Posts Tagged ABD

NATO zirvesi ve Rusya

Rusya, NATO için “uzun dönemli tehdit” kapsamında. Kuşkusuz denklem gerçekte tersidir, zira tehdit eden pozisyonunda olan aslında NATO’dur.

Rusya, ABD’nin verdiği “NATO doğuya doğru genişleme olmayacak” sözünün faturasını ağır ödedi. NATO, ABD stratejisine göre aşama aşama Rusya’ya doğru genişledi. Ukrayna artık son duraktı ve Rusya kuşatmayı Ukrayna’dan yarmaya mecbur kaldı. 

İran’dan Ukrayna’ya dönüş taktiği

Dolayısıyla Rusya meselesi Ankara’daki NATO zirvesinin hâlâ en kritik konu başlıklarındandır. Hâlâ dememiz şundan: ABD’nin stratejik önceliği nedeniyle Ukrayna’da barış arayarak İran’a ağırlık verme taktiği, ABD ile Avrupa arasında soruna dönüşmüştü. Trump ile Putin’in Alaska zirvesi, Brüksel tarafından Washington’un “Kiev’i ve Avrupa’yı satışı” olarak yorumlanmıştı. 

Şimdi şartlar değişti. İran’da barış arayan ABD, bu kez Ukrayna’ya destek verme taktiğine döndü. Son dönemde ABD ve müttefiklerinin Kiev’e artan askeri, ekonomik, istihbari ve teknolojik desteğinin anlamı budur. 

ABD’nin Avrupa planı

Alaska zirvesi, Trump’ın barış söylemleri, Washington’un Kiev’e desteğini azaltması gibi konular, ABD açısından aynı zamanda Rusya’yı Çin’den koparmanın da taktiğiydi. Ancak Çin-Rusya stratejik ortaklığının değerini iyi bilen Putin yönetiminin Amerikan tezgahına düşmesi elbette söz konusu olamazdı.

ABD bu nedenle Çin’den koparamadığı Rusya’ya Avrupa baskısı uygulamayı amaçlıyor. Avrupa Rusya’yı oyalarken ve zayıf düşürürken, ABD de Asyalı müttefikleriyle birlikte Çin’i çevrelemeyi derinleştirmek istiyor. Strateji bu… 

ABD şimdi Ankara’daki NATO zirvesinde bu stratejisini uygulayarak hem Avrupalıları NATO’nun geleceği konusunda memnun etmiş olacak ama hem de Avrupalıları savunma bütçelerini artırmaya mecbur etmiş olacak. Türkiye için ise çifte denklemde kazanç arıyor.

NATO’nun üç mekanizması

Dolayısıyla Ankara’daki NATO zirvesini Rusya açısından kritik yapan konular şunlardır:

1) NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu yeni Polonya karargâhı ve Karadeniz’den sorumlu yeni Romanya karargâhı, doğrudan Rusya’yla ilgilidir.

2) Anadolu Kavağı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı, Karadeniz’le ve Rusya’yla ilgilidir.

3) NATO üyelerinin Ankara’da Ukrayna için oluşturacağı tam destek paketi elbette Rusya’ya karşıdır.

Putin’in NATO uyarısı

Pentagon ile CIA’nın son iki aydır Ukrayna’ya destek vermeye başlaması, Ukrayna’nın NATO üyeleri destekli İHA saldırıları, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun “Alaska’da anlaşma olmadı” demeye başlaması yeni bir duruma işaret ediyor. 

Rusya da beliren bu yeni duruma uygun olarak, tehdide açıktan işaret etmeye başladı. Kremlin’de askeri okul mezunlarına hitap eden Putin’in, “NATO ülkeleri Kiev’e destek vermenin ötesine geçerek Rusya ile açıkça savaşa hazırlanmaya başladı” demesi önemli. (Harici, 24.6.2026)

Türkiye’yi bekleyen büyük risk 

Türkiye açısından ise mesele şu: ABD’nin bu stratejisi her ne kadar Ankara’daki iktidarı memnun ediyorsa da Türkiye için büyük risklerle doludur ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıdır. Çünkü Türkiye’nin Rusya karşıtlığında en ufak çıkarı yoktur.

Ankara’dakiler memnun. Çünkü Avrupa’nın güvenliğinde rol almanın ve yeni NATO görevlerine talip olmanın, kendilerine de “siyasi meşruiyet” sağlayacağını hesap ediyorlar. 

NATO’culuk bu nedenle Türkiye açısından büyük tehdittir ve NATO’ya karşı olmak bir yurtseverlik görevidir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Bölgenin Amerikan düzeninden kurtulma fırsatının önündeki engel

İran’ın ABD’yi yenmesi, iyi değerlendirilebilirse, Ortadoğu’daki İngiliz-ABD düzeninin sonunun başlangıcıdır. Bunu harita anlamında değil, ABD’nin bölgemizde kurduğu sistemin sonu anlamında söylüyoruz. O sistem, bölgedeki Amerikan süngüleri ile petrodolar sistemi üzerinde duruyor:

Süngüler, yani bölgedeki 20 ABD üssü, İran karşısında ağır hasar aldı.

Petrodolar sistemi ise zaten bir süredir gevşemeye başlamıştı. Büyük petrol alışverişlerinde dolar dışı paralar kullanılmaya başlanmıştı.

Birlik meselesi

Mesele şu: Bölge ülkeleri, bu fırsatı değerlendirebilecek mi? Yani birlikte ABD üslerinin sıra sıra kapatılmasının şartlarını oluşturacaklar mı? Birlikte ABD’nin Doğu Akdeniz planlamasına, Levanten planlamasına, Körfez planlamasına, Güney Kafkasya planlamasına karşı durabilecekler mi?

