Posts Tagged Erdoğan

MOSSAD SİSİ’YE Mİ ERDOĞAN’A MI YAKIN?

Başbakan Erdoğan, Mısır’daki “darbenin” arkasında İsrail’in olduğunu iddia ediyor ve ekliyor: “Elimizde belgeler var.” (Ajanslar, 20 Ağustos 2013)

Başbakan Erdoğan’ın elindeki “belge” ise bir gün önceki Yeni Şafak’ın manşetiydi: “Cuntanın patronu MOSSAD.”

Kanıt? Çetiner Çetin imzalı manşet haberde şöyle deniyor: “MOSSAD Başkanı Pardo’nun darbeden 3 gün önce Mısır İstihbarat Başkanı ile bir araya geldiği ortaya çıktı.” (Yeni Şafak, 19 Ağustos 2013)

Peki, MOSSAD Başkanı Tamir Pardo’nun 27 Haziran’da Mısır İstihbarat Servisi Başkanı’yla görüşmesi General Sisi’ye destek anlamına geliyorsa, iki hafta öncesinde de, yani 12 Haziran’da Türkiye’ye gelip gizlice MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüşmesi ne anlama geliyor? (hürriyet.com.tr, 12 Haziran 2013)

Yani MOSSAD Erdoğan’a da mı destek verdi? Üstelik Pardo’nun çantasında “Gezi eylemleri” olduğu da biliniyorken…

Gezi’nin arkasında faiz lobisinden Ergenekon’a, Beşar Esad’dan Vikingler’e kadar geniş bir yelpazede fail arayan bir hükümetin, Mısır’da “darbeye” bulduğu fail de ancak bu kadar olur!

İSRAİL İÇİN TEK ÖLÇÜT: CAMP DAVİD

Mısır’da olanı “darbe” diye nitelemediğimizi, 30 Haziran 2013’ün, çalınmış 25 Ocak 2011 devriminin ikinci dalgası olduğunu bu köşede yazdık, yinelemeyeceğiz…

Ancak biz Erdoğan’ın belgesini yine de ciddiye alıp, İsrail’in Mısır devrimini destekleyip desteklemediğini incelemeye çalışacağız. Ölçütümüz Cam David rejimidir.

Bildiğiniz gibi 1978 tarihli Camp David anlaşması, ABD’nin Mısır’a dayattığı ve İsrail’in güvenliğini garanti altına alan anlaşmadır. Ancak anlaşma, aynı zamanda Ortadoğu’da bir rejimin adıdır. Ve bu özelliğinden dolayı, Filistin meselesi ile İran konusu Camp David’in iki önemli sütunudur.

Dolayısıyla İsrail’in Mısır’daki her hangi bir siyasi olayı ya da aktörü destekleyip desteklemeyeceğinin göstergesi, o aktörün Camp David’e karşı tutumuna bağlıdır.

Örneğin Mursi, Camp David’e sadık kalmıştı; hatta Camp David’e imza atan Enver Sedat’ın ailesine, onun anısına üstün hizmet madalyası takmıştı! Peki, Mursi’yi yıkan halk-ordu devrimi Camp David’in neresinde? Bakalım…

MISIR’IN DEVRİMCİ PROGRAMI

Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, ülkenin yeni dış politika önceliklerini sıraladığı açıklamasında sorumuzun ipuçlarını veriyor:

1. Nebil Fehmi Filistin meselesine nasıl baktıklarını şu sözlerle açıklıyor: “Mısır’da istikrar olmazsa, Filistinliler haklarını elde edemez. Mısır’ın sahneden çekilmesiyle İsrail-Filistin barış görüşmeleri girdiği yoldan çıkar. Filistin davası Mısır Dışişleri Bakanlığı’nın önceliğinde olacaktır.”

2. Ya İran? Bu köşede iki yıl önce belirtmiştik: 25 Ocak 2011 devrimi, 30 yıldır kesilmiş olan Mısır-İran ilişkilerini başlattı. Hatta bu ilişkiler birkaç ayda öyle bir ivme kazandı ki, Kahire Tahran’a Akdeniz’de savaş gemisi bulundurması için Süveyş’i bile açtı.

Bugün daha net anlaşılıyor ki, Mursi, devrimin bu devrimci gelişmesine doğrudan karşı çıkamamış. Nebil Fehmi’den dinleyelim: “Şimdi Mısır’da ve İran’da yeni hükümetler var, bu tabii ki Mısır’la olan eski dosyaların göz ardı edilmesi demek değildir. Mursi zamanında gerçekten bir yakınlaşma yoktu, sadece ziyaretler ve bir takım açıklamalar oldu.”

Yani Nebil Fehmi, İran’la yakınlaşmanın asıl şimdi başlayacağını belirtiyor.

3. Peki ya Batı’nın Sünni-Şii eksenli bölmeye çalıştığı Arapların birliğine nasıl bakıyor yeni hükümet?

“Arap dünyasını aynı 2. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi bölmeye çalışan yoğun bir çabaya şahit oluyoruz” diyen Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, bu tabloya karşı mücadele edeceklerini ilan etmiş oluyor!

İSRAİL’İN BÖLGESEL STEPNESİ: AKP

İşte Mısır “darbesinin” arkasında İsrail’in olup olmadığının ölçütü bu açıklamalardır, hatta açıklamadan ziyade Kahire’nin bu konularda önümüzdeki aylarda neler yapacağıdır!

Dolayısıyla kimin arkasında kimin olduğunu tespit etmek için komplo yerine, bu türden ölçütlere başvurmalıyız. Ve o ölçütleri koyduğumuz zaman da karşımıza şu tablo çıkar:

1. AKP, Kürecik Radarı ile İran’a karşı İsrail’in güvenliğini sağlıyor.

2. AKP, İsrail’in OECD üyeliğine geçit verdi.

3. AKP, İsrail’in Akdeniz diyaloğu çerçevesinde NATO çalışmalarına katılmasına onay verdi.

4. AKP, Suriye’yi vurması için İsrail’e, hem de birkaç kez, hava sahasını açtı.

Dolayısıyla one minute’dı, özürdü, Mavi Marmara’ydı, faiz lobisiydi, MOSSAD cuntanın başıydı lafları, hikâyedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ağustos 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’DE İHSANOĞLU KRİZİ

Önce Başbakan Erdoğan vurdu: “İslam İşbirliği Teşkilatı’nın aynaya bakacak yüzü kalmamıştır.”

Ardından partisinin sözcüsü Hüseyin Çelik bombaladı: “İhsanoğlu’nun ne iş yaptığını bilen var mı? Bu zat, darbeden sonra Mursi’yi suçlamıştı. İhsanoğlu’nun Genel Sekreter seçilmesi için Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan büyük çaba harcamıştı. Hatırladıkça ‘yazık’ diyorum. Teşkilât, darbeye sessiz kalıyor. Böyle günlerde sesini yükseltmeyecek de ne zaman yükseltecek? Yoksa teşkilâtta herkes parası kadar mı etkin?”

Üçüncü olarak da yardımcısı Bekir Bozdağ çıktı sahneye: “Ben İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri olsam, çıkardım derdim ki ‘bu zulüm karşısında İslam ülkelerini işbirliğine davet ediyorum’. Eğer işbirliğine yanaşmazlarsa çıkar derdim ki ‘ben İslam adına böylesi bir işbirliği teşkilatının böylesi zulüm karşısında sessiz kalmasının onursuzluğunu taşıyamam’. İstifamı basardım oradan ayrılırdım.”

ERDOĞAN NEDEN DİYALOG İSTEMİYOR?

Peki, Erdoğan ve kurmaylarının Ekmelettin İhsanoğlu’na bu tepkisinin sebebi ne? İslam İşbirliği Teşkilatı İİT Genel Sekreteri’nin birkaç gün önce yaptığı şu açıklama: “Mısır’ın bütün kesimlerini yeniden diyalog masasına oturmaya davet ediyorum.”

Peki, Mısır’da tarafları diyaloga çağırmak suç mu? Erdoğan neden Mısır’da diyaloga karşı çıkıyor?

Kaldı ki, Müslüman Kardeşler’in liderlerinden Abdulmuti Zeki İbrahim de, ülkesinin çöküşe gittiği uyarısında bulunarak artık yönetimle diyalog zemininin oluşması gerektiğini söylüyor. İbrahim’in bu çağrısı, aynı zamanda 30 Haziran ve öncesinde Temerrüd hareketinin diyalog talebini elinin tersiyle iten ve Mısır’da bine yakın insanın ölmesine neden olan Mursi’ye de aslında bir yanıt içeriyor!

Her neyse… Biz Ekmelettin İhsanoğlu olayına dönelim yeniden…

GÜL İLE ERDOĞAN’IN MISIR FARKI

İhsanoğlu’nun açıklamasını anlamak için Erdoğan ile Gül’ün Mısır politikalarının farkını görmek gerekiyor.

Özetlersek: Erdoğan Mısır’ın yeni yönetimini yok sayıyor, diplomatik ilişkilerin seviyesini düşürüyor, İhvan’dan alanları terk etmemesini istiyor, uluslararası kamuoyunu Mısır’ın yeni yönetimine karşı kışkırtıyor…

Gül ise daha temkinli. Hem Mısır’ın yeni Ankara Büyükelçisini kabul ediyor, hem itidal ve diyalog çağrısı yapıyor hem de Erdoğan gibi yeni yönetimi yok saymıyor!

Gül ile Erdoğan’ın Mısır’a dair bu farklı çizgileri İİT Genel Sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu’na da yansıyor.

Kuşkusuz İhsanoğlu, Mısır doğumlu olması ve orada büyümesi nedeniyle, çok daha kucaklayıcı davranmak istiyordur.  Ancak onu Gül ile aynı safa yönelten başka etkenler de var: Exeter Üniversitesi.

MISIR ZİRVESİ NEDEN İPTAL?

Evet, tıpkı Abdullah Gül gibi Ekmelettin İhsanoğlu da İngiliz Exeter Üniversitesi kökenli. İngiliz istihbaratı ve Chatham House ile ilişkisi bilinen bu üniversitede okuyanlar arasında Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Merkez Bankası’nın eski Başkanı Durmuş Yılmaz, Şükrü Karatepe ve Gül’ün oda arkadaşı Fehmi Koru da var… Müfredatlar, farklı kişilerde bazen benzer bakış açıları yaratabiliyordur!

Her neyse diyoruz ve Pazar günü Tarabya’da Gül-Erdoğan-Davutoğlu üçlüsünün yapacağı ilan edilen ancak son dakikada, beş gün sonrasına, Perşembe gününe ertelendiği açıklanan Mısır Zirvesi’ne dikkatinizi çekiyoruz.

Mesele bu kadar sıcakken zirveyi beş gün sonrasına ertelemek ne demek? Zirve saatinde Erdoğan’ın Üsküdar’daki evinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüşmesi ve Tarabya Köşkü’ne gitmemesi ne anlama geliyor?

Yanıtlar birkaç gün içerisinde ortaya çıkacaktır. Ancak biz şimdilik şu kadarını söyleyelim: Gezi direnişine farklı yaklaşım, Erdoğan’ın Cemaat ile savaşı, Cemaatin AKP’ye 13 Ağustos tarihli F-Muhtırası, son olarak da Mısır’a farklı pencereden bakış…

Anlaşılan Erdoğan, 2014’u düşünerek, Gül’ün inisiyatif almasına ve dış politikaya müdahale etmesine engel olmak istiyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ağustos 2013

, , , ,

1 Yorum

CEMAATİN PARTİLEŞMESİ – PARTİNİN CEMAATLEŞMESİ

AKP hükümeti ile Cemaat arasındaki yarı-açık savaş, Sabah ile Zaman gazetesi yazarları arasındaki polemiklerle yeni bir aşamaya sıçradı. Özetleyelim:

Önce Mehmet Barlas “Cemaatler sivil toplum değildir” diye yazdı (Sabah, 6 Ağustos 2013). Hüseyin Gülerce ertesi gün “Hizmet hareketinin bir ‘dini cemaat’ olmadığını” savundu (7 Ağustos 2013). Ardından Mehmet Barlas “gücünü abartanların (Cemaat) ancak gerçek güçlü (AKP) öfkelenene kadar gösteri yapabileceğini” yazarak cemaati uyardı (Sabah, 10 Ağustos 2013). Mümtazer Türköne tehdide tehditle yanıt verdi ve “parti mezarlığına intikal eden çok sayıda parti bulunduğunu” belirterek, “partilerin değil, cemaatlerin geleceğe kalacağını” yazdı (Zaman, 11 Ağustos 2013).

ÇATIŞMANIN KAYNAĞI

AKP ile Cemaat’in son iki yıldır çarpışması kuşkusuz çok önemli. Daha önce bu köşede birkaç kez değindik. Özetleyelim:

1. 11 yıl önce koalisyon kuran Erdoğan ile Fethullah Gülen, iktidar zayıfladığı ve inişe geçtiği için çarpışıyor. İnişi görerek kazandığı mevzileri korumaya çalışan Cemaat’in hamleleri, Erdoğan’ı ürkütüyor ve bu nedenle o hamleleri “devlet içinde devlet” şeklinde niteliyor.

2. ABD’nin dünya çapında inişe geçmesi iç çelişmelerini büyütüyor. Hâkim sınıflar arasındaki bu çelişmeler, Washington’dan başlayarak müttefik ülkelerdeki aktörlere kadar uzanıyor. ABD’deki bu iç çarpışma Erdoğan ile Gülen arasındaki çarpışmayı besliyor.

“7 Şubat” operasyonu ile zirve yapan bu çarpışma, yukarıda da özetlediğimiz gibi şimdi şu iki konu üzerinden yürütülüyor: 1. Parti mi, Cemaat mi? 2. Cemaatler Sivil Toplum Kuruluşu mudur?

ESKİ VE YENİ KURUMLAR

Bu konunun berraklaştırılması için önce bazı saptamalar yapmalıyız:

1. Her üçü de, yani Parti, Cemaat ve Sivil Toplum Kuruluşu, toplumsal örgütlerdir.

2. Bu üç toplumsal örgütlenme modellerinden Cemaat feodal sistemin, Parti ve Sivil Toplum Kuruluşu ise esas olarak kapitalist sistemin örgütlenme modelidir.

3. Sivil Toplum Kuruluşları, milli devletlerdeki “Demokratik Kitle Örgütlerinin” yerini alması için 80’lerde, Yeni Dünya Düzeni koşullarında rüzgârı estirilen yeni bir örgütlenme modelidir.

4. Partiler, sınıfsal ortaklığı ve ideolojik birlikteliği bulunan kesimlerin siyaset yapma ve iktidar olma aracıdır. Demokratik Kitle Örgütleri ise belirli bir konuda aynı amacı paylaşan insanların bir araya geldiği ve esas olarak o konu ve alanda ama genel olarak da her alanda, siyaseti denetleyen, itiraz eden ve öneriler üreten bir örgütlenme modelidir.

Sivil Toplum Kuruluşları ise kendi alanında faaliyet üreten ve siyasetin alanına pek girmeyen yapılardır. Ancak Sivil Toplum Kuruluşları, Türkiye’de güçlü bir Demokratik Kitle Örgütü geleneği olduğu ve oradan tam olarak kopamadığı için, genel olarak karma bir yapıya dönüştü.

CUMHURİYET YURTTAŞI MI, CEMAAT MÜRİDİ Mİ?

Tüm bu saptamalar ışığında ortaya çıkan sonuçlar ise şunlardır:

1. Partiler ve Sivil Toplum Kuruluşları günümüze, fakat Cemaatler eskiye aittir. O nedenle de Cumhuriyet kurulurken ve kurucular milli bir devlet inşa ederken, feodalizme ait bu yapıları yasaklamış ve tasfiye etmeye çalışmıştır.

Çünkü hilafetin ve saltanatın olduğu bir rejimde cemaatler ve tarikatlar yasaldır fakat parlamenter demokrasilerde, milli egemenliklerde bu yapılar yasadışıdır! Ve zaten mücadele de cumhuriyet ile hilafet, millet ile ümmet ve vatandaş ile mürit arasındadır.

2. Milli devleti yıkmak ve Kemalizm’i tasfiye etmek isteyen emperyalizmin, 30 yıldır, önce Türk-İslam sentezini ardından da Ilımlı İslamcılığı Türkiye’de egemen kılmaya çalışması, bu eski yapıları yeniden “yasal alana” çıkartmıştır.

Bu nedenle Said’i Nursi’nin ismi okullara verilmeye başlamış, evi devlet eliyle açılmıştır. Bu nedenle “bir de ulemaya soralım” cümleleri başbakanlık koltuğundan seslendirilmiştir. Bu nedenle “muhafazakâr otellerde” müzisyenler paravan arkasına gizlenmiştir.

Milli iradenin çıkarlara göre yorumlandığı ve popüler olduğu şu günlerde özellikle belirtelim: Partilerin liderleri kongrelerde parti üyelerince ve Sivil Toplum Kuruluşlarının yönetimleri üyelerince seçilir fakat cemaat liderleri müritlerce seçilmez! Parti ve STK’lerde denetim ve disiplin kurulları en tepeyi denetler fakat müritler cemaat liderini asla sorgulayamaz!

Tek başına bu bile Cemaatlerin Sivil Toplum Kuruluşu olmadığını ve olamayacağını ortaya koyar!

Fakat Ilımlı İslamcılığın etkin olduğu koşullarda asıl sorun, cemaatlerin partileşmesi ve partilerin işleyiş bakımından cemaatleşmesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ağustos 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

NOBEL ERDOĞAN’A ADAY

Haklısınız, başlık ters gibi duruyor. Normal de “Erdoğan Nobel’e aday” ve hatta daha doğru olarak “Erdoğan Nobel’e aday gösterildi” şeklinde olmalıydı. Ancak mesele ters olunca, başlık da ters oldu. Neden mi? Anlatalım:

Bildiğiniz gibi önceki gün Başbakan Erdoğan “Eyy Nobel, sen nasıl barış ödülü dağıtıyorsun” diyerek Alfred Nobel’i mezarında sıçrattı.

Erdoğan’ı sinirlendiren olay ise Mısır ve Baradey’di: “Barış ödülü almış olan Baradey, şu anda askeri darbeyi gerçekleştiren hükümetin cumhurbaşkanı birinci yardımcısıdır. Ben şimdi Nobel’e sesleniyorum. Eyyy Nobel, sen nasıl barış ödülleri dağıtıyorsun ki bu kişiler askeri darbe yapanların yanında yer alıyor.” (Hürriyet, 9 Ağustos 2013)

Konu Baradey olunca Erdoğan Nobel’e kızabiliyordu fakat biz ise “beyzbol sopası” sendromu taşımayan bir Türk Başbakanı’nın şöyle haykırmasını bekliyorduk: “Eyy Nobel, sen Irak’ta 1,5 milyon Müslüman katleden ABD’nin Başkanı Barrack Obama’ya nasıl barış ödülü verirsin?”

İŞİ OLAN ERDOĞAN’I ADAY GÖSTERİYOR

Erdoğan’ın Nobel’e kızmasına sosyal medyada çarpıcı yorumlar yapıldı. En dikkat çekeni, Erdoğan’ın pek çok kez Nobel’e aday adayı gösterilmesine rağmen tek bir kez bile aday gösterilmemesine öfkeli olabileceğiydi…

Arşivlere bakınca bu yorumcuların pek de haksız sayılmayacağı görülüyordu. Hatta “Nobel’e aday adaylık” diye bir dal olsa, Erdoğan Guinness Rekorlar Kitabına bile girerdi.

İşte Erdoğan’ın Nobel’e aday adaylıklarından bir kaçı:

1. Örneğin Erdoğan “Her TOBB üyesi bir işsiz çalıştırsa, işsizlik biter” dediğinde Deniz Baykal tarafından Nobel’e aday gösterilmişti! (5 Mayıs 2009)

2. Baykal şaka yapmıştı ama NTV gayet ciddiydi. NTV, röportaj yaptığı Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’a şöyle sormuştu: “Eğer Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Kürt sorununa barışçıl çözüm bulursa Nobel Barış Ödülünü alabilir mi?”

Aynı zamanda Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı  olan Jagland’ın soruyu geçiştiren yanıtı şöyleydi: “Bu konuda hiçbir yorumda bulunamam. Bu tür şeylerden genelde konuşmayız. Fakat barış yapanları, gerçekleştirenleri daima onurlandırmışızdır, elbette.” (3 Şubat 2013)

3. Bugün gazetesinden Seda Şimşek’e konuşan Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, İmralı sürecinin sonunda Erdoğan’ın Nobel Barış ödülünü alabileceğini ilan ediyordu! (11 Mart 2013)

4. Koray İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Selim Koray, Başbakan Erdoğan’ı Nobel Barış Ödülüne aday gösterdiğini ve 23 Mart 2013’te resmi başvuru yaptığını açıkladı.

Sözcü’den Saygı Öztürk bu tuhaf adaylık öyküsünü araştırdı ve altındaki rantı ortaya çıkardı. (1 Nisan 2013)

5. Bir tuhaf adaylık önerisi de komşu İran’dan gelmişti. İran’da Mükerrem Şirazi, “İnsaf ve cesaretleri varsa, Nobel Barış Ödülünü Erdoğan’a verirler” diyordu. (2 Şubat 2009)

BAĞIMLI KAFA

Erdoğan’ın Nobel aday adaylıklarına köşe yetmez. En iyisi burada keselim ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Nobelli Müslüman sayısının çok az olduğunu” belirten İngiliz evrim biyoloğu Richard Dawkins’e verdiği yanıtlara bakalım.

Şimşek’in iki tezi var:

İlki komik. Şimşek, Nobel’i Müslüman olmayan bir ülke verdiği için Müslüman Nobelli’nin az olduğunu savunuyor. Yani örneğin Suudi Arabistan verse, fahri doktora gibi bizimkilere Nobel dağıtacak!

İkincisi ise trajikomik: “Batı’nın ‘büyük oyun’u Müslüman dünyasını sürekli bir çatışma ortamında bırakmış, bu da ilerlemeye engel olmuştur.”

Sanırsın bu sözlerin sahibi ABD adına Müslüman Suriye’ye savaş ilan etmiş bir hükümetin, üstelik İngiliz kontenjanından bir üyesi değil de, Silivri Kalesi’ne dayanan ulusalcılardan biri!

Sadece Şimşek değil, Erdoğan’ın kabinesindeki pek çok üye her an mizaha dönüşen laflar ediyorlar. Örneğin birkaç gün önce de Bakan Erdoğan Bayraktar “Biz Müslüman bir ülkeyiz, icat yapamayız” demişti.

Anlaşılan Bayraktar’ın İslam tarihinden ve İslam uygarlığının bilime katkısından hiç haberi olmamış… Fakat acaba içlerinde hiç mi meseleyi Müslümanlıklarında değil de Batı’ya bağımlı ilişkilerinde arayan yok? Merak ediyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ağustos 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ERGENEKON’A ATLANTİK TUZAKLARI

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın şeker bayramının birinci günü Silivri Özel Görevli Mahkemesi’nin kararlarına dair yaptığı açıklamalar bazı çevrelerde “iyimser” değerlendirildi.

Gelin önce o açıklamaları anımsayalım, sonra da neden “iyimser” olunamayacağını ortaya koyalım.

DEVLETİN DÖRT NUMARASINDAN TİMSAH GÖZYAŞLARI

Önce üç numaraya, Erdoğan’a kulak verelim: “Tabi yargı bir karar verdi. Bu karar nihai bir karar değildir. Bunun biliyorsunuz Yargıtay’da tekrar masaya yatırılması söz konusudur. Yargıtay’ın vereceği karar da aslında nihai değildir. Bunun yargı noktasındaki sürecin nihayete ermesine kadar bir yargı sürecidir. Temenni ederiz ki adalet yerini hakkıyla bulsun.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)

Bir numara Gül ise şunları söyledi: “Cezalar kesin değildir, kanun yolu açıktır. Ümit ediyoruz ki önümüzdeki dönem içinde gerek Yargıtay, gerek diğer safhalarda varsa yanlışlar, bunlar düzeltilir ve kamuoyunun vicdanının rahatlatan kararlar çıkar.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)

İki numara olan TBMM Başkanı Cemil Çiçek de aynı doğrultuda şeyler söyledi. Cezaların Yargıtay’da onanana kadar herkesin suçsuz olduğunu belirtti, “insan olarak üzülüyorum” dedi. (TRT Haber, 7 Ağustos 2013)

Eski Genelkurmay Başbakanı Em. Org. Yaşar Büyükanıt’ın açıklamaları da benzerdi: “Bırakın cezayı, suçlamaları da içime sindiremiyorum. Bir Genelkurmay Başkanı’na terörist demek çok ağır bir suçlamadır. Kamu vicdanında yer bulmaz. Nitekim suçlama duyulduğunda da vicdanlarda yer bulmamıştı. Bu suçlamaları içime sindirmem mümkün değil.” (Fikret Bila, Milliyet, 8 Ağustos 2013)

HÂKİM GÜL, SAVCI ERDOĞAN

Geçmişi, tertibin kaynaklarını, TSK’ye Atlantik operasyonlarında AKP hükümetinin aldığı rolleri, Wolfowitz’lere yazılan mektupları, Powell’la yapılan “2 sayfalık 9 maddelik” sözleşmeleri, 5 Kasım 2007’de Bush-Erdoğan görüşmesinde basılan düğmeleri zihnimizden silersek, o zaman yukarıdaki her dört açıklamayı da “iyimser” değerlendirebiliriz.

Ancak bu sürecin her aşamasında hiç unutulmaması gereken iki nokta var:

1. Gül bu davanın “hâkimidir”, sahibidir. Nitekim “bulun bir savcı, delillendirin” demiştir. (İsmet Berkan, 4 Temmuz 2008)

2. Erdoğan ise kendisinin de belirttiği gibi “bu davanın savcısıdır.”

Dolayısıyla Ergenekon “davasının” hâkimi ve savcısının sözleri “iyimser” görülemez!

Peki, neden “iyimser” görüldü ya da Gül ve Erdoğan neden “iyimser” değerlendirilebilecek bir açıklama yaptı?

1. Çünkü Silivri Özel Mahkemesi’nin kararı kamuoyu nezdinde kabul görmemiştir. Devletin bir, iki, üç ve eski dört numarası kararı savunamamış, arkasında duramamıştır.

2. Devletin ilk dört numarası da “daha Yargıtay var”, “daha AİHM var” diyerek milletin gazını almaya çalışmıştır.

3. En önemlisi, devletin tepesi, “daha Yargıtay var” diyerek Sonbaharı atlatmaya yönelik bir manevra yapmıştır. Mesaj açıktır: “Yargıtay kararı düzeltebilir, o nedenle durun, isyan etmeyin.”

SON SÖZ MİLLETİN!

Bitirirken Erdoğan’ın iki anlam çıkarabileceğimiz şu sözüne de değinelim: “En önemli savcı, en önemli hâkim millettir. Onun için zaten ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ diyoruz. Yargıda da biliyorsunuz ‘son söz milletindir’ denir.” (8 Ağustos tarihli ajanslar)

Kuşkusuz Erdoğan’ın bu sözleri kendisi açısından şu anlama geliyor: Sandıktan ben çıktım, milletin iradesi benim. Millet hâkim ve savcı olduğuna göre, hâkim de savcı da benim! Son söz benimdir!

Ancak halk açısından ise şu anlama geliyor: Verdiğiniz kararların, kestiğiniz cezaların halk nezdinde hükmü yoktur! Daha son sözümüzü söylemedik!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ağustos 2013

, , , ,

1 Yorum

HESAPLAŞMAK

Silivri’de hukukun olmadığı, Ergenekon’un bir dava değil bir tertip olduğu acaba 5 Ağustos’tan sonra anlaşılabildi mi?

Halk bakımından sormuyorum elbette…

Türk halkı en başından beri tertiple ve operasyonlarla ilgili hükmünü vermişti.

Sorum, medya gücünü elinde bulunduran gazetecilere, aydınlara, sanatçılara…

AKP: SİLİVRİ’DE HESAPLAŞTIK

5 Ağustos sonrası hükümet çevrelerinden gelen açıklama ve yorumlar, hâlâ tereddüdü olanlar için artık her şeyi daha net ortaya koymaktadır.

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan olanı “hesaplaşmak” ve “tüm darbelerin hesabının sorulması” diye koyarak, Silivri’de hukukun değil siyasi çarpışmanın olduğunu belirtmiş oldu.

Örneğin AKP’nin operasyonel kalemşorları iki gündür “Ergenekon daha bitmedi” diye yazıyorlar. Açık açık sadece içeridekilerle değil, dışarıdakilerle ve hatta ölüp gidenlerle de hesaplaşacaklarını belirtiyorlar.

Örneğin Başbakan Erdoğan’ın ekonomi danışmanı Yiğit Bulut, Silivri’dekilerin saha elemanı olduğunu, asıl Ergenekon’la, yani ekonomiyi elinde tutanlarla henüz hesaplaşılmadığını yazıyor.

SİLİVRİ’DE TALAT PAŞA, MUSTAFA KEMAL YARGILANDI!

Ve aslında tarihle, Türk tarihiyle, Türk’ün devrimci mücadele tarihiyle hesaplaşıyorlar!

Doğu Perinçek ile birlikte onun şahsında Talat Paşa yargılanıyor!

Tuncay Özkan ile birlikte onun şahsında Namık Kemal yargılanıyor!

İlker Başbuğ ile birlikte onun şahsında Mustafa Kemal yargılanıyor!

Hikmet Çiçek ile birlikte onun şahsında Bahattin Şakir yargılanıyor!

Deniz Yıldırım ile birlikte onun şahsında Hasan Tahsin yargılanıyor!

Silivri’deki kahramanlarla birlikte onlarında şahsında İttihat ve Terakki’nin İngiliz emperyalizmi ve Rus çarlığına direnen devrimcileri, Çanakkale’de şehit düşen Mehmetçikleri, Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı yurdunu savunan milliyetçileri, iç ayaklanmaları bastıran Kemalistleri yargılanıyor!

Silivri’de 275 kahramanla birlikte, Türk milleti yargılanıyor!

Artık sadece biz değil, yargılayanlar da bunu açık açık söylüyorlar…

ATATÜRK GİBİ YAPMALI

Peki, ne yapmalı?

Çözüm belli: Atatürk gibi yapmalı!

Padişahın idam fetvasını yok saymalı, Anadolu’ya çıkıp halkla birleşmeli, örgüt kurmalı, kurtuluşu örgütlemeli…

Üstelik Atatürk’ten çok daha şanslıyız: Zira örgüt var, halk var, imkânlar var…

5 Ağustos’ta Silivri’de gördük: Halk AKP’nin yasaklarını tanımadı ve akın akın yürüdü.

6 Ağustos gecesi Fenerbahçe stadyumunda gördük: Halk AKP’nin yasaklarını tanımadı ve Haziran direnişindeki sloganları gümbür gümbür attı.

Önce Silivri, sonra da Kadıköy’ün verdiği mesaj açıktır: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ağustos 2013

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

VALİ GEZİ’Yİ AÇTI, SİLİVRİ’Yİ KAPATTI

AKP Hükümeti öğrencilere kredi ve burs şantajı yapıyor. Neden? Korksunlar ve 2. Gezi’ye cesaret edemesinler diye…

Peki, tutar mı? Tutmaz, zira Haziran’da korku duvarı yıkılmıştı.

Peki, bu korku politikası ters teper mi? Teper. Zaten Mayıs’taki çevre eylemine uygulanan baskı, Haziran’da halkı ayaklandırmıştı.

O zaman AKP neden işe yaramayacak bir hamle yapıyor? Kimileri “Erdoğan kutuplaşmadan, halkın bir kesiminin kendisine tepkisinden besleniyor” dese de, gerçek neden AKP’nin seçeneksizliği, yani başka çaresi olmamasıdır!

DEMOKRASİYE MÜEBBET!

Gelin soruları artıralım…

Örneğin AKP’nin “hukukçu” milletvekili, eski TBMM Başkanı, eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin neden okuduğu tüm ders kitaplarını yok sayarcasına “gezi eylemine katılanlar müebbetliktir” deme ihtiyacı duydu?

Bu açıklamanın tepki göreceğini, bu sözlerin hukukçu kimliğini bitireceğini, bu ortaçağ ceza mantığının Cumhuriyet yurttaşını öfkelendireceğini bilmez mi? Bilir elbette…

Peki, o zaman neden bu sözleri söyledi? Çünkü Şahin’in ikinci bir seçeneği, başka bir çaresi yok…

ERDOĞAN LİGLERİ DE İPTAL EDER Mİ?

Hadi gelin bir soru daha soralım…

Biliyorsunuz, Erdoğan’ın en büyük “propagandalarından” biri siyaseti gençleştirme iddiasıydı. Milletvekili olma yaşını düşürdü, hatta bir ara 18 yapılmasını bile gündemine aldı. Zira 4 yaşında ilkokula başlayan bir genç, 18’inde artık vekil olabilirdi!

İşte o Erdoğan gitti, yerine gençlere siyaseti yasaklayan, tribünlere siyasi tezahüratı, alkışı, protestoyu yasaklayan bir Erdoğan geldi. Oysa ne çok severdi o tribünlerden kendisini çılgınca alkışlayan gençlere el sallamasını…

Ama artık gençler kendisini alkışlamıyor diye, hükümetinin uygulamalarına karşı çıkıyor diye, üstelik tepki gösteriyor diye, Erdoğan “özel yasasına” sarılıyor! Gençlere tribünü adeta yasaklıyor! Kamerayla, polisle, cezayla korkutuyor…

Neden? Çünkü korkuyor. Zira Erdoğan’ı sonbahar sendromu sardı ve “ah şu Eylül hiç gelmese” diyor… Erdoğan hep yazda kalmayı, hatta geçen yazda kalmayı istiyor…

Çünkü Erdoğan Haziran’da ayağa kalkan halkın, bu kez daha kalabalık, daha programlı, daha örgütlü olarak yeniden ayağa kalkacağını, gencin işçiyle, aydının emekçiyle birleşerek hükümetini protesto edeceğini biliyor…

Ve Erdoğan bu halk hareketinin önünde tutunamayacağından korkuyor, hem de çok korkuyor…

İşte o korkuyla tribünde tezahüratı yasaklıyor… Henüz ligleri iptal etmemesi, Ağustos’u rahat geçirmek istemesindendir!

Peki, Erdoğan neden tüm kulüp taraftarlarının tepkisini çekecek ve işe yaramayacak bu yasağa sarılıyor? Çünkü Erdoğan’ın ikinci bir seçeneği yok, başka çaresi yok.

SİLİVRİ’DE SIKIYÖNETİMİ!

Bakın bu satırları yazdığımız saatlerde Erdoğan’ın Valisi Hüseyin Avni Mutlu ekranlara çıkıyor ve Silivri’de toplanmayı kanunsuz ilan ediyordu!

Oysa asıl kanunsuzluk, bir ilin valisinin, o ilin bir ilçesinde halkın toplanmasını kanunsuz ilan etmesidir! Zira en basit tanımıyla halkın istediği yerde toplanması anayasal haktır!

Vali kanun dediğinin kanunsuzluk olduğunu bilmez mi? Bilir.

Peki, neden kanunsuzluğu kanun diye ilan eder? Erdoğan adına korktuğu için, 5 Ağustos iradesinden çekindiği için, halktan ürktüğü için! Sonbahar sendromuna yakalandıkları için, seçeneksiz oldukları için, başka çareleri kalmadığı için…

Ama anımsıyoruz: Gezi’yi kapatmışlardı fakat halk açmıştı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ağustos 2013

, , , ,

Yorum bırakın

İŞGALCİLERE KİM ÇİÇEK VERDİ?

Başbakan Erdoğan, Times’a ilan vererek kendisine diktatör diyen sanatçıları şikâyet ederken “Türkiye’yi hedef alıyorlar” diyor, “çocuklarımızı kim öldürdü” diye soran Uluderelilere ise “emri ben vermedim” diyor.

Reklam kampanyasındaki “Sen Türkiye’sin, büyük düşün” lafı, işte siyasete böyle yansıyor: Bazı durumlarda sorumlu, bazılarında değil…

Gerçi 23 Nisan’da koltuğuna oturttuğu çocuğa “artık başbakansın, ister asar, ister kesersin” diyen biri için çok bile…

Fakat Erdoğan’ın daha sorumsuzca açıklaması şu oldu: “Türkiye’yi düşman işgal etse, ne yazık ki onu çiçeklerle karşılayacak, bağrına basacak kadar gözü dönmüş olanlar var.” (Hürriyet, 28 Temmuz 2013)

ERDOĞAN’IN SUÇLADIĞI YÜZDE 80

Başbakan bu sorumsuz lafıyla güya bizi, hepimizi kastediyor: Kendisini eleştirenleri, otoriter yönetiminden bıkanları, bir kalıba sokulmak istemeyenleri, AKP iktidarından memnun olmayanları, Davutoğlu’nun dış politikasına itiraz edenleri, PKK ile masaya oturulmasına karşı çıkanları, 4+4+4 sistemi felakettir diyenleri, ormanların yağmalanmasına üzülenleri, ülkenin pazarlanmasına ve vatan topraklarının ranta açılmasına kan ağlayanları, mücahitlerin müteahhit olmasına karşı çıkanları, yeşil ranta, faiz lobisine ve haçlı sermayesine hayır diyenleri…

Bir ülkenin başbakanının, kendisine karşı olanları, “işgalci düşmanı çiçekle karşılayacaklar” diye nitelemesi, aşağı yuvarlanan bir kuvvetin ruh halidir! Ancak inişe geçen biri, ancak konumunu koruyamayan biri, bu tip benzetmelere sarılır!

Peki, bu ülkede hiç mi “düşman işgal etse, onu çiçekle karşılayacak, bağrına basacak kadar gözü dönmüş” olanlar yok? Var, var… Buyurun:

ERDOĞAN, 82 BİN ABD ASKERİNE ‘EVET’ DEDİ

Yıl 2003. Erdoğan henüz başbakan değildir, zira AB komiseri Verheugen henüz Deniz Baykal’ı ikna etmemiş ve CHP de Erdoğan’a milletvekili olacak yolu açmamıştır. Başbakan Abdullah Gül’dür.

ABD, Irak’ı işgal etmeye hazırlanmaktadır. Ancak Washington, kuzeyden de bir cephe açarak daha az askerinin ve fakat daha çok Iraklının ölmesini planlamaktadır. AKP çoktan ABD’ye “topraklımızı kullanabilirsin” sözü vermiştir. Ancak yasalar gereği, TBMM’nin onayı lazımdır.

Müzakereler yapılır, pazarlıklar sürer, krediler ve hibeler konuşulur… Ancak Türk milleti 1 Mart tezkeresine itiraz etmektedir. Zira ABD sadece Irak’ı işgal etmek için Türkiye topraklarını kullanmayacak, aynı zamanda 82 bin askerini İskenderun’dan Hakkâri’ye kadar konuşlandıracaktır. Bu açık bir işgaldir.

İşte Erdoğan, 82 bin ABD askeri Türkiye’yi “işgal” edebilsin diye tezkere için bastırmıştır. Hatta AKP’de itirazlar olduğu için kapalı grup toplantısı yapmış ve son söz olarak milletvekillerine “ya bendensiniz, ya da Perinçek’ten yana” demiştir.

Neyse ki, kimi AKP milletvekillerinin de desteğiyle, Türk milleti bu “işgale” geçit vermemiştir!

ERDOĞAN, ABD ASKERİNİN SAĞLIĞINA DUACI OLDU

Erdoğan, bu olaydan 20 gün sonra Başbakan olmuş ve ilk fırsatta ABD askerlerine hava sahasını açmış ve hava alanı ile limanları tahsis etmiştir!

Erdoğan yetinmemiş, bir ABD gazetesine yazdığı makaleyle, Irak’a “özgürlük götüren” Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olmuştur! Erdoğan dua ederken, Barzani de Irak’ı işgal eden ABD askerlerini çiçeklerle karşılamıştır!

Neticede 1,5 milyon Iraklı Müslüman ölmüştür!

AKP’nin 11 yıllık iktidarı döneminde öyle olaylar var ki, bu köşeye “başlıklarıyla” bile sığdıramayız. İşte bir kaçı: Bush’la tokalaşacak diye avuçlarını CIA ajanlarının kontrolüne açan AKP’li bakanlar, parmak işaretiyle Obama’ya koşan bakanlar, 11 subayının başına çuval geçiren ABD’yi haklı görenler, “ne Notası, müzik notası mı” diyen başbakanlar, kendi Genelkurmay Başkanı’nı ikna etsin diye ABD savunma bakanı yardımcısına mektup yazan başbakanlar, ABD’ye “başbakanı deliğe süpürmeden önce iyice kullanın” diyen danışmanlar, başbakana ABD’de beysbol sopası gösterilmesini “bizde tespih tutmak neyse, ABD’de beysbol sopası tutmak o” diyerek yumuşatanlar, İsrail’i korusun diye topraklarını Patriot bataryalarına ve NATO askerlerine açanlar, İsrail Suriye’yi vursun diye hava sahasını kullandırtanlar…

Kendisine itiraz edenleri “düşmanı çiçekle karşılayacaklar” diye niteleyen Erdoğan, her şeyden önemlisi ABD’nin bölgeyi işgal için yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin de eş başkanıdır. Öyle ki, bu ruh hali onu, “iki medeniyetin birbirini tanımasıdır” diyerek haçlı seferlerini bile övme noktasına getirmiştir!

Çiçek ne ki!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Temmuz 213

, , , , , , ,

1 Yorum

AKP’NİN ‘SURİYE KÜRDİSTANI’ PLANI

PKK’ye bağlı PYD ile El Kaide’ye bağlı Nusra’nın Suriye’nin kuzeyinde ve AKP’nin yarattığı zeminde egemenlik mücadelesi vermesi, Erdoğan hükümetinin Kürt politikasını sonuçları ile birlikte toplu değerlendirmemizi gerektirir. İşte o sonuçlar:

1. Türkiye: Masaya oturarak PKK’yi meşrulaştırdı, siyasallaştırdı, büyümesini sağladı ve ülkenin doğusunda kısmen otorite yaptı.

2. Irak: Barzanistan’ı “Irak Kürdistanı” olarak tanıdı, yarı-resmi hale getirdi ve Bağdat’a karşı himaye etti.

3. Suriye: Esad’ı yıkmak üzere Suriye’ye terör ihraç ederek, PKK’ye “özerklik” kurabilmesi için otorite boşluğu yarattı!

Böylece Erdoğan toplamda Kürt meselesini “bölgeselleştirmiş” oldu!

Erdoğan’ın BOP Eş Başkanı olduktan sonra, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde bir merkez yapacağım” demesi, umarız artık daha net anlaşılacaktır!

SURİYE’DE AKP-PKK İŞBİRLİĞİ

Bu saptamaları kuşkusuz olgulara dayandırıyoruz. İşte Suriye’deki gelişmelerle ilgili olan o olgular:

1. PYD Eş Başkanı Salih Müslim, Mayıs ayında Mısır’ın başkenti Kahire’de bir Türk heyetiyle görüştüğünü söyledi. Masadaki en önemli konu sınır güvenliğiydi. (Aydınlık, 21 Temmuz 2013)

2. Irak’ın Selahattin kentinde yapılan “Kürt Ulusal Kongresi hazırlık toplantısı” sırasında MİT, PKK’nin Avrupa sorumlularından Sabri Ok’la görüştü. Ok, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’daki muhataplarındandı. (Ulusal Kanal, 25 Temmuz 2013)

3. Sabri Ok, MİT’le görüşmesinden sonra Öcalan’ın mesajını açıkladı: “Liderimiz Ankara 15 Ekim’e kadar adım atmazsa  ateşkesin bozulacağını söyledi.” (Milliyet, 26 Temmuz 2013)

4. PYD Eş Başkanı Salih Müslim önceki gün 16:30’da Erbil’den uçakla İstanbul’a geldi! MİT’in karşıladığı Müslim’in Türkiye’de iki gün kalacağı, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşeceği basına yansıdı.

Ancak bir başka iddia daha vardı. O iddiaya göre Salih Müslim, bir BDP milletvekili ve PKK’nin Avrupa liderlerinden biri iftarı Bursa’da yaptıktan sonra İmralı’ya, Öcalan’la görüştürülmeye götürülmüştü!

Acaba o üçüncü isim Sabri Ok muydu? Ya da Mustafa Karasu mu? Zira MİT isterse her ikisini de İmralı’ya götürebileceğini Oslo’da özellikle belirtmişti! (İmralı Cezaevi Müdürü Ahmet Düzman’ın kaza yapmasını, içinde Öcalan’ın ses kaydının olduğu çantasını yaralı olduğu halde elinden bırakmamasını ve ancak MİT’e teslim etmesini de buraya not ediyoruz.)

5. PYD Eş Başkanı Salih Müslim İstanbul’a hareketinden önce Erbil’de yaptığı basın toplantısında “federal Suriye” mesajı verdi: “Suriye’deki bütün Kürt partileri ile birlikte geçici bir hükümet kurmak için anlaşmaya vardık. Esad rejimi sonrası federal yapıya gideceğiz.” (Taraf, 26 Temmuz 2013)

Müslim’in yaptığı anlaşmadan hemen sonra da Resulayn’daki PYD bayrağı indirildi, yerine Ulusal Kürt Konseyi bayrağı asıldı! (Vatan, 26 Temmuz 2013)

Böylece AKP ile PKK, hem Esad’ın yıkılmasında hem de Federal Suriye hedefinde buluşmuş oldu.

ÖCALAN İSTEDİ, ERDOĞAN SAĞLADI

Tüm bu olguları Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun radikal grupları Suriye devrimine ihanet etmekle suçladığı açıklamasıyla birlikte okumak lazım. Zira bu açıklamayla Nusra’nın bir “pazarlık kartı” olarak kullanıldığı belirginleşmiş oldu.

El Kaide’nin kolu olan Nusra’nın tasfiyesi şartıyla ABD’nin ÖSO’ya silah verebileceği gündeme gelmiş ve Nusra’nın tasfiyesi işi de PYD’ye kalmıştı! (Fehim Taştekin, Radikal, 22 Temmuz 2013) Böylece PYD Nusra’yı temizlediği yerlerde otorite olmuş ve özerklik için zemin yaratmıştı.

Peki, PYD’den özerklik isteyen kim? Öcalan! AKP’nin bilgisi dâhilinde PYD’ye iletilen Öcalan’ın mesajı şuydu: “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez, hedefiniz demokratik özerklik olsun.” (Hürriyet, 18 Kasım 2012)

Tamam, PYD’ye özerklik zeminini Esad’ı düşmanlık yaparak AKP yaratacaktı ama somut kuvvet nereden sağlanacaktı? Yanıt Öcalan’la “PKK’nin çekilmesi(!) anlaşması” yapan Erdoğan’ın şu sözlerinde: “Türkiye’den Suriyeli olan PKK’lilerin bir kısmı Suriye’deki gelişmeler artıkça geçmişlerdi.” (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Kaldı ki daha sonra hem Öcalan hem de Aysel Tuğluk, PKK’nin Suriye’de “görevi” olduğunu söyleyeceklerdi!

Daha vahimi, bizzat Öcalan’ın talimatıyla yapılan, yöneticilerini Öcalan’ın atadığı ve kararları Öcalan’ın aldığı 9. Genel Kongre’de “Suriye’de Kürt mahalli idare teşkilatının inşa edileceği” ilan ediliyordu üç hafta önce!

Peki, Öcalan’ın kararları nasıl ulaştı Kandil’e? Yanıtı tarih önünde önce Erdoğan, sonra da Hakan Fidan verecek!

KÜRT KORİDORU İÇİN ÖCALAN AÇILIMI

Tüm bu olgular gösteriyor ki, AKP Irak Kürdistanı’ndan sonra Suriye Kürdistanı kurulmasına soyunmuştur! Zira ABD, BOP Eş Başkanlığı’na Irak’ın kuzeyini, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açarak bir Kürt Koridoru kurma görevi vermiştir.

Erdoğan’ın 2013’te başlattığı “Öcalan Açılımı” işte bu koridorun Suriye ayağı içindir!

Ancak ısrarla vurguluyoruz; “Büyük Kürdistan” dün büyük olsa da artık küçük bir hayaldir! Zira hayalin arkasındaki ABD artık “büyük” değildir!

ABD’nin Fars ve Arap’a karşı Türk-Kürt ittifakı kurma planı bu nedenle kâğıtta kalacaktır ve bölgede ABD’ye karşı Fars-Arap-Türk-Kürt cephesi kurulacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Temmuz 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’Yİ SANDIKLA BÖLMEK!

Türk milletinin Haziran’da “direnme hakkını” kullandığı günlerde sandık ve demokrasi ilişkisi gündeme gelmişti. AKP faşizmine “demokrasi” maskesi takmaya çalışanlara ve Erdoğan hükümetinin sandıktan çıktığını söyleyenlere anımsatılmıştı: “Demokrasi sandıktan ibaret değildir.”

Bu önemli saptama, haliyle en çok Erdoğan’ı rahatsız etmişti. Zira “sandığa ne konulursa, sandıktan onun çıktığını” en iyi kendisi biliyordu! Bu nedenle hemen her gün ekranlardan “sandık namustur” demeye başlamıştı.

Neden mi anımsattık bunları? Geleceğiz…

SURİYE’DE AK-KÜRDİSTAN HAMLESİ

Geçen hafta Türkiye-Suriye sınırının hemen 100 metre altında PKK ile El Kaide çatışmış ve özerklik diyen PKK bayrak asmıştı! Bu tablo üzerine hem Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, hem de Başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan esip gürlemişti: “Suriye Özerk Kürt bölgesine kesinlikle göz yumulmayacak.”

Bu sözler üzerine üç noktaya dikkat çekmiştik:

1. PKK’nin özerklik için, El Kaide’nin de şeriat devleti için mücadele eder hale gelmesinin baş sorumlusu kendileriydi… Beşar Esad’ı devirme çabalarının sonucu Suriye’nin kuzeyinde bir boşluk yaratmış, PKK ile El Kaide de o boşluğu doldurmak için egemenlik mücadelesine girmişti.

2. ABD, El Kaide gibi unsurların temizlenmesi halinde Özgür Suriye Ordusu’na silah vereceğini belirtmiş; misyonu sona eren El Kaide’yi temizleme işine ise PKK soyunmuştu!

3. AKP Bağdat’a karşı Irak Kürtleriyle ittifak yaparken ve Türkiye’de PKK ile işbirliği yapıp ABD’nin BOP’unu “Türklerin Kürtlerle Ortadoğu’da büyümesi” diye güncellerken, Suriye’deki Kürtlerin kazanımlarına karşı çıkması hiç inandırıcı değildir!

AKP’NİN BÖLÜCÜ SANDIĞI

Nitekim esip gürleyenlerden Yalçın Akdoğan, ilk üç gün için aldığı gazın yeterli olduğunu düşünmüş olmalı ki, gerçek niyetini dillendirmeye başladı. Şu sözleri BOP’çulukta sınır tanımadıklarının bir kanıtıdır:

“Diyelim ki yarın Suriye’de halk toplandı referandumda üçe bölünmeyi kararlaştırdı, Türkiye ne yapacak, silah zoruyla Suriye halkını birlikte yaşamaya mı zorlayacak? Türkiye’nin bu konudaki tezi bellidir. Türkiye, farklı tüm grupların eşitlik temelinde bir arada yaşadığı bir ve bütün bir Suriye’den yanadır. Bunun için her alanda da çaba gösteriyor, katkıda bulunmaya çalışıyor. Bölgede Kürtlerin, Arapların, Sünnilerin, Türkmenlerin veya Nusayrilerin iradesine ipotek koymak hiçbir ülkenin hakkı olmadığı gibi buna güç yetirebileceği bir mesele de değildir. Kuzey Irak’taki veya Suriye’deki Türkmenlerin tutum ve davranışlarını biz belirleyebiliyor muyuz?” (Yasin Doğan, Yeni Şafak, 24 Temmuz 2013)

Neresinden tutsanız, elinizde kalacak ve Türkiye adına her yurttaşı utandıran sözler… Birkaç noktasına değinelim:

SANDIK HER ŞEY DEĞİLDİR!

1. Suriye’de sandığa itiraz eden kim? Sandıktan çıkan Esad yönetimini devirmek isteyen kim? Suriye’de sandıktan çıkmayacak bir Müslüman Kardeşler iktidarını silahtan çıkarmaya çalışan kim? ABD adına AKP!

2. Hangi ciddi ülke, parçalanmayı ve bölünmeyi referanduma götürür? Çekoslovakya demeyin, hem koşulları farklıydı hem de iki ayrı halk iki ayrı coğrafyada yaşıyordu…

3. 11 yıldır Irak’taki Türkmenlere sırt dönmeyi, hatta Türkmenleri Kürtler lehine etkisizleştirmeyi demokrasi diye yutturmaya kalkmak ancak AKP’ye yakışırdı! Kerkük’ün Kürtleştirilmesinin sorumlusu olan bir hükümetin bugün demokrasi gereği “Türkmenlerin tutum ve davranışlarını biz belirlemiyoruz” demesi utanç belgesidir!

4. Suriye’de halkın sandık sonucuyla üçe bölünmesine itiraz edemeyeceğini söyleyen AKP sözcüsü Yalçın Akdoğan, benzer bir referandumun Türkiye’de yapılmasına ne der?

Sandık her şey midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Temmuz 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın