Posts Tagged Erdoğan

PKK KİMİN KARTI?

PKK’nin kimin kartı olduğunu doğru saptamak, Batı-Ortadoğu ilişkilerini doğru okuyabilmenin altın anahtarıdır. O nedenle ısrarla yazıyoruz, yazacağız…

Nitekim bu gerçeği bilen Atlantik Cephesi de ısrarla manşetlerden “PKK Esad’ın kartı” iddiasını işlemektedir ki, mesele doğru okunamasın!

Bir kuvvetin bir kuvvetin kartı olabilmesi iki temel özelliğe bağlıdır:

1. Kart, her zaman küçük kuvvettir ve iki kuvvet arasında orantısız büyüklük vardır.

2. Büyük kuvvet, kartını, gerektiğinde kartın aleyhine durumlarda da kullanabilendir.

Şimdi gelelim bu iki temel özellikten hareketle PKK’nin kimin kartı olduğunu incelemeye…

AKP BAŞARISIZLIĞINA PKK’Yİ MASKE YAPIYOR

PKK’nin Esad’ın kartı olduğunu iddia edenlerden birinci kesim AKP’dir ve bu yalana şu iki nedenle sarılmaktadır:

1. AKP bu iddiayla Suriye politikasına bir ölçüde meşruiyet arıyor, “madem PKK Esad’ın kartı, o zaman Esad Türkiye’nin düşmanıdır” algısı yaratmaya çalışıyor.

Ancak bu basit algı yönetmeye karşın, yine de “Hükümetin Öcalan’la müzakeresine rağmen, PKK nasıl oluyor da Esad’ın kartı olabiliyor” soruları yükseliyor.

2. AKP Suriye politikasının ortaya çıkan kötü sonuçlarını, bu propagandaya dayanarak gizlemeye çalışıyor. Zira PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde otorite boşluğu olması nedeniyle “özerklik” adımları attığı ve o otorite boşluğunun kaynağının AKP’nin Esad düşmanı politikaları olduğu artık daha net görülüyor.

SURİYE’Yİ BÖLEN, SURİYE’NİN KARTI OLAMAZ

PKK’ni Esad’ın kartı olduğunu iddia edenlerden ikinci kesim ise AKP dışı çevrelerdir. Bu çevrelerden bazıları PKK’nin “üçüncü yol” yalanına inandığı için, bir bölümü geçmişin Suriye-PKK ilişkilerine takılıp kaldığı için fakat bir bölümü de konjonktürü hatalı yorumladığı için PKK’nin Esad’ın kartı olduğunu düşünmektedir.

1. Üçüncü yol, bir aldatmacadır ve sonuçları itibariyle taraflardan büyüğünden yana olmak demektir. Örneğin ABD’nin Irak’ı işgali öncesinde “Ne Sam ne Saddam” diyerek üçüncü yolu izlemek, sonuçları itibariyle, Irak’ın değil, ABD’nin yanına düşmek demektir!

2. Doğru, PKK bir dönem Suriye’nin denetimindeydi. Ancak ABD’nin bölgeye gelmesi ile durum değişti ve PKK 1991-1999 yılları arasında çift denetimli bir döneme girdi. 1999’dan itibaren ise PKK artık tamamen ABD’nin denetimindedir. Bu nedenle de 20 yıldır bölgedeki tüm çelişmelerde bölgenin karşısında olmuştur!

3. Gelelim konjonktürün yanlış yorumlanmasına…

Kuşkusuz Esad, Emevi Camisi’nde namaz kılacağını söyleyerek açık açık ülkesini işgal edeceğini belirten Erdoğan’ın Şam’a gelememesi için, kuzeyde başının belada olmasını elbette ister. Erdoğan’ı oyalayacak gelişmelere zemin de sağlar.

Ancak bu gerçeklik, o zeminde rol alacak kuvveti, Esad’ın kartı yapmaz! Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi kart, her koşulda, aleyhine durumda da büyük kuvvetin istediğini zorunlu yapandır. Oysa PKK, Atlantik Cephesi taarruzdayken Esad’a karşı konumlanıyordu.

Kaldı ki Suriye’nin bağımsızlığını değil de, Suriye’den koparılacak bir parçada egemen olmayı hedefleyen bir kuvvet, zaten pratikte de Suriye’nin kartı olamaz!

PKK-ELKAİDE SAVAŞINI ABD İSTİYOR

Öte yandan konjonktür tek boyutlu okunamayacak kadar çok bileşenlidir. Örneğin mesele PKK ile Esad karşıtı muhalefetin çatışması değil, PKK ile El Nusra’nın alan hâkimiyetidir. Şu iki bilgiyle birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır:

1. 18 Temmuz’da The Daily Star’a konuşan ÖSO Komutan Yardımcısı Malik El Kürdi’nin belirttiğine göre radikal gruplarla savaşmayı kabul etmezlerse Batı’dan ÖSO’ya silah gelmeyecek! (Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 22 Temmuz 2013)

2. “ÖSO, PKK-El Kaide savaşından memnun. Silah için ABD’ye gitmeye hazırlanan ÖSO komutanı Selim İdris’in önündeki tek şart Kaidecilerin temizlenmesi. Bunu da şu an Kürtler (PYD-PKK) yapıyor.” (Fehim Taştekin, Radikal, 22 Temmuz 2013)

Tek başına bu iki bilgi bile PKK’nin Esad’ın değil, ABD’nin kartı olduğunu ve Washington’un bu kartı “çok maksatlı” kullandığını açık seçik gösteriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Temmuz 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN İNSANSIZ MÜTTEFİKİ

Washington Post gazetesi, ABD’nin İnsansız Hava Araçları (İHA) politikasını masaya yatıran uzun bir analiz-haber yayımladı. Başlık şöyle: “ABD askeri insansız hava araçları ile keşif, ilan edilmiş savaş bölgeleri ötesindeki sıcak noktalara yayılıyor.”

Haberde Türkiye’yi ilgilendiren çok önemli bilgiler var. Özetleyelim:

1. İnsansız Hava Araçlarını AKP Hükümeti talep etti: “Türk liderleri, Amerikalıların Irak’tan ayrıldıklarında PKK’ya karşı işbirliğinin yok olacağından korkuyorlardı. Bu nedenle araçlar Türk topraklarına konuşlansın ve oradan casusluk misyonlarını sürdürsün diye davet etmişlerdi.”

2. AKP uçuşların artırılmasını talep ediyor: “Türk hükümeti, uzun bir süreden beri Obama Yönetimi’ne operasyona daha fazla uçuş saati tahsis etmesi ve Türkiye’ye silahlı bir Reaper filosunu satması için baskı yapıyor. Ama ABD yetkilileri ve Kongre üyeleri her iki talebe karşı direniyorlar.”

İHA’LAR SINIR ÖTESİ OPERASYONLARI DURDURDU

AKP’nin PKK ile mücadele etmek için ABD’den İnsansız Hava Aracı talep etmesi normal mi? AKP’nin derdi PKK ile mücadeleyse, neden fiilen müzakere halinde o zaman?

Gelin soruları artıralım.

Madem bize göre PKK ABD’nin kartı, ABD neden kartına karşı mücadele edilsin diye AKP’ye yardım ediyor? Ve madem AKP ABD’nin Ortadoğu’daki “model ortağı”, neden Washington AKP ile PKK’yi “şu aşamada” çatıştırsın?

İşte tüm bu soruların yanıtları Washington Post’un analiz-haberindeki şu bilgide var: “İnsansız Hava Araçları, Türklerin sınır ötesi operasyonlarının önlenmesinde son derece etkin oldu.”

