Posts Tagged Ergenekon

SAKIK NEYE TANIK?

PKK’nin eski 2 numarasının TSK’nin yargılandığı Ergenekon Davası’nda tanık olması, kuşkusuz bir Gladyo marifetidir.

Gladyo marifeti, Şemdin Sakık’ın tanıklığının yandaş gazetelerde nasıl yer aldığıyla da sergilendi. Öyle ki bu gazetelere göre Sakık şu üç ilişkiye tanıktı:

1) PKK, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’le ilişkiliydi. Bu iki isim PKK’nin koordinatörüydü.

2) PKK, İran’la ilişkiliydi öyle ki Tahran örgüte uçak bile verecekti.

3) PKK’nin bilinen en kanlı eylemler, aslında TSK’nindi.

Bu üç saçmalığa inandırıcılık katmak için de yine tipik bir Gladyo taktiğine sarılmışlar ve 99 yalanın içine bir de doğru eklemişler. Sakık, Taraf gazetesinin PKK bülteni gibi çıktığını ve Cengiz Çandar’ın örgüte militanlarından daha yararlı olduğunu savunuyor.

Sakık’ın AKP’ye övgüleri de görevinin karşılığıdır.

Ancak tıpkı Tuncay Güney gibi o da, verilen görevle çapının ters orantılı olmasından ötürü, kendisinde olağanüstü güçler olduğuna inanmaya başlamış! Öyle ki, Öcalan’ı bile kendisinin getirttiğini söylüyor: “Öcalan’ın Şam’dan getirilmesi tamamen benim geliştirdiğim plan çerçevesinde oldu.

YA ABD-PKK İLİŞKİSİ?

Doğu Perinçek ve İran’ı PKK’yle irtibatlandıran Şemdin Sakık’ın ABD-PKK ya da İsrail-PKK bağına dair tek bir şey söylememesi, bu operasyonun hedefini ortaya koymaktadır.

Nazlı Ilıcak gibi en profesyonellerinin, Şemdin Sakık’ı aklamaya dönük ve “Parmaksız Zeki”den bir melek çıkarma gayretli yazıları da, Gladyo operasyonunu ele vermektedir.

F tipi yayın organlarının Sakık’ın tanıklığını MİT servisli fotoğraflarla süslemeleri ise operasyonun araçlarını sergilemektedir.

SAKIK NEDEN TANIK?

Tertibin sahiplerinin böylesi bir rezilliğe soyunması iki telaş ve bir görevle açıklanabilir:

1) 29 Ekim’de Ulus-Anıtkabir hattında ayağa kalkan kesimlere barikat kurabilmek. Ki bu barikatı kurabilmek için dört koldan çalışıyorlar. “Perinçek çalıyor, Kılıçdaroğlu oynuyor” başlıkları ile Şemdin Sakık’ın tanıklığı bu telaşın gereğidir.

Cumhuriyetin yeniden inşası anlamına gelen bu ayağa kalkma eyleminin bu kez 10 Kasım’da önüne geçebilmek, Cumhuriyet yıkıcıları için acil görevdir. Tarih, bu göreve alet olarak Anıtkabir’i 09:05’te kapatanları da yargılayacaktır!

2) Şemdin Sakık’ın tanıklığı, çöken bir tertibe can katma hamlesidir aynı zamanda. Ancak nafiledir!

3) Şemdin Sakık’ın tanıklığıyla, AKP’nin “Kürt Açılımı” görevi arasında da kuşkusuz bir bağ vardır.

Geçmişte TSK’yi PKK’ye pusu kurmakla suçlayanların, “meğer PKK’nin bir numarası Karayılan değil Cemil Bayık’mış” türünden haberleri bugün neden servis ettiği sorgulanmalıdır.

İşi “İyi PKK, kötü PKK” safsatasına kadar vardıran bu çift meslekli gazetecilerin, Kürt Koridoru” planındaki görevleri açıktır.

EYMÜR, SIRRI SAKIK’I NEDEN HEDEF ALDI?

Şemdin Sakık’ın tanıklığının 6 Kasım’da aleniyet kazanmasından bir hafta önce Mehmet Eymür’ün ortaya çıkması ve BDP milletvekili Sırrı Sakık’ı MİT ile irtibatlı ilan etmesi dikkat çekicidir.

Ergenekon tertibinin kilit isimlerinden Eymür özetle şunları söylemişti: “Sırrı Sakık, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ile görüşürdü. Ağabeyi Şemdin Sakık’ın da teslim olmak istediğini o söyledi…

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla iki kardeş konuşmuyordu bile. Peki, Eymür neden Sırrı Sakık’ı hedef almıştı?

Atlantik, Suriye’de ve Kürt Koridoru’nda bölünürken, Açılım’da da mı bölünüyordu acaba?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Kasım 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK TANIK, TSK SANIK

Şemdin Sakık’ın Ergenekon davasında tanık olduğunun ortaya çıkması, geniş kesimlerde büyük şaşkınlık yarattı. Ancak davayı yakından izleyenler için Sakık’ın tanıklığı normaldi ve Türk Ordusu’nu hedef alan tertibe uygundu.

Zira davanın tanıkları içinde zaten hali hazırda 8 PKK’li, 2 Dev-Sol’cu, 1 MLKP’li ile sayılarını anımsayamadığımız çoklukta katil, yeğen pazarlayıcısı, tecavüzcü ve gaspçı vardı.

Türk Ordusu bir tertiple hedef alınacaksa, tanıklığına başvurulacak ilk isimler haliyle PKK’li olacaktı. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ terörist ilan edilecekse, Şemdin Sanık ve hatta Abdullah Öcalan mecburen müzakere yürütülecek isimler olacaktı.

Ya da şöyle ifade edelim: Bir iktidar ABD’nin planı gereği PKK’yle masaya oturmak durumunda kalacaksa, önce Türk Ordusu engelini aşmalıydı.

SAKIK TANIK, OK SAVCI

ABD’nin 28 Şubat’ta “hizadan çıkan” Türk Ordusu’nu, 2001’den başlayarak “hizaya sokma” tertiplerinde denilebilir ki, AKP ile PKK neredeyse eşit ağırlıkta görev almıştır.

Nitekim Başbakan Erdoğan’ın Özel “Yetkili” Temsilcisi Hakan Fidan, Oslo’da Başbakan Erdoğan ile Abdullah Öcalan’ın yüzde 95 anlaştıklarını müjdelerken, aslında bu tertip ortaklığına işaret ediyordu.

Hatta Hakan Fidan daha da ileri gidiyor ve Oslo’da PKK yöneticilerinden, bölgede rahatsız oldukları isimleri kendisine bildirmesini istiyordu.

Yani Ergenekon tertibinde Şemdin Sakıklar, Hamza Bindallar tanık yapılıyor, Mustafa Karasu, Sabri Ok ve Zübeyr Aydar da “savcı” oluyordu!

FEDERASYON ORTAKLIĞI

AKP ile PKK’nin TSK karşıtlığı ortaklığının taçlandırılacağı yer, federasyon ortaklığıdır. Erdoğan İstanbul merkezli Türkiye’yi, Öcalan da Diyarbakır merkezli Kürdistan’ı, Türk-Kürt Federasyonu içinde yönetecektir.

Zaten PKK’nin özerklik dediğine, AKP bütünşehir diyerek, federasyonun yolunu açmıştır. İçinde Türk olmayan Anayasa hazırlıkları ve federasyon yönetim biçimi olan Başkanlık Sistemi hedefleri bundandır.

Şemdin Sakık’ın Ergenekon’da tanık olduğunun ortaya çıktığı gün, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın, Başkanlık Sistemi önerisini TBMM Başkanlığı’na sunması anlamlıdır.

AÇLIK GREVİ KAZANDI!

Nitekim bir diğer Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da, Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında verdiği müjdeyle, diğer ortaklıklarına işaret ediyordu önceki gün. Arınç, Öcalan’ın isterse avukatlarıyla görüşebileceğini ve KCK sanıklarının da anadilde savunma yapabileceklerini büyük mutlulukla duyuruyordu.

Böylece açlık grevi yapanların üç talebinden ikisi karşılanıyordu ve Bülent Arınç da gözlerini kısıp, ifadesine biraz da hüzün katarak kameraların karşısında yalvarıyordu: “Bu grevleri lütfen sona erdirin.”

ATATÜRK DE 1920’DE TERÖRİSTTİ!

Şemdin Sakık’ın Ergenekon davasında tanık olduğunun ortaya çıkması, bu davanın bir tek AKP alt yönetimlerinde kalan itibarını da sıfırlayacaktır kuşkusuz.

Üstelik Sakık’ın tanık, Başbuğ ve Perinçek’in sanık olması, tüm sanıklar için de bir şereftir. Çünkü Mustafa Kemal de 1920’de işgalci güçlerin hazırladığı dosyalarla suçlanmış ve tarihin çöplüğüne atılmış kişilerce terörist ilan edilmişti.

Ama tarihi suçlayanlar değil, suçlananlar yazdı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Kasım 2012

, ,

Yorum bırakın

İTTİHAT TERAKKİ’DEN ERGENEKON’A

TSK’nin Kara Kuvvetleri Komutanı ve ardından Genelkurmay Başkanı olacak generallerine yönelik başlıca komplo, onların gizli Yahudi olduğudur…

Örneğin İlker Başbuğ’un İsrail ziyareti sırasında çekilen ağlama duvarı görüntüleri belleklerdedir. O fotoğrafların kimler tarafından çekilip servis edildiği bir yana, kimler tarafından ve ne amaçla kullanıldığı ülkemiz açısından derslerle doludur.

150 YILLIK DEVRİM DÖNEMİ

Bu topraklarda özellikle son 150 yıldır bu tip komplolar hep olagelmiştir. 150 yıldır dememizin özel bir anlamı var kuşkusuz…

Son 150 yıl, bu toprakların devrimler tarihidir çünkü…

İttihat ve Terakki Partisi’nin mason örgütü olduğu, Yahudi milli hedefine uygun olarak kurulduğu ya da Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik doğumlu olması üzerinden yapılan ve milli kurtuluş savaşımız ile Cumhuriyet devrimimizi hedef alan komplolar hâlâ dillendirilmektedir.

Tam da bu nedenle komploların üç temel özelliğine işaret etmeliyiz: Birincisi, komplolar, emperyalist devletlerden hedef alınan ülkelere doğru; ikincisi, komplolar, devletlerden halklara doğru ve üçüncüsü, komplolar, geri kuvvetten ileri kuvvete doğrudur.

İTTİHAT TERAKKİ VE KOMPLO TEORİLERİ

Komploları ve komplo tarihini inceleyen araştırmacılardan Haluk Hepkon, daha önce Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Komplo Teorileri Tarihi” kitabına bir yenisini daha ekledi ve Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “İttihat Terakki ve Komplo Teorileri” kitabını yazdı.

Kitap öncelikle İttihat ve Terakki üzerine üretilen ve yayılan komploları inceliyor, bu komploların kaynağını ve hedefini açıklıyor. Daha da önemlisi bu komploların kimler tarafından kullanılarak neye hizmet ettiğini inceliyor.

Kitabın son bölümü ise güncel komplolara ışık tutuyor. Hepkon, Ergenekon tertibiyle birlikte üretilen komplo tezlerini inceliyor ve eleştiriyor.

KOMPLOLAR NEDEN ANTİSEMİTİK?

Komploların dünyada esas olarak Aydınlanma döneminde ortaya çıktığını belgeleyen Haluk Hepkon, bu komplo teorilerinin neden antisemitik bir eksene oturtulduğunu tarihsel olarak ele alıyor.

Hepkon, bu sürecin özellikle 1908 devimiyle birlikte bu topraklarda da yaşandığını ve İngiliz emperyalizmi kaynaklı komplo teorilerle İttihat ve Terakki Partisi’nin “Yahudi komplosu” diye etiketlendirilmeye çalışıldığına işaret ediyor.

İngiliz emperyalizminin Osmanlı Devleti’nin topraklarını hedef alan stratejisine uygun olarak üretilen bu komploların kaynağı dönemin İngiltere Büyükelçiliği’ydi. Büyükelçi Gerard Lowther ve elçiliğin kilit isimlerinden Gerald Fitzmaurice, İttihat ve Terakki Partisi’ni Müslüman Osmanlı halkı nezdinde hedef alırken, bu örgütün Siyonist olduğu yalanına sarıldı.

DEVRİME KARŞI MUHAFAZAKÂR ORTAKLIK

İkisi de Katolik muhafazakâr olan Lowther ve Fitzmaurice’in tezleri, Jön Türk Devrimi’ne karşı olan Saltanatçılar, İslamcı çevreler ve muhafazakâr sağ kesimler tarafından hemen sahiplenildi.

Haluk Hepkon bu tezlerin günümüze kadar uzandığına dikkat çekiyor ve Ergenekon Davası sürecinde suçlama konusu haline getirilen ve iddianamede de yer alan “İttihatçı zihniyet” vurgularına işaret ediyor. Hepkon’a göre AKP ve bu partiye yakın yazarlar, Cumhuriyet ve Aydınlanma fikirlerine karşıtlıklarını bu çizgide ortaya koyuyorlar.

Hepkon kitabında, aynı zamanda ünlü Lowther Raporu’nun tam çevirisini de yayımlıyor ve araştırmacıların bilgisine sunuyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ekim 2012

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN SON KALESİ DE DÜŞECEK

Atatürk Türkiye’sinin dış politikası “bölge merkezli dış politika”, felsefesi de “yurtta barış, dünyada barış”dı. Cumhuriyet Türkiye’sinin güvenliğinin dayanağı, bölge merkezli dış politika gereği inşa ettiği bölgesel birliklerdi.

1950’lerde başlayan NATO süreciyle bağımsız dış politika rafa kaldırıldı ve yerine ABD’nin bölgesel çıkarlarına uyum kondu. Türkiye artık NATO’nun Güneydoğu kanadı olarak SSCB’nin çevrelenmesinde bir ABD aracı olarak değerlendirilecekti.

ABD’NİN 28 ŞUBAT’A İKİ YANITI

Bu süreç SSCB’nin çökmesinin ardından inişler ve çıkışlarla bugüne geldi.

ABD Türkiye’yi yeni dönemde, çıkarlarına uygun bir askeri aygıt olarak değerlendirmek istiyordu.

Türkiye ise özellikle 28 Şubat sürecinde milli bir dış politika izlemeye çalışıyor ve “bölge merkezli dış politika”ya dönme hamleleri yapıyordu.

ABD’nin bu hamlelere iki yanıtı oldu:

1) ABD Türkiye’yi AB kapısına bağladı. Böylece hem Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesini engelleyecek, hem de 28 Şubat sürecinde hizadan çıktığını saptadığı Türk Ordusu’nun etkinliğini “AB hedefine çıpalanmış” bir strateji üzerinden sınırlandıracaktı.

ABD Başkanı Bill Clinton bu yeni dönemi ve Türkiye’ye verdikleri rolü, üstelik TBMM’de yaptığı konuşmada, “Avrasya’ya açılan kapı” şeklinde tanımlıyordu.

2) ABD, 2001’de Türk Ordusu’na yaptığı bir darbeyle AKP Hükümeti’ne zemin yarattı ve Erdoğan-Gül iktidarına “Küresel gücün bölgesel düzen kurucuları” rolünü verdi.

AKP Hükümeti, ABD’nin bölgesel çıkarlarının uygulayıcısı olacaktı. “BOP eşbaşkanlığı” bu görevi uygulayacak icra makamıydı.

TEMEL GÖREV: DİYARBAKIR BAŞKENT

AKP Hükümeti’ne, Başbakan Erdoğan’ın 2004’de ifade ettiği “Diyarbakır’ı merkez yapma” temel görevi verildi. Tüm görevler bu asıl görev içindi.

Bu görev şöyle icra edilecekti: Irak’ın kuzeyindeki yapı Türkiye tarafından himaye edilecek,  ardından Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılacak, son olarak da Türkiye’nin güneydoğusuyla birleştirerek bir Türk-Kürt federasyonu kurulacaktı.

Nihayet “Büyük Kürdistan” bu federasyondan kopacak ve ikinci İsrail olarak Washington stratejisinin sıçrama tahtasına dönüşecekti. Küçülen Türkiye de, ABD’nin üçüncü İsrail’i olmaya mahkûm edilecekti.

SÜREN ALT GÖREVLER

İşte AKP’nin Suriye’ye önce İran’dan koparmak adına yakınlaşması, ardından kuzeyini Irak’taki “çekirdek Kürt otonomisine” katmak üzere savaş açması bu görevi gereğidir.

AKP’nin İsrail’in güvenliği için Kürecik radarını kurması ve İran’ı doğrudan hedef alması bu görevi gereğidir.

AKP’nin İran’ın bölgesel liderliğine engel olmak ve Araplara liderlik yapabilmek üzere İsrail karşıtlığına soyunması bu görevi gereğidir.

AKP’nin Maliki düşnalığı, yani Bağdat karşıtlığı, Allavi-Haşimi-Barzani üçlüsüne dayanarak darbeye soyunması, Erbil’i Bağdat’tan koparmaya çalışması bu görevi gereğidir.

AKP’nin PKK’yle sayısız kez masaya oturması, müzakere yapması bu görevi gereğidir.

Ve hepsinden önemlisi bu sürece direnecek milli kuvvetleri Ergenekon tertipleriyle tasfiye etmeye çalışmak ve Türk Ordusu’nu bu operasyonlarla ABD planlarına razı etmek bu görevi gereğidir.

TERSİNE SÜREÇ İŞLİYOR

ABD Türkiye’ye 2001 darbesini yaptıktan sonra Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etti; Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da da turuncu darbeler yaptı.

Ancak 2004’te Irak’ın büyüyen direnişi, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’e attığı tokat ve 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a haddini bildirmesi, ABD için tersine bir süreci başlatmış oldu. Üstelik ABD büyük bir ekonomik krize giriyor ve her şeyden önemlisi Çin’in artan gücüyle dünyanın ekseni Batı’dan Doğu’ya kayıyordu…

ABD Irak’tan çekilmek zorunda kaldı, Kırgızistan ve Ukrayna’daki iktidarlarını kaybetti, son olarak Gürcistan’ı da yitirdi.

Geriye ne mi kaldı? Afganistan ve Türkiye…

2014’te Afganistan’dan çekileceğini ilan etti bile zaten!

Sırada Türkiye var!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Ekim 2012

, , , ,

Yorum bırakın

GAZETECİLERE NOTLAR

Ergenekon davasındaki bir gazeteci tanıklığı, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım’ın 3 yıldır boşuna boşuna esir tutulduğunu ortaya koydu.

Bu cümlenin yanlış anlaşılmaması için belirtelim elbette: Bizim Deniz ve diğerleri, tüm Silivri esirleri, bu tanıklıktan önce de zaten haksız ve hukuksuz esir tutuluyorlardı…

TAYFUN DEVECİOĞLU

Bizim Deniz, Başbakan Erdoğan’ın kasetlerini yayınlamaktan yatıyor. Tarih elbette bu kasetleri yayınlamayı değil tersine kasetin konusunu mahkum edecek, o ayrı… Ancak Ergenekon davasında tanıklık yapan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, o kasetlerin kendilerinde de olduğunu, zaten tüm basına e-postayla servis edildiğini, o dönem yayın yönetmenliğini yaptığı Vatan gazetesinin de bu kasetleri haber yaptığını ancak içeriğini yayınlamadığını anlattı.

Bu tanıklık, o kasetleri basın açıklamasıyla duyuran İşçi Partisi yöneticilerini de, o basın açıklamasını haber yapan Aydınlık ve Ulusal Kanal yöneticilerini, bir kez daha aklamış oluyor!

Meslektaşımız Tayfun Devecioğlu, bu açıklamayı daha önce yaptı mı? Ben duymadım… Keşke daha önce de yapsaydı!

ASLI AYDINTAŞBAŞ

Daha önce yapsaydı demişken…

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Silivri’de tutuklu olmasının en büyük kanıtı(!) kendisine ait olduğu iddia edilen Ergenekon belgeleriydi… Perinçek 5 yıldır o bozuk Türkçeyle yazılmış çapsız metnin kendisine ait olamayacağını anlatıyor, metni kendisiyle röportaj yapan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş’ın verdiğini söylüyor…

Geçenlerde Perinçek, Aydıntaşbaş’ı davaya tanık olarak getirtti. Aydıntaşbaş belgede kendi el yazısıyla notları olduğu için “o belgeyi ben verdim” demek durumunda kaldı.

Yukarıdaki soruyu bu kez daha vurgulu sormak durumundayım: Ey Aslı Aydıntaşbaş, Türk basınının en militarist kalemi, Suriye’ye savaş ilan eden gazeteci… Neden 5 yıldır çıkıp da “o belgeyi Perinçek’e ben verdim” demedin?

ŞAMİL TAYYAR

Militarizmden bahsetmişken…

Aslı Aydıntaşbaş’la bu alanda yarışan isimlerden biri de gazeteci-milletvekili Şamil Tayyar.

Tayyar, “3 saatte Şam’a varırız” diyor ve Şam’ı Şam’il yapma rüyası görüyor! DSP adaylığından AKP yandaşlığına geçiş hızına göre yapıldığı anlaşılan bu hız hesabı, onun artık “ben buldum, patladı gitti” diyen atıcılar kralı Seyyar Tayyar’ı da geçtiğini gösteriyor!

SELÇUK ÖZDAĞ

Gazetecilikten, daha doğrusu Vakit’ten TBMM’ye transfer olanlardan biri de AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ

Özdağ, “Nazım Hikmet’in naaşı Kurtuluş Savaşı topraklarını kirletir” başlıklı yazısını da koyduğu “Vakitsiz Yazılar” kitabını Meclis’te dağıtmış…

Bakalım, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yazan Nazım’ın naaşını diline dolayan Özdağ’ın Meclis’i kirletmesine ses çıkarılacak mı?

AHMET ŞIK

Bir sözümüz de gazeteci Ahmet Şık’a… Kendisi de Ergenekon tertibiyle bir süre esir kalan Şık, hiç de şık olmayan bir işe imza atmış…

Taraf gazetesini eleştiren Ahmet Şık, meseleyi ne yapıp edip Aydınlık gazetesine getirmiş ve her ikisini de aynı kefeye koyma gafletine düşmüş.

Bu özel yeteneğinin üzerinde durmayacağım ama şimdilik şu kadarıyla yetinelim. Yolu Aydınlık’tan geçmiş Cengiz Çandar, Halil Berktay, Oral Çalışlar ve Alper Görmüş üzerinden Aydınlık’a saldırmak hem şık değil, hem ahlaki değil, hem akıl işi değil, hem de doğru değil…

ORAL ÇALIŞLAR

Oral Çalışlar demişken…

Ustamız Hasan Yalçın aramızda olsaydı, Çalışlar’ın şu yazısından kesin müthiş bir teori çıkarırdı. Bizim çapımız yetmez, naçizane şu kadarını söyleyeyim: Dönmek sadece onur gibi, şeref gibi kavramları değil, doğrudan zekâyı da etkiliyormuş!

Aksi takdirde Çalışlar, Lenin ile Erdoğan arasında nasıl bir ilişki kurabilirdi ki?! Zira parayla yazdırsan, yazılmaz!

Bakın Çalışlar dünkü köşesinde ne diyor: “Lenin’e ait ve çokça kullandığımız bir deyim vardı: ‘Devrim yolu Nevski Bulvarı gibi düz ve engebesiz değildir.’ AK Parti’nin Kürt Sorunu’yla ilişkisi, demokrasi konusundaki tercihleri de çok inişli çıkışlı bir yol izliyor.”

AKP yandaşlığına Lenin’i referans gösterebilmek, en çapsızına nasip oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2012

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BALYOZ TÜRKİYE’NİN NÜRNBERG’İ DEĞİLDİR

Cengiz Çandar, Balyoz davasını “Türkiye’nin Nürnberg’i” diye nitelemiş… Balyoz’u doğrudan Nürnberg’e bağlamak sırıtacağı için de, araya “Yunanistan cuntasının” yargılanmasını sıkıştırmış.

Çandar’ın neden böyle bir benzetmeye soyunduğu önemli, zira bu benzetme bile Türk Ordusu’nun neden hedef alındığını ortaya koymaktadır.

Gelin önce Nürnberg davasını kısaca anımsayalım:

NÜRNBERG SOYKIRIM DAVASIDIR

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Almanya’da kurulan Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, tarihe Nürnberg duruşması diye geçti. Bir “savaş suçları ve soykırım davası” olan bu davada toplan 24 Nazi yargılandı.

İntihar eden Hitler ve Goebbels’den sonraki en yetkili isimler olan bu 24 kişiden beraat eden de vardı, idamla cezalandırılan da…

Örneğin Franz von Papen beraat etmişti, Karl Dönitz 10 yıl, Rudolf Hess ömür boyu ceza almıştı, Hermann Göring ise idamla cezalandırılmıştı. Hatta Gustav Krupp gibi sağlık nedenleriyle davası düşen bile vardı.

Her neyse, sonuçta savaş ve soykırım mahkemesinde topu topu 24 Alman Nazi yargılanmıştı. Suçları milyonları katletmekti!

YUNAN CUNTASI İLE BALYOZ’UN TEMEL FARKI

Haliyle böyle bir davayı alıp Balyoz’la eşleştirmek, hem içeriği açısından hem de biçimi açısından mümkün değildir. Bunu bilen ama meseleyi oraya bağlaması gereken Çandar da, araya bir geçiş mahkemesi örneği eklemiş ve Yunanistan’ı 1967-1974 yılları arasında yöneten cuntanın 1975’te yargılanması olayını konu edinmiş.

Bu örneğin bile Balyoz’la eşleştirilemeyeceğini vurgulayalım. Yunanistan’ı 7 yıl yöneten bu cuntanın üyesi olarak sadece 23 subay yargılanmış ve dava bir ayda neticelenmiştir. 3 kişi idam, 13 kişi ömür boyu, 5 kişi 20 yıl ceza almış, iki kişi de beraat etmiştir.

Darbe yapıp 7 yıl işbaşında kalan bir cuntadan 23 kişinin yargılanması ile olmayan bir darbenin davasında 365 kişinin yargılanması ve 325 subayın cezalandırılması nasıl eşleştirilir?

BALYOZ, NEMRUT MUSTAFA DİVANIDIR

Peki, Cengiz Çandar, üstelik arada hiç benzerlik yokken, neden Balyoz Davası’nı “Türkiye’nin Nürnberg’i” diye nitelemiştir?

İşte Balyoz davasının anlamı buradadır, Türk Ordusu’nun neden hedef alındığının işareti bu benzetmededir.

Çünkü Türk Ordusu’nu “savaş suçlusu ve soykırımcı” ilan etmek istiyorlar.

“Türkiye’de 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” gibi yalanları Orhan Pamuk gibi isimlere bu nedenle söyletiyorlar ve hatta yalana ciddiyet katabilmek için Pamuk’a Nobel bile veriyorlar!

Teröristle mücadele eden askerleri “savaş suçlusu” gibi gösterip, bu yüzden yargılıyorlar. Türk Ordusu’nun 1 numarasını “terör örgütü yöneticisi” diyerek suçlamaları bundandır.

Açılımlar bu nedenle yapıldı.

Biliyorlardı ki, Türkiye bir kez Ermeni soykırımı yaptığını kabul etse, Kürt soykırımı yalanına daha rahat sarılabilecekler…

Türkiye’nin parçalanması ve Büyük Kürdistan’ın inşası işte buralardan geçmektedir. Türkiye’nin direnci buralardan kırılmaktadır. Türk Ordusu’nun elleri işte böyle bağlanmaktadır.

Balyoz “Türkiye’nin Nürnberg’i” değildir ama “başkanlığını Nemrut Mustafa Paşa’nın yaptığı, Damat Ferit’in vatanseverleri yargılamak için kurduğu Divan-ı Harb-i Örfi” Mahkemesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Eylül 2012

, , ,

Yorum bırakın

EL KAİDE KİMİN ÖRGÜTÜ?

Ertuğrul Özkök’le Cengiz Çandar, 19 Şubat 2005 akşamı Atina’da bir restoranda buluşur. Çandar, bazı gazete kupürlerini alt alta koyarak Özkök’e gösterir.

Kupürlerden birinde, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Felluce’de ölenler için “şehit” ifadesi kullandığı yazmaktadır.ÇandarErtuğrul Özkök’e “Başbakan bu ifadeyi kullandıktan bir süre sonra bir başkası daha aynı kişiler için şehit ifadesini kullandı. Kimdi bu kişi, biliyor musun?” diye sorar.

ERDOĞAN İLE EL KAİDE’NİN ORTAK İFADESİ

Özkök bilmiyordur, Çandar sorusunu kendi yanıtlar. İstanbul’da iki sinagog ile İngiliz Konsolosluğu ve HSBC binasını bombalayanların duruşmasında, sanıklardan biri kullanmıştır o ifadeyi: “İki arkadaşımız Felluce’de şehit düştü.”

Ertuğrul Özkök 22 Şubat 2005 tarihli yazısında, Soli Özel’in bir saptamasını anımsatır.
Özel, Radikal gazetesindeki röportajında, Kerbela’da öldürülen 145 kişi için Ankara’dan bir ses çıkmamasına dikkat çekmiştir.

Soli Özel’in sorusu şöyledir: “Kerbela’da patlayan bombaya tepki vermeyen Türkiye, konu Felluce olunca neden tepkili hale geliyor?”

Ertuğrul Özkök soruya soruyla yanıt verir: “Acaba birinin Şii, ötekinin Sünni oluşundan dolayı mı?”

EL KAİDECİLER NASIL TAHLİYE OLDU?

7 yıl önceki bu olayı neden anımsattığımızı anlamışsınızdır. Geçen hafta Halep’te Suriye’ye karşı savaşanlar içinde 3 Türk El Kaide üyesi olduğu ortaya çıkmıştı.

Ölen El Kaide militanlarından Baki Yiğit, 15 ve 20 Kasım 2003’te İstanbul’u kana bulayan Sinagog, İngiliz Konsolosluğu ve HSBC saldırısındaki isimlerden biriydi.

Diğer El Kaide üyesi Metin Ekinci, İstanbul bombacılarından Azad Ekinci’nin kardeşiydi, aynı zamanda bombalamalarda kullanılan araçlardan birinin sahibiydi.

Halep’te ölen üçüncü El Kaide üyesi Osman Karahan ise İstanbul bombacılarının avukatıydı.

Biz de haklı olarak sormuştuk: 2003’te 63 kişiyi katleden El Kaide hücresi, 2012 yılında Halep’e nasıl geçmişti? El Kaide’ciler AKP’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu saflarında neden savaşıyordu?

Arşivleri tarayınca, 71 sanıklı bu davada birkaç kez tahliye yaşandığını gördük. Son olarak 2010 yılında SavcıSavaş KırbaşBaki Yiğit için tahliye istemişti! Bu tahliyeyle birlikte, davanın tek tutuklusu Suriye uyruklu Louai Sakka kalmıştı!

Arşivlerde ilginç bir bilgi daha vardı. Kırbaş’tan önceki savcı olan Zekeriya Öz de, 2005 tarihli mütalaasında 71 sanıktan 33’ü için beraat istemişti. Çünkü bu 33 kişiden 31’i, Öz’e göre El Kaide üyesi değil, Ensar El İslam örgütü üyesiydi!

EL KAİDECİLERİ ERGENEKON’A MONTE ETME SORUSU

Gelin bir başka arşiv bilgisine daha başvuralım. Balyoz soruşturmasını yürüten Özel Yetkili Savcı Bilal Bayraktar, 2010 yılında soruşturma nedeniyle karşısında oturan eski 1. Ordu Komutanı emekli Org. Çetin Doğan’a “15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerindeki İstanbul bombalamalarıyla bir ilgisinin olup olmadığını” sorar!

Doğan bu tuhaf soruya anlamlı bir yanıt verir: “Sorunuzun muhatabı ben değilim.”

Bu tuhaf sorunun izleri başka ilginç bağlantılara yol açıyor, devam edelim.

ERGENEKON DEĞİL AKP BAĞI ORTAYA ÇIKTI!

Savcı Zekeriya Öz, 20 Haziran 2008 tarihinde Başbakanlık Müsteşarlığı’na “gizli ve çok acele” ibareli bir yazı yazar. 2010 yılında Akşam gazetesinde yayımlanan bu belgede, MİT’in 19 Kasım 2003 günü Başbakan Erdoğan’a Ergenekon yapılanması ile ilgili bir çalışma sunduğu belirtilmektedir.

15 Kasım 2003’teki sinagog saldırılarından 4 gün sonra ve 20 Kasım 2003’teki İngiliz Konsolosluğu ve HSBC binası saldırılarından bir gün önce MİT, Başbakan Erdoğan’a Ergenekon şeması sunmaktadır!

Balyoz soruşturması üzerinden Ergenekon’a bağlanmaya çalışılan Türk El Kaidecilerin AKP’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu saflarında ortaya çıkması, sizce de başka bağlara işaret etmiyor mu?

Devam edeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ağustos 2012

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

EYMÜR PORTRESİ

MİT-CIA-Kontrgerilla üçgenindeki hemen her olayın başoyuncusu durumundaki Mehmet Eymür, önceki gün Silivri’deydi. Mahkemenin tanık sıfatıyla çağırdığı ancak “çok şey biliyorum, ama Ergenekon’u bilmiyorum” dediği andan itibaren neredeyse sanık pozisyonuna düşen bir Eymür izledik biz.

SALLAYAN EYMÜR

İzlenimlerimize, Eymür’ün kişiliğini ve ruh halini ortaya koyan kimi sözleriyle başlayalım. Av. Hasan Basri Özbey soruyor: “Doğu Perinçek’in Hizbullah’ı yönlendirdiğini yazdınız sitenizde. Belgeniz nedir?”

Ermür’ün yanıtı şöyle: “Valla işte siz bazen yazınca, üstüme gelince, işte ben de öyle …”Av. Hasan Basri Özbey tamamlıyor Eymür’ün cümlesini: “Sallıyorsunuz yani.”

Eymür gülüyor, sanıklar gülüyor, avukatlar gülüyor, izleyiciler gülüyor, hatta mahkeme görevlileri gülüyor ama ciddiyeti elden bırakmamaya kurulu Hâkim gülmüyor, üstelik izleyicilere “gülmeyin, atarım” diye kızıyor!

Eymür’ün bu “sallamacı” kişiliği şu itirafa dönüşüyor ardından: “Hizbullah’ı resmi makamlar kurdu ama örgüt sonra kontrolden çıktı.”

EYMÜR’ÜN BELGESİ TİKKO’DAN

Eymür, duruşmanın daha ilk bölümünde mahkeme heyetine Perinçek’le ilgili bir dosya verdi. Sanıkların ya da Avukatların soruları karşısında her çaresizliğe düştüğünde ise o dosyaya sığınıp, “bilgiler orada var” dedi.

Akşama doğru, Perinçek 12 Mart dava dosyasının istenmesini talep ettiğinde, Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu “zaten burada” deyip, Eymür’ün sabah verdiği dosyayı havaya kaldırdı. Sonra da teyit etmesi için Perinçek’e verdi.

Muhtemelen o an MİT’in tarihine kara bir leke olarak düşmüştür. Zira Eymür’ün çok önemli dosya diye verdiği şey, TİKKO’nun Perinçek’i hedef alan yazıları çıktı.

Bu durumda şu çelişki haliyle aklımıza takıldı: TİKKO’nun yazdıklarını MİT mi kullanıyordu, yoksa MİT’in yazdıklarını TİKKO mu kullanıyordu?”

EYMÜR’ÜN PERİNÇEK KOMPLEKSİ

Gün boyu incelediğim Eymür’e dair en somut saptamam şu: Eymür, travmaya dönüşmüş bir Perinçek kompleksi içinde! Üstelik Perinçek, kendisini için “düşman olabilecek bir insan değil” demesine rağmen…

Örneğin, müvekkilini “ulusalcı” olmakla itham eden Eymür’e avukat “ulusalcılık nedir” diye soruyor. Eymür’ün yanıtı: “Ulusalcılık, işte malumunuz, Aydınlıkçıların çıkardığı bir şey.”

MİT bu kadar cahil yetiştiremeyeceğine göre, Eymür’ün yanıtı artık psikiyatrinin alanına giriyordur!

Eymür’ün Perinçek kompleksi, belli ki onda ciddi sıkıntılar yaratıyordu. O sıkıntılı kafa da, örneğin Aydınlıkçıların anti-Amerikancılığı mahkemede gündeme geldiğinde, kısa devre yapıyordu.

Eymür’ün şu sözlerine başka bir açıklaması olan lütfen beni bilgilendirsin: “Aydınlıkçıların anti-Amerikancı olduklarına inanmıyorum. Çünkü Aydınlık Dergisi’nin Washington temsilcisi, ABD vatandaşı olan bir Yahudi’yle evliydi.”

ÇİLLER MOSSAD’A NE VERDİ?

Belgesi “sallamalı”, kaynağı TİKKO olan Mehmet Eymür’ün acaba çalışma arkadaşlarıyla, amirleriyle ilişkisi nasıldı?

Gün boyu sorular karşısında mahkûm olan Eymür, son 30 yıldır çalıştığı hemen her ismi suçladı, açığa düşürdü, ihbar etti. Nuri Gündeş, Sönmez Köksal, Şenkal Atasagun, Emre Taner başta olmak üzere tüm eski amirlerini “açığa düşürmekten” çekinmeyen Eymür, eski Başbakan Tansu Çiller’i zor duruma soktu.

Eymür’ün şu itirafı karşısında Çiller açıklama yapmak ve hesap vermek durumundadır artık: “Çiller ve Ağar MOSSAD’la görüşemeye girdiler. Beni dışarı çıkarttılar. Çiller ve Ağar ikilisi, MOSSAD’la Abdullah Öcalan pazarlığı yaptı. Ama karşılığında ne verdiler, onu bilmiyorum.

Başbakanlar başbakanlarla, istihbaratçılar istihbaratçılarla görüşür, kuraldır. O yüzden merak ediyoruz ve soruyoruz: “Çiller MOSSAD’a ne verdi?

Ve izlenimlerimizi bitirirken başka bir kirliliğe dikkat çekiyoruz. Eymür’ün Perinçek’in bir sorusu karşısında söylediği şu söz, belki de “kasetli siyaset” yapılan geçen döneme aslında ışık tutuyordu: “İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ağustos 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

1 NOLU TANIK, 2 NOLU SANIK

Genelkurmay 1. Başkanı’nın tanık, 2. Başkanı’nın da sanık olduğu dünyadaki ilk mahkemenin dünkü duruşmasındaydık… Hilmi Özkök tanık olarak, o dönem 2. Başkan olan İlker Başbuğ da sanık olarak Silivri’deydi…

Hilmi Özkök, ilk günkü tanıklığının ardından dün de avukatların ve sanıkların sorularını yanıtlamak üzere mahkemedeydi. Özkök her ne kadar Fikret Bila’ya “Silah arkadaşlarımı acı çektiğim için Silivri’de ziyaret etmedim” dediyse de, aslında yüzünde farklı bir “acı” işareti vardı…

ÖZKÖK’ÜN PERFORMANSI

Nasıl bir acı olduğunu tarif etmeye çalışayım. Örneğin Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu, Özkök’e “hangi gazeteler sizi yıpratmaya çalıştı” diye soruyor. Özkök bazı yayınları sıraladıktan sonra belirtiyor: “O yayınlar nedeniyle, görev performansım olumsuz etkilendi.”

“Performansı gazete haberleriyle düşen bir Genelkurmay Başkanı, kim bilir başka nelerden etkileniyordur” diye düşünmeden edemedim doğrusu… Umarım Özkök 1 numarayken, kimi devletler de böyle düşünmemiştir!

Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu “2001-2002’de ABD Ecevit hükümetine darbe yaptı ve size Genelkurmay Başkanı olma yolunu açtı” diye özetleyebileceğimiz Doğu Perinçek tespitlerini sordu Hilmi Özkök’e… Özkök, “Perinçek’in görüşlerine saygı duyuyorum ama Genelkurmay Başkanı olmam rutindir” diyerek, o acıyı biraz daha sergiledi!

Özkök sonrasında, Perinçek’in yazılı sorusu karşısında da “Kıvrıkoğlu’nun süresinin bir yıl uzatılmak istendiği konusundan haberdar olmadığını” belirtti! Haber Tanzanya’da bile duyulmuştu ama demek o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hilmi Özkök duymamıştı!

ÖZKÖK’ÜN TUNCAY ÖZKAN’A AÇTIĞI DAVA

Ardından Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu, Özkök’e Mustafa Balbay’ın günlüklerinden bazı satırlar okudu. Özkök aktarılanların çoğundan ya haberdar değildi, ya da katılmıyordu o görüşlere… Balbay, “o zaman ben neden sanığım” diye sormuştur kendine eminim…

Bir ara Hilmi Özkök, Tuncay Özkan’ın KanalTürk’te Cüneyt Arcayürek’le birlikte yaptığı programda, kendisine “salak” dediğini söyledi. Özkök’ün bu “tanıklığı” üzerine Tuncay Özkan sinirlenerek bulunduğu en arka sıradan öne doğru yürüdü ve Hâkim’den söz hakkı istedi.

Pek söz vermeyen, verince tek soruyla sınırlayan Hâkim’in dalgınlığına gelmiş olmalı ki, Tuncay Özkan’a söz hakkı verdi. Muhtemelen pişman da oldu.

Çünkü Tuncay Özkan, programda öyle bir söz söylemediğini, o sözün söylenmediği halde programın deşifresine bilerek koyulduğunu, bunun mahkemede tespit edildiğini, bu nedenle açılan davadan beraat ettiğini anımsattı!

Hâkim, Hilmi Özkök’e sordu: “Bu davadan ve beraattan haberiniz var mı?”

Hilmi Özkök’ün yüzündeki acı dev ekrana yansıyor ve eski 1 numara “hayır” yanıtı veriyordu! Oysa Özkök, emekli olmasından bir gün önce 30 Ağustos’ta o davayı hem de 301’den açtırmıştı!

O an Özkök’ün yüzüne yansıyan acıyı gören herhangi biri, 1 numaranın “tanık mı, yoksa sanık mı” olduğunu, eminim anlamazdı!

Biz de anlamadık…

Ama iki günün ardından Özkök’ün tanık olmadığından artık emindik. Zira Hilmi Özkök herhangi bir darbe girişimine tanık olmamıştı!

O zaman dava da bitmiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ağustos 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERGENEKON TERTİBİNDEKİ KÜRDİSTAN HEDEFİ

Henri Barkey, “Türkiye, Suriye’deki Kürdistan’a da kendini alıştırmaya başlasın” ana fikirli söyleşisinde, aynı zamanda Ergenekon tertibi ile ABD’nin Büyük Kürdistan hedefi arasındaki bağı ortaya koydu.

İşte Barkey’in o cümlesi: “AKP’nin en önemli başarılarından biri 2007’de askerlerin gücü azaldıktan sonra politik açıdan Kuzey Irak’taki Kürt devleti ile Türkiye arasındaki ilişkiyi resmileştirmesiydi.” (Akşam, 30-31 Temmuz 2012)

Türk Silahlı Kuvvetleri neden hedef alınmış yani? Kürt Devleti’ni Türkiye’ye kabul ettirmek için!

ERDOĞAN’IN AKIL HOCASI

Barkey’in bu sözlerini bir itiraf ya da üçüncü tarafın tespiti olarak görmemek lazım. Zira Barkey, birinci taraftır ve icraatın sahibi olarak söylemektedir.

Henri Barkey, Büyük Kürdistan’ın iki mimarından biridir; diğeri CIA’nın Türkiye istasyon şefi Graham Fuller’dir. İkili aynı projenin mimarı olarak, birlikte aynı kitaplara, aynı raporlara, aynı operasyonlara imza atmıştır!

Henri Barkey, aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ı yönlendiren 7 Amerikalıdan biridir. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’le “teklifsiz bir şekilde ve sık sık görüşen” Barkey, bir konferansta “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafeslediklerini” de söylemişti.

ERGENEKON’LA MÜCADELE AÇILIMI

Ergenekon tertibi ile ABD-AKP’nin Kürt Açılımı arasındaki ilişkinin kanıtı, ifşaatı, itirafı sayısız çokluktadır; hem de ilk ağızlardan… Bir kaçını anımsayalım:

Kürt Açılımı’nı dosya yapan “Stratejik Boyut” dergisi Prof. Dr. Doğu Ergil’e soruyor: “Demokratik Açılım şartlarının oluşmasında Ergenekon soruşturmasının bir etkisi var mı? Ergenekon soruşturması başlamasaydı hükümet demokratik açılım sürecini yine de başlatır mıydı?” Açılım’ın etkili isimlerinden Ergil’in yanıtı net: “Başlatamazdı. Başlatsa bile sonuç alamazdı.”

Polis-yazar Önder Aytaç da, aynı dosyada Kürt Açılımı’nı, “Ergenekon ile sonuna kadar mücadele açılımı” olarak niteliyordu.

Dosyaya makale yazan Din ve Hürriyet Araştırmaları Merkezi Direktörü Doç. Dr. Bilal Sambur da Kürt Açılımı’nın İttihatçılıkla mücadele olduğunu savunuyordu: “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım’la Türkiye tarihinde belki de ilk kez, ülkemizi tekleştirici, baskıcı ve devleti çeteleştirmeyi meşru hale getirmiş olan İttihat ve Terakki zihniyetinin tahakkümünden kurtulabileceği bir yola girmiştir.”

BAAS’IN KÖKLERİNDE İTTİATÇILIK VAR

Kürt Açılımı’nı İttihat ve Terakki karşıtlığı olarak sunmaları anlamlı… Nitekim AKP’nin Baas düşmanlığının gerisinde de İttihat ve Terakki düşmanlığı mevcuttur.

Bugünlerde başta Mehmet Metiner olmak üzere kimi AKP’lilerin Suriye’ye emperyalist müdahaleye karşı çıkanları “Ergenekoncu-Baasçı zihniyet” diye nitelemeleri bundandır. Zira 1940 yılında kurulan Baas’ın ilk üyeleri, 25 yıl önce Osmanlı Ordusu’nda askerdi, çoğu İttihat ve Terakkiciydi…

Kemalizm’in de, Baasçılık’ın da tarihsel kökeni İttihat ve Terakki’ye dayanmaktadır. Hatta İttihat ve Terakki’nin gelişip güncellenerek Türklerde Kemalizm’e, Araplarda Baasçılık’a dönüştüğünü söyleyebiliriz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Ağustos 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın