ülkeyi bir şekilde bağlamaktadır. Haliyle özellikle son zamanlarda, pek çok ülkeyi sıkıntıya sokmaktadır. Örneğin G7’nin (ABD’nin) Rusya’ya yaptırım kararı, pek çok Avrupa ülkesini ve elbette Türkiye’yi de sıkıntıya soktu.
Türkiye G7 ülkesi değil ama G7’nin kararlarını uygulayarak zarara uğruyor. Oysa BRICS’te hem böyle “tek ülkeye uyma zorunluluğu” gibi bir durum yok hem de nesnel olarak Türkiye’nin yeri Küresel Güney olduğu için de çıkarları da buradadır.
4) BRICS ekonomileri hızla büyüyor, dahası BRICS+ ile genişliyor. Dolayısıyla BRICS dünyanın en önemli ekonomi platformu olacak. Bunu gören 40’tan fazla ülke, şimdiden BRICS’e üye olabilmek için başvurmuş durumda.
5) BRICS’in en önemli avantajlarından biri, Çin’in başlattığı ve neredeyse dünyanın dörtte üçünün katıldığı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir. Türkiye, Asya’yı Avrupa ve Afrika ile bağlayan bu büyük uygarlık projesinde coğrafi konumu nedeniyle kritik önemdedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Asya-Avrupa ve Asya-Afrika arasında “modern bir köprü” olmasının yolu Kuşak ve Yol ile BRICS’ten geçmektedir.
6) Türkiye’nin “Küresel Kuzey” kulüplerindeki ilişkileri ABD’ye bağımlılık doğuruyor ama “Küresel Güney” kulüplerinde böyle bir durum yok; üyeler çıkarlarına göre esnek hareket edebiliyor.
Sonuç
Özetle Türkiye AB üyesi kabul edilmemekte, Batı’nın Doğu önündeki tamponu muamelesi görmektedir. Dolayısıyla AB Türkiye’nin önünde zaten gerçek bir seçenek değildir.
Ama Türkiye’nin çok kutupluluk şartlarında çok taraflı kazanç elde edebilmesi için Küresel Güney platformları gerçek bir seçenektir. Ve mutlaka değerlendirilmelidir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
3 Eylül 2024
CHP’nin “ya AB ya ŞİÖ” yanlışı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/08/2024
Ne oldu da Brüksel beş yıl sonra Türkiye’yi AB Dışişleri Bakanları Gayriresmi toplantısına davet etti?
Yanıtı davet sahibi AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell veriyor. Her ne kadar davet edilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Kıbrıs konusuyla bağ kurulmaksızın müspet yaklaşım sergilenmesi Türkiye ile AB’nin ortak menfaatine hizmet eder” dese de, Borrell açıkça belirtti: “Türkiye Dışişleri Bakanı’nı toplantımıza davet etmemizin tüm sorunlara ancak özellikle Kıbrıs’a bir çözüm aramak için diyalog sürecini yeniden başlatmanın ilk adımı olmasını umalım.”
Kıbrıs, Ukrayna’da Türkiye’ye duyulan ihtiyaç, sığınmacı sorununda Türkiye’nin tamponluğunun sürdürülebilmesi, ABD’nin NATO stratejisinde Türkiye’ye verilen yeni roller… AKP bu durumu iktidarını sürdürebilmek için bir fırsat olarak görüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan o nedenle “Türkiye’nin stratejik hedefi AB üyeliğidir” diyor.
Özel’in kurduğu yanlış denklem
Asıl vahimi ise CHP’nin tutumu. Zira AB’nin bir masal olduğunu, Türkiye’nin AB kapısında Atlantik cephesinin ihtiyaçları için tutulduğunu, ne kapıdan içeri alındığını ne de kapıdan ayrılmasına izin verildiğini, bunca yıldan sonra sıradan yurttaşlar bile görüyor ama CHP liderliği görmüyor!
CHP Genel Başkanı Özgür Özel aynen şöyle söylüyor: “Türkiye, tarihinin dönüm noktasında. Yapılacak ilk seçim bir yönüyle yeniden referandum olacak. Bu sefer referandum, zengin müreffeh Avrupa’nın bir parçası, hukukun üstünlüğünün kalkınma getirdiği bir Türkiye mi? Yoksa Şanghay İşbirliği Örgütünde olduğu gibi güçlü liderlerin, yoksul halkların olduğu bir Türkiye mi?”
CHP bu anlayışla Türkiye’yi AKP’ye mahkum etmeye devam eder ne yazık ki! Dünyanın gerçeklerinden bu kadar kopuk, küresel gelişmelere bu kadar aykırı, tarihsel ilerleyişe bu kadar ters bir denklem, yüzyıllık bir partinin en hafifinden entelektüel birikimine haksızlık!
Hepsi bir yana, Türkiye’yi yönetecek bir liderin en azından gerçeklik zemininde olması gerekmez mi? Türkiye’nin önünde Özel’in işaret ettiği gibi “ya AB ya ŞİÖ” ikilemi mi var? AB Türkiye’yi üye yapmak istiyor da bizim mi haberimiz yok!
Erdoğan’ın şansı!
CHP liderliği bir süredir şu tezi işliyor: “Türkiye, AKP hükümetinin politikaları nedeniyle ABD’yle sorunlar yaşıyor, AB’den uzaklaşıyor, Türkiye’nin eksenini kaydırıyor.”
Erdoğan’ın şansı da bu işte. Ana muhalefeti gerçeklikten kopmuş bir ülkede, her türlü kötü yönetimine rağmen, iktidarda kalabilmeyi sürdürebiliyor.
ABD’nin terör örgütlerini desteklemesi, Akdeniz ve Karadeniz’de Türkiye’nin çıkarlarına karşı konumlanması, AKP’den kaynaklı değil; Washington’un çıkarlarıyla ilgili. Türkiye’nin AB’den uzaklaşması ya da AB’nin Türkiye’yi kapıda tutması AKP’den dolayı değil, AB’nin Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında tampon bölge görmesiyle ilgili.
Türkiye, bugünkü noktaya AKP Doğuculuk yaptığı için değil, Batıcılık yaptığı, ABD’nin projelerini uyguladığı, AB’nin uyum programını yerine getirdiği için geldi.
Batıcılık yarışı
Tersine, bunları saptayarak kurucusunun antiemperyalist ve bağımsızlıkçı çizgisine uygun hareket etmesi gerekirken, CHP sürekli iktidarı “Türkiye’nin Batı’yla arasını bozmakla” suçluyor! Oysa AKP Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Amerikancı, en Avrupacı partisidir.
CHP, AKP’nin Batıyla pazarlık için zaman zaman Doğuyla işbirliğine yönelmesindeki yanlışlığa itiraz edeceğine, Washington ile Brüksel’e “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor ne yazık ki…
Bir kez daha uyaralım: CHP’nin AKP’yle mücadeleyi, dün olduğu gibi bugün de “ben daha Batıcıyım” diyerek sürdürmeye çalışması, eline geçen birinci parti olma fırsatını tepmesi anlamına gelecektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2024
Trump’a ‘uzun savaş’ kurşunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/07/2024
Çağımız ne yazık ki kavramların alt üst edildiği, anlamlarının boşaltıldığı ve olgunun algıyla perdelenmeye çalışıldığı bir çağ. Bunun bir örneği ABD seçiminde yaşanıyor. Biden ile Trump’ın seçim yarışı, demokrasi ile faşizmin mücadelesi diye sunuluyor. Trump’ın adaylığı Amerikan demokrasisine tehdit olarak görülüyor.
Amerikan demokrasisinin ne derece demokrasi olduğu zaten ayrı konu. Ancak Biden’ı demokrat, Trump’ı faşist yapan ne?
Amerikan mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarları için Ukrayna’da son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen Biden demokrat ama Ukrayna’da savaşa karşı olan Trump faşist, öyle mi? Uluslararası hukuku ve kurallı düzeni ayakları altına alarak Rusya’nın 300 milyar dolarına çöken Biden demokrat ama Rusya’ya yaptırıma karşı çıkan Trump faşist, öyle mi? (İkisi de emperyalist ABD’nin başkanıdır nihayetinde!)
Brüksel’den Budapeşte’ye yaptırım
Benzer durum Macaristan Başbakanı Viktor Orban için de geçerli. Orban da ülkesinin AB dönem başkanlığını alır almaz, Avrupa için büyük bir tehdit olan Ukrayna-Rusya savaşını durdurmaya soyundu. 10 günde Ukrayna, Rusya, Çin ve ABD’de barış turu yaptı; Zelenski, Putin, Xi Jinping ve Trump’la barışı konuştu.
Ama Atlantik medyasına göre Avrupa için barış arayan Orban faşist, ABD’nin arkasına vagon gibi dizilerek kıtayı ateşe atan Avrupa liderleri ise demokrat, öyle mi?
Avrupa’nın Atlantikçi liderleri Orban’a kazan kaldırmış durumdalar:
– 63 Avrupa Parlamentosu milletvekili, Macaristan’ın AB’deki oy hakkının elinden alınmasını talep etti.
– AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Orban’ın Avrupa’nın kararlılığını baltaladığını savundu.
– AB Konseyi Başkanı Charles Michel “AB dönem başkanlığının AB adına Rusya ile temas kurma yetkisi yoktur” dedi.
– AB Dış ilişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell “Macaristan Başbakanı’nın hiçbir şekilde AB’yi temsil etmediğini” iddia etti.
– AB Komisyonu, AB üyesi Macaristan’a yaptırım uyguladı.
– AB hükümetleri, Macaristan’daki bakanlık toplantısına bakan yerine devlet memuru gönderdi.
Orban’ın üç önerisi
Oysa Ukrayna’daki savaşın bitmesi Ukrayna’nın da Avrupa’nın da çıkarına. Ama ABD mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarlarına değil!
Washington, bu çıkarların gereği olarak adım adım, zorlaya zorlaya Berlin’i Paris’i, Brüksel’i kendi stratejisine eklemledi ve şimdi bu başkentler Avrupa’nın çıkarını savunan Orban’a karşı ABD’nin çıkarının tetikçiliğini yapıyorlar!
Orban’ın temaslarının ardından Avrupalı liderlere gönderdiği mektup gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor. Washington-Brüksel hattında olgu algıyla ne kadar eğilip bükülmeye çalışılsa da bükülemiyor. İşte barış misyonuna soyunan Orban’ın mektubundaki üç öneri:
1) “NATO adına Avrupa stratejimiz, ABD’nin savaş yanlısı politikasını kopyaladı. Bugüne kadar egemen ve bağımsız bir Avrupa stratejimiz ya da siyasi eylem planımız olmadı. Bu politikanın devamının, gelecek için mantıklı olup olmadığının tartışılmasını öneriyorum.”
2) “Kiev ile üst düzey temasları sürdürürken, Moskova ile doğrudan diplomatik iletişim hatlarının yeniden açılmasını öneriyorum.”
3) “Çin ile bir sonraki barış konferansının detayları üzerine görüşmeler yapılmasını öneriyorum.”
Barış arayışına kurşun
Ve asıl önemlisi de şu: Trump’la görüşmesinden edindiği izlenimi bir mektupla Avrupalı liderlere aktaran Orban açık açık belirtiyor: “Trump, seçim zaferinin hemen ardından, resmen göreve başlamayı bile beklemeden Ukrayna’da barış için arabulucu olarak hareket etmeye hazır.”
İşte Trump’a 13 Temmuz 2024’te sıkılan kurşunun önemli bir nedeni de bu. O kurşun Amerikan egemen sınıfı içindeki 2008 kriziyle birlikte derinleşmeye başlayan çelişmenin, artık uzlaşmazlığa evrildiğinin işaretidir.
Trump seçildiğinde iddia ettiği gibi hızla Ukrayna’ya barış getirebilir mi getiremez mi göreceğiz. Zira uzlaşmaz çelişkiler nedeniyle, namluya yeni mermiler sürülebilir!
Ama mesele şudur: Son tahlilde Türkiye için de, stratejik özerklik ve bağımsızlık arayan Avrupa için de, Ukraynalılar için de, dünya için de asıl önemli olan bu savaşın bir an önce bitmesidir. Üstelik, Trump’ın bu bitişi “asıl hedefimize yani Çin’e yönelelim” diye istiyor olmasına rağmen!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2024
CHP’nin Batıcılık sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/07/2024
AKP, Batı’yla pazarlık için bile olsa Türkiye’nin bir ayağını Doğu’da / Güney’de tutmaya çalışıyor; CHP ise Türkiye’nin bir ayağının orada olmasına tahammül bile edemiyor, iki ayağın da Batı’da olmasını savunuyor.
Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin çok temel sorunu olan bu durum, Özgür Özel CHP’si için de geçerliliğini koruyor. AKP’yi “eksen kayması” ile suçlayan çizgi, kendisini daha da net ifade ediyor artık: Washington ve Brüksel’e doğrudan “Ben AKP’den daha Batıcıyım” mesajı veriyor. Sıkıntı şu ki bu çizgi, birinci parti konumuna yükselerek önüne iktidar olma yolu açılan CHP’nin seçmen tarafından yeniden ikinci parti konumuna düşürülmesi riski taşıyor.
Neo-Abdülhamitçi AKP
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve ardından Rusya’daki BRICS+ toplantısında verdiği mesajlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılması ve sonrasında bu örgüte tam üye olarak katılma istediğini dile getirmesi önemli.
Kuşkusuz yıllardır AKP’nin “neo-Abdülhamitçi” çizgisini eleştiren biri olarak elbette bu mesajların Kürel Güneyci bir tutuma denk düşmediğini, Erdoğan’ın bu mesajları Batı’yla ilişkilerinde bir pazarlık kartı olarak kullanmaya çalıştığını biliyorum.
Zaten asıl üzerinde durmak istediğim de AKP’nin tutumu değil, CHP’nin tutumu. Zira CHP’nin tutumu, ne yazık ki AKP’nin neo-Abdülhamitçiliğinin bile gerisinde!
CHP’nin ŞİÖ karşıtlığı
Önce CHP’nin diplomat kökenli milletvekili Namık Tan’ın tepkisi geldi. Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinden ve “tek Çin, çok kutupluluk” özetli mesajlarından büyük rahatsızlık duyduğu görülen Tan, işi ABD’nin argümanlarıyla Uygurculuk yapmaya kadar vardırdı ne yazık ki…
Ardından pek çok CHP’li, Türkiye’nin BRICS ve ŞİÖ gibi örgütlere katılma çabasının yanlışlığını savunan çıkışlar yaptılar.
İçeriği bakımından en vahimi ise CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sözleri oldu. AKP’yi eleştiren Özel “Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin kağıt üzerinde bırakılmasını kabul edemeyiz” dedi. Sanki AKP farklı bir politika izlese, Türkiye AB kapısından içeri sokulacakmış gibi!
AB ile ŞİÖ’yü karşılaştıran Özel, “Doğu’da halk fakir, Batı’da 10 kat zengin var” dedi ve Avrupa’yı demokrasinin beşiği, emeğin merkezi ilan etti!
Oysa Özgür Özel bunları söylerken Fransa’da bir akademisyen Gazze’yi savunduğu için “terör propagandasından” gözaltına alınıyor, üniversitelerde Filistinlileri katleden İsrail eleştirileri yasaklanıyor, Avrupa başkentleri Rusya’nın malvarlığına çökmekle kalmamış, edebiyatından müziğine 200 yıllık bir Rus kültürüne karşı faşizm uyguluyor ve neoliberal ekonomilerin ağır yükü yine Avrupalı işçilerin sırtına bindiriliyordu.
Asya yükseliyor, Avrupa inişte
Uzun uzun örnekler vermeye gerek yok, zira dış politikayı belirleyen asıl parametre bunlar değildir; şu sorunun yanıtıdır: Türkiye’ye tehditler nereden geliyor?
Yanıtları da ortada: Terörü destekleyen, darbe yapan, yaptırım uygulayan, finans operasyonları düzenleyen, parasını ödeyip satın aldığınız silaha el koyan, size sattığı silahların yedek parçalarını vermeyen, Akdeniz’de, Karadeniz’de ve güneyinizde size karşı konumlanan Batı’dır, Doğu ya da daha çok ifade edildiği şekliyle Küresel Güney değildir.
Diğer yandan AB üyeliğinin bir masal olduğu, Türkiye’nin hiçbir zaman bu birliğe üye yapılmayacağı, Brüksel’in Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında bir tampon olarak gördüğü, bu durumu sürdürebilmek için de Türkiye’yi AB kapısında tuttuğu gerçeği bu kadar çırılçıplak ortadayken, CHP Genel Başkanı’nın hâlâ AB üyeliği hedefini dış politikasının merkezine koyabilmesi, Türkiye’nin kurucu partisi açısından tam bir gaflettir!
10 gündür Çin’de ŞİÖ’nün yeşil kalkınma forumlarını izleyen, ŞİÖ üyesi ülkelerin yöneticilerinin birbirlerine deneyimlerini aktardığı çarpıcı konuşmalarını dinleyen, Asya’yı birleştiren ŞİÖ’nün 26 üyesinin dayanışmasını yakından gören ve ŞİÖ üyesi ülkelerin gazetecileriyle birlikte yuvarlak masa toplantılarına katılan bir gazeteci olarak önemle belirteyim: Yeni bir dünya kuruluyor. Asya yükselişte, Avrupa inişte. Bu gerçeği görmeyen ve hâlâ Batı diyenler, siyaseten intihar ediyordur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2024
Suriyesizler!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/07/2024
Kayseri olayları, başka illere sıçraması ve ardından Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye karşı tepkiler ve Türk bayrağı yakılması…
Şanghay’dan saat farkıyla izlediğim olayların ardından sosyal medyada yorumladım: “Türk bayrağını yakanlar Suriyeli değil Suriyesiz! AKP’nin Suriye’ye karşı desteklediği ve Suriye içinde kendi denetiminde kurduğu nüfuz bölgesinde yaşayan Suriye karşıtı Suriyesizler bunlar. Neden? Çünkü bölgenin zorladığı Ankara-Şam normalleşme çabasından rahatsızlar, Kayseri’deki olayı bahane edip Ankara ile Şam’ı karşıt tutmaya çalışıyorlar. Daha önce de normalleşme gündeme geldiğinde, yine provokasyonlar yapmışlardı.”
İktidar üç kere suçludur
Diğer yandan Erdoğan’ın Kayseri olayları konusunda muhalefeti suçlaması, tam bir hedef saptırmadır. Türkiye’de çıkmış ve AKP’nin bu politikası sürdüğü müddetçe çıkacak tüm olayların “asıl” sorumlusu iktidarın kendisidir.
Çünkü AKP sığınmacı sorunu konusunda üç kere suçludur:
1) İktidar, sınırları açıp Suriye’ye cihatçı gönderirken, Türkiye’ye de sığınmacı doldurduğu için suçludur.
2) İktidar, Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacıları engelleyip, AB’yle fon karşılığında geri kabul anlaşmaları imzalayarak Türkiye’yi Avrupa önünde tampon ülke, göçmen ve sığınmacı deposu yaptığı için suçludur.
Tampon Ülke kitabımda (Kırmızı Kedi, 2021) anlaşmaları ayrıntılı yazdım. O anlaşmaları nasıl savunduklarını da… Başbakan Binali Yıldırım 2016’da “Türkiye olmasa mülteciler Avrupa’yı istila edecek” diyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan da 2019’da “Avrupa’nın huzurunu 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlıyordu. Yani iktidar Avrupa’nın huzuru kaçmasın diye Türkiye’nin huzurunun kaçmasını, Avrupa istila edilmesin diye Türkiye’nin istila edilmesini sağlamış oldu!
3) İktidar, Şam’la normalleşme fırsatlarını sürekli elinin tersiyle iterek, sığınmacıların dönüşünü fiilen engellediği için suçludur.
Emperyalist göç stratejisi
Unutulmasın: Göç ve sığınmacı sorunu başından beri sıradan bir “mazlumlara kapı açma” olayı değildi, üst boyutu “emperyalist göç stratejisi”, alt boyutu Erdoğan’ın çifte hedefiydi: Sığınmacıları hem Türkiye’deki ümmetçilik projesinde kullanacaklar hem de ÖSO (Özgür Suriye Ordusunun ismini sonra Suriye Milli Ordusu SMO yaptılar) üzerinden Suriye topraklarında “nüfuz bölgesi” kuracaklardı.
Yani Türkiye’nin sığınmacı sorununun kaynağı, ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, o politikalarla işbirliği yapan AKP iktidardır.
Bu tablo bizi sorunun hangi perspektifle ele alınması gerektiğine götürür:
Tepki sorunun kaynağına gösterilmeli
Tepkiyi sorunun kaynağı olan ABD, AB ve AKP yerine sığınmacılara göstermek, büyük hatadır ve daha önemlisi olası sonuçlarıyla değerlendirilirse kendi kendimize tuzağa düşmektir. Tepki sorunun sonucuna değil, sorunun kaynağına gösterilmelidir.
Sığınmacı sorunu konusunda gösterilebilecek en iyi tepki, Ankara-Şam normalleşmesini savunmak ve iktidara Şam’la görüşmesi için baskı yapmaktır. (Üstelik önceki yazımda da belirttiğim gibi bu kez normalleşme konusunda bölgesel gelişmelerin dayatması da var.) Çünkü normalleşme hayata geçtiği takdirde:
1) Şam yönetimi tüm topraklarında egemen olacak, ABD sponsorlu PYD devleti olasılığı ortadan kalkacaktır.
2) Dünyanın dört bir yanından Suriye’ye Esad’ı devirmeye gönderilmiş/gelmiş cihatçı örgütler tasfiye edilecektir.
3) Ankara kurduğu, beslediği ÖSO’yu dağıtmak zorunda kalacaktır.
4) Suriyelilerin vatanlarına geri dönüşü başlayacaktır.
Muhalefet iktidarla normalleşme, yumuşama arayışı hatasını terkedip, Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesi için iktidara karşı sertleşmeli, ağır siyasi baskı uygulamalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Temmuz 2024
AKP’de iki çizgi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/06/2024
Aytunç Erkin son yazısında önemli bir siyasi yorum aktardı: “AKP içinde iki çizgi var. İlkini Mehmet Şimşek temsil ediyor. Batıcı, neoliberal politikaların uygulanması. Diğeriyse Hakan Fidan; daha dengeci, Avrasya’yı yok saymayan ve Çin-Rusya eksenini anlamaya çalışan bir çizgi.” (Sözcü, 26.6.2024)
Evet, AKP’de iki çizgi var ve bu iki çizgi son dönemde sık sık karşıya geliyor, hatta bu karşı karşıya gelişler gittikçe sertleşiyor.
Chatham House’dan verilen mesaj
Anımsayacaksınız: AKP medyası, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretini ve orada verdiği çok önemli mesajları görmezden gelmişti. Hatta AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak, görmezlikten geldiği gibi, Hakan Fidan’ın mesajlarının tersine Çin’i manşetten hedef alan yayınlar yapmıştı.
Bu köşede “Fidan’a Şafak operasyonu” başlığıyla konuyu ele almıştım. Fidan Çin’de “tek Çin, çok kutupluluk, yeni düzen, küresel faciaya karşı güçlü Çin, BRICS” mesajları veriyor ama Yeni Şafak manşetten “Çin’in sessiz istilası” başlığını atıyordu (Cumhuriyet, 8.6.2024). AKP’nin ideolojik amiral gemisi, Fidan’ın anlattığı Çin’i değil, ABD’nin Çin hakkında yaptığı değerlendirmeleri haber yapıyordu. Tam 6 gün sürdürdüler o yayını.
Bitmedi. CGTN Türk’te yorumladım: Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısından yanıt verdi Fidan’a. BRICS’i küçümsedi, “üç asırdır yönümüz Batı” dedi. Ve sanki AB üyesiymişiz gibi de “AB’yle ayrışmayı göze alamayız” mesajı verdi, içeriye, Brüksel’e, Washington’a… (CGTN Türk, 25.6.2024).
Fidan’ın 2.5 ülke listesinde İran yok
Bitmedi. Yeni Şafak bir süredir Türkiye’nin Astana ortağı İran’ı hedef alıyor. Son olarak 22 Haziran’da manşetten suçladılar: “Türkiye Süleymaniye’de PKK’ya silah sevkiyatına göz yummayacak: Vur emri.”
Manşetin spotu da şöyleydi: “ABD ve İran’ın terör örgütü PKK’ya dron ve füze sevkiyatı, sabırları taşırdı. Türkiye, bundan böyle terör örgütüne sevkiyata sessiz kalmayacak. Tespit edilirse yeni sevkiyat anında vurulacak.”
Evet, Yeni Şafak bir süredir ısrarla İran’ın PKK’yi silahlandırdığını haber yapıyor. Peki bu konuda eski MİT Başkanı, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? ”PKK/YPG konusunda problemli olduğumuz 2.5 ülke var” diyor ve isimlerini sıralıyor: “ABD, İngiltere ve biraz da Fransa.” (Habertürk, 24.6.2024). Fidan’ın “müttefik” isimleri sıraladığı listede, Yeni Şafak’ın suçladığı İran yok!
Aydınlık’ın manşeti
Sadece şu örnekler bile AKP’de iki çizginin olduğunu, bir tarafta Hakan Fidan’ın temsil ettiği çizginin, diğer tarafta da Mehmet Şimşek ile Yeni Şafak’ın iki ayrı kol üzerinden paralel sürdürdüğü çizginin olduğu görülüyor.
Hatta Aydınlık’ın yayınlarına bakılırsa, AKP içinde birbiriyle çatışan başka çizgiler de var. Örneğin Aydınlık’ın “AK Parti içinde milli devlet rüzgarı” manşetine göre, Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan gibi isimler, “AK Parti’yi MHP’den koparma planına” dikkat çekiyorlar (Aydınlık, 26.6.2024).
Normalleşme ile zaman kazanma
Bir kitle partisinde, hele de 22 yıldır iktidar olan bir kitle partisinde iki hatta daha fazla çizginin olmaması anormal olurdu. AKP kurulduğunda da, iktidar yılları boyunca da hep birbiriyle çatışan çizgilere sahip oldu.
Erdoğan, iyi bir taktisyen olarak bu çizgileri kullanma becerisini gösterebildi; hatta rekabet halindeki çizgileri, iç ve dış pazarlıklarda kullandı, iktidarının üzerinde durabildiği sütunlar haline getirdi.
Elbette AKP’nin yükseliş dönemiydi ve çizgilerin kontrolü büyük problem değildi. Ama AKP artık gerileme döneminde, birinci değil ikinci parti. Böyle zamanlarda iki çizgiyi kontrol edebilmek çok güçtür.
İşte Erdoğan’ın “siyasette normalleşme çabamız, aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır” (AA, 26.6.2024) demesi biraz da bundandır; AKP Genel Başkanı, normalleşmeyle CHP’yi yumuşatarak zaman kazanıyor, konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2024
Türkiye’yi AB kapısından kurtarmanın anahtarı olarak BRICS
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/06/2024
Kemalist kesimlerin bir bölümündeki en büyük zihin bulanıklığıdır: Atatürk’ün “Batıcılığı” miras bıraktığını savunurlar. Oysa Atatürk’ün bıraktığı “siyasi miras” Batıcılık değil, muasır medeniyettir, çağdaş uygarlıktır.
Çünkü Atatürk tarihi iyi biliyordu, uygarlığın el değiştirdiğini biliyordu. İnsanlık zamanla çoğalan vagonlar gibiydi ve lokomotifi kullananlar sürekli değişiyordu. Lokomotifi uygarlığa öncülük edenler kullanıyordu. Son 400 yüzyıldır da sanayi devrimi, kapitalizm, modernite ve aydınlanma ile uygarlığa Batı liderlik ediyordu.
Tek dişi kalmış canavar
Ancak Batı, devrimci barutunu tüketmekte, ilerici özelliklerini yitirmekte, gericileşmekteydi. Kuşkusuz bunu Atatürk de görüyordu. Çünkü Batı’nın emperyalizm aşamasında olduğunu biliyor, o nedenle dünyayı ezen milletler – ezilen milletler diye sınıflandırıyor ve hepsinden önemlisi de bizzat emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veriyordu.
Özetle, emperyalizmi “tek dişi kalmış canavar” olarak betimleyenler için Batı tek ve hep dönülecek yön değildi ve olamazdı. Elbette gericileşmekte olsa da Batı’nın aydınlanma kazanımları, teknolojik üstünlüğü, kültürü, sanatı, hukuku vb. hâlâ insanlığın önünde 20. yüzyılın başında bir modeldi ve Atatürk de onları aldı. Ama biliyordu ki dünya değişiyordu, Asya’nın uyanmakta olduğunu da bir öncü olarak görüyordu. “Asyai bir milletiz” demesi de ondandır, Batı yerine “çağdaş uygarlık” neredeyse orayı hedef göstermesi de ondandır.
Türk siyasetinin iki paradoksu
Türk siyasetinin önemli paradokslarından biridir: Siyasal İslamcılık Batı’ya dayanarak ve Atlantikçiliğe bağlanarak Kemalist devletle hesaplaştı; Kemalistlerin bir bölümü ise siyasal İslamcılığın panzehirinin Batıcılık olduğunu savunarak politika yapıyor.
Yine Türk siyasetinin önemli paradokslarından biridir: Tehdidin kaynağının Atlantik olduğunu saptarlar ama Türkiye’nin Batı kampında kalarak kendini savunabileceğini düşünürler.
Gazetelerde “tamam Batı bizi hedef alıyor ama yine de yerimiz Betı’dır” diye yazan Kemalist aydınları, akademisyenleri, emekli generalleri gördükçe Doğan Avcıoğlu’nu, İlhan Selçuk’u, Attila İlhan’ı özlemle anıyorum…
Bloklaşmaya karşı çok kutupluluk
Bu konuya şundan girdik: Çok kutupluluk gelişiyor, Batı bloklaşmacılığı sürdürmeye çalışsa da ABD ve Avrupa dışındaki dünya ülkeleri bloklaşmaya karşı çok kutupluluğu savunuyor, bir bölümü çok taraflılık uygulayarak manevra alanını genişletmeye çalışıyor.
Türkiye mi? Aslında çok taraflılık uygulama potansiyeline en sahip ülke ama neo-Abdülhamitçi çizgiyle uygulanamıyor ve tersine çok taraftan kazanç yerine çok tarafa taviz veriyor.
Yine de hiç kimsenin gidişatın tersine yol alabilmesi mümkün değil. Döne döne. hayat Ankara’nın önüne Asya’yı, BRICS’i, ŞİÖ’yü getiriyor, dayatıyor.
İşte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti sırasında verdiği mesajlar da o dayatma nedeniyleydi. Cumhuriyet gazetesinde o mesajları ayrıntılı değerlendirdim. Ancak dayatmayla da olsa, Türkiye’deki Atlantikçi takım o mesajlardan rahatsız oldu, Türkiye’nin BRICS’e katılma arayışından derin endişe duydu.
Şimşek’in Fidan’a yanıtı
Örneğin Türkiye’nin üç pasaportlu Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Londra’daki Chatham House toplantısında Fidan’ın Çin’le iyi ilişkiler ve BRICS mesajlarına karşı şunları söyledi:
“Tarihsel olarak Batı’ya doğru bir yönelimimiz var. Avrupa Konseyi üyesiyiz, NATO üyesiyiz, açıkça AB üyeliğine adayız. Dolayısıyla Türkiye’nin Batı’ya doğru yürüyüşü yeni bir şey değil, aslında üç asırlık bir geçmişi var. Avrupalı dostlarımız ve komşularımızla yaptığımız savaşlarda bile, Batı’ya yönelim temel motivasyondu. Şunu söylemeye çalışıyorum; Batı’da Türkiye’nin çıkarlarına daha iyi hizmet eden kural tabanlı bir sistem görüyoruz. Ancak BRICS veya G20, bunların hepsi diyalog platformu. Yani Avrupa Birliği (AB) gibi değil. Bu aşamada söyleyebileceğim tek şey, AB ile olan ilişkimizi takdir ettiğimizdir. AB’yle ayrışmayı göze alamayız.”
Atlantikçilerin BRICS endişesi
Bu sözleri duyan da Türkiye’nin AB üyesi olduğunu ve bu nedenle Şimşek’in AB’den ayrılarak BRICS’e yönelmeye itiraz ettiğini sanır!
Baştan aşağı aldatmaca bu sözler. Türkiye AB üyesi değil, olmayacak, olamayacak. Türkiye’yi 1999’da Asya’ya yönelmesin, Atlantik kampında kalsın diye AB kapısına bağladılar ve AKP sayesinde de orada tutmayı sürdürüyorlar. AB Türkiye’yi sınırlarının önündeki bir “tampon ülke” olarak görüyor ve göç anlaşması gibi anlaşmalarla da bunu hayata geçiriyor.
Türkiye’ye tehditler ABD ve AB’den geliyor: Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerini destekliyorlar, darbelere sponsorluk yapıyorlar, Akdeniz’den Karadeniz’e Türkiye’nin çıkarlarına aykırı adımlar atıyorlar, Türkiye’ye yaptırım uyguluyorlar vb.
Dünyanın ekonomik merkezi çoktandır Batı’dan Doğu’ya kaymış durumda, buna paralel olarak siyasetin merkezi de değişecek, değişiyor. Küresel Güney uluslararası meselelere ağırlığını koymaya başladı.
ABD bu gidişatı Soğuk Savaş’tan kalma bloklaşma anlayışıyla durdurmaya çalışıyor ama nafile. Çok kutupluluk bloklaşmayı dışlıyor. Türkiye bu süreçte kaçınılmaz olarak Küresel Güney’in aktif üyelerinden biri olacaktır. Atlantikçiler bu nedenle BRICS endişesi yaşamaktadır. Çünkü BRICS Türkiye’yi AB kapısından kurtarmanın anahtarıdır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
25 Haziran 2024
Avrupa Parlamentosunda Amerikancılık kaybetti
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 11/06/2024
Avrupa Parlamentosu (AP) seçim sonuçları, genişçe bir genelleme ile “aşırı sağın zaferi” olarak yorumlanıyor. Elbette oylarını artıran partileri “aşırı sağ” diye nitelemek doğrudur.
Ancak neden-sonuç ilişkisi kurmadan ve “aşırı sağın” neden yükseldiğini analiz etmeden konuyu “faşizm geliyor” darlığıyla yorumlamak da yanlıştır. Çünkü “aşırı sağın” kazanması kadar, hangi ekonomi-politik çizginin kaybettiği de önemlidir.
AP’de 2019 – 2024 değişimi
Cumhuriyet gazetesinin bugün birinci sayfasından verdiği Avrupa Parlamentosu 2019 (705 sandalye) – 2024 (720 sandalye) seçim kıyaslaması grafiğine göre değişim şöyle:
Sol grup 1 sandalye kaybetmiş (37-36).
Sosyalistler ve Demokratlar 4 sandalye kaybetmiş (139-135).
Yeşiller 18 sandalye kaybetmiş (71-53).
Liberaller ve Merkez 23 sandalye kaybetmiş (102-79).
Hristiyan Demokratlar 10 sandalye kazanmış (176-186).
Aşırı sağcı denilen Muhafazakarlar ve Reformistler 4 sandalye kazanmış (69-73).
Aşırı sağcı denilen Kimlik ve Demokrasi grubu 9 sandalye kazanmış (49-58).
Bir gruba dahil olmayanlar ise 38 sandalye artırmış (62-100).
Görüldüğü üzere asıl kaybedenler Avrupa’yı yöneten Liberal, Merkez, Yeşil ve kısmen Sosyal Demokratlardır.
Ukrayna, ekonomi ve göç kaybettirdi
Peki liberal, merkez, yeşil ve kısmen sosyal demokrat yönetenler neden kaybetti? Hepsi birbirine bağlı üç temel neden olduğu anlaşılıyor:
1) ABD’nin Ukrayna savaşına destek verdiler.
2) Yönettikleri ülkelerin ekonomileri sıkıntıda.
3) Göç sorunu.
Oylarını artıran partilerin ise neredeyse tamamı ABD’nin stratejisine eklemlenerek Ukrayna’ya destek vermeye itiraz ediyorlar. Ukrayna’nın askeri ve ekonomik olarak desteklenmesine karşı çıkıyorlar.
Oylarını artıran partilerin bir bölümü Rusya’ya yaptırımları onaylamıyorlar, çünkü bunun ekonomiye faturası olduğunu belirtiyorlar.
Oylarını artıran partilerin neredeyse tamamı mevcut göç politikasına karşı çıkıyor, bunun ekonomiden demografik değişime bir çok sorun doğurduğunu savunuyolar.
Görüldüğü üzere üç konu da birbirine bağlı. ABD stratejisine eklemlenerek Ukrayna’ya destek vermek Avrupa ekonomilerini vurdu, Polonya başta bazı ülkeler Ukraynalı göçmenlerden rahatsız.
Asya, Ortadoğu ve Afrika kaynaklı göçler de son tahlilde emperyalist ABD’nin işgalciliğinin sonucudur. ABD’nin ve ona eklemlenen Avrupa’nın Afganistan, Irak, Suriye, Libya ve Afrika’daki işgal ve müdahaleleri küresel göç krizinin asıl nedenidir. Bu nedene itiraz etmeden ve bu nedeni değiştirecek politikalar savunmadan salt yabancı düşmanlığı yapmak elbette aşırı sağcılıktır, ırkçılıktır, neofaşizmdir. Göç sorunu üzerinden oylarını artıran partilerin bir kısmı o nedene itiraz ediyor, bir kısmı ek olarak o nedeni değiştirecek politikalar savunuyor ama önemli bir kısmı da ne yazık ki sadece yabancı düşmanlığı, renk düşmanlığı, din düşmanlığı yapıyor.
Çare: Stratejik özerklik
Avrupa’yı ABD’nin stratejisine eklemleyerek Ukrayna cephesinde kan kaybettirenler liberal, merkez, yeşil ve kısmen sosyal demokrat iktidarlardır. Bu emperyalist tutumları nedeniyle bu partiler de fiilen aşırı sağcıdır!
Ve daha önemlisi, bu iktidar partilerin ekonomi-politikaları nedeniyle Avrupa’da ırkçılık, yabancı düşmanlığı yükselmektedir: Müziğinden edebiyatına kaba bir Rus karşıtlığı bu iktidarların yönetiminde oldu. Avrupa’ya girmeye çalışan göçmenler bu iktidarların yönetiminde baskı görüyor ve kovuluyor. Türkiye başta kimi sınır ülkelerle fon karşılığı anlaşma yaparak “tampon” oluşturanlar da bu iktidarlardır. Uluslararası hukuku ayaklar altına alarak Rus varlıklarına el koymayı tartışanlar da bu iktidarlardır. ABD’nin savaş aygıtı NATO içinde Rusya’dan Çin’e küresel bir savaş stratejisine soyunan da bu iktidarlardır. Rusya’dan ucuz enerjiyi kesip ABD’den pahalı enerji alarak ve Ukrayna’yı fonlayarak ekonomiyi bozan ve bunun faturasını şirketlere değil halka kesen de bu iktidarlardır.
Kısacası Avrupa’yı yönetenler, ABD’ye verdikleri savaş desteği ve bunun ekonomi ile göçe faturası nedeniyle oy kaybettiler. “Aşırı sağ yükseliyor” korkusu üzerinden pozisyonlarını korumaya çalışarak değil, ABD stratejisinden koparak tabloyu düzeltebilirler. Çare, stratejik özerkliktir, Avrupa güvenlik mimarisinin inşası konusundan ABD’yi çıkartmaktır, ABD’den bağımsız Çin ve Rusya’yla ilişki yürütmektir.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
11 Haziran 2024