İHA’LAR PKK’Yİ DEĞİL, BÖLGEYİ HEDEF ALDI

Yani AKP, Türk Ordusu sınır ötesi operasyon düzenlemesin diye, PKK’ye karşı mücadele etmesin diye ABD’den İnsansız Hava Aracı talep etmiş!

Nitekim ABD, geçen iki yıla yakın süre içerisinde TSK’ye doğru dürüst bir istihbarat da vermedi. Hatta PKK’nin 200 kişiyle yaptığı bir büyük baskının ilerleme görüntüleri bile, o dönem Genelkurmay’ın açıklamasına göre 4,5 saat geç verilmişti!

Washington Post anlaşmaya dair şu notu da düşmüş: “Kasım 2011’den bu yana ABD Hava Kuvvetleri, uzun bir süre devam eden bölgesel bir ihtilafı bastırma amacıyla Türkiye’deki İncirlik Üssü’nde silahsız hava araçlarını uçuruyor.”

Yani ortada ne PKK’yle mücadele var, ne de başka bir şey…

Nitekim somut verilere dayanarak olmayacağını öngörmüş ve 18 Kasım 2011’de bu köşede şunları yazmışız: “İncirlik’e konuşlanacak ABD predatörleri, Türkiye’nin PKK ile mücadelesine anlık istihbarat sağlama görüntüsü altında, aslında Suriye ve İran’ı hedef alıyor. (…) Kontrolü Nevada’da olan predatörler, Türk radarları tarafından izlenemeyecek. Dolayısıyla, ABD predatörleri, Türkiye’yi gözetleyecek!”

ÇEKİÇ GÜÇ’LE KURDU, İHA’YLA KORUDU

Burada ilginç olan durum şu: ABD 2004 yılında Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmemesi şartıyla AKP’yle bazı anlaşmalar yaparken ve Erdoğan hükümetine krediler açarken, 2011 yılında ne değişti de AKP Obama’nın istediği havuza kendiliğinden girdi?

Bu “başarısız tabloyu”, birincisi “bağımlılığın sürekliliği” yasasıyla, ikincisi de AKP’nin TSK karşıtlığıyla açıklayabiliyoruz!

Ama üçüncü olarak da şu gerçeğe dikkat çekiyoruz: ABD, Barzanistan’ı Çekiç Güç’le kurmuştu. İki yıldır da İHA’larla koruyor. Şimdi Suriye’nin kuzeyinde benzer bir yapı kurulmaya çalışılıyor. İkinci bir Barzanistan’ın kurulmasına karşı olanlar, artık problemi çözmeye nereden başlayacaklarını tecrübeyle biliyorlar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Temmuz 2013

, ,

Yorum bırakın

REYHANLI-LAZKİYE HATTINDA MİT-MOSSAD İŞBİRLİĞİ

Bildiğiniz gibi 5 Temmuz’da Suriye’nin Lazkiye kentindeki askeri depolarda patlamalar meydana geldi ve Rusya’dan Esad yönetimine gönderilen Yakhont SS-N-26 füzelerinin tahrip edildiği açıklandı.

CNN International, Pentagon’a dayandırarak saldırının failinin İsrail olduğunu açıkladı. Ancak İsrail 16 Temmuz’a kadar sessiz kaldı. İsrail Savunma Bakanı Moshe Yaalon 16 Temmuz’da bir açıklama yaparak, saldırıyla ülkesini ilişkilendiren tüm haberleri yalanladı.

Peki, 5 Temmuz’la 16 Temmuz arasında ne olmuştu da Tel Aviv, 11 gün susarak kabul ettiği saldırıyı bu kez yalanlamaya soyunmuştu? Rusya’nın Russia Today televizyonu, İsrail’in Suriye’nin Lazkiye kentindeki 5 askeri mühimmat deposunu Türkiye’deki bir askeri üssü kullanarak vurduğunu duyurdu!

Haber şaşırtmadı. Zira AKP hükümeti daha önce de hava sahasını kullandırtarak İsrail uçaklarının Suriye’yi vurmasını sağlamıştı! İsrail uçaklarının boş yakıt tankları sınırın Türk tarafına düşmüştü.

ANKARA-TEL AVİV’DEN ORTAK YALANLAMA

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, haberin Türk kamuoyuna yansıdığı 15 Temmuz’da NTV’deki canlı yayından haberi yalanladı ve daha da ileri giderek haberi yayanları “ihanet içinde” olmakla suçladı.

Kuşkusuz Davutoğlu’nun kendilerini İsrail’le işbirliği içinde gösteren haberlere köpürmesi ve bu haberleri “ihanet” kavramlarıyla açıklaması normaldi. Zira Siyonizm karşıtı tabanlarını Suriye politikalarına ikna edebilmek için “İsrail’in Esad’a destek verdiği” yalanına bile sarılmışlardı!

Sadece AKP değil, İsrail de haberi yalanlayabilmek için aynı gün “haber” üretmeye başladı. Bunlardan en çarpıcı olanı, İsrail’in bir denizaltından attığı füzelerle Lazkiye’deki askeri mühimmat deposunu vurmuş olabileceğiydi…

Amaç belliydi. Saldırıda uçak kullanılmadığına göre, AKP İsrail’e üs kullandırtmış olamazdı!

Ancak dikkat çekici bir haber daha vardı:

LAZKİYE İSTİHBARATI TÜRKİYE ÜZERİNDEN

Jöntürk haber sitesinin bildirdiğine göre haziran ayı sonunda Özgür Suriye Ordusu’nun Türkiye’de bulunan üst düzey komutanlarından Malik el-Kürdi, Türk istihbaratı ile temasa geçerek ABD’nin Ankara’daki askeri ataşesiyle görüşmek istediğini ve Lazkiye ile ilgili çok önemli bir bilgi paylaşacağını söyledi.

Lazkiye’deki askeri üste hâlâ görev yapan arkadaşlarından edindiğini söylediği bu bilgi Yakhont SS-N-26 füzeleriyle ilgiliydi ve Türk askeri istihbarat yetkilisinin girişimleriyle el-Kürdi, ABD askeri ataşesiyle Ankara’da görüştü ve elindeki bilgileri iletti. Bu görüşmeden bir hafta sonra da Lazkiye’ye saldırı gerçekleşti.

Mesele anlaşıldığı kadarıyla Türk askeri istihbarat yetkilisinin ÖSO’dan ABD’ye, oradan da İsrail’e “istihbarat” taşınmasına aracılık yapmasının ötesindeydi ve Ankara-Tel Aviv bağı hükümetler düzeyindeydi.

Zira Odatv’de yayımlanan bir habere göre Filistin basını AKP’yi İsrail’le işbirliği yapmakla suçluyordu. El Minor dergisi “bir grup Türk ve Katarlı istihbarat subayıyla Suriye’deki isyan liderlerinin İsrail’e giderek İsrailli güvenlik yetkililerle gizlice görüştüklerini” yazıyordu.

PARDO’NUN FİDAN’A VERDİĞİ DOSYA

Tabi AKP-İsrail ya da MİT-MOSSAD işbirliğine dair çarpıcı haberler burada bitmiyor. Gelelim bir diğerine…

Anımsayacaksınızdır. Gezi eylemlerinin en dorukta olduğu günlerde, 10 Haziran’da MOSSAD Başkanı Tamir Pardo Ankara’ya gelmiş ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşmüştü. Basına yansıdığı kadarıyla ağırlıklı Suriye’yi konuşmuşlardı ama masada Gezi dosyası da vardı!