ABD’nin en büyük kozlarından biri bu “birlikteliğin” sağlanmasındaki anlayış farklarının varlığıdır. Nitekim Bölgemizdeki 75 yıllık Amerikan düzeni ayrılık oluşturulmasına, karşıtlık kurulmasına dayandırılarak sağlandı. Bu kimi zaman halklar nezdinde, kimi zaman da devletler nezdinde yapıldı. 

Beşli güvenlik mekanizması

ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu düzeni inşasını hedeflemesinden bu yana Cumhuriyet gazetesinde buna karşı “beşli güvenlik mekanizması” kurulmasını öneriyorum. Türkiye, İran, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan. 

Şartlar bu beşli güvenlik mekanizmasını zorluyor zaten. Şu anda İran hariç dört ülke, güvenlik mekanizması olmasa da, dörtlü bir diplomasi mekanizması inşa etmiş oldu. 

Dört ülke, ABD-İran ateşkesi amaçlı bir araya geldi, sürdürüyor. Geride kalan dört toplantı, iyi bir zemin oluşturdu.

İran’sız dörtlü mekanizma sorunu

Artık mesele şu: Bu dört ülke İran’ı da dahil edebilecek mi? Dahası bu diplomasi mekanizması, İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye saldırganlığına karşı caydırıcılık sağlayacak daha ileri bir mekanizmaya dönüştürebilecek mi?

İşte bu noktada başkentler stratejik düzeye sıçramak yerine taktik düzeyde kazançlar peşinde kalıyorlar. 

Örneğin Ankara’daki görüşlerden biri şu: “ABD ve İsrail’in saldırısı, İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’daki etkisini önemli oranda kırdı; bölge üzerinde güç boşluğu oluştu, bu güç boşluğunu biz doldurmalıyız.”

Bu anlayış haliyle İran’ı yukarıda işaret ettiğimiz beşli güvenlik mekanizmasının dışında tutar. Ve son tahlilde ABD ile İsrail’e yarar. 

Türkiye’ye iki yeni NATO görevi

Ankara’nın önündeki bir başka tuzak ise ABD’nin geniş Ortadoğu’da Türkiye için planladığı NATO görevleridir. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Güney Kafkasya’dan Körfez’e geniş bir alanda Ankara’nın kritik görevler üstlenmesi isteniyor. 

Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsüne (IISS) göre Türkiye, 7-8 Temmuz’daki NATO zirvesinde iki kritik görev üstlenecek: Ukrayna’da “NATO Koruyucu Misyonu” öncülüğü ve “NATO Güney Kanadı Başkomutanlığı.” (Güney Öztürk, Sözcü, 23.6.2026)

Adana’daki yeni NATO karargahı ile İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı tam da bu iki görevlendirmeye uygun düşüyor ne yazık ki. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in NATO 3.0 diye işaret ettiği dönüşüm, NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya çevirmesidir esas olarak. Ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in “artık kanat değil, merkez ülkeyiz” dediği de budur. 

Bu tür görevler, yukarıda işaret ettiğimiz fırsatın kullanılamaması ve Ortadoğu’daki Amerikan düzeninin bu süreçte sonlandırılamaması anlamına gelir ne yazık ki… 

NATO sadece bir askeri ittifak değildir, üye ülkelerin dış politikasını ABD’nin siyasi ihtiyaçlarına göre belirleyen kurumdur çünkü… 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
23 Haziran 2026

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin “NATO 3.0” dönüşüm planı

Adana’daki yeni NATO kolordoğu karargâhını ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığını analiz ettimiz yazılarımızda önemle vurguladık: ABD NATO’yu dönüştürüyor. 

ABD, Avrupa’yı savunmayı birincil öncelik olmaktan çıkararak, NATO’nun yönünü Asya’ya çeviriyor ve bunun için de alan kaydırıyor. NATO’nun alanı kaydığı için de Türkiye’nin kanat ülkesi olma özelliği değişiyor ve yeni süreçte Türkiye daha içeride bir pozisyona sahip oluyor.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında vurguladığı “Eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” tanımı, tam da bu dönüşüme işaret ediyor.

Hegseth’ten NATO üyelerine dikte

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO liderler zirvesinde bu dönüşüm kesinleştirilecek. Ankara zirvesinin hazırlığı için Brüksel’de toplanan NATO üyeleri savunma bakanları, NATO’nun dönüşümünde anlaştılar. 

Daha doğrusu ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth bunu diğer üye ülkelerin savunma bakanlarına dikte etti ve yorumlarını bile almadan toplantıdan erken ayrılıp gitti. Arkasından açıklama yapan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Hegseth’in önerisinde üye ülke savunma bakanlarının hemfikir söyledi. 

NATO’nun en büyük dönüşümü

Hegseth açık açık Avrupları “kendi savunmanızı artık kendiniz üstleneceksiniz”, “gerekli harcamayı yapmazsanız katkımızı azaltırız”, “NATO 3.0 dönüşümüne uyum sağlayacaksınız” diye uyardı. 

Neydi Hegseth’e göre NATO 3.0? 

NATO 1.0 SSCB’ye karşı Soğuk Savaşı kazanan ittifaktı. NATO 2.0 ise Soğuk Savaş sonrası dönemin yapısıydı ve Hegseth’e göre “dağınıklığın, sanayisizleşmenin ve askeri kapasite kaybının dönemi” oldu. Ve ABD artık NATO 3.0 istiyordu!

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte NATO 3.0 için “ittifak tarihinin en büyük dönüşümü” tanımlaması yaptı. 

Türkiye için büyük risk

Bu köşede örneğin 26 Şubat’ta “NATO 3.0” başlığıyla, örneğin 13 Nisan’da “NATO’da alan kaydırma dönüşümü” başlığıyla bu stratejik dönüşüme işaret etmiş ve Türkiye için taşıdığı riskleri incelemiştik.

NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya dönmesinin Türkiye’yi komşularıyla ve Asya ülkeleriyle karşı karşıya getireceğini belirtmiştik.

Türkiye’nin NATO 3.0’te merkezi bir rolde olması, NATO 1.0’da (Soğuk Savaş’ta) kanat ülkesi olmasından çok daha riskli bir durumdur.

Adana ve Konya’ya füze savunma sistemi

Anımsayacaksınız, Milli Savunma Bakanlığı 18 Mart’ta açıklamıştı, ABD Almanya/Ramstein üssündeki Patriot’u İncirlik’e getiriyordu. İncirlik’te zaten İspanya’nın Patriot’u vardı ama İran’ın attığını ve NATO’nun düşürdüğünü iddia ettikleri füzelere karşı “Türkiye’yi korumak” için Almanya’dakini de getirdiler. 

O zaman işaret ettik: İran’dan atılan füze yoktu ve ABD Türkiye’ye kumpas kuruyordu. İncirlik’e Patriot da ABD’nin Akdeniz – Ortadoğu planlaması ile ilgiliydi. 

Nitekim ABD ve İran anlaştı ama Türkiye’ye yeni bir füze savunma sistemi daha geldi. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre İtalya’ya ait SAMP/T hava savunma sistemi “NATO Daimi Savunma Planı kapsamında” 18 Haziran’da Konya’da 3. Ana Jet Üssüne konuşlandırıldı.

NATO’nun S-400’ü “gereksizleştirme” hamlesi

Peki Adana’daki ve Konya’daki bu füze savunma sistemleri nereden gelecek bir füze saldırısına karşı konumlandı acaba? Suriye meselesi bitti, ABD İran’la anlaştı, nereden bir saldırı bekleniyor?

Biri asıl, diğeri tali iki yanıtı var: 

1) Adana ve Konya’ya getirilen füze savunma sistemleri, NATO 3.0’ın gereği getirildiler. Adana’daki NATO karargâhı Doğu Akdeniz’den ve Ortadoğu’dan sorumlu. 

2) Ama bu füze savunma sistemleri ayrıca S-400’ü “gereksizleştirmek” için getirildiler. Türkiye’nin S-400’ü elinden çıkarmasını sağlayabilmek için getirildiler!

Türkiye için risk dolu yeni dönemin NATO 3.0 dönüşümünü, ABD’nin yeni stratejisi açısından incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu

Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti. 

Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakarlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.

İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var. 

Siyasi hazırlığın nedeni

Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!

Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.

Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hakim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!

Ankara’da bağımsızlıkçılık erozyonu

Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki… 

Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle… 

Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.

Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.

Londracıların tasfiyesi iddiası

Peki bu tezi dile getirenlere göre ABD-İngiltere çatışmasının siyasi izdüşümü ne? Özel-İmamoğlu ekibi ile AKP içindeki Gül, Arınç ve benzerleri İngiltereciymiş. Haliyle karşısındakiler de Amerikancı oluyor. Ama bu Amerikancılığı “Türkiyeci bir Amerikancılık” diye savunuyorlar! 

AKP, MHP, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve “Türkiyeci bir yapıya” dönüştürülecek DEM ve diğer bazı partileri “Türkiyeci Amerikancılık” cephesi olarak resmediyorlar ve bu dört partideki tasfiyeleri “Londracıların temizliği” diye değerlendiriyorlar. (Halbuki İngiltereci Gül, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayıydı!)

Peki son günlerde artan “AKP’de kim ikinci adam olmalı” tartışmaları da bu eksende mi? İzliyorsunuzdur; “Berat Albayrak Erdoğan’ın sağ kolu olsun” diyenler, “Bilal Erdoğan AKP’nin başına geçmeli” diyenler, “Esas güçlü aday Berat Albayrak” diyenler, “Hakan Fidan devletin adayıdır” diyenler…  

Komplo neyi örtüyor? 

Bu senaryolar gerçekçi değil. Dahası olanın üzerini örtmeyi amaçlar nitelikte. 

Türkiye’de kökleri Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir “İngiliz aklı” efsanesi var. Bunlara göre dünyada her şeyi İngilizler planlar. Evet, İngiltere küresel liderken bu doğruydu ama 1945’ten sonra tablo değişti, İngiltere’nin yerini ABD aldı. İngiltere’nin ABD’yle bir ülkenin başkentinde iktidar yarışına girecek bir konumu yok. Bir kere bu çapta ekonomisi yok. Bugün sistem açısından aslında İngiltere bile Amerikancı! Dolayısıyla Londracılık da aslında Washingtonculuktur.

Olanı ABD-İngiltere çatışması diye sunanlar, aslında kendi Amerikancılıklarını kamufle etmeye çalışıyorlar. ABD’ye dayanarak iktidarlarını sürdürebilmek için rakipleriyle mücadelelerini “Londracıların tasfiyesi” diye propaganda etmeye çalışıyorlar. 

Maliye Bakanı İngiltere vatandaşı olan bir iktidarın Londracılarla mücadele ettiğinin propaganda edilmesi, aynı zamanda senaristlerin zor durumuna işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Haziran 2026

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Büyük uzlaşı

ABD Başkanı Donald Trump, İran’la savaşı durduracak “büyük bir uzlaşmaya” varıldığını duyurdu. Taraflardan biri ABD, hele de Trump olunca, imza atılmadan “varıldı” demek elbette mümkün değil. Hatta Trump’ın Obama döneminde yapılan ABD-İran anlaşmasını iptal ettiğini göz önünde bulundurursak, imza atılması bile bir garanti anlamına gelmez. 

Nitekim henüz imzalar atılmadı, 14 Haziran Pazar günü atılacağı belirtiliyor.

ABD’nin güvenilmezliği sorunu

ABD’nin güvenilmezliği konusunu dünyada en iyi test etmiş ülke İran’dır. Bu nedenle Tahran yönetimi iki aydır Trump’tan gelen uzlaşma talebini garantiye bağlamaya çalışıyor. Bunu birincisi aşamalı müzakere yöntemi kabul ettirerek, ikincisi de uluslararası bir mekanizmaya bağlayarak yapmak istiyorlar. 

Basına sızan uzlaşma metnine bakılırsa, bunu sağladıkları anlaşılıyor. Temel konuların tamamı bir kere de değil, parça parça, uygulamadan dönülmediği görüldükçe müzakere edilip bağıtlanacak. 

Uzlaşmayı İran füzeleri sağladı

Trump’ın “büyük uzlaşı” tanımlamasını kullanması önemli. Süper güç ABD’nin, “haydut devlet” dediği İran’la uzlaşmak zorunda kalmasını “büyük uzlaşma” diye tanımlaması, her şeyden önce savaşın galibine işaret etmektedir. 

Savaş, siyasetin silahla yapılması halidir ve silahlı siyaseti İran kazandı, İran füzeleri kazandı. İran ayrıca, ABD’nin büyük baskısına rağmen, füze kapasitesini müzakerenin konusu olmanın dışında tuttu. 

Uzlaşılan maddelere bakılırsa, ABD, İran’ın barışçı nükleer çalışmasını önleyemiyor, zenginleşmiş uranyumuna el koyamıyor. Seyreltme İran’da yapılacak. ABD’nin başarı diye pazarladığı “İran nükleer silah yapmayacak taahhüdü” zaten Tahran’ın bölgeye ve dünyaya yıllardır yaptığı taahhüttü!

Rejim düşmedi, savaş bitiyor

ABD ve İsrail 28 Şubat 2026 sabahı İran topraklarına ağır saldırı başlattığında hedefleri bir kaç gün içinde rejimi devirmekti. Ağır bombardıman altında İran halkı ayaklanacak ve Tahran yönetimini devirecekti. Bundan o kadar emindiler ki Washington merkezli Atlantik dünyası medyası aynı temalı manşeti attı: “Rejim düşer, savaş biter.”

Rejim düşmedi, İranlı muhalifler ayaklanmadılar, tersine vatan savunması cephesine girdiler, İran halkı birlik içinde direndi, İran silahlı kuvvetleri ABD’ye, bölgedeki ABD üslerine ve İsrail’e aynı etkide yanıt verdi.

Ve 40. günde Pakistan’ın uzattığı 15 günlük ateşkes teklifine ABD İran’dan daha çok sarıldı.

ABD Asya girişinde durduruldu

Bu köşede bir kaç kez yazdım: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı”, işte İran o tek dişi söktü. Emperyalist ABD’nin “ısırma kapasitesinin” zayıflatılmasının bölgemiz açısından ne kadar yararlı olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır.  

ABD’nin birinci 12 Gün Savaşı’nda ve ikinci 40 Gün Savaşı’nda İran’ı aşamamasının Asya cephesi açısından ne kadar değerli olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır. 

Beşli Güvenlik Mekanizması

Emperyalist ABD, bir yılda İran’a iki kez yenildi. Elbette önümüzdeki yıllarda üçüncü kez saldırmayacağı anlamına gelmiyor bu. Zira “büyük uzlaşının” en büyük kaybedeni durumundaki İsrail’in güvenliği yine ABD’nin omuzlarında olacak. Ve ABD bunu da garantiye alabilmek için “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” hedefini sürdürecektir. 

İşte bu nedenle iki konu kritik önemde: 

1) Bölge ülkeleri, ABD-İsrail saldırganlığına karşı caydırıcı bir ortaklık modeli oluşturabilmelidir. Bunu ikinci savaştan önce, 25 Eylül 2025’ten beri bu köşede formüle etmeye çalışıyorum. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’dan oluşan Beşli Güvenlik Mekanizması. İran dışındaki dört ülke arasında bu yönde bir işbirliği zemini oluştu zaten. 

İran-Körfez anlaşması

2) ABD, İran’a ağırlıkla Körfez ülkelerindeki üslerinden saldırdı. ABD medyasının da raporladığı gibi Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki bu üsler, hatta Irak ve Ürdün’dekiler de dahil çok ciddi hasarlar aldılar ve bir kısmı kullanılmaz hale geldi. 

İşte ABD’nin coğrafyamızdaki bu üslerini yenileyememesi en büyük kazanç olacaktır. Bu, elbette İran’ın Körfez ülkeleriyle başarı bir diplomasi yürütmesine de bağlı. Bu noktada Çin faktörü taraflar üzerinde etkili olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2026

, , ,

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık gömleği

Yeni-Osmanlıcılık, fiilen Türk-Kürt federasyonudur. Projenin sahibi de ABD’dir. 

Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilecekti.

Yine dönemin Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu” belirtiyordu. (Atatürk’ten 12 Mart’ta Anılar, 4. Cilt, May Yayınları, 1977)

Özal’dan Erdoğan’a ABD projesi

ABD, bu projesini Türkiye’nin önüne bir kez de 1974 yılında getirdi. “Şartların olgunlaşmadığı” 1965 ve 1974 yıllarından sonra ABD, aynı projeyi bu kez 12 Eylül Türkiye’sinin önüne 1986 yılında getirdi ve Turgut Özal’a kabul ettirdi. Talabani, “Özal’ın Kürdü” olarak tanınan Nurettin Yılmaz’a anlatmış, o da 2008’de açıklamıştı: Özal, Barzani ve Talabani’ye “Kürtlerin bir federasyon şeklinde Türkiye’ye bağlanmasını” teklif etmişti, onlar da kabul etmişti. (Neşe Düzel, Pazartesi Konuşmaları, Taraf, 24.11.2008)

AKP’nin BOP eşbaşkanlığı ile ABD projesi 2002’de yeniden işleme koyuldu. İktidarın çeşitli adlar altında döne döne sarıldığı “Kürt Açılımı” işte o projedir. AKP zaman zaman bu projeye Arap boyutu katarak ve “Osmanlı coğrafyasına yeniden açılmak” diye formüle ederek muhafazakâr kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. DEM’li açılım koordinatörü Ahmet Türk de “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor” diyerek Kürt kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. Diğer aktörler de “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diyerek milliyetçi kamuoyuna pazarlıyor.

Büyük İsrail’e rıza üretimi

Bu elbette bir genişleme değil, strateji düzeyinde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir. ABD Türk’ün ya da Kürt’ün çıkarını düşündüğü için değil, kendi Ortadoğu planlaması için bu projeyi işletmektedir.

ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” içindir bu proje. Büyük İsrail’e rızanın “Büyük Türkiye” ile üretilmesi çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” iddiası da, bölgeye “Osmanlı millet sistemi” önermesi de, bölge için “demokrasi yerine monarşi”nin daha iyi olacağını söylemesi de, “İsrail’in güçlü ulus-devlet istemediğini” belirtmesi de ve son olarak bir “Türkiye, Irak, Suriye eksenine” işaret etmesi de bu projeye dahildir. 

Kılıçdaroğlu açılımla uyumlu

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Haziran’da yaptığı konuşmada “Türkiye, yeniden Osmanlı coğrafyasına yönelmeli, büyümeli” vurgusu, CHP’ye de “yeni-Osmanlıcılık” gömleği giydirilmek istendiğine işaret etmektedir. 

Kılıçdaroğlu’nun Yeni-Osmanlıcılık çıkışı ile İmralı’ya gitmeyen ve Öcalan’la masaya oturmayan CHP’li milletvekillerine tepki göstermesi birbirini bütünlemektedir. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi Yeni-Osmanlıcılık fiilen Türk-Kürt federasyonudur.

Siyasete açılım dizaynı

Böylece tablo tamamlanmaktadır. ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı, Barrack’ın Türkiye-Irak-Suriye görevleri ve mesajları, Erdoğan’ın yeni rejim inşası, Bahçeli’nin Kürt açılımına koçbaşı olması, Öcalan’ın yeni rejim inşasına siyasi aktör yapılması, Bahçeli’nin yeni rejimde Başkan’a “biri Kürt biri Alevi iki yardımcı” önermesi… 

Bu durumda Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın yardımcılığına mı oynuyor peki?

Önemle belirtelim: Yeni-Osmanlıcılık da Türk-Kürt federasyonu da hayaldir. ABD kendi planlaması gereği dayatıyor, AKP de iktidarını sürdürebilmek için plana uyuyor. Ayrıca Ankara bunu NATO’nun yeni dönüşümüne uygun görüyor.

Ancak ABD’nin artık bu coğrafyayı dizayn edebilecek gücü yok. Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer halklar, bu coğrafyanın dört ülkesinde, ABD adına ülkelerini bölerek değil, ülkelerini ABD’ye karşı konumlandırarak yükselecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Haziran 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye Asya-NATO’suna karşı olmalı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Japonya merkezli Nikei Asia gazetesine yazdığı makale önemliydi, iç politik gündemin ağırlığı nedeniyle değinemedik. 

Fidan makalesinde savunma işbirliği konusunu öne çıkardı. Türkiye’nin insansız hava araçları (İHA) konusunda Japonya ile işbirliğine istekli olduğunu, bu işbirliğinin ortak geliştirme ve ortak üretim için önemli fırsatlar sunabileceğini belirtti. (AA, 30.5.2026)

Fidan’ın NATO’ya daveti

Ancak Fidan’ın asıl önemli mesajı NATO’yla ilgiliydi. Fidan, Türkiye’nin 7-8 Temmuz’da ev sahipliği yapacağı NATO zirvesinde, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri ile savunma bakanlarını ağırlamak istediklerini belirtti. 

Fidan’ın bu ülkeleri sıralarken, bu ülkelerden “NATO’nun Hint-Pasifik ortakları” diye söz etmesi önemliydi. Zira ABD yönetimi bir süredir Asya-Pasifik yerine Hint-Pasifik adlandırmasını kullanıyor. Çünkü ABD Çin’e karş Hindistan’a dayanmak istiyor 

ABD’nin Japonya planlaması

Dışişleri Bakanı Fidan’ın davet etmek istediği ülkelerin Ankara’daki NATO zirvesine katılabilmesi, tüm NATO ülkelerinin onayıyla mümkün. Ancak ABD, son bir kaç zirvedir zaten bu ülkelerin zirvelere katılmasını sağlıyor. Bu bakımdan Fidan’ın davetini, Washington’un talebinin ev sahibi tarafından dile getirilmesi olarak yorumlayabiliriz. 

Peki ABD bu ülkeleri neden NATO zirvesine çağırıyor? 

Çünkü Japonya ve Güney Kore, ABD’nin Çin’e karşı askeri üssü durumunda. İki ülkede ABD askerleri var ve ABD geçen yıl Çin’e karşı Japonya ve Güney Kore’yle üçlü bir savunma ortaklığı oluşturdu. 

Avustralya ise ABD’nin Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalıştığı ülke. Anımsayacaksınız, ABD, Fransa’nın Avustralya’yla yaptığı nükleer denizaltı anlaşmasını bozmuş ve yerine İngiltere’yle birlikte kendisi anlaşmıştı. Böylece üç ülke, ABD, İngiltere ve Avustralya AUKUS’u oluşturmuştu. Washington yönetimi buna Yeni Zelanda’yı da dahil etmeye çalışıyor.

ABD’nin Asya-NATO’su alt grupları

Fransa, bir parça da bu nedenle ama daha ziyade NATO’nun Asya’ya genişlemesine karşı olduğu için, birkaç zirvedir ABD’nin Japonya planını engelledi. O plan, ABD’nin Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir “NATO irtibat ofisi” açmasıydı. Paris, bunu onaylamıyor. 

Ama ABD, Asya-Pasifik coğrafyasında kurduğu üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri Asya-NATO’sunun alt grupları şeklinde inşa etmeye çalışıyor. 

Bunlar, 1) ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki üçlü ortaklık; 2) ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki üçlü AUKUS ittifakı; 3) ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında QUAD adlı dörtlü ortaklık ve 4) Soğuk Savaş’tan kalma ABD, İngiltere, Kanada Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki “Beş Göz” ortaklığı… 

NATO’da alan kaydırma dönüşümü

Dışişleri Bakanı Fidan’ın mesajından ve davetinden anlaşıldığı kadarıyla AKP hükümeti, ABD’nin NATO’yu Asya’ya genişletmesine soğuk bakmıyor. Oysa NATO’nun Asya’ya genişlemesi Türkiye’nin çıkarına değildir; tersine ABD’nin bu stratejisi, Türkiye’yi fiilen Asyalı komşularıyla karşı karşıya getirir. 

NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu Polonya, Batı Karadeniz’den sorumlu Romanya ve Doğu Akdeniz ile Ortadoğu’dan sorumlu Türkiye/Adana yeni karargâh planlaması yeterince risk dolu zaten. Ancak ne yazık ki Ankara bundan memnun ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler durumu “eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumdayız” diye tarif ediyor. Oysa ABD NATO’nun alanını kaydırarak, onu güncelliyor ve cephesini Avrasya’ya döndürüyor.

Kısacası Türkiye NATO’dan çıkmalıyken, Ankara’dakiler Türkiye’yi daha çok NATO’ya sokuyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Barrack’ın Türkiye’ye çizdiği rota

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a üçlü görev verdi. Trump, Suriye Özel Temsilciliği görev süresi dolan Barrack’ı bu kez Ankara Büyükelçiliğine ek olarak hem Suriye Özel Temsilcisi hem de Irak Özel Temsilcisi olarak atadı.

Bu üçlü görevlendirmenin amacının ne olduğu, Barrack’ın ilk mesajından anlaşılıyor. 

Barrack’ın dört msajı

Barrack’ın o ilk mesajının önemle analiz edilmesi gerekiyor. Vurguları şöyle: 

– Barrack, Anadolu ile Levant’ı “aynı bölge” olarak tarif ediyor.

– Barrack, Türkiye, Irak ve Suriye’yi “aynı eksenin parçaları” olarak niteliyor.

– Barrack, ABD’nin bu üç ülkeyle ilgili politikasını şu sözlerle tarif ediyor: “Bu üç ülkeyi dengelemek, Amerikan temas ve kaldıraç noktasında tek, tutarlı bir odak gerektirir.”

– Barrack, Trump’ın hedefinin “bu üç ülkenin dağınık çıkarlarını birbiriyle uyumlu hale getirmek olduğunu” belirtiyor. 

Elbette ABD tüm bunları, bu üç ülkenin çıkarları için değil, ABD’nin çıkarları gereği istiyor!

Trump’ın “İsrail’le normalleş” mesajı

Barrack’a döneceğiz. Ama ABD Başkanı Trump’ın geçen haftaki bir mesajını anımsamalıyız:

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.

Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!

Gerçi Türkiye’nin teknik olarak İsrail’le bir Abraham Anlaşması imzalamasına gerek yok, o anlaşma İsrail’i tanımayan ülkelerin İsrail’le anlaşması için tasarlanmıştı. Türkiye zaten İsrail’i tanıyor. 

Burada Trump’ın mesajının Ankara’yı ilgilendiren boyutu şu: Washington, Gazze Soykırımı nedeniyle en alt seviyeye düşürülen Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden yükseltilmesini, normalleşleştirilmesini istiyor. 

Çünkü Washington’a göre diğer bölge ülkelerinin İsrail’le normalleşmesini kolaylaştıran etkenlerden biri de  Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini düzeltmesidir.

Akdeniz-Hazar-Körfez üçgeninde ABD stratejisi

Yeniden Barrack’a dönebiliriz. 

Tom Barrack diplomat kökenli olmayan ama yetkileri ve yetenekleri bakımından Ankara’ya son dönemde gelen en güçlü ABD Büyükelçisidir. Hatta bugüne kadar Türkiye karşıtı açıklamalarını “en rahat” yapabilen ABD Büyükelçisidir.

Barrack Güney Kafkasya’daki Zengezur Koridoru’nda da var, Körfez ülkeleriyle ilişkilerde de; Lübnan’da Hizbullah’un silahsızlandırılması çalışmasında da var, Suriye’ye hizalama operasyonunda da… 

Özetle Doğu Akdeniz, Hazar ve Körfez üçgeninde kapsamlı bir biçimlendirme çalışması yürütüyor. 

Asıl amacı mı?

ABD’nin Hazar-Akdeniz hattı planı

Trump yönetimi, “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” inşa etmeye çalışıyor. İran’ı saldırının nedenlerinden biri bu: o düzenin karşısındaki kuvveti zayıflatma.

Böyle bir düzenin inşası, Türkiye’nin tutumuna da bağlı. İşte Trump’ın amacı Türkiye’yi “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni inşasın” razı etmek; bunun gereklerini Ankara’nın önüne koymak. İşte “iktidara meşruiyet” mesajı da, “monarşi” mesajı da, “Osmanlı millet sistemi” önerisi de bu amacın parçasıdır. 

Barrack’ın bir kaç kez, ısrarla, “göreceksiniz, ileride Türkiye ile İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e kadar, işbirliği yapacak” demesi bir rotadır. Trump’ın Türkiye’ye “İsrail’le normalleş” mesajı da bunun içindir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Haziran 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

1939: Zoka – 1952: NATO

NATO’nun Ankara zirvesi yaklaşıyor. Bu sürecin Türkiye açısından ek iki sorunu, NATO’nun Adana’daki yeni kolordu karargâhı ve Boğaz’daki “çok uluslu” üs girişimi…

Tarihsel bakımdan fazlasıyla ilginçtir: Türkiye’yi Atlantik düzenine çıpalamak ve NATO’ya üye yapmak isteyenler, “Sovyetler Birliği Boğaz’da üs istiyor” diyordu, sonucunda Boğaz’da Atlantik’e üs vermiş oldular!

Türkiye için çıkarılacak dersler

“Sovyetlerin üs ve toprak talebi”nin Ankara tarafından nasıl ve hangi amaç uğruna köpürtüldüğü ve Ankara’daki Atlantikçi ekibin “Sovyetler bize saldıracak” diyerek sürekli Washington ve Londra’ya başvurması, sonuçları bakımından Türkiye için büyük derslerle doludur.

İşte o süreci anlamamızı kolaylaştıran bir kitap var artık elimizde: 1939: Zoka – 1952: NATO (Harp Sanat Yayınları, 1. Basım, Mayıs 2026)

Mesleğimizin kıdemlilerinden gazeteci Hasan Bögün’ün resmi belgeleri, özellikle süresi dolduğu için gizliliği kaldırılan belgeleri inceleyerek hazırladığı bu dosya, 1939-1952 sürecini tüm boyutlarıyla anlamamızı sağlıyor.

Makas değişikliği

Hasan Bögün’ün en önemli tezi şu: Türkiye’nin NATO üyeliği, Cumhuriyet’in dış siyasetinde 1939’da İngiltere ve Fransa ile yapılan ittifak anlaşmasıyla yaşanan kırılmanın ya da “makas değişikliğinin” sonucudur.

Bögün’e göre bu makas değişikliğinin dış ve iç etkenleri vardı. Dünya savaşına doludizgin gidiliyor olmasının yarattığı kargaşa dışarıdan zorlasa da, asıl belirleyici nedenler, Mustafa Kemal Atatürk’ün “büyük güçlerle asla ittifak yapılmamalı” vasiyetinin dikkate alınmaması ve Sovyetler Birliği ile birlikte inşa edilen “ortaklaşa güvenlik” seçeneğinin İngiltere tarafından çökertilmesine içeriden destek verilmesiydi.

NATO’ya üyeliği “kısmi egemenlik devri” olarak değerlendiren Hasan Bögün’e göre, bu sonuca gelinebilmesi, “Cumhuriyetin kuruluşta benimsediği ideolojik çizginin reddedilmesinin” sonucuydu.

ABD’nin NATO amacı

1939: Zoka – 1952: NATO adlı kitabın bir diğer önemli tezi şu: ABD NATO’yu, İngiliz Sömürge İmparatorluğu’nun yerine kendi “yeni sömürgeci imparatorluğunu” geçirme örgütü olarak kurdu.

ABD “savunma örgütü” diye sunduğu NATO’yu, başından itibaren “hegemonya emellerini gerçekleştirmenin askerî-siyasi örgütü olarak” tasarladı, “bu hedef doğrultusunda inşa etti.” NATO’nun en önemli görevi, “Avrupalı müttefikleri ABD’nin çıkarlarına uygun bir siyasi hat içinde tutmaktır.”

Ve elbette 1952’de NATO’ya giren Türkiye de bu kapsam içindedir.

Bögün bu tezini ABD, CIA, NATO belgelerine, Avrupalı siyasetçilerin kendi aralarında ve ABD’li siyasetçilerle yaptıkları görüşme tutanaklarına dayanarak ortaya koyuyor.

Önce gizli NATO, sonra NATO

ABD açısından NATO üyesi ülkeleri denetim altında tutmak ve istediği siyasi hat üzerine oturtmak, haliyle NATO’nun bir başka özelliğini gerektiriyor: Gizli NATO (stay behind).

Bu o kadar kritik bir konu ki Hasan Bögün bunu “önce gizli NATO, sonra NATO” diye formüle ediyor. Bunun en somut kanıtları da artık arşiv belgeleriyle ortada: ABD daha NATO’yu kurmadan yıllar önce, komünistlerin iktidarını önlemek için Fransa’da, İtalya’da gizli örgütünü harekete geçiriyor.

Aynı amaçla tek tek her ülkede kurulan o gizli örgütlerin 90’larda İtalya’dan başlayarak nasıl ortaya çıktığı biliniyor. Ama bilinmeyen şu: ABD gizli NATO örgütlerinden vazgeçti mi peki? 

İşte kitabın bir önemi de bu sorunu aydınlatmasında. Kitap gizli NATO’nun sürdüğünü, NATO’nun Amerikalı başkomutanının yönettiği gizli bir komiteye bağlı olarak faaliyet yürüttüğünü yine belgelere ve özellikle ABD’nin askeri ve istihbari üst düzey yetkililerinin raporlarına dayanarak ortaya koyuyor. 

NATO’dan kurtulmak sorunu

480 sayfalık kitap okununca, Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiği daha iyi anlaşılıyor. Zira NATO’dan çıkmak, bir ittifak üyeliğinden çıkmaktan öte, bir zincirden kurtulmak anlamına geliyor. 

ABD’nin NATO üyesi ülkeleri istediği siyasi hat üzerinde tutmak için askeri, siyasi, ekonomik, kültürel başta hemen her alanda çok kapsamlı operasyonlar yaptığı gerçeği, Türkiye’nin bu prangadan hızla kurtulmasının hayatiliğini resmediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mayıs 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Anlaşmaya Abraham kaması

Trump yönetimi,  görüleceği üzere İran’a yeniden savaş açamıyor ama İran’ı kendi istediği şartlarda masaya da oturtamıyor. Bu birincisi Washington yönetimi tarafından 15 günlük ateşkesin sürekli uzatılmasına ve ikincisi de Pakistan arabuluculuğunda taraflar arasında sürekli yeni anlaşma taslaklarının gidip gelmesine neden oluyor. 

Şu anda üzerinde bugüne kadar en fazla uzlaşılabilen “14 maddelik bir mutabakat muhtırası” var. Son rötuşları yapılan bu “mutabakat muhtırası”nın kabul edilmemesi için İsrail ve ABD’deki İsrail lobisi tüm kozlarını oynuyor.

Tahran’dan Trump’a “İsrail’in yıkıcı müdahalesi” uyarısı

Tahran yönetimine göre 14 maddelik mutabakat muhtırası, “savaşın Lübnan dahil tüm cephelerde sona erdirilmesi”, “Hürmüz Boğazı ve deniz haydutluğunun önlenmesi” konularına odaklanmış bir metin. İran Dışişleri Bakanlığına göre mutabakat muhtırasının sonuç vermesi durumunda, “60 gün içinde nükleer mesele de dâhil olmak üzere muhtırada yer alan konular” tartışılacak…

Bu aslında İran’ın başından beri savunduğu “aşamalı müzakere” prensibine gelindiğini ortaya koyuyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi bu olası uzlaşmayı, İsrail ve lobisi engellemeye çalışıyor. 

Tahran yönetimi de buna dikkat çekiyor: “ABD’nin karar alma süreçlerinde bir karmaşa bulunmaktadır; Siyonist rejimin burada yıkıcı müdahalesi için zemin hazırdır.”

Trump: “Bölge önce İsrail’le anlaşsın”

İşte Trump’ın dosyasından çıkan “önce Abraham anlaşması” şartı, İsrail ve lobisinin yeni engelleme girişimidir. Trump’ın “büyük bölge barışı” gibi sunduğu şart şöyle: 

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.

Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!

ABD’nin “Filistin’e ihanet edin” şartı

Bu Trump’ın iddia ettiği gibi “bir bölge barışı” girişimi değil, pratikte ABD-İran anlaşmasına sokulmuş kamadır. Zira Trump’ın görüştüğü ülkelerin çoğunun “sırf İran’la anlaşma karşılığında” İsrail’le Abraham Anlaşması imzalaması olası değildir. 

Çünkü ABD’nin bu şartı, fiilen bölge ülkelerine “Filistin’e ihanet edin” şartıdır. 

Oysa bu ülkelerinden en azından bir  kısmı açısından İsrail’le Abraham Anlaşması’nın şartı, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve Filistin Devletini tanımasıdır. Bunun üzerinden atlayarak sırf ABD İran’la anlaşsın diye İsrail’le anlaşmak, Abraham anlaşmasına imza atacak liderlerin siyasi intiharı olur.

İran açısından kabul edilemez

Kaldı ki ABD-İran savaşının nedenlerinden biri de Filistin meselesidir, İran’ın Filistinlilere desteğidir, İran’ın İsrail’in Gazze soykırımına karşı fiili karşı duruşudur. 

Nitekim İran, ABD’yle mutabakat muhtırasının merkezine sadece “ABD’nin İran’a saldırısının son bulmasını” değil, bölgedeki tüm saldırıların sonlandırılmasını koyuyor. İsrail’in Lübnan başta bölge ülkelerine saldırının sona erdirilmesi, Tahran’ın imzalayabileceğini bir anlaşma metninin esasını oluşturuyor. 

Dolayısıyla Trump’ın mutabakata Abraham şartı koyması, İran açısından da Trump’ın isimlerini sıraladığı bölge ülkelerinin çoğunluğu açısından da kabul edilemez.

Trump İran’la anlaşma istiyorsa, ki iddia ettiğinin tersine Washington Tahran’dan çok daha istekli, o zaman “made in İsrail” şartlarını kenara koyarak, geçen hafta dile getirdiği “ben ne dersem Netanyahu onu yapacak” sözünü siyasete yansıtmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın