Posts Tagged Erdoğan
AKP – PKK ARASINA CEMAAT Mİ GİRDİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/06/2012
Başbakan Erdoğan’ın “PKK silah bırakırsa, operasyonları durdururuz” demesinin ardından, son 10 güne damga vuran şu gelişmeler yaşandı: CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, içinde Öcalan’ın akil adamlar önerisinin de yer aldığı “çözüm” paketini Başbakan Erdoğan’a sundu. Leyla Zana, “Ben Erdoğan’ın bu işi çözeceğine inanıyorum” dedi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “PKK silah bırakırsa, Öcalan’ın ev hapsi gündeme gelebilir” müjdesi verdi. Erdoğan, Fethullah Gülen’i “gel de gör” dercesine yurda çağırdı. Gülen, “Türkiye emin ve güvenilir değil” diyerek, dönmeyeceğini söyledi.
Son olarak da Kürt Açılımı sürecinin “akil adamlarından” eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, uluslararası bir uyarıda bulundu: “Erdoğan, Kürt sorununu çözemezse Türkiye parçalanır. Ama ülkeden önce parçalanacak olan kendi partisi olacaktır!”
Bu açıklamaların toplamı her şeyden önce şu gerçeği ortaya koyuyor. Mesele, Türkiye’nin değil ABD’nin ihtiyaçları düzleminde ele alınıyor ve yürütülüyor! Taraflar arasındaki ittifakların da, sürtüşmelerin de kaynağı ve nedeni, ABD’nin ihtiyaçlarıdır!
OSLO’YU KİM HANÇERLEDİ?
Radikal yazarı Avni Özgürel’in PKK’nin 2. adamı Murat Karayılan’la yaptığı ancak gazetesinin yayınlamadığı röportaj bu nedenle önem kazandı. Karayılan, 2012 bitmeden meselenin çözülmesi gerektiğini vurguladığı röportajın satır aralarında dikkat çeken suçlamalar ve tespitler yapıyor.
Karayılan açıkça cemaati suçluyor ve AKP ile PKK’nin arasına cemaatin girdiğini belirtiyor: “Bir güç aramıza girdi. Aslında sivil toplum kuruluşudur. Orayı çok açmayayım. Açsam herhalde bazı çevreler rahatsız olabilir. Yani Oslo’dan bahsediyorum.”
Karayılan, Oslo sürecinin 1 değil 3 yıl olduğunu ve karşılıklı saygı temelinde sürdürüldüğünü de özellikle belirtiyor; sürecin “Başbakan Erdoğan’ın kararıyla Milli Güvenlik Kurulu çerçevesinde yapılmış müzakereye dayandığını” vurguluyor.
Karayılan “sürecin başlamasıyla birlikte KCK davasının ortaya atılmış olması ise tam bir hançerlemeydi” diyor.
OSLO KASETLERİNİ KİM ÇALDI?
Oslo kayıtlarının ortaya çıkması, Hakan Fidan’ın “Başbakan’ın özel temsilcisi” sıfatıyla masada bulunduğunu PKK’lilere belirtmesi, dahası Erdoğan ile Öcalan’ın yüzde 95 anlaştıklarını müjdelemesi, haliyle en çok Erdoğan’ı zor durumda bırakmıştı.
O dönemde kasetin PKK tarafından sızdırıldığı da iddia edilmişti. Karayılan kendilerinin sızdırmadığını bir kez daha belirtiyor: “Biz o kuruma (MİT) gerekli bilgileri verdik. Yani bundan kesinkes emin olabilirsiniz ki, burada sızma söz konusu değildir, bizim tarafımızdan ifşa edilmemiştir.”
Hatta Karayılan, MİT’e “gelin soruşturun” da demiş: “İsterseniz gelin soruşturun… Onlar da dediler ki, ‘biz sizin bu sarf ettiğiniz, belirttiğiniz şeyleri, biz samimi gördük’ dediler.” Nitekim Karayılan, Oslo süreci başlarken uyarıldıklarını, bu nedenle süreci sadece 11 kişinin bildiğini belirtiyor.
CIA – CEMAAT OPERASYONU MU?
Peki, o zaman konuşmalar nasıl sızdı? Karayılan, PKK – MİT istişaresinden sonra ortaya çıkan sonucu şöyle özetliyor: “Ama nihayetinde anlaşıldı ki, aslında devletin kendi içinde farklı eğilimdeki grupların işidir. Yani aslında MİT’ten bir biçimde çalınmıştır.”
Karayılan bu operasyonu anlatırken dikkat çekici ayrıntılardan bahsediyor: “O noktada uluslararası bir organizasyon işe karışmış olabilir mi onu bilemem. Benim tahminimi sorsanız bence oradan bir şekilde alındı. Özellikle polisin bizi işaret etmesi… Bu bizdeki kanaati kesinleştirdi ki o zaman bunlar ya MİT’ten almış ya da uluslararası bir kurumdan almış, dedik.”
STRATEJİK PİYONLUĞUN SONUÇLARI
AKP ve PKK’nin CIA koordinatörlüğünde (ABD – İngiltere) müzakere etmesi, CIA’nın kaseti cemaat üzerinden sızdırması, PKK’nin MİT’e “gel bizi soruştur” demesi, PKK ile MİT’in “samimi ilişkileri”, AKP’nin cemaati “devlet içinde devlet” diye nitelemesi…
Tüm bu pespayelik, tarafların ABD’nin stratejik piyonluğunu kabul etmesindendir! Ve ABD de, piyonlarını kimi zaman masaya oturtarak, kimi zaman tokuşturarak, bazen havuç bazen sopa olarak kullanarak, hedefine ilerliyor!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Haziran 2012
HANGİ DEVLET?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/06/2012
E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un Silivri Cezaevi’ni ziyaret eden Meclis Cezaevleri Alt Komisyonu üyelerine söyledikleri, tarihi bir gerçeğe işaret etmektedir.
Başbuğ devletin bittiğini saptıyor: “Genelkurmay Başkanlığı yaptım. Haftada bir Başbakan’la görüşmeler yapıyorduk. Cumhurbaşkanı’yla görüşüyorduk. Devleti beraber yönettik. Nasıl oluyor da devleti yönetirken yasa dışı örgüt kurmuşum, bundan devletin haberi olmaz mı? Ben gündüz Genelkurmay Başkanlığı yapıp gece silahlı terör örgütünü mü yönettim? Bu suçlama doğruysa da bu devleti kapatın gitsin!”
Bu sözlerin sahibi daha iki yıl önce devletin 4 numarasıydı!
Ya devletin 2 numarasının geçen hafta söylediklerine ne demeli? Başbakan Erdoğan, ATV’de, Özel Yetkili Mahkemeleri “devlet içinde devlet” olarak niteledi!
Oysa Ergenekon operasyonuyla tutuklananlar, ilk günden beri “devlet içinde devlet” oluşumuna dikkat çekiyorlardı!
Peki, hangi devlet?
DEVLET İÇİNDEKİ DEVLET GLADYO’DUR
Erdoğan’ın bugün “şikâyet ettiği” ve “devlet içindeki devlet” dediği oluşum, gladyo’dur, SüperNATO’dur!
Bu açıklama, aslında her şeyden önce Ergenekon operasyonuna dair başından beri saptadığımız şu gerçeği kanıtlamaktadır: Ergenekon soruşturmasının sahibi ABD’dir; AKP ise operasyonun aracıdır!
Erdoğan’ın “devlet içindeki devlet”ten bugün rahatsız olması, başka bir gerçekliktir. Erdoğan bugün rahatsızdır çünkü “devlet içindeki devlet” kendisine rağmen bazı operasyonlar yapmıştır; özel temsilcisine dokunmak isteyenler, doğal olarak kendisine dokunmak istemiştir; kasetli siyaset yapanların ellerinde kuvvetle muhtemel başka kasetler de vardır…
Ancak Erdoğan’ın “devlet içindeki devlet”ten şikâyeti stratejik değildir!
GLADYO YASALSA, TSK YASADIŞIDIR!
Em. Org. İlker Başbuğ’un “kapatın gitsin” dediği devlet ise 1914-1923 sürecinde savaşla ve devrimle kurulan, ancak 1946’dan başlayarak “Küçük Amerika” yapılmaya çalışılan devlettir. Bağbuğ haklıdır, Cumhuriyet devrimiyle kurulan devlet, artık bitmiştir!
Em. Org. İlker Başbuğ’un “nasıl oluyor da devleti yönetirken yasa dışı örgüt kurmuşum” demesi derslerle doludur. Zira Ergenekon operasyonlarının bütününden de anlaşılmaktadır ki, artık Türk Ordusu yasadışı bir örgüttür. Ve “devlet içindeki devlet” yasallaşırken, devlet ve onun silahlı örgütü, haliyle yasadışına düşmektedir.
Bugün “yeni anayasa” yapılmaya çalışılması da, bu yeni devlete yasallık kazandırmak içindir.
YENİDEN KURULACAK CUMHURİYET
Süreç genel hatlarıyla geçen yüzyılın başındaki gibidir. Ya Vahdettinler, Damat Feritler yasaldır, ya da Mustafa Kemal ve arkadaşları… Ya İstanbul yasaldır, ya da Ankara…
Bu nedenle artık İlker Başbuğ’un şu gerçeği saptadığını düşünüyoruz: Ya Erdoğan ve Gül ikilisi yasaldır, ya da kendisi…
Bu basit ama ağır gerçek, Doğu Perinçek’in şu tarihi saptamasını hayata geçirmeyi zorunlu kılmaktadır: “Artık korunacak değil, yeniden kurulacak bir Cumhuriyet söz konusu.”
Ve Mustafa Kemal, Cumhuriyet’in ancak devrimle kurulacağını ders bırakmıştır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Haziran 2012
PKK SİLAH BIRAKIR MI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 12/06/2012
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay‘ın, AKP’nin yeniden PKK’yle müzakere ettiğini ilk elden doğrulayan açıklaması, “Obama – Erdoğan dostluğu” rüzgarlarının neden estirildiğini de açıklıyor…
Gelin önce Açılım Koordinatörü de olan Beşir Atalay‘ın açıklamalarını anımsayalım: “Haziran ayı bir yandan ombudsmanlık, bir yandan insan hakları kurumu kurulması, yargı alanındaki 3. ve 4. paketlerin hepsi bu konularla ilgili. Anadille ilgili çalışmalarımızı Başbakan açıklayacak. Kuzey Irak’ta silahların teslimi için görüşmeler yapılıyor.”
Atalay‘ın bu müjdesi(!) Ankara’da heyecan yarattı; “PKK’nin silah bırakmaya hazırlandığı” bilgisi Irak ve Suriye merkezli Ortadoğu politikalarının merkezine oturdu. Talabani‘nin de çift taraflı ateşkes sağlanması için devrede olduğu iddia edildi.
ERDOĞAN’IN DEĞİL, OBAMA’NIN ÇIKARI
Peki PKK silah bırakır mı?
Sorumuza yanıtı, bir haftadır estirilen “Obama – Erdoğan dostluğu” rüzgarı üzerinden arayalım…
Önce Davos’taki “van münit” dramasının ünlü moderatörü David Ignatius yazdı… Washington Post‘taki “Obama’nın Türkiye’deki dostu” başlıklı makalede, Obama‘nın Erdoğan‘ı en yakın dostu gördüğü ilan edildi. Öyle ki Ignatius şu iddiayı bile dillendirdi: “Dünyada hiçbir liderin Obama’nın yeniden seçilmesinde Türkiye’nin başbakanı kadar çıkarı yok!”
Cengiz Çandar daha da ileri giderek, Türkiye – ABD ilişkisinin, çeşitli sorunlara rağmen Erdoğan – Obama dostluğu nedeniyle zirve yaptığını yazdı.
Ömer Taşpınar bu sağlam dostluk üzerinde yükselen Türkiye – ABD ilişkisini değerlendirmiş ve bu “altın döneme” rağmen Türkiye’de “anti-Amerikanizm”in sürmesini eleştirmiş!
DOSTLUK DEĞİL, ÖZEL İLİŞKİ
İki ülke ilişkisinin, iki ülke liderinin olağanüstü dostluğu nedeniyle geliştiğini varsaymak, kuşkusuz uluslararası ilişkiler ve siyaset biliminde yer almayan, dolayısıyla bilimsel bir değeri olmayan, bizim Amerikancılara özgü bir bakıştır… 20 yıl önce de “Bush – Özal dostluğu” derlerdi…
“Ülkelerin dostları olmaz, çıkarları olur” şeklindeki en basit gerçeği de bir kenara bırakarak söyleyelim: Ortada bir dostluk yoktur, özel türden bir ilişki vardır!
Bu öyle bir ilişkidir ki, bir ülke çıkarını, diğerinin çıkarı nedeniyle yok bile saymaktadır!
Ayrıca o ilişki, Erdoğan ile Obama arasında değil, Erdoğan ile ABD arasındadır! Dün Bush dosttu, bugün Obama…
RADARA BAĞLI DOSTLUK?!
Hadi geçtik son 9 yılı… Şu son bir yılda bile acaba Kürecik radarına evet denilmeseydi, acaba Suriye’de Atlantik taşeronluğuna soyunulmasaydı bir dostluktan, bir altın dönemden bahsedilebilecek miydi?
Elbette hayır!
Bugün Türkiye ile ABD arasında bir altın dönemden bahsediliyorsa, bu iki ülke çıkarlarının örtüşmesi nedeniyle değil, fakat AKP hükümeti ile ABD çıkarlarının örtüşmesi nedeniyledir. O çıkar da AKP’nin hükümet olabilmeyi sürdürmesidir!
PKK’NİN DEĞERİ SİLAHTADIR!
Türkiye ile ABD’nin neredeyse hiçbir konuda çıkarı örtüşmemektedir. Bugün “istihbarat paylaşımı” adı altında parlatılan “PKK’ye karşı ortak mücadele” diye pazarlanan meselede bile ABD’nin tek taraflı çıkarları söz konusudur!
Irak’ın kuzeyinden ve Suriye konusundan bağımsız bir PKK meselesi yoktur artık! Irak’ın kuzeyindeki yapının Türkiye tarafından himaye edilmesinde, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılmasında ve Türkiye’nin güneydoğusundan kuzeye büyütülmesinde, PKK tam merkezdedir!
Ve bu nedenle de ABD’nin stratejik piyonudur!
Ve bu piyon, yani PKK, Ortadoğu satranç tahtasındaki varlığını ve değerini silaha borçludur!
PKK bu nedenle silah bırakmaz, bırakamaz! BDP’nin açıkça ABD’den rol talep ettiği şu koşullarda, değil PKK’nin silahsızlandırılması, tersine daha da silahlandırılması gündemdedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Haziran 2012
OSLO’DAN ANKARA MUTABAKATINA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/06/2012
Erdoğan ile Öcalan arasındaki Oslo mutabakatı, Kılıçdaroğlu’yla üçlü mutabakata dönüştürülmüştü. Şimdi sırada mutabakatı Bahçeli ile büyütmek var! Bakın Oslo mutabakatı 5 adımda nasıl genişletildi?
ERDOĞAN – ÖCALAN MUTABAKATI
1.) AKP ile PKK arasında yapılan müzakereler, “koordinatör ülke” gözetimindeki 5. Oslo görüşmesinde mutabakatla sonuçlanmıştı. Masada bizzat Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla bulunduğunu belirten MİT Müsteşarı Hakan Fidan, PKK yöneticilerine Öcalan ile Erdoğan’ın “yüzde 95 anlaştığını” müjdeliyordu. (AKP’nin ve geçmiş hükümetlerin PKK ile müzakereleri için lütfen Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Hükümet – PKK görüşmeleri” isimli kitabımızı inceleyiniz.)
UZLAŞMA KOMİSYONU
2.) Oslo mutabakatının merkezinde “bölünme anayasası” vardı! “Koordinatör ülke”nin AKP ile PKK’yi mutabık kılarak Türkiye’ye dayattığı “yeni Anayasa” için artık TBMM görevlendirilmeliydi. “Erdoğan – Öcalan anayasası” CHP ve MHP yoluyla milletin meclisine benimsetilmeliydi!
TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in başkanlığında AKP, CHP, MHP ve BDP’den üçer milletvekilinin dâhil edildiği bir “uzlaşma komisyonu” kuruldu. 12 milletvekili, sanki anayasa yapıyorlarmış gibi toplandılar aylarca… Oysa “bölünme anayasası” hazır ve Başbakanlıkta bekletiliyordu!
“Türk olmayan yeni anayasa” gerçeği anlaşıldıkça, CHP ve MHP içinden itirazlar yükseldi. “Koordinatör ülke” çözümü anında buldu: Masadan ilk kalkanın ebe olacağı bir oyun başladı böylece…
ERDOĞAN – ÖCALAN – KILIÇDAROĞLU MUTABAKATI
3.) Sürecin belli bir aşamasında “yeni anayasa” gereği ülkenin yönetiminin de değişeceğinden hareketle “başkanlık sistemi” meselesi gündeme getirildi… Tam başkanlık, yarı başkanlık, partili Cumhurbaşkanı gibi modellerle kamuoyu ısıtıldı, alıştırıldı!
4.) Artık Erdoğan ile Öcalan arasındaki Oslo mutabakatına CHP de bütün gövdesiyle dâhil edilmeliydi. Gerçi Kılıçdaroğlu, “Yeni CHP” Genel Başkanı olarak çoktan mutabıktı! Ancak görmek istemeyenler ile sürece direnen CHP’liler de vardı. Kılıçdaroğlu artık daha açık hamlelere geçecekti.
Kılıçdaroğlu, Öcalan’ın 2007’de ortaya attığı “akil adamlar” ve “hakikatleri araştırma komisyonu” gibi önerileri dosyasına koyup, Erdoğan’a çıktı! Artık Erdoğan – Öcalan mutabakatı, Kılıçdaroğlu’yla genişlemiş ve üçlü mutabakat oluşmuştu!
ERDOĞAN: ÖNCE MHP’Yİ İKNA EDİN
5.) Kuşkusuz “koordinatör ülke” projelerinde Erdoğan daha deneyimliydi. Erdoğan, Öcalan’ın fikirleriyle kendisine gelen Kılıçdaroğlu’na “önce MHP’yi ikna edin” dedi!
Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na söylediği şu sözleri CHP ve MHP tabanı sorgulamalıdır: “BDP başlattığınız süreci olumladığını açıkladı. MHP Genel Başkanı ise önerdiğiniz konuya katkı vermeyeceği açıklaması yaptı. Oysa TBMM’de ‘toplumsal mutabakat komisyonu’nun kurulması için MHP’nin ikna edilmesi gerekiyor. Eğer temaslarınız MHP’nin iknasıyla sonuçlanırsa biz de komisyonun parçası oluruz.” (Hürriyet, 7 Haziran 2012)
ANKARA MUTABAKATI
“Toplumsal mutabakat komisyonu” dedikleri, Oslo mutabakatıdır! AKP önce PKK/BDP ile anlaşmış, ardından da “yeni CHP” bu mutabakata dâhil edilmiştir! Sırada MHP vardır! Bahçeli’nin en kritik zamanlarda aldığı tutum göz önünde bulundurulursa, “yeni MHP” de mutabıktır! (Emcet Olcaytu’nun Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Devlet Bahçeli’nin dokuz sabıkası” kitabını inceleyiniz)
Erdoğan ile Öcalan arasındaki Oslo mutabakatı, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli ile Ankara mutabakatına dönüştürülüyor…
Ancak, bakalım Türk milleti mutabık mı?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Haziran 2012
ERDOĞAN’IN YOLU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/06/2012
Başbakan Erdoğan’ın Cuma namazı çıkışında kendisine selam veren turiste “I love you” demesi, Davos’taki “one minute” tarzı bir ezikliktir! Biri Başbakan Erdoğan’a İngilizce bilmememin ayıp olmadığını artık söylesin!
Bırakın ayıp olmasını, anaokulu çocuğuna bile sayıların Türkçe değil de İngilizce öğretildiği bir ülkede, İngilizce bilmemek artık bir erdemdir!
YABANCI HAYRANLIĞI
Dün sosyal medyada bu konuda hayli mavra vardı. Kimi “güneyde gördüğü her turiste ‘I love you’ diyen bıçkın tipleri” hatırlatarak Başbakan Erdoğan’ın Kasımpaşalı kimliğine vurgu yapmış, kimi ‘I love you’ demenin, bir haftadır kürtaj ve sezaryen üstünden kadın meselelerine dalan Erdoğan’ın doğal patlaması olduğunu belirtmiş.
Ancak “selam veren turiste ‘I love you’ demenin” çok daha derinlerde başka bir duygunun dışavurumu olduğu belli: Eziklik ve buna bağlı olarak yabancı hayranlığı!
Başbakan Erdoğan’ın Türkçe konuştuğu Davos’ta, sözünün kesilmesini İngilizce’yle engelleye çalışmasından, bir mektubunda Irak’a özgürlük götüren Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olduğunu belirtmesine kadar pek çok örnek, bu gerçeği gösteriyor.
TOPLUMU BİÇİMLENDİRME HEDEFİ
“Üniversitelerde türbana karşı çıktığım” için tartıştığım bir liberal, 5 yıl sonra bana hak vermeye başladığını söyledi. Nedeni Erdoğan’ın son olarak girdiği kürtaj meselesi ve AKP’nin aileyi, toplumu biçimlendirmeye, üstelik yasa yoluyla soyunması…
Üniversitelerde türbana neden karşı olduğumu belirtirken bir de şu yöne dikkat çekmiştim. Siyasal İslamcılar, türbanı normalleştirdikleri andan itibaren, artık başı açıkları türban takmaya zorlarlar! Kendi yaşam biçimlerini dayatırlar!
Nitekim 5 yılda geldiğimiz yer, Başbakan Erdoğan’ın artık aileyi de kendi istediği gibi şekillendirmeye hedeflediğini gösteriyor: Anne kürtaj yapmayacak, üç çocuk doğuracak, çocuk 66 aylık olunca 4+4+4 kesintisiz kesintili eğitime başlayacak. Ya İslam dini dersini ya da peygamberin hayatını “zorunlu seçmeli ders” olarak seçecek. Baba kız çocuğunu isterse okuldan alıp, evden okumasını isteyecek!
TEK REFERANS: DİN
Yaşam alanlarımızdan bilimin çıkarılarak, dinsel temelde müdahale edilmesinin vardığı boyutu sanırız en iyi şu haber gösteriyor: Artık hastanelerde ilahiyat mezunu din psikologları görev yapacakmış. Din psikologları hastaya manevi destek verecekmiş!
Cin çıkaran hocaların ameliyata girmesi yakındır!
“Bir de ulemaya soralım” diyerek girilen yolda, artık hemen her meseleye, diyanetin fetvasına uygun olup olmadığına bakılarak girilmektedir.
Erdoğan’ın topluma çizdiği yolda tek referans, artık dindir, daha doğrusu dinciliktir!
TÜRBAN NEYİ ÖRTÜYOR?
Zira Erdoğan’ın yoluyla, toplum dindarlaşmamakta fakat dincileşmektedir! İşadamı dinin gereği değil de, ihaleye girebilmenin gereği olarak karısına türban takmaktadır! Haliyle türbanı kadın değil de aslında kocası takmış olmaktadır!
Ki Serhan Bolluk’un Salih Tuna’ya gösterdiği ama Tuna’nun kör olduğu gerçek ortadadır. Türban en başta gözleri örtmektedir: Trafikteki sayısı artan cipleri, yüzükte büyüyen taşları, bankada artan dövizi, üçe kapatmaları, İsviçre hesaplarını ve kendileriyle birlikte TÜSİAD’çıların da katlanarak büyümesini…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Haziran 2012