Jöntürk’ün istihbarat kaynaklarından edindiği bilgiye göre MOSSAD Başkanı Tamir Pardo, Hakan Fidan’a 11 Mayıs’ta meydana gelen Reyhanlı patlamasıyla ilgili bir dosya vermiş!

İlginç olan, bu görüşmeden saatler sonra Reyhanlı’nın faili olduğu iddia edilen Nasır Eskiocak, Hatay’dan Suriye’ye geçmek üzereyken yakalandı!

Anımsayacağınız gibi 51 yurttaşımızın öldüğü Reyhanlı saldırısından sonra MİT Emniyet’i, Emniyet de MİT’i suçlamıştı. Yani AKP ile Cemaat, Reyhanlı üzerinden de çatışıyordu… Öyle ki, Hüseyin Gülerce Reyhanlı’nın BOP tuzağı olduğunu bile yazmıştı!

MOSSAD’IN REYHANLI’DAKİ ROLÜ

Tüm bunlar ne anlama mı geliyor?

1. Perdenin önündeki tiyatroya rağmen, AKP ile İsrail perdenin arkasında yoğun ilişkiyi sürdürüyor.

2. İsrail, Türkiye’nin Suriye düşmanlığına hem istihbarat sağlıyor hem de operasyonel destek veriyor. ABD, bölgedeki iki önemli taşeronundan Suriye’de işbirliği yapmasını istemiş ve Obama, Erdoğan ile Netenyahu’yu bu ihtiyaç nedeniyle telefonda barıştırmıştı!

3. Bölgedeki ve hatta Türkiye’deki kimi operasyonların sorumlusu olan MOSSAD, MİT üzerinden Ak-lanıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

YENİ BİR DÜNYA KURULUYOR

Dün PKK’nin 9. Genel Kurul ile birlikte kabul ettiği yeni stratejisini ve yeni yol haritasını incelemiştik. Bugün genel bir değerlendirme yapacağız.

Ama önce şu dört saptamayı yapalım:

PKK, ABD’YLE VAR!

1. PKK, ABD’nin Ortadoğu’ya gelmesiyle birlikte konumunu açıkça Atlantik cephesi içinde tanımladı. PKK’nin hem ABD’nin 1990 hem de 2003 tarihli Irak saldırılarına karşı tutumu oldukça öğreticidir: PKK için ABD bu süreçte emperyalist olmaktan çıkmış, Kürtlere özgürlük getirecek bir kurtarıcıya dönüşmüştür.

2. PKK, ABD’nin Irak’ı işgal ettiği her iki dönemde de fiziksel olarak büyümüş, siyasal mevziler elde etmiş ve Washington’un kanatları altında Irak’ın kuzeyinde dokunulmazlık kazanmıştır.

3. ABD’nin 3 Kasım 2002 tarihli turuncu darbesiyle hükümet olan AKP, Washington’un belirlediği strateji gereği PKK’ye dört önemli sıçrama yaşattı: Erdoğan’ın 2005 tarihli Diyarbakır Açılımı, 2007 tarihli Ergenekon operasyonları, 2009 tarihli Kürt Açılımı ve 2013 tarihli “barış” süreci…

4. PKK dört parçada, yani Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de var. Geride kalan 30 yıl içerisinde bu dört ülke ABD’nin kanatları altındaki PKK’ye karşı ortak mücadele yürüteceğine, örgütü birbirlerine karşı kullanma eğilimine girdiler. Dönem dönem iki ülkenin “ortak mücadele” yürütebildikleri de oldu ancak çeşitli nedenlerle hep kısa sürdü.

ABD ORTADOĞU’DA YENİLDİ

Tüm bu saptamaları 23 yılı da çok kısaca özetleyerek neden yaptık? Bir dönemin kapandığını ve yeni bir dönemin başladığını anlatabilmek için. Şöyle:

Geride kalan 23 yıl, ABD’nin Ortadoğu’da büyük oranda hâkimiyet kurduğu yıllardı Ancak o 23 yıl da üç aşamalı idi:

1. Yükselme aşaması: ABD 1990 ile 2004 arasındaki 14 yıl boyunca bölgeye hâkimdi. Bu yıllar içinde Irak’ı fiilen ikiye böldü. Irak’ın kuzeyinde Erbil başkentli bir kukla devlet kurdu.

2. Duraklama aşaması: ABD’nin 2003’te işgal ettiği Irak halkı, 2004’te büyük bir direnişe başladı. Bu direnişi 2006’da Hizbullah direnişi ve 2008’de Rusya’nın Gürcistan’da ABD’ye meydan okuması izledi.  Bu üç temel direniş ABD’nin sadece Ortadoğu politikalarında değil, dünya stratejisinde kapsamlı bir değişikliğe yol açtı.

3. Gerileme aşaması: ABD, 2010’da zorunlu olarak Büyük Ortadoğu Projesi merkezli strateji yerine Asya-Pasifik merkezli stratejiye yöneldi ve Irak’tan çekildi! Bölgeyi Türkiye-Katar-Suudi Arabistan üçlüsüne dayanarak şekillendirmeye soyundu. Böldüğü Irak’ın kuzeyindeki yapıyı, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmayı ve Diyarbakır merkezli olarak bir Büyük Kürdistan’a dönüştürmeyi hedefledi.

Gerileme aşamasını da tamamlayan ABD, 2013’ün Haziran’ında artık yeni bir aşamaya girmiş bulunuyor: Yenilgi aşaması!

Esad’ın ülkesini böldürtmediği, Maliki’nin Irak’ı yeniden birleştirdiği, Tahran’ın ABD saldırılarını püskürttüğü ve Mursi’nin yıkıldığı, Erdoğan’ın sallandığı, El Tani’nin tahtını terk ettiği bir dönem…

HAZİRAN 2013’ÜN BÜYÜK ANLAMI

Peki, 23 yıldır büyük kuvvetin kanatlarının altına sığınarak mevzi kazanan PKK şimdi ne yapacak? Zira PKK de Atlantik Cephesi’nin yenildiğini, Asya Cephesinin kazandığını görüyor…

İşte dün incelediğimiz strateji bu soruyla birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanıyor. O da şu: PKK’nin yeni stratejisi bir taarruz stratejisi değil, tersine savunma ve mevzi korumaya çalışma stratejisidir!

PKK bu süreçte iki yol izleyecek:

1. Suriye’de “üçüncü yol” diyerek oportünistlik yapacak ve kuvvetliden yana olmak adına “tarafsızlığı” oynayacak. Atlantik Cephesi Şam’a doğru ilerlerken ÖSO’yla ittifak yapan PKK, Esad taarruza geçince “üçüncü yol” demeye soyundu bile!

2. Türkiye’de ise müzakere ortağı Erdoğan yıkılmadan, kapabildiği kadar mevzi kapmaya soyunacak. Öcalan’ın talimatıyla Haziran Ayaklanması’nda “grev kırıcı” rol üstlenen ve Erdoğan’a “Apo posterleriyle” yardımcı olan örgüt, çabasının nafile olduğunu gördü ve şimdi tersinden bir yarar sağlamaya çalışıyor. Bu kez Haziran Ayaklanması’nın yarattığı iklimi değerlendirerek masada Erdoğan’dan alabileceklerinin en fazlasını almaya çalışıyor.

Peki, sonuç ne olacak?

Taşeronları da ABD gibi yenilecek!

