Posts Tagged İsrail
Kaplan-Kuneralp cephesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/03/2026
İlginç zamanlardan geçiyoruz; “siyasal İslamcı” Yusuf Kaplan ile “liberal seküler” Büyükelçi Selim Kuneralp’i aynı cephede birleştiren zamanlardan…
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, bu iki ismi ve benzerlerini aynı cephede buluşturdu. İkisi de İran’a karşı. Siyasal İslamcı Kaplan Şii karşıtı olduğu için, liberal seküler Kuneralp Batıcı olduğu için İran’a karşılar.
Tuna’dan Kaplan’a itiraz
Kaplan, 12 Gün Savaşı’nda da aynı tutumu almıştı. Kaplan ve benzerleri, Sünnicilik yaptıklarından İran’ın füzelerini soba borusu ilan etmişlerdi, İsrail’e değil İran’a düşen füzelere sevinmişlerdi.
Kaplan Yeni Şafak’taki köşesinde şöyle yazdı: “Batılıların korkulu rüyası Ehl-i Sünnet’tir, Şia değil. Ehl-i Sünnet, İslâm’ın özü, özsuyudur. Şiilik dahil, Ehl-i Sünnet’in dışındaki bütün oluşumlar, icattır, bidattır, sonradan zuhûr etmiş oluşumlardır.” Devamında da Batı’nın “Türkiye’yi laiklikle mankurtlaştırdığını” ileri sürdü Kaplan.
Kaplan’a itirazlardan biri Sabah yazarı Salih Tuna’dan geldi: “Uzmanlık alanın olmayan konulara neden bu denli iddialı giriyorsun Yusuf Bey kardeşim. Hem kendini meczuplaştırıyorsun hem de hepimizin mensubu olduğu Ehl-i Sünnet’e zarar veriyorsun. Lütfen yapma artık, toparla kendini, kendi itibarını da iptizale uğratıyorsun. Yazık değil mi?”
Kuneralp Atatürkçülerden rahatsız
Kuneralp ise İran karşıtlığını şöyle sergiledi: “Atatürkçü olduklarını iddia edenlerin molla sevgisini anlamakta güçlük çekiyorum. Rıza Şah Pehlevi ve oğlu Muhammed Rıza Atatürk’ün çizgisinden giderek mollaları siyasetten çıkarmak, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gibi reformlara imza attılar. Tabii ki özellikle Muhammed Rıza’nın hataları oldu ve bedelini devrimle ödedi. Ancak yapılan reformları tersine çevirip bir istibdat rejimi getiren bu sözde din adamları Atatürkçü geçinenlerin desteğine neden sahip? Tek neden ilkel bir Batı düşmanlığı sanırım. O da yeterli olmamalıydı.”
Kuneralp’ın sosyal medyadaki bu mesajına şu yanıtı verdim: “Selim Kuneralp, meselenin Molla sevgisi olmadığını bilmiyor değil elbette. Ama ABD-İsrail saldırısına karşı çıkanları Mollacı diye yaftalayarak tipik bir Atlantikçi diplomat kurnazlığı sergiliyor. Atatürkçüler Molla sevdiği için değil, emperyalist ABD’nin bölge hesaplarını sizlerden daha iyi okuyabildikleri için İran’ı destekliyorlar! Solcular antiemperyalist olduğu için İran’ı destekliyorlar! Ve evet, ABD Selim Kuneralp’a karşı çıksa, Selim Kuneralp’ı da destekleriz.”
İsrail’in listesindeki altı ülke
Tutturmuşlar bir molla rejimi diye. Oysa mesele rejim değil, ABD’nin çıkarı. Kuneralp, molla rejimi yokken, ABD ve İngiltere’nin İran Başbakanı Musaddık’ı petrolü millileştirdiği için darbeyle yıktığını bilmez mi? ABD’nin pek anlaştığı Körfez ülkelerindeki krallılar, emirlikler, İran’daki molla rejiminden daha mı demokratik?
Daha da önemlisi, mesele teokrasiyse, İsrail İran’dan geri kalıyor mu? İsrail anayasasını dine dayandırıyor, dış poltiikasını dine dayandırıyor. Açık açık “şuralar Tanrı’nın bize vaat ettiği topraklardır, alacağız” demiyor mu İsrailli yetkililer?
Vaat edilmiş topraklar hangi ülkelerde? Ürdün’de, Suudi Arabistan’da, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’de… İsrailli yetkililer açık açık “hakları” olan buralardaki topraklarını sıra sıra alacaklarını söylüyorlar. (Ve İsrail pratikte Akdeniz’den Körfez’e, Türkiye’nin ticaret yollarını da kesmeye çalışıyor.)
Bakınız meselenin sadece bu yanı bile Türkiye’nin bir bütün olarak İran’ın yanında olmasını gerektirir. Çünkü İran ABD-İsrail saldırısına karşı kendi topraklarını savunurken, İsrail’in sonraki hedef listesinde bulunan bu altı ülkenin de fiilen topraklarını savunmaktadır aslında.
ABD’nin asıl marifeti
Kaplan-Kuneralp ve benzeri cepheler, geride kalan 35 yılda Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, İran’da farklı gerekçelerle de olsa ABD’nin arkasında hizalandılar.
Emperyalist ABD’nin asıl marifeti de budur işte: Benzemezleri bile kendi çıkarı için yan yana getirebiliyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mart 2026
Çıkış arayışı mı, tuzak mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/03/2026
Önce şu haberlere bakalım:
– ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nı açması için İran’a 48 saat süre verdi ama zaman dolarken, “beş gün erteleme” duyurusu yaptı.
– Trump, ABD ve İran’ın anlaşma istediğini, hatta 15 noktada anlaştıklarını ve Mücteba Hamaney’in öldürülmesini istemediğini söyledi.
– ABD basınına göre Türkiye, Mısır ve Pakistan, taraflar arasında mesaj trafiği yürütüyor.
– Trump İran’a saldırı kararı konusunda ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’e şöyle seslendi: “Pete, bence ilk konuşan sendin. ‘Hadi yapalım’ dedin.”
Haliyle bu açıklamalar Trump’ın “çıkış arayışı” olarak yorumlandı.
Ancak hem bir sözü bir sözünü tutmayan Trump’ın sözleri üzerinden sağlıklı bir analiz yapılamayacağı için ama hem de iki kere müzakere masasında İran’a saldıran ABD’ye güvenilemeyeceği için, “çıkış arayışı” değerlendirmesine ihtiyatlı yaklaşmak gerekir.
Washington’un mayın korkusu
Asıl gerçek şu: İran, ABD’ye geri adım attırıyor.
Evet, Trump, 48 saat dolarken “İran enerji altyapısına saldırıyı beş gün erteleme talimatı verdim” dedi, çünkü İran Devrim Muhafızları Washington’u şu kararlılıkla uyardı: “Hastanelerimizi vurdunuz, aynısını yapmadık. Acil durum merkezlerimizi vurdunuz aynısını yapmadık. Okullarımızı vurdunuz , aynısını yapmadık. Ama elektrik santrallerimizi vurursanız aynısını yaparız!”
Evet, Trump, 48 saat dolarken “beş gün erteleme” açıkladı çünkü İran bu tehdit karşısında Arap-Fars Körfezi’ni mayınlama kozunu “ilk kez resmi olarak” ilan etti.
Hürmüz Boğazı’nı kendi gücüyle açamayan, müttefiklerinden de destek alamayan ABD yönetimi, bir de mayın problemiyle karşılaşırsa bu Atlantik dünyası için çok ciddi bir ekonomik kriz demektir. Çünkü mayınların temizlenebilmesi için ABD’nin önce İran engelini ardından da temizlik için gereken zaman engelini aşması gerekir.
Tahran sağlam dayanak istiyor
Trump İran’la müzakere ettiğini açıklıyor ama Tahran yönetimi bunu yalanladı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ABD’yle doğrudan ya da dolaylı bir müzakerenin olmadığını açıkladılar.
ABD’yle müzakere konusunda iki kere aldatılmış Tahran yönetimi, belli ki müzakereyi bu kez sağlam bir dayanağa bağlamak istiyor. Örneğin İran askeri yetkililerinin ateşkes için Washington’a sunduğu şartlar, o dayanağa işaret ediyor.
ABD’nin lojistik sorunu
Öte yandan Trump’ın “beş gün erteleme” açıklaması, pekala zaman kazanmaya yönelik bir tuzak da olabilir. Zira İran’ı kısa zamanda “yeneceğini” varsayan ABD, gerekli lojistik hazırlık yapmadan saldırıya geçmişti. İran direndikçe ve etkili yanıt verdikçe, ABD mühimmat sorunu yaşamaya başladı. Buna tamir için Girit’e çekmek zorunda kaldığı uçak gemisi gibi olguları da eklediğinizde, Pentagon’un bir “ara zamana ihtiyacı olduğu” görülür.
Nitekim beş bin kadar ABD deniz piyadesinin bölgeye gönderildiğini geçen hafta ABD basını yazmıştı ve henüz ulaşmış değiller. ABD bir kara harekatıyla Hark adasını ele geçirip, Arap-Fars Körfezi için “köprübaşı” tutmak istiyor.
Bunun ise tersine ABD için hem daha çok kayıp hem de girdaba daha çok girme riski barındırdığı ortada.
ABD’nin çıkışı, İsrail’in felaketi
Diğer yandan ABD için çıkış, İsrail için felaket demek. İsrail bu nedenle, Trump’ın “beş gün erteleme” kararına rağmen, sonrasında İran’a füze fırlatmaya devam etti. Yahudi lobisi de dahil İsrail, Beyaz Saray’ı içeride tutmak için her türlü baskıyı yapıyor.
ABD’nin İsrail’in güvenliğini garantiye alamadan İran savaşından çıkması, İsrail’in sonu demek olur. Çünkü İran bu savaşta çok ağır kayıplar vermiş olsa bile büyük bir siyasi kazançla çıkacak. Bu İsrail’in bölgede hegemonya kurarak sınırsız genişlemeye geçme planının çökmesi demek.
İran bölgeyi savunuyor
Olaya sadece bu yönüyle bakıldığında bile İran’ın kendisini savunarak, aslında bölge ülkelerini de savunduğu görülecektir. Zira İsrail açık açık “kutsal kitaba göre bu toprakları bana Tanrı vaat etti, alacağım” diyerek bölgedeki beş altı ülkenin birden topraklarını hedef almaktadır. Üstelik bunu en yetkili ağızlardan dile getirmektedir.
O nedenle ABD ve İsrail saldırganlığına karşı topraklarını savunan İran halkı, fiilen bölge ülkelerinin topraklarını da savunmaktadır.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
24 Mart 2026
Kağıttan kaplan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/03/2026
Kağıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanılmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı.
Kavram, Mao’nun kağıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin Başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
Böylece 7 yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’a ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kağıttan kaplandır” dedi.
ABD zayıfladığı için NATO zayıf
Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor.
NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kağıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kağıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kağıttan kaplandır.
Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kağıttan kaplandır.
ABD güçlü olsaydı yalnız kalmazdı
ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, hepsi ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.
ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken, geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!
Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse, bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)
Amerikan Hegemonyasının Sonu
Nicholas Mulder, 17 Mart 2026’da İngiliz Financial Times’da şu başlıkla yazdı: “ABD’nin ekonomik savaşta hakimiyeti dönemi sona erdi.”
Atlantik coğrafyasında konuşulan ve tartışılan artık budur. ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı, “süper devlet” olmadığı, kurallarını koyduğu düzeni koruyamadığı, hatta çıkarı için kendisinin de düzenin kurallarına uymadığı, bu nedenle düzenin yıkılmakta olduğu artık ABD’nin müttefikleri tarafından saptanan ve Davos’ta, Münih’te dile getirilen bir gerçekliktir.
2019’da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda ayrıntılı inceledim. ABD hegemonyasının zayıfladığını verilerle ortaya koyup, bununla çok kutuplu/merkezli dünya inşası arasındaki ilişkiyi analiz ettim. ABD’nin hegemonyasının “sonu” ise elbette bir “uzun çöküş” süreci içindedir.
ABD bir çıkış bulamazsa ki çıkışsızlıktan İran’a saldırdı, hamlesi tarihe bu sürecin hızlandırıcısı olarak kaydedilecektir.
Örtülü Amerikancılık
ABD’nin zayıflamasının bir başka yansıması da Amerikancıların halidir. Kamuoyunu yönlendirebilmekteki etkisizliklerini “Türkiye’de ne çok İrancı varmış” diyerek açıklamaya çalışıyorlar.
İrancılık diyerek karalamaya çalıştıkları, Türkiye’deki milyonların ABD-İsrail saldırısına karşı çıkmasıdır. Bugün milyonlar emperyalist-siyonist ittifakın komşusuna saldırısına karşı çıkarak hem haklının ve mazlumun yanında konumlanıyorlar, hem de ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni”ne itiraz ederek Türkiye’yi savunuyorlar.
Açıktan “Amerikancıyım, Atlantikçiyim” diyemeyenler ise milyonların bu tutumunu İrancılık diye yaftalayarak örtülü Amerikancılık-İsrailcilik yapıyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mart 2026
Washington bildirisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/03/2026
Resmi adı Riyad bildirisi olsa da 12 bölge ülkesinin imzaladığı 6 maddelik o bildiri aslında Washington bildirisidir.
Daha acı olanı da 12 ülkeden birinin ülkemiz olmasıdır. Türkiye dışında Washington bildirisine imza atan bölge ülkeleri şunlardır: Azerbaycan, Bahreyn, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE).
ABD’ye sessiz bildiri
Bildiri, Riyad bildirisi ya da bölge bildirisi değildir, Washington bildirisidir, çünkü:
1) 12 Bölge ülkesinin dışişleri bakanları İran’ı kınıyor, İran’a “saldırılarını derhal durdur” diye ültimatom veriyor ama ABD’ye tek laf etmiyor!
Oysa ABD’nin İran’a saldırısı “neden”, İran’ın yanıtı ise “sonuç”tur. Bölge ülkelerinin sonuca işaret edip nedeni görmezlikten gelmesi, tam da Washington’un istediği durumdur.
2) 12 bölge ülkesi, İran’ın Körfez ülkelerine, hatta Türkiye ve Azerbaycan’a saldırdığını iddia ediyor. Oysa İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’a bir saldırısı yok, olmadığını İran yetkilileri defalarca açıkladı. İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef aldığı iddiasının sahibi Washington’dur, çünkü İran’a karşı kara gücü aramaktadır!
İran’ın meşru yanıtı
3) İran’ın Körfez ülkelerine saldırısı ise propaganda edildiği gibi değildir. İran Körfez ülkelerini vurmuyor; Körfez ülkelerindeki ABD’yi vuruyor. ABD İran’a Teksas’tan ya da New York’tan saldırmıyor, Körfez ülkelerinden saldırıyor. İran da haliyle Teksas’ı ya da New York’u değil, ABD saldırısının geldiği “Körfez ülkesindeki Amerika”yı vuruyor.
Üslerin dışına taşan İran hamleleri ise ABD ve İsrail saldırısına veri sağlayan teknoloji merkezlerinden ABD personelinin yerleştirildiği otellere kadar çeşitlilik göstermektedir. Üzerinde en çok durulan Katar’daki petrol rafinerisinin vurulması ise açık ki öncesinde İsrail’in vurduğu İran petrol rafinerisine yanıttır.
Washington’un talepleri bildiride
4) 12 bölge ülkesi, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı açmasını istemektedir ki bu zaten doğrudan Washington’un talebidir.
5) 12 bölge ülkesi, İran’ın “bölgedeki örgütleri desteklemesini, finanse etmesini ve silahlandırmasını” durdurmasını istemektedir ki bu da Washington’un talebidir. Husilerin yalnızlaştırılmasını ve ezilmesini isteyen ABD ve İsrail’dir. Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve ezilmesini isteyen ABD ve İsrail’dir.
6) 12 bölge ülkesi, “Lübnan’da silahların devlet tekeline alınmasını” istemektedir. Bu da ABD ve İsrail’in talebidir. Bizzat ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın bölge mesailerinden biri budur.
Bildirideki İsrail kurnazlığı
Görüldüğü üzere Riyad bildirisi aslında Washington bildirisidir ve bölgenin tarihine bir utanç vesikası olarak geçecek niteliktedir.
İran’ı kınayan ama ABD’ye ses etmeyen bildiride bir tek yerde İsrail’in adı şu şekilde geçmektedir: “İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırganlığını ve bölgedeki yayılmacı politikasını kınamışlardır.”
ABD’ye ses etmeden İsrail’i eleştirmek, bölge yönetimlerini, halklarının tepkisinden korumak amacıyla bildiriye eklenmiş bir kurnazlıktan ibarettir. Dahası İsrail’i İran’a saldırdığı için değil, Lübnan’a saldırdığı için kınamak ucuz bir kurnazlıktır!
ABD’nin çifte Körfez kazancı
ABD Dışişleri Bakanlığı, daha yeni BAE, Kuveyt ve Ürdün’e 16 milyar dolarlık silah satışına onay verdi. Diğer devletlere de ABD silah satıyor. Sadece bu tablo bile çok şey anlatıyor. ABD hem bu ülkelerden İran’a saldırarak bu ülkelerin vurulmasına neden oluyor hem de bu ülkelere İran’dan korunması için silah satıp para kazanıyor!
Körfez ülkeleri, normalde İran’a saldıramasın diye topraklarını ve hava sahasını ABD ve İsrail’e kapatmalıyken, saldırgandan silah alıyor, saldırgana hizmet ediyor, saldırgana üs oluyor ve İran’dan yanıt gelince de kınama bildirisi yayınlıyor!
Bu utanca “emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin” imzasını dahil edenleri de tarih önemle not ediyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mart 2026
Trump’ın ahlakı ve ABD tertipleri
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/03/2026
İkinci füze olayı da yaşandı. Yine aynı şekilde füze NATO’nun Kürecik radarı tarafından tespit edildi ve Akdeniz’deki NATO unsurları tarafından düşürüldü. İlkinde Hatay’a, ikincisinde Gaziantep’e düştü parçalar. (İlkinde Hatay’a düşen parçaların atılan füzeye değil, vuran mühimmata ait olduğunu söylemişti Milli Savunma Bakanlığı sözcüsü.)
İran ısrarla Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı hedef alan saldırıları olmadığını açıklıyor. Kaldı ki İran’ın ABD ve İsrail’in yanında bir de Türkiye ile Azerbaycan’ı kendisine karşı savaşa sokması için hiçbir mantıklı nedeni yok.
Peki o zaman olayın açıklaması ne?
Füze olayında üç olasılık
1) Füzeler, başka bir hedefe atılmış ama kontrolünü kaybetmiş olabilir.
2) Füzeler, başka bir hedefe atılmıştır ama NATO tarafından uzay boşluğu seviyesinde tespit edilerek uygun yerde vurulup, Türk hava sahasının hedef alındığı gösterilmeye çalışılmıştır.
3) Tespit eden de vuran da NATO/ABD olduğu için, tespitin de vurulmanın da şüpheli olabileceğini üçüncü bir seçenek olarak kenarda tutalım.
İkinci olasılığın daha güçlü olduğu görülüyor ama şu tesadüf de dikkat çekici.
ABD’nin personeline uyarısının zamanlaması
İkinci füze olayı ile eş zamanlı olarak ABD Büyükelçiliğinin dikkat çeken bir açıklaması oldu. Açıklamada ABD personelinin güvenlik nedeniyle Adana Başkonsolosluğunu terketmesi istendi. Ayrıca Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan Amerikalıların da bölgeyi derhal terketmesi istendi.
Başkonsolosluk personelinin binayı derhal terk etmesini sağlamanın en kestirme yolu sosyal medya mı? ABD kendi personelini doğrudan ve daha hızlı uyaramıyor mu da sosyal medyayı tercih ediyor?
Bu uyarı aslında “normal yollarla” daha önce yapılmıştır büyük olasılıkla ve bu da yine büyük olasılıkla ilgililerce saptanmıştır. ABD sonradan, füze olayıyla paralel olarak açıklamayı kamuya açık şekilde yaparak, muhtemelen “önceden uyarının” doğuracağı soru işaretlerini önlemek istedi!
İran’ın nedeni yok ama ABD’nin nedeni çok
İran’ın Türkiye’yi ya da Azerbaycan’ı vurmak için bir nedeni yok. İran’ın Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı, kendisine saldırtmak için bir nedeni yok. Ama ABD’nin ve İsrail’in birçok nedeni var.
En savaş çığırtkanı ABD’li senatör Lindsey Graham’ın her gün ekranlarda Arapların ve İran’ın komşularının da artık ABD’nin yanında savaşa girmesini istemesi boşuna değil. ABD ve İsrail, hava saldırılarını sürdürürken, karadan onlar için fedakârlık yapacak ülkelere ihtiyaç duyuyor!
Mesele budur ve Ankara ile Bakü’nün bu gerçeğe göre konumlanması gerekir. Her iki füze olayında da belli kesimlerin kamuoyu oluşturmak üzere medyada Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtması üzerinde de ayrıca durulmalıdır.
ABD’nin suç dosyası kabarık
Sosyal medyadan soranlar var. ABD böyle tertip yapar mı? Yapar, yaptı da…
Örneğin bir İran gemisi, davetli olduğu Hindistan’daki tatbikattan dönüyordu. Gemi tatbikat gereği silahsızdı. Hindistan bunu biliyordu, ABD bunu biliyordu. ABD bunu bile bile İran gemisini Sri Lanka açıklarında, uluslararası sularda vurdu. 100’den fazla askeri sulara gömdü. Bile isteye savaş suçu işledi.
Ve ABD Başkanı Donald Trump, bu olayı gevrek gevrek gülerek ekranlarda anlattı: “Dedim ki, ‘Neden gemiyi ele geçirmiyoruz, kullanabiliriz, neden batırdık’, o da ‘Batırmak daha eğlenceli’ dedi, batırmayı daha çok seviyorlar, batırmanın daha güvenli olduğunu söylüyorlar.”
Emperyalizm budur ve ahlaksızdır. Çıkarı için her türlü insanlık suçunu işler. Üstelik çıkarının gereği olarak dost-düşman ayrımı bile yapmaz. Anımsayın, 34 yıl önce ABD uçak gemisi Saratoga, Ege tatbikatı sırasında Muavenet muhribimize iki Sea Sparrow füzesi fırlatarak beş askerimizi şehit etmiş, yirmi askerimizi de yaralamıştı. Teknik olarak “yanlışlıkla” olması mümkün değildi, ABD açık açık Türkiye’nin Irak’taki onaylamadığı harekatına yanıt veriyordu!
Trump’ın yalanları
Ve evet, emperyalist ABD, savaş durumunda, ahlaki ölçütü tamamen ortadan kaldırır. Anımsayın, Trump İran’a saldırmadan önce, 9 Ocak 2026’da aynen şöyle demişti: “Beni durduracak tek şey kendi ahlakım, uluslararası hukuka ihtiyacım yok.”
Peki ya Trump’ın ahlakı?
New York Times muhabiri ile Trump arasındaki ekranlara yansıyan şu diyalog, o ahlakı resmediyor:
– Gazeteci: “Görüntüler, bir Tomahawk füzesinin İranlı kız okulunu imha ettiğini gösteriyor. ABD herhangi bir sorumluluk kabul edecek mi?”
– Trump: “Görüntüleri görmedim. Tomahawk füzeleri başka ülkeler tarafından da kullanılıyor. İran bu füzeleri elde etmiş olabilir.”
– Gazeteci: “Sayın Başkan, İran’ın bir şekilde Tomahawk füzesi ele geçirip savaşın ilk gününde kendi ilkokulunu bombaladığını öne süren hükümetinizdeki tek kişi sizsiniz.”
– Trump: “Bu konuda yeterince bilgim yok, olay soruşturma altında”
ABD, İran’da kız okulunu vurdu ve 175 öğrenciyi katletti.
Trump, bu konuda sürekli yalan söylüyor. Ve kendi yalanını örtebilmek için de yeni yalanlara başvuruyor…
Trump normalde tıbbın, psikiyatrinin, psikolojinin konusu ama bulunduğu makam nedeniyle ne acı ki insanlığın sorunu…
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
10 Mart 2026
ABD’nin taktikleri çuvallıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/03/2026
ABD’nin İsrai’le birlikte İran’a saldırmasında izlenen ilk taktik şuydu: İran’ı yoğun bir şekilde bombalayacaklar, bu kez 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak doğrudan liderini ortadan kaldıracaklar ve başsız kalan İran devlet mekanizması çözülmeye başlayacak, ardından zaten kısa bir süre önce rejime karşı ayaklanmış olan halk yeniden isyan edecek, böylece rejim yıkılacak…
Beyaz Saray’ın bu taktiği iki nedenle işe yaramadı:
Birincisi Hamaney İran’ın lideriydi ama İran’da “tek adam rejimi” yoktu. İran rejiminde, Batılı kodlarla anlaşılması pek mümkün olmayan iç içe geçmiş birçok kurum ve kurul var. Dolayısıyla ABD’nin Hamaney’i öldürmesi, devlet mekanizmasında hiçbir boşluk yaratmadı.
İkincisi de İran halkına dair yapılan yanlış yorumdu. Evet, İran halkı dinamikti, neredeyse her yıl rejime karşı demokrasi talepli olarak ayaklanıyordu. Ama İran halkı, ülkesi ABD ve İsrail saldırısı altındayken, birlik eğilimi içinde oluyordu.
Körfez’i doğrudan savaşa sokamadı
ABD’nin ikinci taktiği Körfez ülkelerini İran’a karşı harekete geçirmekti. Ama bu taktik de en azından şu anda kadar işe yaramadı. Zira İran akıllı bir diplomasiyle, Körfez ülkelerini değil, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef aldığını sürekli işliyordu. Haklıydı da. Zira ABD Teksas’tan değil, Körfez’deki üslerinden İran’a saldırıyordu ve İran da buna karşı uluslararası hukukla uyumlu yanıt veriyordu.
ABD üsleri ya da doğrudan ABD ve İsrail’le bağlantılı adresler dışındaki yerlere yapılan saldırılar ise Tahran tarafından da kısmen Körfez ülkeleri başkentleri tarafından da kuşkulu görünüyor. Bu tür saldırların Körfez ülkelerini İran’a karşı kışkırtma amacı taşıdığı yorumlanıyor.
Sonuç olarak ABD Körfez ülkelerini, şimdiye kadar doğrudan savaşa sokamadı.
Kürt kartında U dönüşü
ABD ve İsrail’in izlediği üçüncü taktik ise Türkiye ile Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtmaktı. NATO tarafından tespit(?) edilen ve düşürülen(?) füze de Azerbaycan/Nahçıvan’a düşen dronlar da şaibeli. Zaten İran Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef almadığını açıkladı. Üst üste gelen bu olaylarla Türkiye’de kamuoyunun bir bölümü ama Azerbaycan’da yönetim, İran’a karşı belli oranda kışkırtılabildi. Neyseki Ankara’nın yaklaşımı Bakü’yü frenlemiş görünüyor.
ABD ve İsrail’in izlediği dördüncü taktik ise Kürt kartını kullanmaktı, Irak’tan İran’a bir Kürt cephesi açmaktı. Netanyahu yönetimi bu amaçla Barzaniler üzerinde zaten bir süredir çalışıyordu. Trump’ın da bu süreçte Barzani ve Talabani’yle görüştüğü ortaya çıktı. Nitekim Trump açık açık “Kürt güçlerinin İran’a karşı bir saldırı başlatmaları harika olur. Ben tamamen desteklerim.” dedi. Ancak Trump’a iki kritik yanıt geldi. KYB lideri Bafel Talabani’nin teyzesi olan Irak Cumhurbaşkanı’nın eşi Şanaz İbrahim Ahmed, “Kürtler kiralık silah değildir” dedi. Ertesi gün ABD medyasına konuşan Bafel Talabani de “Kürdistan savaşın mızrak ucu olmamalı” çıkışı yaptı.
Bu süreçte İran’ın Kürdistan eyaletindeki Kürt halkının ABD ve İsrail’e karşı ülkesini savunma gösterileri yapması, Tahran’ın Kürt örgütlerini uyarması ve Ankara’nın Kürt kartının” kullanımı halinde ortaya çıkacak bölgesel riskler nedeniyle muhatapları ile yürüttüğü diplomasi de etkili oldu. Trump, üç gün önce söylediğinden U dönüşü yaptı: “Savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtler içeri girmeye istekliler, ama ben onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim.”
Mussolini çok konuşuyor
ABD’nin bu dört taktiği de en azından şu ana kadar işe yaramadı, çuvalladı. Dahası ABD, İngiltere ve Fransa gibi müttefiklerinden istediği desteği alamadı. İspanya gibi bir NATO ve AB üyesi ülke, ABD ve İsrail’e karşı cepheden pozisyon aldı, insanlık ve ahlak dersi verdi.
Savaşı ilk birkaç gün çok konuşmadan izleyen Trump’ın artık sürekli konuşuyor olması, büyük olasılıkla bu çuvallamadan kaynaklanıyor. Nazım’ın Taranta-Babu’ya Sekizinci Mektup’ta dediği gibi: “Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu / çok korktuğu için çok konuşuyor!”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Mart 2026
Üs tuzağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/03/2026
Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre “İran’dan ateşlenip Türk hava sahasına yöneldiği tespit edilen bir balistik mühimmat, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından etkisiz hale getirildi.” Yine açıklamaya göre mühimmatın parçası Hatay’ın Dörtyol ilçesine düştü.
Bu haber üzerine NATO açıklama yaptı ve “Türkiye’yi hedef alan” İran’a tepki gösterdi.
Oysa ortada İran’ın Türkiye’yi hedef aldığına dair somut bir veri yok. Belli ki İran’dan ateşlenen ve Irak üzerinden ilerleyerek Suriye’ye gelen bir füze. Füzenin İncirlik’i hedef aldığını iddia etmek, en azından eldeki verilerle dayanaksız. Suriye’deki bir ABD varlığına ya da Doğu Akdeniz’deki bir ABD gemisine hatta Güney Kıbrıs’taki üslere gönderilmiş olma olasılığı çok daha yüksek. Bu tür füzelerin kontrolden çıkabilmesi ve yön değiştirebilmesi de olası. Kısacası füzenin doğrudan Türkiye’yi hedef aldığını bu verilerle ileri sürmek, ABD/NATO kışkırtmasıdır.
Türkiye’deki üslerden İran’a saldırı yok
Türkiye’nin şu ana kadar izlediği tutum ABD’yi memnun etmiyor. ABD “müttefiki” Türkiye’nin İran’a karşı pozisyon almasını istiyor.
Dolayısıyla pozisyon değişikliğini zorlayacak her türlü gelişme, Ankara tarafından fazlasıyla özen içinde analiz edilmelidir. Üstelik kısmi sınır ihlaline verilen hızla yanıtların doğurduğu olumsuz sonuçları Türkiye yakın zamanda Suriye’de deneyimlemişken!
Batı basınında çıkan sözde analizler bile öğretici…
Bunlardan biri, “İran neden Körfez’deki ABD üslerini hedef alıyor ama Türkiye’deki ABD üslerini hedef almıyor” sorusuna üç yanıt vermiş: Çünkü Körfez ülkeleri zayıf, çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü, çünkü Türkiye NATO ülkesi.
Oysa bu üç yanıtın da konuyla bir ilgisi yok ve yanıtlar gerçeği perdeleme amacı taşıyor.
Gerçek şu: İran, Türkiye’deki ABD üslerini hedef almıyor çünkü Türkiye’deki üslerden İran’a bir saldırı olmadı!
Saldırı Texas’tan değil, Körfez’deki üslerden
Üs meselesi kritik önemde. Ancak Ankara’nın bu konuyu daha da ciddiye alması gerekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu konuda şu açıklaması sorunlu görünüyor: “İran’ın hiçbir ayrım yapmadan Körfez ülkelerini bombalaması yanlış bir strateji.”
Bu açıklama diplomatik olarak İran’a “müttefikim olan Katar’ı vurma” anlamında bir mesaj mı acaba?
Ama bu bakışın yanlışlığı asıl şurada: İran, Katar’ı ve diğer Körfez ülkelerini vurmuyor. Bu ülkelerdeki ABD üslerini, ABD ve İsrail’e veri aktaran merkezleri, ABD askeri personelinin yerleştirildiği yerleri, ABD büyükelçiliklerini vuruyor. ABD’nin enerji-politik çıkarını vuruyor. İran’a saldırı Körfez’deki o üslerden yapılıyor, ABD’nin Teksas eyaletinden değil neticede!
Şu diyalog yeterince açıklayızı:
– NBC News: “Yurtdışındaki ABD askeri üslerine saldırmak nasıl haklı gösterilebilir?”
– İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi: “Çünkü onlar bize saldırıyor.”
Mesele budur…
Ne yapmalı?
Türkiye’deki üsler, statüsü ne olursa olsun, ABD’nin faaliyetleri askıya alınmadığı müddetçe büyük risk durumundadır ve ABD açısından tuzak kurma potansiyeli barındırmaktadır.
ABD oldu bittiyle üslerden İran’a bir saldırı düzenlediğinde bunun faturası çok ağır olur. ABD’nin elinden böylesi bir tuzak kurabilme fırsatını Ankara almalıdır.
Ankara, komşuluk hukuku gereği, savaş bitene kadar ABD’nin bu üslerdeki faaliyetini durdurduğunu ilan etmelidir ve bunun gereğini yapmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Mart 2026
Kısa savaş, uzun etki
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/03/2026
ABD, müzakere etmekte olduğu İran’a neden saldırdı? Temel nedeni şu: ABD İsrail hegemonyasında bir yeni Ortadoğu düzeni kurmak istiyor. İran bu düzenin önündeki en önemli engel.
Peki ABD İran engelini aşabilecek mi? İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurabilecek mi? Pek çok ABD’li analistin de işaret ettiği gibi bu pek olası görünmüyor. Bir kere ABD “savaşın ahlakı” çıtasının bile altına düşerek, bir düzen kurabilme yetkinliğini kaybetmiş durumda…
Amerikan güvenilmezliği
Bu savaşın ilk sonucu, sosyalistlerin ve antiemperyalistlerin çok iyi bildiği bir özelliğin, “Amerikan güvenilmezliğinin”, bu kez geniş siyasal kesimlerce ve kendi müttefikleri nezdinde de artık açığa çıkmış olmasıdır.
ABD güvenilmezdir, çünkü müzakere masasından saldırmıştır. Oysa müzakerenin üçüncü turundan çıkan sonuç, Amerikalı ve İranlı heyetlerin pazartesiden itibaren Viyana’da teknik görüşmelere başlayacağı şeklindeydi. Ama Washington, iki gün öncesinde, cumartesi düğmeye bastı.
Trump yönetimi bu kararıyla hem ülkesinin güvenilmezliğini ortaya koydu hem de diplomasiyi geçersiz kılmış oldu. Dünya ülkelerinin önemli bir çoğunluğu açısından ABD artık sözünün geçerliliği olmayan bir ülkedir. Bunun ABD’ye nasıl ağır bir maliyeti olacağı, ileride daha iyi anlaşılacaktır.
Amerikan terörizmi
ABD, bir süredir, müttefiki İsrail ile birlikte bölgemizde suikastlar düzenlemektedir. Dahası ABD, işi bir ülkenin devlet başkanını kaçırmaya kadar vardırmıştır.
Bu Amerikan terörizmidir ve ABD’nin “liderlik kapasitesinin” de iflası demektir. Uluslararası hukuku hiçe sayarak cinayet işleyen bir devletin saygınlığı yoktur; Washington yönetimi bunun orta ve uzun vadede sonuçlarını ikili ilişkilerde fazlasıyla yaşayacaktır.
ABD üslerinin vurulmasının anlamı
Bölgedeki ABD üslerinden yapılan ABD saldırısına İran’ın verdiği yanıt, çok etkili oldu. ABD’nin küresel medya organizasyonun üzerini örtemediği gerçek şudur: İran ABD’nin bölgedeki gözü sayılan Katar’daki 1.1.milyar dolarlık radarını vurdu; Bahreyn’deki 5. Filo üssünü vurdu; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün’deki üsleri vurdu.
Ve Tahran bu ülkelere “size değil, ABD üssüne füze atıyoruz, o üsler sizin değil, ABD’nin toprağı çünkü” dedi.
ABD’nin koruma kalkanının işe yaramaması ve sonucunda ABD üslerinin vurulması, topraklarında üs bulunduran ABD müttefikleri açısından zorlayıcı durumlar ortaya çıkaracaktır.
Trump hukukdışı durumda
Kongre onayının olmaması, Trump’ı yeni bir azil baskısı ile daha şimdiden karşı karşıya getirmiş durumda. Önce İsrail’in saldırıp, ABD’nin daha sonra “İsrail’i koruma operasyonu” üzerinden savaş açması, yani Trump yönetiminin Kongre ile yasaların arkasından dolanması, Trump yönetimini dışarıda olduğu gibi içeride de hukuk dışılığa düşürdü.
Trump yönetimi, içeride ICE faşizmiyle, Kongre baypasıyla, dışarıda emperyalist-siyonist ittifakın uluslararası suçlarıyla hukukdışı durumdadır.
Kısa “12 Gün Savaşı”
Kimi ABD’li analistlere göre Amerikan halkının yüzde 75’i bu saldırıya karşı. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’den Hollywood yıldızı Jane Fonda’ya kadar birçok isim daha ilk saatlerden itibaren Amerikan saldırganlığını kınadılar.
Diğer yandan kimi ABD’li askeri yetkililerin de ifade ettiği gibi, savaşın uzaması, ABD için felaket olacaktır. Çünkü İran, Irak ya da Afganistan değildir. İran’ın gücü ve özellikle direnme kabiliyeti, ABD’ye bir “kara savaşında” ağır mağlubiyet getirecektir.
Dolayısıyla ABD’nin Irak ya da Afganistan’da olduğu gibi uzun bir savaş sürdürebilmesi olası görünmüyor. Karadan savaşı göz alamayan ABD’nin İran’da rejmi yıkma şansı yok. ABD’nin saldırganlığı, büyük olasılıkla, tıpkı 12 Gün Savaşı’nda olduğu gibi, hava-füze savaşı ile sınırlı kalacaktır. Hatta İran’ın yanıtının etkisine bakılırsa, bu “kısa 12 Gün Savaşı” olacaktır.
Savaş kısa olacak ama Amerika’nın gerilemesinde uzun bir etkisi olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mart 2026
BM düzenine üç tehdit
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/02/2026
Önce Davos’da, ardından Münih’te “uluslararası düzenin yıkıma uğradığı” saptandı. Uluslararası düzen dedikleri 1945 düzenidir, BM düzenidir. Yani II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin veto yetkili güvenlik konseyini oluşturdukları düzendir. Beş daimi üyenin nükleer gücü nedeniyle nükleer düzen de diyebiliriz. (Amerikan düzeni ise 1947 Truman Doktrini ve 1947 Marshall Yardımı ile 1945 düzenini ABD lehine bozan ikinci bir yoldur.)
Şimdi Avrupa, bu BM düzeninin yıkıma uğradığından yakınıyor ki Avrupa’nın iki üyesi, İngiltere ve Fransa, BM düzeninin en tepesindeki beşli konseyin üyesidir.
Ama sorun şu ki bugüne gelinmesinde, yani BM düzeninin yıkıma uğramasında Avrupa’nın da payı ve suçu vardır.
BM düzenine NATO tehdidi
BM düzeni, dünden bugüne üç tehdit altında.
İlk tehdit SSCB’nin dağılmasının ardından NATO’nun başlattığı saldırganlıktı. Bu saldırganlık önce Yugoslavya’yı parçalayarak, ardından da Rusya’ya doğru genişleyerek ilerledi.
Bugün her ne kadar Avrupa Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini BM düzenini bozan “egemenliğe karşı güç kullanımı” diye niteliyorsa da Rusya’nın müdahalesi bir neden değil sonuçtu. Düzeni asıl tehdit eden NATO genişlemesine karşı bir varlık-yokluk tepkisiydi. Askeri anlamda NATO kuşatmasına karşı bir yarma harekatıydı.
Dolayısıyla Avrupa, ABD’nin patronluğunda NATO’nun bu saldırgan genişlemesine destek vererek, dahası bizzat Almanya’nın Yugoslavya’nın parçalanmasında rol almasıyla, gerçekte BM düzenine ilk tehdidin bir parçası olmuştu.
BM düzenine İsrail tehdidi
BM düzenine ikinci tehdit, İsrail’in Filistin’i de aşarak yürüttüğü bölgesel saldırganlıktır. ABD ise beşli konseydeki veto yetkisiyle bu saldırganlığı dizginlemeye çalışan BM’nin elini kolunu bağlayarak BM düzenini arkadan vurmuştur. Elbette ABD doğrudan İsrail saldırganlığının askeri, mali ve siyasi sponsoru olarak BM düzenini önden de vurmuştur.
Washington şimdi “BM Gazze’ye barış getiremedi ama ABD Başkanı getirdi” diyerek, Trump’ın başkanlığındaki Barış Kurulu’nu alternatif BM’ye dönüştürme peşindedir.
Almanya ve Japonya nükleer peşinde
BM düzenine üçüncü tehdit, nükleer tehdittir.
Hayır, ABD, İsrail ve Avrupa’nın diline doladığı İran’ın nükleer çalışması değil tehdit olan. Ki İran uluslararası kurallara uyarak, tıpkı onlarca ülkenin yaptığı gibi askeri olmayan barışçıl nükleer çalışma yürütüyor. Ve Tahran yönetimi uzun yıllardır İran’ın nükleer silah peşinde olmadığını sürekli tekrarlıyor. Ki ilgili kurumlar da denetimlerinde bunu defalarca teyit ettiler.
BM düzenine yönelik nükleer tehdit Almanya, Japonya ve Polonya’dan geliyor!
Almanya Başbakanı Friedrich Merz CFR’nin ünlü dergisinde yazdı: “Avrupa’da nükleer caydırıcılık konusunda Fransa ile gizli görüşmelere başladık.” (Foreign Affairs, 13.2.2026)
Japonya’nın saldırgan Başbakanı Sanae Takaichi’nin danışmanı Japon medyasına konuştu, “Japonya artık kendi nükleer caydırıcılığını geliştirmeyi düşünmeli” dedi.
Yani 1945’in iki faşist mağlubu, Almanya ve Japonya birkaç yıldır başlattıkları askerileşmeyi ve silahlanmayı, şimdi nükleer ile taçlandırmak istiyorlar.
Onlara Avrupa’da merkezi bir güç olma peşindeki Polonya da dahil oldu. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, “Rusya tehdidi gerekçesini göstererek Polonya’nın kendi nükleer silah programını geliştirmesi gerektiğini” belirtti.
Çin’in rolü
Çin ise tersine “BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesini” savunuyor. O nedenle Çin ve Rusya, BM düzeninin iyi-kötü hâlâ sürebiliyor olmasının dayanakları durumunda.
“BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesi” ise BM Güvenlik Konseyi’nin reformuyla geliştirilebilir. Bunda kriter ise Güney Amerika ve Afrika’nın da BM Güvenlik Konseyi’nde doğrudan temsil edilebilmesidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Şubat 2026
Trump’ın vakti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/02/2026
ABD Başkanı Donald Trump’ın Umman’daki ABD-İran müzakeresi sonrası söylediği “Bolca vaktimiz var, acelemiz yok” sözleri önemli.
Bu sözler öncelikle “ABD füzelerinin İran’ı biran önce vurmasını bekleyenleri” rahatsız etti. İsrail yönetiminin Washington’u “Tahran’la kötü anlaşma yapmaması konusunda uyardığı” basına yansıdı.
Peki ne oldu da “haftasonu vuracak” yakınlığında beklenen ABD saldırısının yerini İsrail’i kaygılandıracak bir “anlaşma olasılığı” aldı?
Epstein dosyası Trump’ı baskılıyor
Önceki yazımda çözümlemeye çalıştım: Epstein dosyası Trump’ı sıkıştıran bir yön kazanmış durumda. Trump her ne kadar dosyada Demokratların bulunmasını öne çıkarmaya çalışsa da açılan belgeler onu ve ekibini zora sokmuş durumda.
Üstelik meselenin iç güç mücadelesi bağlamında, ABD’nin üstündeki İsrail yükünden hafifleme yönü de var.
Böylesi bir iç basınç, ABD Başkanı’nın dış müdahale hamlesini büyük oranda zayıflatır haliyle. Ancak bu daha çok “normal başkanlar” için geçerli bir durum. Trump gibi biri, düşük bir olasılık da olsa, tersinden iç basıncı savuşturabilmek için dışarıda yangın çıkarmak isteyebilir. Tabii Trump’ın elini kolunu bağlayan başka etkenler yoksa!
Trump İran için müttefik bulamadı
Trump’ı “vurmak üzere” olmaktan “acelem yok, bol vaktim var” noktasına gerileten asıl faktör iç basınç değil, dış faktörler.
Öncelikle Trump, İran’a saldırı için Ortadoğu’da İsrail dışında müttefik bulamadı. Türkiye’den Suudi Arabistan’a, Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) Azerbaycan’a bölge ülkeleri saldırıya karşı çıktılar. Hatta bir çok ülke olası saldırıda topraklarını ya da hava sahasını kullandırmayacağını açıkladı.
Elbette bölge ülkelerinin bazıları bu saldırıya ilkesel olarak karşı çıkıyorlar. Ama bazı ülkeler de İran’ın ABD saldırısına yanıt olarak kendi ülkelerindeki ABD üslerini vurabileceği endişesi nedeniyle Washington’a destek vermiyorlar.
Gerekçeleri ne olursa olsun, bölge ülkeleri şu ana kadar “kısmi bir caydırıcılık” sergileyebildi. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Mısır’la yürüttüğü diplomasinin etkili olduğu görülüyor. Ama bunun “kısmi”den daha ileri bir caydırıcılık kazanabilmesi için bir süredir konuşulmakta olan “güvenlik mekanizmaları” arayışının ete kemiğe büründürülmesi gerekiyor.
Diğer yandan ABD içinde İran’a saldırıya karşı olan ciddi bir kesimin bulunması da Trump yönetiminin saldırganlığını bir ölçüde dizginliyor. Hatta İsrail muhalefetinin “İran karşı füzelerinin yaratacağı sonuçlardan” endişe etmesini de buna eklemek gerekiyor.
ABD-İsrail hilesi endişesi
Füze demişken…
Washington’un Tahran’la anlaşmasını istemeyen İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, “İran’ın nükleer ve balistik füze programının kendilerine tehdit oluşturduğunu” ileri sürdü.
Ortadoğu’da İran’ı çevreleyen ABD bayraklı üs haritası üzerinden yapılan “İran ABD’yi tehdit ediyor!” ironisi gibi… İsrail İran topraklarına füze fırlatmadan önce acaba hangi İran füzesi İsrail’e düştü!
Emperyalist-Siyonist ittifakı, kendi saldırganlıklarına gerekçe üretebilmek için açık yalan söylemekten bugüne kadar hiç geri durmadı. Barış arayan, diplomasi isteyen, müzakere amaçlayan Tahran’ın en büyük endişesi de bu: Hile.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bunu açık açık söylüyor: “Her şeyi denediler başarılı olamadılar. Şimdi tekrar müzakere masasına döndüler. Bu da (müzakerelerin nereye varacağı) belli değil zaten. Onlara (ABD’ye) güvenmiyoruz. Hile yapma ihtimalleri var.”
Netanyahu’nun çabaları
ABD ile İran arasında bu hafta ikinci tur bir müzakere yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa bunun nasıl bir yönde ilerleyeceği, bölgemiz açısından kritik önemde.
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump’ı İran’a saldırıya zorlayabilmek için yoğun çaba içinde olduğu görülüyor. Zira bunu aynı zamanda siyasi ve daha önemlisi hukuki geleceğinin garantisi görüyor.
Dolayısıyla hilesi bol bir çok yönlü diplomasi sürecine girmiş durumdayız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Şubat 2026