Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
AYDINLIKÇILIK MESELESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 11/03/2013
Aydınlık’ın 92. Yıl ekinde yer alan “kimler geldi, kimler geçti” listesindeki kimi isimler izlediğiniz gibi önemli bir tartışma yarattı. Zira öyle isimler vardı ki, eski Aydınlıkçı bile denemeyecek kadar Aydınlık düşmanıydı!
Ekin yayınlanmasından 6 gün sonra Doğu Perinçek, Mao’nun “karargâhı bombalayın” türünden bir çağrı yaptı: “Aydınlıkçılar, Aydınlık’ı kuşatın!” Perinçek ertesi gün de “Silivri duvarlarına güvenilebilir mi” başlıklı yazısıyla, duvarı yıkıp geldiğini ve meseleye el koyduğunu ilan etti.
Ancak Perinçek’in bu iki yazısından da önce gelip meseleye el koyduğu anlaşılıyor. Zira bu yazılardan bir gün önce gazetenin künyesinde Mehmet Sabuncu’nun ve Serhan Bolluk’un isimleri artık yer almıyordu!
AYDINLIKÇI OLMAK HEM ZORDUR, HEM DE KOLAYDIR
Bir Aydınlıkçı olarak, zor da olsa konuyla ilgili görüşlerimi açıklamam gerekiyor. Sosyal medyada yer alan alçakça bir yorumu dikkatinize sunarak görüşlerime geçeğim: “Cengiz Çandar, Aydınlıkçıları birbirine düşürdü!”
Şimdi kendi görüşlerime geçiyorum:
1. Aydınlıkçı olmak zordur, çünkü Aydınlıkçılık bir tek mücadelenin içerisinde var olabilir. Yani 17 yaşından itibaren Aydınlıkçısınızdır, 30 yıl mücadele etmişsinizdir fakat bir gün herhangi bir sebeple mücadele hattının dışına çıkmışsınızdır. İşte o gün bitmiştir Aydınlıkçılığınız; eski Aydınlıkçı bile değilsinizdir artık. Yani o kadar zordur Aydınlıkçı olmak, kalmak…
40 yıl sistemden nemalanmışsınızdır, emekli olmuşsunuzdur. Vicdanen rahat olmak için örneğin, hayatınızın son virajında gelmişsinizdir… Mücadele hattındasınızdır yani artık ve de Aydınlıkçısınızdır! İşte Aydınlıkçı olmak bu kadar da kolaydır…
LİSTEDEKİ EKSİKLİK, FAZLALIKTAN DAHA VAHİM
2. Cengiz Çandar’ın o listeye girmesi Serhan Bolluk’un ve Mehmet Sabuncu’nun kararı değildir ve bu yanlış yorumlanmaması için özellikle bilinmelidir!
Listenin yayımlandığı gün Serhan Bolluk’u arayıp şöyle dedim: “Cengiz Çandar’ın bile olduğu bir listede neden Tunca Arslan ve Asaf Güven Aksel yok?”
Kısa ve tatsız konuşmamızda ortaya çıktı ki, Bolluk listenin son halini görmemişti!
Listede başka çok önemli eksikler de vardı. Bırakın eskiyi, şimdiki Aydınlık’ın yazarlarından bile unutulanlar vardı. Açık ki, tek kişi hazırlamış ve doğal olarak unutmuştu. Üstelik Işık Soner, Halil Alkan, Fahir Özel gibi Aydınlıkçılar nezdindeki sembol isimleri bile…
Nitekim ben de ilgili arkadaşa fark ettiğim eksik isimleri çıkarıp, bir liste halinde yolladım; bir vesileyle Aydınlık’ta bu hata telafi edilir diye… Çünkü Çandar’ın bile girdiği listede olmadıklarını görmek, en azından bir kısmını oldukça üzecekti.
Sonrasında Mehmet Sabuncu’nun da listenin son halinden habersiz olduğunu öğrendim. Acaba her ikisinde de yılların “nasıl olsa her şey Doğu Perinçek’in kontrolü altındadır” rahatlığı mı vardı? Öyle ya, Genel Başkanımız Doğu Perinçek 40 yıldır, biz yanlış yapmayalım diye kendi yapmaktadır. Ayağı takılıp düşmesin diye çocuğunu kucaklayan bir baba edasıyla…
Bunun doğru bir yöntem olmadığı ortada; bu yöntemin yarattığı sıkıntılar da ortada…
Ancak madalyonun öbür yüzü de önemli: Ortada ideolojik bir hata vardır ve bu nedenle görevlendirmeyi yapan, listeyi yapan arkadaştan daha fazla sorumludur. Zira görevi alanın listesinin, üç aşağı beş yukarı böyle olacağı malumdur. Bu görülerek, böylesi ciddi bir işin tek kişi yerine üç kişilik bir komisyona verilmesi gerekirdi.
PERİNÇEK’İN İNDİRDİĞİ KALKAN
3. Doğu Perinçek’in “Aydınlıkçılar, neden Aydınlık’ı kuşatmıyor” diye sormasının yanıtı içindedir. Aydınlık hep Aydınlıkçıların kuşatması altındadır. Bunu ben dışarıdan yazan bir Aydınlıkçı olarak gelen eleştirilerden biliyorum. Perinçek’in köşesinden Aydınlık yönetimini sertçe eleştirdiği günler, okur eleştirileri 20 kat artar. Üstelik hem dostlardan hem de düşmanlardan!
Örneğin Perinçek’in köşesinden Aydınlık’ın yönetimini psikolojik savaşa alet olmakla suçladığı gün, en çok “Aydınlık’a sızmış gizli Kürtçü” diye suçlandığım gündür!
Aydınlıkçıların kaderinde vardır bu haksızlıklar…
Kuşkusuz Perinçek’in otoritesi, düşmanı bile cesaretlendirecek kadar büyük ve önemlidir. Düşman, Perinçek’in eleştirilerini fırsat bilmekte ve yararlanmaktadır.
DOĞRU SAPTANDI, EĞRİ ÇÖZÜLDÜ
4. Zannımca bu mesele, yani görevden almalar, “doğru saptanmış fakat eğri çözülmüş” bir meseledir! Yapılan hata ne kadar vahimse, hatayı düzeltmek yerine koparıp atmaya yönelmek de o kadar vahimdir; hatta sonuçları bakımından daha da vahimdir!
Üstelik bir vahim hatanın bu şekilde düzeltildiği(!) ilk olaydır; en azından benim bildiğim…
Mücadele hattında olan bir gazete her zaman hatalar yapar. Serhan Bolluk’un yaptığı türden hataları önceki yayın yönetmenleri de yapmıştır hatta fazlasıyla ama o hataları konuşmak şimdi yersiz ve yararsızdır elbette…
Ama şu kadarını söylemeliyim: “Cengiz Çandar Aydınlıkçıları birbirine düşürdü” cümlesi çok ağırıma gitti! Keşke daha farklı bir yöntemle çözseydik de düşmanı memnun etmeseydik!
Daha doğrusu bu kadar keskin cepheleşme yaşandığı bir savaş koşulunda, iç cephedeki tartışmayı düşmanı memnun edercesine göz önüne getirmeseydik!
AYDINLIKÇILIK, HER DURUMDA AYAĞA KALKMAKTIR
5. Gelelim Aydınlıkçı olmanın en önemli parametresine. Biz Aydınlıkçılar, düşen kayayı inatla yukarıya yeniden ve yeniden yuvarlayan insanlarız. Zorluklar bizim genlerimizi güçlendiriyor.
Şimdi bu “yanlış çözülmüş” konudan da mücadelenin yararına sonuçlar çıkaracağızdır, eminim… Kolektif önderliği güçlendirmek ve gazeteyi kolektif yönetmek açısından sıçrama yapacağız. Kolektif çalışmanın ve yönetmenin önüne geçen hatayı bulup masaya yatıracağız ve sorunu kökünden çözeceğiz.
Çünkü Aydınlıkçılık düştükçe ayağa kalkmak ve her kalkışta daha da hızlı koşmak demektir!
Çandar Aydınlıkçıları birbirine düşüremez! Değil düşürmek ayağımıza bile takılamaz! Biz onun ayakçılık yaptığı yerlere meydan okuyarak büyüyoruz çünkü!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mart 2013
KÜRT’ÜMSÜLER
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 10/03/2013
Türk milleti, Türk milliyetçiliğini karalayanlara ve hedef alanlara haklı olarak soruyor: “Madem milliyetçilik kötü bir şey, neden Türk milliyetçiliğini karalarken, Kürt milliyetçiliğini kutsuyorsunuz?”
Baskın Oran, bu soruya bir yanıt(!) bulmuş. Şöyle açıklıyor bir röportajda: “Milliyetçilik milletini sevmek ve yüceltmek değildir. Milletini yüceltmeyi başkalarını aşağılamaya dayandıran ideolojidir. Kürtler, ‘Biz Türklerden üstünüz’ dediğinde bu milliyetçiliktir. Fakat ‘Biz kendi dilimizi, eğitimimizi istiyoruz, kendimizi yönetmek istiyoruz’ dediklerinde bu milliyetçilik değildir.” (Milliyet, 4 Mart 2013)
Kuşkusuz Baskın Oran, bu kavramları çok iyi bilecek bilgi ve birikime sahiptir. Ancak taraf olmak ama yanlış tarafta olmak, Oran’da bilgiyi eğmeye, bükmeye vesile olmuş. Fakat bizi asıl hayal kırıklığına uğratan, Baskın Oran’ın yaratıcılığının “ırkçılığı milliyetçilik” diye yutturmaya çalışmak seviyesinde kalmasıdır.
TÜRK ÜLKÜCÜSÜ DEĞİL TÜRKİYE ÜLKÜCÜSÜ!
Kavramları eğme bükme işlemi hükümet katında da uygulanıyor. Örneğin Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan…
Biliyorsunuz Çağlayan Kürt olduğunu ilan etti! Zafer Çağlayan’ı uzun süredir tanıyanlar ve onun ilk defa Kürt olduğunu duyanlar, haliyle şaşırdılar.
Fakat daha ilginci, Çağlayan’ın kendisini eski “Türkiye ülkücüsü” olarak da ilan etmesiydi. Anlaşılan AKP katında “Türk milliyetçiliği” dememek için “Türkiye milliyetçiliği” gibi bir kavam da uydurulmuş. Yanıt vermek kuşkusuz o dönemin ülkücülerinin eğitiminden sorumlu olan Devlet Bahçeli’ye ve diğer MHP yöneticilerine düşer!
KÜRT SORUNU İÇİNDE BİR ÇELİŞKİ
Aslında Kürt sorunu içinde yaşanan 40 yıllık iç çelişkilerden biri de budur. Şöyle ki, üç tür Kürt vardır:
1. Etnik olarak Kürt olan ama Türk milletinin bir parçası olduğunu bilen Kürtler. Ki bir kısmı, (soya dayalı) milliyet ile (dil, kültür, ortak pazar ve ortak vatana dayalı) milletin farkını bilir; zira ya 70’lerin sol ikliminde bulunmuştur ya da milli devletin ve Cumhuriyetin kazanımlarının farkındadır! Özellikle 80 öncesinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ağırlıklı olarak CHP’li olması iyi incelenmelidir.
Ancak yine de bedel ödemişlerdir. Özellikle 70’lerle birlikte şehirlere göç edenler, horlanmaya, dışlanmaya maruz kalmıştır.
2. Milliyet, millet ayrımını bilmeden Kürt kimliğiyle yaşayanlar. Bu Kürtlerimizin büyük kısmı bedel ödemiştir: Sırf Kürt köyü olduğu için devletin imkânlarından yararlandırılmayan köylerden tutun, kimliği nedeniyle varı yoğu olan iki ağacına kastedilen köylüye kadar geniş bir kesim geçmişte, sağ iktidarlar döneminde ağır bedeller ödediler.
Başına gelenlerin Kürt kimliğinden kaynaklandığını görenlerin bir bölümü, maalesef etkisi günümüze kadar uzanan “ayrılıkçılığa” işte o dönemde saptılar.
Kuşkusuz bu kitleyi “bilinçli” olarak ayrılıkçılığın neferi olanlardan ayırıyoruz.
SAHTE KİMLİKLİLER
3. Kürt olduğunu gizleyen, bu etnik kökenini perdeleyerek yükselen, sistemin nimetlerinden faydalanan fakat günü geldiğinde Kürt olduğunu hatırlayan Kürt’ümsüler! İşte Zafer Çağlayan bu Kürt’ümsü türündendir.
Çelişki ilk iki grup ile sayısı az olan bu üçüncü grup arasındadır:
Yani bir yanda Türk milletinin bir parçası olarak Kürt milliyetine mensup olan birinci gruptaki yurttaşlarımız ile millet, milliyet ayrımı bilmeden Kürt’üm diyen ve bir kısmı maalesef ayrılıkçılığa sapan, ABD planlarına alet olan yurttaşlarımız vardır.
Bir yanda da Zafer Çağlayan gibi Kürt’ümsü isimlerin içinde bulunduğu, zor günlerde başka kimliklerin altına gizlenerek yükselen, küpünü dolduran, günü geldiğinde de “Ben de aslında Kürt’üm” diye ortaya çıkanlar vardır!
İlk iki grup kimliği nedeniyle bedel öderken, üçüncü gruptakiler sahte kimlikle dolaşmış, sistemden nemalanmıştır!
Kuşkusuz Kürt’ümsüler gibi ABD projeleri içinde olduklarından Türk’üm diyemeyen Türk’ümsüler de vardır. Hem Türk’ümsülere hem de Kürt’ümsülere verilecek en iyi yanıt ise kararlılıkla “Ne mutlu Türk’üm ve Kürt’üm diyene” demektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Mart 2013
ERDOĞAN CIA OPERASYONUNUN NERESİNDE?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 09/03/2013
ABD Büyükelçiliği’ne bombalı intihar saldırısı yapıldığı 1 Şubat günü, Milliyet’in manşetinde dikkat çekici bir haber vardı: Usame Bin Ladin’in damadı Süleyman Ebu Geyt, CIA’nin verdiği bilgiyle Ankara’da bir otelde yakalanmıştı.
Habere göre Ebu Geyt, 11 Eylül olayları sırasında El Kaide’nin sözcüsüydü ve olaydan sonra kayıplara karışmıştı. Sonradan İran’da özel bir kampta saklandığı öğrenilmişti. Ancak İran Ebu Geyt’i bu yılın başında kamptan çıkarmış ve sınır dışı etmişti. Bin Ladin’in damadı sahte Suudi Arabistan pasaportuyla Türkiye’ye giriş yapmıştı. CIA bu bilgileri MİT’le paylaşmış ve Ebu Geyt’i Ankara’da yakalatmıştı.
Milliyet’ten Fikret Bila, ABD Büyükelçiliği’ne saldırı sonrası CNNTürk’te katıldığı canlı yayında, Ebu Geyt’in aslında beş gün önce yani 26 Ocak’ta yakalandığını söylüyordu.
İRAN EBU GEYT’İ TESLİM Mİ ETTİ?
Bu operasyonla ilgili, günler sonra 18 Şubat’ta, Abdülkadir Selvi’nin Yeni Şafak’taki köşesinde resmi kurum kaynaklı olduğu anlaşılan çarpıcı iddialar yayınlandı. İranlı bir ajan Ebu Geyt’i Türkiye’ye getirmiş ve yakalandığı operasyon günü ortadan kaybolmuştu. Ayrıca ABD, Ebu Geyt daha İran’dan çıkmadan önce Türkiye’yle istihbaratı paylaşmıştı.
Selvi bu çarpıcı iddialara dayanarak ortaya şu imalı soruyu atıyordu: “İran, Bin Ladin’in damadını Amerika’ya İran’da teslim etmek istemedi, Türkiye’den almasının önünü mü açtı?”
Selvi “Acem oyunu” vurgulu yazısında, ayrıca Ebu Geyt’in sorgusunda itiraf ettiği çok çarpıcı bir bilgiyi de okurlarıyla paylaştı. Bin Ladin’in damadı, 11 Eylül saldırısı için Amerika’nın önlerini açtığını söylüyordu!
İran’ın rolünü de, Ebu Geyt’in bu itirafı yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama bu süreçte basına servis edilen bir kaç haberde, Bin Ladin’in damadının CIA’ya kesinlikle teslim edilmeyeceğinin öne çıkarılmasını anlamlı bulduk. Büyük olasılıkla bu haberler, bir süre sonra yapılacak CIA’ya paket servisinin perdesiydi…
OPERASYONDAKİ ‘KUVEYT’ YALANI
Nihayet beklenen(!) haber 7 Mart günü bu kez Hürriyet’in manşetinden geldi. Ebu Geyt, Kuveyt’e verilmesi için Ürdün’e teslim edilmiş ancak CIA bir operasyonla Bin Ladin’in damadına Ürdün’de el koymuştu! Haberde Ebu Geyt’in ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin geldiği gün Ürdün’e verildiği belirtiliyordu.
Kuşkusuz sorulacak çok soru var ama biz şu tek soruyla yetinelim. Amaç Ebu Geyt’i Kuveyt’e vermekse, neden doğrudan değil de Ürdün’ün aracılığına ihtiyaç duyuldu. Türkiye’nin Kuveyt’le diplomatik ilişkisi yok mu?
Yanıt ortada… AKP Hükümeti Ortadoğu politikaları nedeniyle teslimatı Türkiye’den değil, üçüncü bir ülke üzerinden yapmayı siyaseten daha az maliyetli bulmuştu!
AKP HÜKÜMETİNİN ONAYI
Hükümete en yakın gazete olan Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül, bu operasyonla ilgili ilginç bir makale yazdı dün. Karagül, “Ürdün Kralı ne zaman Türkiye’ye gelse, bölgede umulmadık şeyler olur” dedi.
Karagül’e göre, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Ürdün Kralı Abdullah aynı zamana gelen Türkiye ziyaretlerinde bu paketleme işlemini bağlamışlardı. Karagül Ebu Geyt’in, Kerry’nin geldiği gün Ürdün’e gönderildiğini, Kral’ın geldiği gün de Ürdün’de CIA’ya teslim edildiğini belirtti.
İbrahim Karagül, Kral Abdullah’ın operasyondaki rolünü şu sözlerle saptıyor: “Ürdün Kralı bu tür örtülü operasyonları çok iyi bilir. Bölgede oynadığı tek rol de neredeyse budur. Bakmayın öyle gözyaşları döktüğüne; bölge genelindeki bazı örtülü operasyonlarda, ABD-İngiliz ve İsrail istihbaratıyla bağlantılı konularda her zaman gerekenden fazla yardımsever olmuştur.”
Şimdi asıl konuya geliyoruz. Karagül, her ne kadar Kerry ile Kral Abdullah’ın anlaşmasını sanki Türkiye’den habersiz yapmışlar gibi sunmaya çalıştıysa da, böyle bir operasyonun Ankara’nın onayı olmadan gerçekleşemeyeceğini hemen herkes saptar!
Ankara’nın elindeki El Kaide yöneticisi, Ankara’nın onayı olmadan CIA’ya teslim edilmek üzere Ürdün’e gönderilemez. Ankara’daki onay makamı da Ergenekon olmadığına göre, açık ki Erdoğan hükümeti operasyondan haberdardır.
O nedenle bitirirken mecburen soruyoruz: Ebu Geyt’i CIA’ya teslim eden Kral Abdullah Yeni Şafak’a göre örtülü operasyon görevlisi ise Ebu Geyt’i Kral Abdullah’a teslim eden Erdoğan bu operasyonun neresindedir?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mart 2013
HALK MÜZAKEREYİ DESTEKLİYOR MU?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/03/2013
Başbakan Erdoğan adına özel temsilcisi MİT Müsteşarı Hakan Fidan, İmralı’da Abdullah Öcalan’la müzakere yürütüyor. BDP heyeti, AKP hükümetinin izniyle İmralı’ya gidiyor ve Kandil’deki PKK liderlerine ulaştırmak üzere, Öcalan’ın anlattıklarını not ediyor.
Bu notlar bir şekilde basına yansıyor. Anlaşılıyor ki, Erdoğan ile Öcalan’ın müzakere sürecinde vardıkları mutabakatta rejimin değiştirilmesinden Cumhuriyet’in tasfiyesine, yeni anayasa ortaklığından ulusalcılara karşı güç birliğine, Ortadoğu’daki sınırların yeniden çizilmesinden İran, Irak ve Suriye’ye karşı operasyonlara ve Kürtlerin Ortadoğu’da ateşe sürülmesine kadar pek çok şey var!
Normal bir ülkede bırakın hükümetin düşmesini, yer yerinden oynardı! İmralı zabıtlarının yarattığı deprem hükümeti yıkar, tsunamisi de pek çok kurum yöneticisini alaşağı ederdi!
Ama bir şey olmadı!
KAMUOYU SÜRECE KARŞI
Başbakan Erdoğan başta olmak üzere tüm müzakereciler, bu durumu halkın “çözümden” yana olmasına bağladılar. Hatta Erdoğan’ın prenslerinden Star gazetesi yöneticisi Mustafa Kaaalioğlu bu durumu “sokaktaki insanın çözüme gösterdiği özen medyada yok ne yazık ki” diye teorileştirdi! (Star, 6 Mart 2013)
Peki, gerçekten öyle mi? Halk, Erdoğan-Öcalan mutabakatına destek mi veriyor? Kamuoyu, “karşılığı ne olursa olsun, yeter ki PKK silah bıraksın” mı diyor? Millet, “yeter ki barış gelsin, varsın Öcalan da TBMM’ye girsin” mi diyor?
Biz evden işe, işten eve giderken belediye otobüslerinde, vapurlarda gördüğümüz, dinlediğimiz, konuştuğumuz insanların toplamı kadar veriye sahibiz. Kuşkusuz elinde devlet aygıtı olan ve sürekli kamuoyu araştırmaları yapan (ama gerçek sonucu açıklamayan) AKP hükümeti bizim topladığımız verilerden kat be kat fazlasına sahiptir.
Ancak bizim sayılı verimize göre, değil Erdoğan-Öcalan görüşmesine destek, tersine hükümete karşı büyük bir öfke var!
Peki, o zaman kamuoyu neden sessiz, neden Öcalan’la yürütülen müzakere sürecine karşı kitlesel tepki eylemleri olmuyor?
10 YILLIK BASKI
Türk milletinin büyük çoğunluğu, Erdoğan-Öcalan mutabakatına destek vermiyor. Verseydi, emin olun AKP hükümeti müzakere sürecinin ayrıntılarını da, varılan mutabakatı da her gün ballandıra ballandıra ekranlardan anlatırlardı!
Ama tık yok!
Bırakın ne konuştuklarını anlatmayı, “biz değil, devlet görüşüyor” diyerek “ne olur ne olmaz” önlemi bile alıyorlar.
Hiç bu millet müzakere sürecine destek verse, Erdoğan çıkıp da “baldıran zehri içtim” der miydi?
Hiç bu halk müzakere sürecine destek verse, Erdoğan kendisi dâhil tüm AKP’ye konuşma yasağı koyar mıydı?
Neyin sessizliği bu, neyin gizliliği? Halkın meşru sayabileceği konularda böyle ketum davranılması normal mi? Değil elbette!
BÜYÜK PATLAMA
Dolayısıyla asıl önemli soruya gelmiş bulunuyoruz. Peki, millet bu müzakere sürecine destek vermiyorsa, neden sessiz ve tepkisiz o zaman?
Bu sorunun yanıtı, Mustafa Karaalioğlu’nun yukarıda belirttiğimiz “sokaktaki insanın ‘çözüme’ gösterdiği özen medyada yok ne yazık ki” teorisinde var! Çünkü Karaalioğlu aslında bu teorisiyle 10 yıldır kitlelere neden sürekli gaz sıkıldığını, tazyikli su sıkıldığını, cop vurulduğunu açıklıyor! Karaalioğlu, sokaktaki insanın bile “beni de dinliyorlar” ruh haline neden sokulduğunu aslında açıklıyor!
Ve kitlelerin öncülerinin neden Ergenekon tertipleriyle Silivri’de zindana atıldığını da ortaya koyuyor. Kitlesellik açısından dünya tarihine geçmiş o büyük Cumhuriyet eylemlerinin hemen tüm düzenleyicileri artık esir çünkü!
Peki, ne olacak yani? Önderler Silivri’de diye, büyük baskı var diye, gaz var, cop var diye bu millet vatanın bölünmesini sessizce izleyecek mi?
Kuşkusuz hayır!
Toplumların devrim yasalarına bakılırsa, halk “sessizlikte öfkesini” biriktiriyor! Yani patlama büyük olacak! Artık mesele öncü de…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mart 2013
KAPATILACAK PARANTEZ: CUMHURİYET
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 06/03/2013
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, hafta sonu Bursa’da dikkat çeken bir konuşma yaptı: “Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız. Hiç kimseyle savaşmadan, hiç kimseyi düşman ilan etmeden, hiçbir sınıra saygısızlık yapmadan, tekrar Saraybosna’yı Şam’a Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız.”
DAVUTOĞLU’NUN GÖREVİ
Böylece geçen yıl “1911-1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, 2011-2023 yılları arasında o kaybettiğimiz topraklardaki kardeşlerimizle buluşacağız” diyen Davutoğlu, asıl niyetini, daha doğrusu görevini bir parça daha açıklamış oldu!
Öncelikle şu saptamayı yapalım: Ahmet Davutoğlu’nun “geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi, şimdi o parantezi kapatacağız” dediği Kurtuluş Savaşı’dır, Kemalist Devrim’dir, Cumhuriyet’tir!
Üstelik Davutoğlu’nun Cumhuriyet parantezini kapatma görevi yeni de değildir; o görev danışmanlığından dışişlerinin başına atanmasına kadar, kendisine verilen her rütbenin gereğidir.
KUZEY IRAK VE KUZEY SURİYE’YLE ENTEGRASYON
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, yüzyıllık parantezi kapatma görevinin ayrıntılarını, Bursa’dan önce, dört gün süren röportajıyla Yeni Şafak gazetesinde verdi: “Son 100 yıl bir parantezdir, kapatılması gereken bir parantezdir. Sykes-Picot ile başlayan ayrışma kapatılması gereken bir parantezdir. Tarih coğrafi sınırlara isyan ediyordu ve evet biz bu parantezi kapatacağız.” (Yeni Şafak, 28 Şubat 2013)
Röportajın ikinci gününde, kapattıktan sonra nasıl bir parantez açacaklarını da belirtiyordu Davutoğlu: “Eskiden beri savunduğumuz ilke; bölgede yeni sınırlar oluşmasın, daha büyük ölçekli birliktelikler oluşsun. Sınırlar duvar olmaktan çıksın, anlamsızlaşsın.” (Yeni Şafak, 26 Şubat 2013)
“Yeni sınırlar oluşmasın ama eski sınırlar anlamsızlaşsın” demek, normalde anlamsızsa da, Davutoğlu’nda “perde” anlamındadır.
Nitekim Ahmet Davutoğlu ertesi gün perdeyi bir parça aralıyordu: “Sınırın hemen ötesindekilerle sınırları değiştirmeden entegrasyon yaşayacağız. Bu Kuzey Irak için de geçerlidir, Suriye’nin kuzeyinde her kesim için de geçerlidir.” (Yeni Şafak, 27 Şubat 2013)
İşte zurnanın zırt dediği delik budur; Türkiye’nin Kuzey Irak’la, Kuzey Suriye’yle entegrasyonu… Yani Kürt Koridoru, Kuzey Irak’ın Kuzey Suriye üzerinden Akdeniz’e açılması; ardından da Türkiye’nin güneydoğusuna genişleyerek Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan’a dönüşmesi…
Yani 2004 yılında “ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapma görevini” ilan eden Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi…
YANLIŞ HESAP BAĞDAT’TAN DÖNECEK!
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül ve Abdülkadir Selvi’yle söyleşinde, İmralı sürecinin, dış politikadaki bu zihniyet değişiminin bir sonucu olduğunu da belirtiyor.
Böylece “barış” adı altında yürüttükleri müzakerenin de aslında ABD’nin Büyük Kürdistan hedefinin içinde olduğunu kabul etmiş oluyor!
Boşuna “barışı değil, savaşı getiriyorlar” demiyoruz! Çünkü ne Bağdat Kuzey Irak’ı, ne de Şam Kuzey Suriye’yi AKP’ye savaşmadan teslim etmez!
Üstelik küresel güç merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı, Rusya ve İran’ın Ortadoğu’da etkin hale geldiği şu koşullarda, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye savaşarak da teslim alınamaz!
Türk ve Kürt’ü, Arap ve Fars’la karşı karşıya getirecek bu planları, Türk milleti artık ayaklarının altına almalıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mart 2013
ARABESKİN OZANI: MÜSLÜM GÜRSES
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/03/2013
1986 yılında, henüz 12 yaşındayken, bir okul çıkışı eve yürürken gördüm ilk kez Müslüm Gürses’i… Bordo renkli, Serçe marka makam aracından inip Kuruköprü’de bir otele giriyordu.
Gördüğüm ilk ünlüydü. O gün, ona dair ilk hatırladığım şey, mahcup ve mütevazı haliydi…
Ona dair son hatırladığım ve hep hatırlayacağım şey de mahcup ve mütevazı hali olacak…
SONRADAN ADANALI
Müslüm Gürses, çoğumuz gibi “sonradan Adanalı”ydı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan zorunlu nedenlerle, iş için, aş için, yaşayabilmek için ailecek gelenlerdendi…
Hikâyesi bizdendi; Yaşar Kemal’di, Yılmaz Güney’di…
Yolu Adana’dan geçenlerdendi; Abidin Dino gibi, İlhan ve Turhan Selçuk gibi… Demirtaş Ceyhun ve Muzaffer İzgü gibi…
Adana’dan yükselenlerdendi; Şener Şen, Aytaç Arman, Menderes Samancılar gibi… Danyal Topatan, Yılmaz Duru, Bilal İnci gibi…
Adana’da söyleyenlerdendi; Ferdi Tayfur, Hakkı Bulut, Ümit Besen gibi… Nesimi ve Mazlum Çimen gibi… Hem Kani Karaca gibi ama hem de Suna Kan gibi… Mustafa Sağyaşar, Faruk Tınaz, Can Etili gibi… Haluk Levent, Murat Kekilli, Rojin gibi…
Adanaspor’luydu, Adanademirspor’luydu; Fatih Terim gibi, Hasan Şaş gibi… Öyle ki, 4-0 yenikken bile umudunu hiç kaybetmeden çılgınca tezahürat yapan Adana taraftarı, hastanede olduğu şu son aylarda “Müslüm Baba maçı bırakma” pankartı açardı ona…
SİSTEME SIĞMAYAN ADAM
Müslüm Gürses’i önce jiletle özdeşleştirerek küçümsediler, yok etmek istediler, yapamadılar…
Sonra “sistemin içine alıp, eritmek istediler” ama sığdıramadılar…
Çünkü “sonradan Adanalı” olmuştu fakat “sonradan görme” olmamıştı! Almadan vermeyi, çilehanelerde çile çekmeyi öğrenerek büyümüştü…
Adana yazının sıcağında damda yatarken “fezada bir nokta” olduğunu öğrenmişti…
HİÇ BÜYÜK PARASI OLMADI
Pek bilinmez, 1978’de Tarsus yolunda içinde olduğu araç kaza yapar; öldü diye morga kaldırılır! Ancak “itirazım var” der ve yaşama sarılır: Şiddetli baş ağrıları, ağır hareketleri ve konuşması, hatta koku alamaması bile o kazadan kalmıştır…
Çok üretkendir, çıkardığı albüm sayısını kimse bilmez… Gittiği bir ülkede parasız kalınca, orada bile albüm yapar, üstelik çok da satar!
Zaten hep parasızdır; “sonradan Adanalıların” çoğu gibi biriktiremez; oldukça harcar, oldukça verir, oldukça paylaşır ama hiç bilinmez. Çünkü “sonradan Adanalılar” ayıbı bilir!
YOKSULLAR ERKEN ÖLÜR
Önce annesini sonra kardeşini kaybeder… Ki Doğu ve Güneydoğu’dan Adana’ya gelen hemen her ailede benzer bir acı vardır; erken ölümler yoksulluktandır.
Bu nedenle Müslüm Gürses’in müziğinde hep acı vardır; çile, dert, ıstırap vardır ama asla teslimiyet yoktur!
Tersine hep “itirazım var” der, isyan eder! Ne de olsa yolu Halkevi’nden geçmiştir 60’larda…
Yani devrimcidir, “İtirazım var bu zalim kadere, itirazım var bu sonsuz kedere, feleğin cilvesine, hayatın sillesine, dertlerin cümlesine itirazım var” demesi ondandır.
ACI’DAN, VEFA’YA BİR ÖMÜR
Sezen Aksu ya da Bülent Ortaçgil müziğini, onlardan daha çok sevdirecek denli kendine has bir yorumu vardır. Neşet Ertaş’tan da söyler, Teoman’dan da…
Arabeskin ozanı, Mezopotamya’nın cazcısıdır…
Çok satmıştır, liste başları olmuştur ama hep mahcup ve mütevazıdır. Asistanı da, sekreteri de, halkla ilişkiler danışmanı da, menajeri de karısı Muhterem Nur olmuştur çoğu zaman. Üstelik arkadaşı, dostu, yoldaşıdır aynı zamanda…
İlişkilerin hızla tüketildiği, birinin bırakılıp yenisinin hızla alındığı şartlarda Müslüm Gürses severek üretmeyi, sevgide çoğalmayı öğretmiştir dinleyenlerine…
Müslüm Gürses’in sözlüğü A harfindeki Acı ile başlar ama V harfindeki Vefa ile sonlanır! Biz “sonradan Adanalılar”, o nedenle Müslüm (Akbaş) Gürses’i çok sevdik!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mart 2013
CIA’NIN TÜRKİSTAN KARTI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/03/2013
Geçenlerde bu köşede Menderes hükümetinin Türkiye tarihinde nasıl bir rol oynadığını anlatırken, usta gazeteci Lütfü Akdoğan’ın anılarından bahsetmiştik. Akdoğan, “Krallar ve Başkanlarla 50 yıl” isimli üç ciltlik anılarında, ünlü Hint lider Cavaharlal Nehru’nun Fatin Rüştü Zorlu’ya dair söylediklerini aktarmıştı.
Bağlantısızlar Hareketi’nin liderlerinden Nehru, Türkiye Dışişleri Bakanı Zorlu’nun ve Menderes hükümetinin bölgedeki Amerikancı politikalarından şikâyet etmektedir: “Amerikan, İngiliz ve Rus hegemonyasından bütün milletlerin kurtarılması lazımdır. Türkiye Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 18-24 Nisan 1955 tarihlerindeki Bandung Konferansı’nda İngiltere ve Amerika’yı nasıl savunduğunu ve onların nasıl avukatlığını yaptığını size daha önceki bir görüşmemiz sırasında anlatmıştım. O Konferans’ta Kıbrıs Rumlarının lideri Makarios, toplantının yapıldığı binanın koridorlarında mahalle kavgası çıkarmıştı. Bunun yanı sıra, Türkiye de Bandung Konferansı’nı baltalamak için birçok ülkeye baskı yapmıştı. Kısacası Türkiye, İngiltere ve Amerika’nın yapamadığını çok iyi bir şekilde başarmıştı.”
CIA’NIN BANDUNG’DAKİ ROLÜ
Eski MİT mensubu Enver Altaylı, “Ruzi Nazar: CIA’nın Türk Casusu” isimli yeni çıkan kitabında hocasının kimi anılarını yazar. Rus Kızıl Ordusu’ndan Nazi’lere oradan da CIA’ya katılan ve 12 yıl boyunca Türkiye’de CIA yetkilisi olarak görev yaparak MİT’i CIA’ya bağlayan Ruzi Nazar, meğer Bandung Konferansı’nın baltalanması için Zorlu’yla birlikte uğraşanlardanmış…
Bağlantısızlar Hareketi’nin bir parçası olarak düzenlenen ve Asya ile Afrika’da sömürge olmaktan kurtulmuş ülkeleri bir araya getiren bu konferansın amacı, emperyalist Batı ülkelerine baskı yaparak diğer sömürge ülkelerinin de boyunduruktan kurtulmasını sağlamaktır.
Ancak CIA yetkilisi Ruzi Nazar, “Türkistan gözlemci delegesi” sıfatıyla katılarak Konferansı baltalamayı planlamaktadır. Eski Senatör olan ABD’nin Filipinler Büyükelçisi Homer Ferguson’a görevini şu sözlerle açıklar: “Konferansta ABD’nin Avrupa’daki müttefiklerinin Asya ve Afrika’da hâlâ sömürgelere sahip oldukları belirtilecek ve müttefiklerimiz kınanacak. Biz ise Rusya ve Çin’in sömürgeci olduğunu konferans gündemine almaya çalışacağız.”
Ancak gözlemci üyelerin konuşma ve oy kullanma hakkı yoktur. Nazar, Hint lider Nehru ve Mısır’ın efsane lideri Cemalabdül Nasır ile Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Çu En Lay’ın önderlik yaptığı konferansın kimi üyelerine baskı uygular. Son koz olarak da Konferans’ın düzenlendiği yerin tam karşısındaki bir otelde basın toplantısı yapar. Yanına Türkiye’den gelen ve ünlü Şeyh Şamil’in torunu olan Kuzey Kafkasyalı Seyit Şamil’i de alan Ruzi Nazar, Moskova ve Pekin’i Türkistan’a baskı yapmakla suçlar!
ZORLU, ABD ADINA 3. DÜNYA ÜLKELERİNİ TEHDİT ETTİ
Ruzi Nazar anılarında Nehru’nun Lütfü Akdoğan’a aktardığı bilgileri de doğrular. Gerçekten de Fatin Rüştü Zorlu, İngiltere ve ABD’nin avukatlığını yapmıştır Konferans’ta.
Nazar’ın anlatımlarına göre Zorlu Bandung’da tarafsızlığın ve bağlantısızlığın yanlış olduğunu savunmuş, yanına Irak, Pakistan ve Seylan’ı alarak oluşturduğu blok ile Konferans’ı açıkça baltalamaya çalışmıştır. Zorlu daha acısı, Çin, Hindistan, Mısır ve Endonezya’nın liderliğini yaptığı bağlantısız ülkeleri, ABD’ye destek vermedikleri takdirde Rusya’nın yayılmasına hizmet etmekle suçlamıştır!
İlginç olanı Ruzi Nazar’ın, Fatin Rüştü Zorlu’ya kendisine açık ilgi ve aleni destek göstermemesini, bunun Moskova’ya koz verebileceğini söylemesidir!
CIA’NIN TÜRKİSTAN FAALİYETİ
Ruzi Nazar’ın anıları sadece Türkiye’deki faaliyetlerine ışık tutmuyor; ayrıca ABD’nin SSCB’yi kuşatmak için İslamcıları, Çin’e baskı yapmak için de Türkistanlı ayrılıkçıları nasıl kullandığını belgeliyor!
Türkistan dergilerinin CIA’nın kontrolünde olduğu, Türkistan Enstitüleri’ni CIA’nın kurduğu, Türkistan derneklerini CIA’nın yönlendirdiği gerçeği, eminiz bu meseleyi yeniden düşünmenizi sağlayacaktır.
Bitirirken belirtelim: Asıl meselemiz, CIA’nın elinden hem Türk hem de Kürt kartlarını almaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Mart 2013
MÜZAKERE TUTANAĞININ KODLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/03/2013
Milliyet’in yayımladığı ve “İmralı zabıtları” diye adlandırılan tutanak her ne kadar Öcalan’ın BDP heyetiyle yaptığı görüşmeye dairse de, içeriğine bakıldığında bunun aslında Öcalan ile Erdoğan’ın müzakere tutanağı olduğu anlaşılmaktadır.
Bu nedenle de hemen “kim sızdırdı, neden sızdırdı” gibi sorularla içeriği perdelenmeye çalışılmaktadır; tıpkı Wikileaks ya da Oslo görüşmeleri tutanağında olduğu gibi… Uzmanlıkları “ya BDP sızdırdı, ya da MİT” demekten ileriye gidemeyenlerin iki gündür ekranları doldurarak gizlemeye çalıştıkları gerçek oldukça çarpıcıdır.
İşte tutanağın o çarpıcı kodları:
AKP EŞBAŞKANI ÖCALAN
1. 14 yıl önce “devletimin emrindeyim” diyen Öcalan gitmiş, yerine devlete posta koyan, AKP’yi iktidar alanı yarattığını, Türk Ordusu’na diz çöktürdüğünü söyleyen bir Öcalan gelmiş! Kuşkusuz bu değişimin sorumlusu önce ABD, sonra da BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan’dır.
2. CHP Grup başkanvekili Muharrem İnce sosyal medyada yakınıyor: “Altan Tan da milletvekili, ben de. Öcalan’ı ziyaret ederken onun üstü bile aranmıyor; İlker Başbuğ’u ziyaret ederken benim kemerime bile el konuyor.”
Kendisine sosyal medyadan şu yanıtı veriyorum: “Doğru, ikiniz de vekilsiniz ama Öcalan AKP ve BOP Eşbaşkanı fakat İlker Başbuğ terörist!”
REJİM YIKMA ORTAKLIĞI
3. Müzakere Tutanağı gösterdiği ki Erdoğan ile Öcalan’ın uzlaştığı en önemli konu rejimin değiştirilmesi…
Öcalan açıkça sürecin sonunda rejimin değişeceğini müjdeliyor BDP heyetine. Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi de zaten idari rejimin değişmesi demekti. Öcalan, Erdoğan’ın başkanlık sistemine destek verdiğini belirterek ortaklığını ilan etmiş oluyor.
Öcalan’ın bu tutanaktan önce basına yansıyan sözlerinde, bir tek Ulusalcı ve Ergenekoncu yapının bu ortaklığa engel olabileceğine dikkat çekmesi önemlidir ve not edilmelidir. Zira Öcalan, asıl cepheleşmeyi resmetmektedir: Yani Erdoğan ve Öcalan o tarafta, Doğu Perinçek ve Çetin Doğan bu tarafta!
4. Başbakan Erdoğan “Dikkat ederseniz ben bu alanda çok konuşmak istemiyorum. Ama BDP’liler maalesef ellerine verilen o notlarla ilgili hemen açıklamalar yaptılar, yapıyorlar.” diyor. Yani Başbakan Erdoğan, BDP’yi, Öcalan’la yaptığı mutabakatını bozmaya çalışmakla suçluyor ama aynı zamanda Öcalan’la ortaklığını itiraf ediyor.
5. Öcalan’ın sık sık Fethullah Gülen’i hedef alması kimseyi yanıltmasın zira hep birlikte Atlantik cephesindedirler. Ancak Öcalan şu aşamada Fethullah Gülen karşıtı sözleriyle Erdoğan’a “ondan boşalttığın yere talibim” mesajı vermektedir!
AKP, ÖCALAN’A KALKAN OLDU
6. AKP’nin ileri gelenlerinden Ömer Çelik, tutanaktaki ifadeleri Öcalan’a konduramıyor olmalı ki, “aktaranların spekülasyonu” diyor! Çelik’in muhalefetten gelen eleştirilere karşı “tutanak resmi belge değil ki” diye savunma yapması ise 10 yıldır iktidarda da olsalar, bir türlü devlet ciddiyeti öğrenemediklerini göstermektedir!
7. Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan da, Öcalan’ın tepki çeken ifadelerine şu sözlerle kalkan oluyor: “Öcalan, asıl mesajının önüne ve arkasına bir şeyler ekleyerek denge arıyor.”
Akdoğan ayrıca bu notları sızdıranların “Öcalan’ı boşa düşürmek istediklerini” söylüyor.
8. AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu “Öcalan’ın sorumlu davrandığını” belirterek PKK’yi uyarıyor: “İleri boyutta makul şeyleri söylemeye BDP ve PKK yetkili değil.” Ensarioğlu görev dağılımını da açıklıyor: “PKK savaşla, BDP muhalefetle yetkilendirilmiştir, çözüm ve makul öneriler için yetkilendirilmemişlerdir. Bunu ancak Öcalan söyler.”
Bu sözlerden Öcalan’ın AKP Eşbaşkanı olarak milletvekilleri içinde bir taban oluşturduğunu anlıyoruz!
PKK’NİN BÖLGESEL ROLÜ
9. Müzakere Tutanağının kanımca en önemli kodu, PKK’ye bundan sonrası için çizilen roldür. “Kandil karamsar” diyen Öcalan’ın “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var.” demesi ibretliktir.
Öcalan bu sözlerle birincisi PKK’nin aslında silah bırakmayacağını, ikincisi bölgede İran ve Suriye’ye karşı kullanılacağını, üçüncüsü de örgütün ABD’nin bir kartı olduğunu ve onun ihtiyaçlarına göre değerlendirileceğini belirtmiş oluyor!
Bu itiraf Erdoğan ile Öcalan’ın barışı değil, savaşı görüştüğünü belgelemektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mart 2013