2013 Haziran’ı ile yeni bir dünya kurulmaya başladı çünkü… 

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Temmuz 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK’NİN YENİ STRATEJİSİ

PKK’nin 9. Genel Kurul sonrasında açıkladığı 10 maddelik “siyasi tutum belgesi” aynı zamanda örgütün yeni döneme ilişkin bölge stratejisini de ortaya koyuyor. Buna göre;

PKK’NİN BÖLGE STRATEJİSİ

PKK, Türkiye’de “gerillayı aktif savunmada” tutacak, gerektiğinde “misilleme” yapacak, “başkaldırı” eylemleri düzenleyecek!

PKK, Suriye’de “üçüncü yol” çizgisini geliştirecek ve “Kürt mahalli idaresini” inşa düzeyine ulaştıracak!

PKK, İran’da mevcut ateşkesin sürdürülmesine çalışacak fakat ateşkes her an bitebilirmiş gibi hazırlık yapacak!

PKK, Irak’ta Barzani yönetimine karşı bir seçenek olmaya ve seçimleri kazanmaya çalışacak!

PKK’NİN TÜRKİYE STRATEJİSİ

Peki, PKK’nin Türkiye’ye ilişkin strateji ve taktikleri nelerdir?  30 Haziran-4 Temmuz tarihli 9. Genel Kurul’un “sonuç bildirgesi” de bunları sıralıyor. Bakın orada neler var:

1. Stratejik bir karar olan AKP’yle “çözüm sürecine” devam.

2. Çözüm sürecinin 1.aşaması tamamlandı, 2. aşaması başladı. AKP “üzerine düşen görevleri” yerine getirmeli. Nedir o görevler? a. Yeni anayasa çalışması: “Anayasa’da Kürt halkının doğal ve demokratik hakları yer almalı, Demokratik Türkiye ve Özgür Kürdistan açık bir ifadeyle ortaya koyulmalı.” b. AKP Kürtçe eğitimin önünü açacak, PKK “eğitim akademileri” kuracak! c. Öz yönetim geliştirilecek.

3. PKK’ye göre 15 Şubat 1925 tarihli Şeyh Sait isyanından itibaren tüm süreç “soykırımdır” ve artık buna göre siyaset yapılacaktır. Soykırım nedeniyle dağılanlar, kadim topraklarına geri dönecektir!

4. Demokratik konfederalizm temelinde demokratik özerklik inşa edilecek.

5. Halk Savunma Güçleri büyütülecek.

6. Öcalan’ın özgürlüğü sağlanacak.

7. PKK uluslararası terör listelerinden çıkarılacak.

8. Kürt ulusal konferansı gerçekleştirilecek.

 

AKP YOLU AÇTI, PKK İLERLİYOR

Peki, bu süreçte ortaya çıkan siyasi gelişmeler neler? Gelin onları da kısaca özetleyelim:

1. BDP Van Milletvekili Nazmi Gür, dört parçadan (Türkiye, Suriye, Irak, İran) oluşan “Büyük Kürdistan’ın” kurulacağını ilan etti!

2. PKK’nin askeri kanadının başına geçen Murat Karayılan, Türkiye’ye bir hafta süre tanıdı, aksi takdirde sürecin tıkacağını söyledi. Bu süreçte AKP’nin aceleyle anayasa çalışmasına sarılması dikkat çekti!

3. KCK Eş Başkanı Bese Hozat, “Öcalan özgürlüğüne kavuşmadan süreç devam edemez” dedi. Bu sırada da Öcalan’ın birincisi evleneceği, ikincisi de 1+1 hücreye geçeceği iddia edildi.

4. Önce Cizre’de sonra Diyarbakır’da PKK’nin kurduğu “asayiş teşkilatları” ortaya çıktı!

5. PKK, yapımına 2 ay önce başladığı Lice’deki bir mezarlığı tamamladı ve PKK şehitliği ilan etti! 170 mezarın bulunduğu şehitlik törenle açıldı!

6. Şırnak’ta bir cenaze silahlı PKK’lilerin omuzlarında taşındı!

7. PKK, kışkırttığı halkı TSK karakollarına sürerek buraları AKP’ye kapattırmaya ve bölgede tek otorite olmaya çalışmaktadır.

AKP YIKILMAZSA, TÜRKİYE BÖLÜNÜR!

Açık ki bu bir “bölünme” tablosudur ve bu tablonun mimarı PKK’den önce AKP’dir! Tüm bu gelişmeler ABD’nin işbirliğine zorladığı Erdoğan-Öcalan ikilisinin müzakerelerinin sonuçlarıdır.

AKP Hükümeti üç komşusunu uzun süredir hedef alıyor: Erdoğan Suriye’de Esad’ı yıkmaya, Irak’ta Barzani’yi himaye edip Bağdat’ı zayıflatmaya ve İran’ı Ortadoğu’da yalnızlaştırmaya çalıştı. Ancak AKP’nin planı tutmadı, bu üç ülke yerine Türkiye yalnızlaştı ve zayıfladı! Ve Suriye ile Irak’tan ziyade Türkiye gerçek bölünme riskiyle karşı karşıya geldi!

ABD’nin AKP ve PKK üzerinden Ortadoğu haritasını yeniden çizmeye çalışması, önce Türkiye’yi vurdu. AKP ile PKK, el birliğiyle bölgesel bir savaş açtı fakat ilk hedef Türkiye oldu!

Türkiye bir an önce komşularıyla birleşip ABD-İsrail-AKP-PKK dörtlüsüne karşı cephe kurmalıdır! Bunun yolu da önce AKP’yi yıkmaktır! Türkiye AKP-PKK ortaklığını bozamazsa ve bu ikisinin ABD ile İsrail’e taşeronluğunu engelleyemezse, açık ki bölüneceği bir bataklığa saplanacaktır!

Haziran Halk Hareketini yükseltmek, artık daha da yakıcı bir ihtiyaçtır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Temmuz 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN BEŞ SUÇU

Başbakan Erdoğan, 27 Mayıs’tan bu yana hemen her gün ekranlardan “halkın bir bölümünü, halkın diğer bölümüme karşı kışkırtma” suçları işliyor. Bunlardan en sık tekrarladığı ve en çarpıcı beş suçu şöyle:

1. RTE: YÜZDE ELLİYİ ZOR TUTUYORUM

Başbakan Erdoğan Gezi eylemlerinin ilk gününde “yüzde elliyi evinde zor tutuyorum” diyerek suç işledi. Açık ki, yüzde elliyi evinde zor tutmak, halkın bir bölümünü, bir bölümüne karşı kışkırtmaktı!

Başbakan bu kışkırtıcı sözlerini defalarca tekrarladı!

AKP’ye oy verenler kendisinden daha sağlıklı düşünüyordu ve bu kışkırtmaya gelmediler! Hatta Erdoğan’ın yüzde ellisinin bir bölümü, Erdoğan’ı günlerce protesto eden eylemcilerle birlikteydi…

2. RTE: BAŞÖRTÜLÜ KADINA İŞKENCE YAPTILAR

Başbakan Erdoğan, 100 civarında eylemcinin bir belediye başkanının gelinine ve altı aylık çocuğuna Kabataş’ta saldırdığını iddia etti. Erdoğan’a göre eylemciler, kadın başörtülü olduğu için saldırmış, 6 aylık bebeğine işkence yapmış ve tekme tokat dövdükten sonra üstüne topluca işemişti!

Erdoğan, bu iddiasını her gün ekranlardan seslendirerek açıkça halkın bir bölümünü, dini duygular üzerinden eylemcilere karşı kışkırttı. Normalde bir başbakan, varsa bile böyle bir olayı ekranlarda “koz” olarak kullanmaz, hukuka havale ederdi.

Diğer yandan anlatıldığı şekliyle de bir olay zaten gerçekleşmemişti. Erdoğan her ne kadar görüntüler var dediyse de o görüntüler asla ortaya çıkmadı. Çünkü yoktu!

Olmamasına rağmen kimi gazeteciler ve Erdoğan’la görüşen bazı sanatçılar, görüntüleri izlediklerini ve iğrenç bulduklarını kamuoyuna açıkladılar.

Acaba Erdoğan onlara ne izletmişti? Çünkü görüntü yoktu. Bir ay sonra İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu da ellerinde bu saldırıya dair Mobese kaydı olmadığını, kendisinin her hangi bir görüntü izlemediğini açıklayacaktı.

Oysa “mağdur” kadın, görüntülerin valilikte olduğunu söylüyordu. Gerçi “mağdur” kadın, 100 kişi kendisini o karanlıkta döverken, çocuğuna işkence yapan adamın kahverengi gözlü olduğunu da söyleyebiliyordu!

3. RTE: CAMİ’DE İÇKİ İÇTİLER

Başbakan Erdoğan, Gezi eylemleri sırasında bir grubun Dolmabahçe Camisi’ne ayakkabıyla girerek, içki içtiğini de iddia etti. Erdoğan’ın bu kışkırtıcı iddiası Cami’nin müezzini ve imamı tarafından yalanlandı. Haliyle başlarına gelmeyen kalmadı; sorgulandılar, hedef oldular ve birinin görev yeri değişti!

Erdoğan imam ve müezzine rağmen her gün ekranlardan “Camide içki içtiler” yalanını dile getirmeyi sürdürdü ve yurttaşları eylemcilere karşı kışkırttı. Üstelik Erdoğan, ellerinde görüntü olduğunu da iddia etti. Hatta AB Bakanı Egemen Bağış, görüntüleri AB Büyükelçilerine izletti!

Ancak görüntülerde bira kutusu olduğu iddia edilen, bariz cola kutusuydu! Bu yalanın altında kalmalarına rağmen, ısrar ettiler. “Başka görüntüler” var dediler fakat ispatlayamadılar.

4. RTE, SANATÇILARI TEHDİT ETTİ

Başbakan Erdoğan, sanatçı Mehmet Ali Alabora’yı eylemlerin bir numaralı sorumlusu ilan etti. Kendisini mitinglerde hedef aldı, tehdit etti. Erdoğan’ın ardından yandaş basın Alabora’yla ilgili “hedef gösterir” yayınlar yaptı.

Erdoğan, Alabora dışındaki sanatçıları da açıkça hedef gösterdi, taraftarlarına şikâyet etti! Normal bir ülkede normal bir başbakanın aklının ucundan bile geçemeyecek sözler, günlerce ekranlardan döküldü!

Erdoğan, aynı şekilde pek çok demokratik kitle örgütü yöneticisini de miting alanlarından ve ekranlardan tehdit etti!

5. RTE: ŞİDDETİN KARŞILIĞI ŞİDDETTİR

Bingöl’de iftar programında konuşan Başbakan Erdoğan, son aylarda yaşanan olaylara değinerek şöyle dedir: “Eğer şiddet varsa şiddetin karşılığı şiddettir. Bunu herkes böyle görecek.” (Vatan, 13 Temmuz 2013)

Başbakana göre şiddetin karşılığı şiddet olmalıydı! Dağda veya ormanda evet ama hukuk devletinde asla!

Kuşkusuz şiddetin karşılığının şiddet olduğu topluluklar vardı ama tarihte ve geçmişte kalmışlardı. 21. yüzyıl toplumlarında şiddetin karşılığı şiddet değildi. Şiddetin karşılığı hukukun verdiği cezaydı!

Yandaşları, Başbakan Erdoğan’ın bu tür yasa dışı sözlerini mesaj olarak algılıyor ve demokratik hakkını kullanarak eylem yapanlara karşı, pala ve sopaya sarılıyordu!

Nitekim Kocamustafapaşa’da palalarla halka saldıranlardan birinin, Erdoğan’ın mitingini izlerken çektirdiği fotoğraf ortaya çıktı. Palacı yandaş, Menderesli, Özallı ve Erdoğanlı tişörtüyle poz veriyordu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Temmuz 2013

, , , , ,

1 Yorum

8 SORUDA MISIR GERÇEĞİ

Gazeteci Hilal Köylü, konuğu AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’a aynen şöyle soruyordu: “Türkiye’deki küçük çocuklara askeri darbenin kötü olduğu nasıl anlatılmalı?” (Haber Türk TV, 11 Temmuz 2013)

Mısır’daki devrimi, Türkiye’deki çocuklara darbe diye anlatma ihtiyacının neden doğduğu kuşkusuz çok önemli siyasal bir problemdir. Ama gelin biz daha yararlı sorularla Mısır konusunu berraklaştıralım bugün:

ABD TAHRİR’E KARÇI ÇIKTI

1. Soru: ABD 30 Haziran’da Mısır halkının alanlara çıkmasını ve Muhammed Mursi’nin istifasını istemesini nasıl değerlendirdi?

Yanıt: Mursi’nin devrilmesinden birkaç gün önce ABD’nin Kahire büyükelçisi Ann Paterson, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin demokratik yoldan seçildiğini söyleyerek sokak gösterilerinden kaçınılmasını istedi! (Amerika’nın Sesi, 11 Temmuz 2013)

2. Soru: ABD Mısır Ordusu’nun darbe yapmasını ve Mursi’yi yıkmasını mı istedi?

Yanıt: Washington Enstitüsü Başkanı Robert Satloff: “General Abdülfettah el Sisi, Cumhurbaşkanı Mursi’ye ‘muhalefetle sorunlarını çöz, sana süre tanıyoruz’ dedi. 48 saatlik ültimatom verdi. Bu gizli bir şey değildi. Bu süre içinde Amerika Mısır ordusunu siyasi sürece müdahale etmemesi yönünde uyardı. Onlara tavsiyede bulunduk, ama bu tavsiyeye uyulmadı. Sonuçta koz Mısır ordusunun elinde ve o da kendi çıkarlarını düşünüyor.” (Amerika’nın Sesi, 12 Temmuz 2013)

ABD, HÂLÂ İHVAN DİYOR

3. Soru: ABD Mursi ve Müslüman Kardeşler (İhvan) karşıtı mı? Darbenin kurumsallaşmasını mı, sürecin biran önce normalleşmesini mi istiyor?

Yanıt: ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki: “Müslüman Kardeşler’in temsilcileriyle temaslarımızı sürdürüyoruz. Onların bu sürecin parçası olmasını istiyoruz.” (Amerika’nın Sesi, 12 Temmuz 2013)

Washington Enstitüsü Başkanı Robert Satloff: “Mısır’da sivil yönetim sürecinin tesis edilmesi için uğraşıyoruz.” (Amerika’nın Sesi, 12 Temmuz 2013)

4. Soru: 30 Haziran’da alanlara çıkan Mursi karşıtı Mısır halkı ABD’ye nasıl bakıyor?

Yanıt: Daha önce Ufuk Ötesi’nde işlemiştik. Bu sorunun en somut yanıtı, alanlarda taşınan pankartlardır. O pankartlar ABD Başkanı Barack Obama’ya karşı çıkılıyor, Obama’nın Mursi’ye verdiği destek nedeniyle ikisi de protesto ediliyor, hatta ABD’nin Kahire Büyükelçisi Ann Paterson’un Müslüman Kardeşlerle özel ilişkisi sorgulanıyordu. Obama, Paterson ve Mursi’nin üstüne çarpı atılmış resimleri Tahrir’in en göze batan afişleriydi.

ABD, BÖLGEDEKİ ETKİSİNİ KAYBEDİYOR

5. Soru: Peki ABD, Erdoğan’ın da dikkat çektiği gibi neden darbe demiyor?

Yanıt: ABD olanı resmi olarak “darbe” diye nitelerse, Mısır’a yaptığı askeri yardımı kesmek zorunda kalacak. Bu ise Mısır Ordusu’nu tamamen karşısına alması demek. Tersini yaparak iletişimi sürdürmeyi ve yardımları üzerinden kontrol sağlayabilmeyi hesaplıyor. Üstelik ABD, her halükarda kazananla yürümek istiyor.

6. Soru: Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan ABD’nin müttefiki olarak Suriye’de ortak politika yürütüyorlardı. Mısır’da neden ayrıldılar?

Yanıt: İki ülke arasında mutlaka büyük ya da küçük çıkar çatışması vardır. ABD güçlü iken, bölgedeki aktörleri arasındaki çelişmeleri bastırabiliyordu. Ancak ABD zayıfladıkça, bu aktörler arasındaki çelişmeler yürürlüğe giriyor. Selefi Suudi Arabistan, İhvancı bir Mısır’ın Ortadoğu’da güçlenmesini istemiyor. Tersi de geçerlidir.

7. Soru: Bu durumda Mısır’da olan ne? Darbe mi, devrim mi? Yoksa ordu halkın devrimini mi çaldı?

Yanıt: Mısırda alanlara çıkanlara göre Mursi’yi yıkan 30 Haziran, Mübarek’i yıkan 25 Ocak devrimin yeni bir dalgasıydı. Ordu’nun 3 Temmuz’da devreye girmesi ise darbe değil, halkın devrimine destektir. Zira Ordu, bir seçim yapmıştır: Ya Mursi’nin emrine uyup alanları ezecek, ya da halkla birleşip Mursi’yi yıkacaktı. Üçüncü bir seçeneği yoktu!

8. Soru: Peki Türkiye’de neden Mısır’da darbe olduğu varsayılıyor?

Yanıt: AKP darbe demeye mecbur. Böylece hem bölgedeki bir müttefikinin yenilgisini gayrimeşru göstermiş olacak, hem de Türkiye’ye yansımasını bir parça yumuşatmış olacak!

AKP dışındaki kesimlerden gelen “darbe” saptaması ise saha ziyade bir aydın hastalığı olarak nüksetmiş durumda. Bu aydınlarımıza göre dünyada ABD’nin yönlendirmediği tek bir siyasi gelişme yoktur. ABD her şeye egemendir.

Oysa dünya değişiyor; Atlantik Cephesi iniyor, Asya-Pasifik cephesi yükseliyor. Irak’ta ve Afganistan’da yenilen, Büyük Kürdistan’ı 20 yıldır kuramayan, Suriye’de 2,5 yıldır Esad’ı deviremeyen bir ABD, artık her şeye egemen değildir.

ABD zayıfladıkça, müttefiki olan ordular da hizadan çıkmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Temmuz 2013

, , , , , , , , , ,

1 Yorum

ABD’NİN TAŞERONLARI BÖLÜNDÜ

ABD’nin 2011’de Ortadoğu halk hareketlerinin karşısına barikat diktiği cephe Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsüydü. İstanbul’daki 14 Mart 2011 tarihli “Değişim Liderleri Zirvesi”nde Erdoğan ile Davutoğlu’nun “Ortadoğu’daki değişimi istediğimiz istikamete yönlendiremezsek, gelişmelerden en olumsuz etkilenen biz oluruz” sözleri, bu cephenin programıdır!

Ardından bu cephe Libya’ya haçlı koalisyonuna katıldı, Suriye’de Esad’ı devirmekle görevlendirildi ve Mısır’da Riyad’ın çekincelerine rağmen Müslüman Kardeşler’i iktidar yapmaya soyundu.

Peki, geçen iki yılda sonuç ne? ABD’nin kurduğu bu üçlü cephe hem Suriye’de hem de Mısır’da büyük yenilgi aldı. Üstelik Mısır’da ayrıca bölündüler!

Pratikte de son durum şudur: Esad ayakta; Mısır’ın Mursi’si yıkıldı, Katar’ın El Tani’si çekilmek zorunda kaldı, Suudi Arabistan’da taht kavgası var ve Türkiye’de Erdoğan’ın iktidarı sallanıyor.

SURİYE CEPHESİ

Suriye’de Esad’ı deviremeyen, üstelik son altı ayda ciddi kayıplar vererek mevzi kaybeden Atlantik cephesi, beklenildiği gibi dağılan kuvvetler girdabına girdi. Zararın tahsilatı adına var olan Suriye muhalefeti üzerinde ciddi bir nüfuz mücadelesi başlattılar.

ABD’nin ilan ettiği sürgündeki hükümetin başına getirilen Hasan Hitto ismi Suudi Arabistan ile Katar ve Türkiye’yi karşı karşıya getirdi. Zira Kürt kökenli bir Amerikalı olan Hasan Hitto, aynı zamanda İhvan (Müslüman Kardeşler) üyesiydi!

Riyad ve Doha, SUK’un yapısının belirlenmesinde de karşı karşıya geldi. Örneğin Suudi Arabistan, SUK’u 20 üyeyle daha büyütmek istiyor fakat Katar buna direniyordu. Çarpışma öyle bir hal aldı ki, 43 üyeli SUK, 114 üyeli SUKO haline geldi! Ancak SUKO Başkanı El Hatip, bir süre sonra istifa etti ve uzlaşma sağlanamadığı için örgüt başsız kaldı! (ABD’nin zorlamasıyla ancak dün SUKO’nun başına Ahmet El Cabra seçilebildi!)

Suriye’nin direnişi ve Esad’ın mevzi kazanması cephe içi çatışmaları sürekli büyüttü. Üstelik finans desteğin ve cihatçı seferber etmenin sorumluları olan Suudi Arabistan ve Katar bir ölçüde işini yapıyor ama Esad’ı devirmenin kuvvet adresi olan AKP sınıfta kalıyordu. İçerideki muhalefet nedeniyle Suriye’de zorlanan AKP, ABD’yi Ortadoğu’ya çağırıyordu. Oysa Irak ve Afganistan yenilgileri üzerine bölgeden adım adım çekilen ve Asya-Pasifik merkezli bir strateji belirleyen Washington, Ortadoğu’daki işlerini zaten model ortağına devretmişti!

MISIR CEPHESİ

Suudi Arabistan, Mısır’da İhvan’ın iktidar yapılmasına aslında karşıydı. Zira Riyad, Müslüman Kardeşler 1954’te Mısır’da Nasır’a karşı başarısız suikast düzenlediğinde, 1982’de Suriye’de Hafız Esad’a karşı başarısız bir ayaklanmaya kalkıştığında, bu örgüte kucak açmıştı. Ama son tahlilde Riyad, güçlenen İhvan’ın kendisine tehdit oluşturduğunu hep hesapta tutuyordu.

Ancak ABD’nin oluşturduğu üçlü cephenin diğer iki ayağı, Katar ve Türkiye İhvan’ın Mısır’da iktidar olmasını istiyordu. Sonunda ABD ve cephesi, 2011 devriminden korkan Mısır bürokrasisiyle de uzlaşarak Mursi’yi 2012’de iktidara taşıdı. Katar 8 milyar dolar, Türkiye ise 2 milyar dolar yardımla Mursi’ye yatırım yaptı. Kaldı ki, Erdoğan da zaten 70’lerde İhvan’ın gençlik yapılanması olan Dünya Müslüman Gençlik Birliği’nin üyesiydi.

Ancak geride kalan bir yılın sonunda Mısır halkı, 2006’dan beri sürdürdüğü halk hareketini yeniden yükseltti ve Ordu’yu da yanına çekerek Mursi’yi devirdi!

Suudi Arabistan İhvan devrildiği için sonuçtan memnun oldu, Türkiye ve Katar ise “darbe” diyerek karşı çıktı. ABD ise “kazananın yanında olma zorunluluğu” nedeniyle “çok kaygılıyız” diyerek ara bir yol oluşturdu. Öte yandan Ankara ve Doha, sert söylemlerine rağmen, Washington’un tutumu nedeniyle Mursi sonrası kurulan mevcut yönetimi “yok” sayamadı!

HALK HAREKETİNİN SONUÇLARI

Tüm bu süreçte üç ülkenin içinde neler oldu peki?

Suudi Arabistan: 22 yıl boyunca Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği’ni yapan ve 19 Temmuz 2012’te istihbaratın başına geçirilen Prens Bendar Sultan, bir hafta sonra, 26 Temmuz 2012’de bir suikasta uğradı. Ölüp ölmediği netlik kazanmayan Prens’le ilgili tek gerçek, artık ortalarda olmadığıdır. Prens’in suikastının gerekçesi olarak en çok dillendirilen iddia ise ABD adına Suriye’deki faaliyetleri nedeniyle Tahran-Şam ekseninin hedefi olduğuydu.

Bir diğer iddia ise taht kavgasının da gerekçesi olan Riyad’ın İran politikasıyla ilgiliydi. Prens Bendar ABD’nin İran’a saldırmasını istiyor fakat Prens Türki ise bölgeyi istikrarsızlaştıracak bu operasyona karşı çıkıyordu.

Katar: Katar Emiri El Tani, 26 Haziran 2013’te ani bir kararla görevden çekildi ve koltuğunu oğluna bıraktı! El Tani’nin babası 1971’de bir saray darbesiyle başa geçmiş, kendisi de babasını 1995’de yine bir saray darbesiyle devirmişti.

Türkiye: 27 Mayıs 2013’te başlayan ve 1 Haziran’dan itibaren çok güçlü bir halk hareketine dönüşen eylemler, Erdoğan’ın koltuğunu sarstı. 5 Temmuz’da Mısır’ın Refah kapısından Gazze’ye girerek gövde gösterisi yapmaya ve içerideki konumunu bu görüntüyle güçlendirmeye hazırlanan Erdoğan, Mursi’nin yıkılmasıyla ikinci bir yenildi daha aldı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Temmuz 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

YA DEMOKRASİ YA ALLAH’IN NİZAMI

Mısır’da darbe mi, yoksa devrim mi olduğunu önceki gün incelemiştik. Bugün “asker karşıtlarının” sığındığı “demokrasi” kavramı üzerinden Mısır devrimini inceleyeceğiz.

İncelemede referans alacağımız cümle ise Müslüman Kardeşlerin en önemli isimlerinden, 1966’da idam edilen Seyyid Kutup’un şu saptamasıdır: “Demokrasi, Allah’ın nizamının gasp edilmesidir.”

Bu önemli saptama, devrim, darbe, demokrasi gibi kavramları yerli yerine oturtur. Bu kavramlar üzerinden konumunu belirleyenlerin gerçek yerini ortaya koyar.

DEMOKRASİ VE DEVRİM

Gerçekten de demokrasi, Allah’ın nizamını gasp etmektir; daha doğrusu Allah yerine milletin egemenliğini hâkim kılmaktır. Nasıl? Devrimle! Nizamı Allah adına yeryüzünde uyguladığını söyleyen kralları, padişahları, imparatorları devrimle devirerek, devrimle yıkarak!

Müslüman Kardeşler hareketi, “demokrasi Allah’ın nizamının gaspıdır” saptamasına göre konumlanmıştır. “Ya demokrasi, ya Allah’ın nizamı” seçeneklerinden “Allah’ın nizamını” seçmiştir.

Dünyadaki tüm Müslüman Kardeşler üyesi yöneticilerin “demokrasi” tanımlarının sakatlığı buradan gelir. Zira günümüzde doğrudan reddedemedikleri için “araç” diyerek “tramvay” diyerek modellemektedirler.

Dolayısıyla “demokrasiyi” gerçekte reddeden fakat demokrasiden yararlanarak Allah’ın nizamını kurmaya çalışanların devrilmesi, demokratiktir!

Bu durumda Başbakan Erdoğan’ın “demokratik darbe mi olur” diye yakınması anlamsızdır.

DEMOKRASİ VE SANDIK

Erdoğan ayrıca “sandık namustur” diye de seslenmektedir.

Sandık, devrimin demokrasiye bir armağanıdır ama demokrasi sandıktan ibaret değildir!

Yukarıda da belirttiğimiz gibi demokrasi, devrimle gelir; devrimin kralları devirmesiyle gelir. Ve krallar sandıktan çıkmaz, babadan oğula geçer, aile içinde kalır, soy içinde kalır…

Sandığı demokrasiyi kuran devrimler halkın önüne getirmiştir. Devrim bu nedenle demokrasinin doruğudur ve o nedenle getirdiği sandıktan bile daha meşrudur.

DEMOKRASİ VE ASKER

Dünyanın bütün demokrasileri, devrimle, silahla ve askerle gelmiştir. Feodalizmi yıkarak kapitalist üretim ilişkilerini egemen kılanlar, burjuva demokrasisini oluşturanlar kralı, padişahı devirerek bunları sağlamıştır.

İngiltere’ye demokrasi 1640 devriminde Kral’ı ipe gönderen General Cromwell’in devrimiyle geldi. Fransa’ya demokrasi getiren 1789 devrimi kral ve kraliçeyi giyotine götürdü. Amerikan demokrasisi, General Washington’ın bağımsızlık savaşıyla, kuzey-güney savaşıyla ve köleci feodallerin ezilmesiyle geldi. Türkiye’ye demokrasi, General Mustafa Kemal Atatürk’ün kurtuluş savaşıyla, emperyalizmi yenmesiyle, hilafeti ve saltanatı yıkmasıyla geldi!

Demokrasi düşmanlarının bu isimlerden nefret etmesi ondandır. Örneğin Seyyid Kutup’a göre Batı, İslam’dan kurtulmak için Mustafa Kemal’i öne sürmüştür!

Devrimci askerlerden nefret ederler ama cihatçı ordu isterler. Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan El Benna’ya göre ordu, İslamcı bir cihat ordusu olmalıdır. O nedenle izleyenlerine göre “Camiler kışla, kışlalar da cami” gibi düşünülmüştür hep!

Ancak Mısır Ordusu 3 Temmuz’da seçimini yapmış ve cihat ordusu değil, halkın ordusu olacağını, Müslüman Kardeşler’i devirerek kayda geçirmiştir. Artık mesele halkın ordusunu bu çizgide tutabilmesidir.

DEMOKRASİ VE LAİKLİK

Müslüman Kardeşlerin ideologu Seyyid Kutup, aynı zamanda laiklik düşmanıdır. Haklıdır da… Çünkü laiklik de demokrasi gibi devrimin bir sonucudur. Laiklik, din ve dünya işlerini ayırmaktır; Allah’ın nizamını yeryüzünde uygulayan kralı yıkarken, dini tüm aracıların tekelinden alıp halkın vicdanına teslim etmesidir.

Aracı pozisyonu ortadan kalkanlar, laiklikten en çok şikâyet edenlerdir. Örneğin Seyyid Kutup bu nedenle laik ile dindarın aynı toplumda birlikte sorunsuz yaşayamayacağını savunurdu. Recep Tayyip Erdoğan da anımsayacağınız gibi bir insanın hem laik hem de Müslüman olamayacağını savunurdu!

Sonuç olarak önemle vurgulayalım: Mısır’da ordu MK’yi değil halkı seçerek, demokrasiyi seçmiştir! Bu nedenle darbe değil devrim yapmıştır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Temmuz 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

DARBE Mİ OLDU, DEVRİM Mİ?

Mısır halkı, önceki akşam Muahmmed Mursi’yi devirerek çalınmış devrimine sahip çıktı. Şöyle ki, halk 2011’de devrim yapmış fakat ABD “rejimi kurtarmak” adına hem Ordu’yla, hem de bir bölümüne yaslandığı Müslüman Kardeşler’le uzlaşarak, devrimi lekelemişti. Mursi, bu uzlaşmanın sonucunda 2012’de cumhurbaşkanı olmuştu. Ve halk hareketi, Ordu’yu da peşine takarak şimdi o lekeyi temizledi ve Mursi’yi yıktı!

Kuşkusuz Ordu içinde Amerikancı olanlar vardır fakat Ordu bir bütün olarak halkın yanında olmayı seçmiştir.

İki yıl önce Hüsnü Mübarek’in yıkılmasına “devrim” manşeti atanlar, Mursi’nin yıkılmasına ise “darbe” dediler. Peki, Mübarek’in yıkılması ile Mursi’nin yıkılması arasında ne fark var? Olanlar darbe mi, devrim mi? İnceleyelim:

ORDUSUZ DEVRİM OLMAZ

Mübarek’in yıkılması da, Mursi’nin yıkılması da devrimdir. Her ikisinde de asker somut vardır. Zaten ordusuz devrim yoktur. Amerikan devriminden Çin devrimine, Türk devriminden Rus devrimine kadar tüm devrimlerde ordu vardır.

İlkine devrim diyenlerin ikincisine darbe demesi, askerin varlığıyla değil fakat Mursi’ye yakınlıklarıyla, siyasal İslamcılık ortaklıklarıyla ilgilidir. Dolayısıyla halkın devrimini, darbe diyerek lekelemek peşindedirler.

Gelin en iyisi darbe ve devrim kavramlarını sorgulayalım. En basit tanımımız şu: Ordu ABD ile birlikte hareket ederse darbe, halkıyla birlikte hareket ederse devrim olur!

Daha pratikten gidersek; eğer ordu halk evindeyken iktidara el koyuyorsa bu darbedir fakat halk alanlarda ve eylem yapıyorken onlara destek veriyorsa, bu devrimdir.

Bizim tarihimizden 27 Mayıs 1960 bir devrimdir. Ordu ve millet el ele Amerikancı bir iktidarı yıkmıştır. Mısır’ın tarihinde ise Nasır’ın 1953’te krallığı yıkarak cumhuriyeti ilan etmesi, bir devrimdir! Fakat örneğin halka rağmen yapılan ve halk evindeyken yapılan 12 Eylül, tipik bir darbedir.

Diğer yandan darbe, ileride olanı durdurmak ve geriye bastırmaktır; yani karşı-devrimdir. Devrim ise ileriye doğru olmaktır. Dolayısıyla kralı indirip cumhuriyeti kurmak, feodalizmi yıkıp kapitalizmi kurmak ya da kapitalistleri devirip sosyalizme geçmek ileridir ve dolayısıyla devrimdir.

ABD-TÜRKİYE-KATAR TAHRİR’E KARŞI

Başta AKP olmak üzere kimi kesimlerin Mısır devrimini hem darbe diye lekelemeye çalışması, hem de ABD’nin icazetiyle yapıldığı yalanına sarılması öğreticidir. Mısır Genelkurmay Başkanı Sisi’nin ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’le görüşmesini, bu icazete kanıt diye sunmaktadırlar.

Hatta Şamil Tayyar şöyle bir tablo çizmiştir: “Mısır darbesindeki ittifak; İsrail, İran, Suriye, Suudi Arabistan, BAE, ABD Neoconları. Bu fotoğraf yeni küresel oyunun acımasız yüzüdür.”

Tayyar’ın ABD ile Suriye’yi, İsrail ile İran’ı ve hepsini aynı cephede görmesi kuşkusuz çapsızlıktan değil, fakat çaresizliktendir. AKP’ye göre bütün dünya birleşmiş, Türkiye, Brezilya ve Mısır üçlüsüne operasyon yapıyor!

Bir bölümü de ABD’nin Mısır devrimine “darbe” dememesini ve Mursi’nin yıkılmasını engellememesini, teorilerine kanıt diye sunmaktadırlar. Bu ancak kuvvetle ilgilidir ve ABD’nin Mursi’yi kurtaracak kuvveti yoktur. ABD o nedenle Mursi’nin yıkılmaması için çabaladı fakat iktidar olanı da doğrudan karşısına almadı!

Bu gerçek için Irak örneği yeterince öğreticidir. ABD Allawi’yi başa geçirmek için uğraştı ve Türkiye’yi bu işe seferber etti. Ama olmadı ve Maliki kazandı. ABD ne yaptı? Maliki’yle de çalışmaya baktı!

ABD’nin Mısır’daki rolünün ne olduğunu anlamanın yolu basittir. Washington’a bölge dizaynında model ortaklık yapanlara bakılır. Kimdir onlar? Türkiye ve Katar yönetimleri. Her ikisi de olana darbe diyor,  Mursi’ye sahip çıkıyor ve Tahrir’deki halk iradesini yok sayıyor!

ESAD KAZANDI, MURSİ-EL TANİ-ERDOĞAN KAYBETTİ

Aslında tablo çok net. Gelin 30 Eylül 2012 gününe dönelim, AKP’nin 4. Genel Kongresi’ne… Hem Barzani, hem de Mursi Erdoğan’ın onur konuğu olarak kongredeydi. Erdoğan ve Mursi ikilisi, Esad’ı yıkma mesajlarıyla dolu konuşmalar yapmışlardı.

Peki, 9 ay sonra durum ne? Esad ayakta, El Tani çekildi, Mursi yıkıldı ve Erdoğan sallanıyor! AKP basınının dün neredeyse aynı manşetlerle çıkması da işte bu tablo nedeniyledir. Kahire’deki devrim olmuş, korkusu Ankara’da yaşanmıştır!

Peki, neden böyle bir tablo gerçekleşti? Çünkü Asya-Pasifik yükseliyor ve Atlantik çöküyor! ABD’nin BOP Projesi, Ortadoğu’yu dizayn etme hamlesi ve bölge ülkelerini ılımlı İslamcı hükümetlerle yönetme hedefi de çöküyor!

Suriye’de Esad’ın neden 2,5 yıldır yıkılamadığını ve Mursi’nin neden iktidarda 1 yıldan fazla tutunamadığını saptayamayanlar için yenilgi daha da büyük olacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , ,

1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın