Posts Tagged Erdoğan

İHVAN’A KARŞI TAHRİR-TAKSİM

Çok değil üç yıl önce Tahrir’e selam duran Erdoğan iktidarının bugün Tahrir’e karşı çıkması ve halk hareketini “darbe provası” diye yaftalaması derslerle doludur:

REJİMİ KURTARMA HAMLESİ

Mısır halkı 25 Ocak 2011’de ayaklandı ve Hüsnü Mübarek’in devrilmesi için günlerce Tahrir meydanında eylem yaptı. Tıpkı bugün Taksim için söylendiği gibi o gün de Tahrir’de toplananların “dış mihrakların düğmeye basmasıyla” ayağa kalktığı iddia edildi.

Oysa gerçek değildi. Tahrir 2006’dan itibaren adım adım yükselen halk hareketine sahne oluyordu ve arkasında Süveyş Kanal işçilerinin etkili grevleri de vardı…

Tahrir’in yıkmak istediği Mübarek bölgedeki en önemli Amerikancı liderdi. Mübarek’in 30 yıllık iktidarı, her şeyden önce İsrail’in güvenliğinin dayanağıydı. ABD bu nedenle önce Tahrir’e karşı çıktı. Ancak halk hareketini engelleyemeyeceğini görünce mecrasını değiştirmeye yöneldi, “Mübarek’i feda edip, rejimi kurtarmaya” soyundu.

Zbigniew Brzezinski ABD’nin Tunus ve Mısır halk hareketlerine dair pozisyonunu şu sözlerle özetliyordu: “Olayın arkasında değilsek de önüne geçmeliyiz.”

ERDOĞAN’IN KARDEŞLERİ

ABD’nin Mübarek’ten vazgeçmek zorunda kalması Erdoğan hükümetini de Tahrir’e selam durmaya itti. Ayrınca Washington’un “Mübarek’i verip, rejimi kurtarmaya” soyunacağı operasyonda dayanacağı kuvvet İhvan (Müslüman Kardeşler) olacaktı ve bu durum Erdoğan’a Ortadoğu’da yeni bir müttefik kazandırabilirdi.

Erdoğan İhvan’a dayalı iktidarların kurulmasını zaten hep istiyordu. Örneğin henüz köprüleri atmadan önce Beşar Esad’dan kabinenin dörtte birini İhvan üyelerinden seçmesini isteyen Erdoğan’dı. Hatta Suriye’nin Ankara Büyükelçisi Nidal Kabalan’ın açıklamasına göre Erdoğan 2009’da Gazi Mısırlı’yı Esad’la tanıştırmış ve ondan yakın arkadaşının faaliyetlerine yardımcı olmasını istemişti. Gazi Mısırlı İhvan’ın Türkiye’deki lideriydi, MÜSİAD Yüksek İstişare Heyeti üyesiydi.

Erdoğan’ın İhvan’la ilişkisi geçmişe dayanıyordu. Örneğin İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri raporunda ve DGM hazırlık soruşturması raporunda, İhvan’ın Ürdün sorumlusu Mohammed Ashmawey ile Mısır sorumlusu Hasan Huvaydi’nin bir otelde gizlice Tayyip Erdoğan’la görüştüğü bilgisi vardı.

Ayrıca Erdoğan 70’li yıllarda İhvan’ın kolu olan Dünya Müslüman Gençlik Birliği WAMY üyesiydi.  İhvan’ın sözcüsü Kemal Helbavi, 90’larda yaptığı bir söyleşide, Erdoğan, Rabbani, Enver İbrahim gibi isimlerle bu örgütte tanıştığını söylüyor ve “Hepimiz işe WAMY’de başladık” diyordu!

ERDOĞAN’IN ORTADOĞU’DAKİ MİSYONU

Neticede ABD, üç parçalı İhvan’ın merkezinde yer alan Mursi’nin Mübarek’in koltuğuna oturmasını “rejimi kurtarmak” adına yararlı buldu. Zaten Ordu da sistemin içinde kalınmasını istiyordu. (İlginçtir, bugün Mısır Ordusu’nun verdiği “48 saat” ültimatomuna takılanlar, o gün Mübarek’in yetkilerinin Askeri Konsey’e devredilmesinden hiç rahatsız değillerdi.)

ABD bu krizi Mursi’de uzlaşarak atlatmıştı fakat Ortadoğu’daki halk hareketlerinin bir an önce bastırılması ve barikat oluşturması için ABD karşıtı ülkelerde kalkışma başlatılması acil ihtiyaçtı! Zira Mısır’dan sonra Yemen ve Bahreyn gibi ABD nüfuzu altındaki ülkelerde de halk ayağa kalkıyordu.

İşte o günlerde ABD, İstanbul’da “Değişim Liderleri Zirvesi”ni topladı. 14 Mart 2011 tarihli bu zirvede Erdoğan misyonlarını şu sözlerle açıklıyordu: “Değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyelerinde bulunmakla mükellefiz.”

Ahmet Davutoğlu ise değişime yön veremezlerse ne olacağını ortaya koyuyordu: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

Ve sonrasında Libya ve Suriye kalkışmaları başladı…

AYAKLANMAYA BULAŞAN ABD LEKESİ

Peki, bugün halk neden yine Tahrir’de?

Çünkü Mursi, ABD ile Ordu’nun üzerinde uzlaştığı bir isimdi. Çünkü bu uzlaşmayla halk hareketi soğutulacak ve rejim kurtulacaktı.

Ancak halk hareketleri inişli çıkışlı olurdu ve halk, 30 Haziran 2013’te koltuktaki birinci yılını dolduran Mursi’yi yıkıp, ayaklanmayı artık daha ileri bir noktaya taşımak istiyordu. 2011’deki ayaklanmaya bulaşan ABD lekesini temizlemek istiyordu!

Bu durum Taksim ile Tahrir arasında bir ilişki oluşturdu. Taksim için Erdoğan neyse, bugün Tahrir için de Mursi o anlama geliyor.

İhvan Erdoğan ile Mursi’yi, devrim ise Taksim ile Tahrir’i birleştiriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

NABUCCO PROJESİ NEDEN ÇÖKTÜ?

13 Temmuz 2009’da büyük şaşaayla imzalanan Nabucco Projesi, geçen hafta çöktü! Kuşkusuz Ufuk Ötesi okurları için sürpriz olmadı zira bu köşede birçok kez Nabucco’nun hayata geçemeyeceğini savunmuştuk.

İddiamızın gerekçeleri neydi? Anımsayalım:

1. Gazın kaynağı sorunu: Nabucco Projesi’nin tedarikçileri yoktu. ABD ve Türkiye Türkmenistan, Azerbaycan, Irak ve Mısır’ı projeye katılmaya çabaladı ama olmadı!

2. Projenin maliyeti: Geri ödemelerin imzalanacak gaz anlaşmaları ile yapılması planlandı fakat anlaşma imzalanamadı.

3. Rusya faktörü: Moskova, İtalya, Fransa ve Almanya ile Güney Akım Projesi’ni imzalayarak Nabucco Projesi’ni bitirdi!

KÜRT KORİDORU ÇÖKTÜ

Peki, bu “teknik” gerekçelerin altındaki siyasal nedenler nelerdi?

Yani hangi güç ilişkileri ve hangi siyasal gelişmeler yukarıdaki 3 maddeyi bir sonuç haline getirdi? İnceleyelim:

1. Nabucco Projesi, aslında ABD’nin siyasal Kürt Koridoru projesinin enerji versiyonuydu. Proje, ABD Avrasya Enerji Kaynakları Özel Temsilcisi Richard Morningstar ve ABD Kongre üyesi Senatör Richard Lugar’ın koordinatörlüğünde, ilgili devletlerin başbakanlarıyla 13 Temmuz 2009’da Türkiye’de imzalanmıştı.

Kürt Koridoru, Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir enerji koridoru oluşturulması demekti. Irak’ın kuzeyindeki otonom yapının Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılması ve Türkiye’nin güneydoğusuyla birleştirilerek Diyarbakır merkezli bir tramplen devlet haline getirilmesiydi.

Nabucco Projesi bir koluyla Türkmenistan ve Azerbaycan kaynaklarını, diğer koluyla da Kuzey Irak kaynaklarını Batı’ya taşıyacaktı.

Kuzey Irak petrol ve gaz kaynakları Nabucco’ya akamadı. Çünkü Irak Başbakanı Nuri El Maliki, ülkesinin siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü adım adım sağladı ve Kuzey Irak’ın kopmasını engelledi.

Rusya ve İran’ın Maliki’yi destekleyen politikaları, Irak’ın birliğini sağlamlaştırdı.

RUSYA, ORTADOĞU’DA ABD’Yİ YENDİ

2. Rusya Türkmenistan ve Azerbaycan’la önemli anlaşmalar yaparak Nabucco’yu bu iki ülke için gereksiz hale getirdi!

3. 2008 krizi, Almanya-Fransa merkezli kara Avrupası ile İngiltere merkezli deniz Avrupası arasındaki çelişkileri daha da derinleştirdi. Avro bölgesi sorunları da eklenince, İngiltere ABD’yle daha da yakınlaştı. Almanya ise finansal krizi aşacak adresin Doğu olduğunu görerek, Çin ve Rusya’yla yakınlaştı.

Rusya bu koşullarda Kara Avrupası’yla, yani Almanya, Fransa ve İtalya’ya enerji anlaşmaları yaparak ABD’nin bu coğrafyadaki enerji planlamalarına darbe vurdu.

4. Doğu Akdeniz’deki güç dengeleri değişti. Türkiye üzerinden Suriye’ye baskı uygulayan, bu ülkeyi Kürt Koridoru kurmak için bölmek isteyen ABD, hem Şam’ın hem de Tahran ve Moskova’nın sert direnişiyle karşılaştı.

İki yılı aşan bu çarpışmanın öncesinde Rusya’nın askeri gücü sadece Suriye’nin Tartus Limanı’nda vardı.

Ya Bugün? Bugün Rus askeri kuvvetleri Tartus dışında artık Kıbrıs Rum Kesimi’nin Limasol Deniz Limanı’nda ve Baf Hava Üssü’nde var. Kıbrıs ve Suriye arasındaki bölgeye konumlanan Rus savaş gemileri ise ABD’ye meydan okuyor!

BÖLGE BAĞIMSIZLAŞIYOR

Peki, Nabucco Projesi’nin bu siyasal gerekçelerle çökmesi demek, Ortadoğu açısından ne demek?

1. ABD’nin Kürt Koridoru planı çöktü.

2. ABD Suriye’yi bölemedi.

3. ABD Irak’ı bölemedi.

4. ABD Ortadoğu’da yenildi.

5. Ortadoğu’da ABD’yi dengeleyen Rusya’nın varlığı bölge ülkelerini bağımsız dış politikaya yöneltti. İran, Irak, Suriye ve Lübnan arasında bir barış kuşağı oluştu.

Bu tablo en çok da Erdoğan’ın yenilgisi demek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Temmuz 2013

, , , , ,

1 Yorum

PKK DEĞİL, AKP ÇEKİLİYOR

3 aydır “PKK çekildi, çekiliyor” haberlerini okuyoruz… Hükümete yakın yayın organları önce “yarısı çekildi”, sonra da “çok azı kaldı, bitti bitiyor” haberleriyle toplumu uyuttu…

Ancak Akil Adamlarla final toplantısı yapan Başbakan Erdoğan, net rakamları açıklamak zorunda kaldı: PKK’nin henüz yüzde 15’i çekilmişti!

Türk devleti kaç PKK’linin çekildiğini bu netlikte sayabildiğine göre, “neden PKK’yle mücadele etmediği” kuvvetle muhtemel bir gün hükümetin önüne gelecektir ama konumuz olmadığı için üstünde durmuyoruz ve bir başka açıklamaya geçiyoruz:

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Erdoğan’ın “sadece yüzde 15’i çekildi” demesi üzerine “ama yüzde 80’i de çekilmek üzere harekete geçti” diyerek ortaya yeni bir rakam attı. Oysa “çekilmek üzere harekete geçtiği” iddia edilen PKK’liler Cizre’de Asayiş Teşkilatı kuruyor, ilk 100 “personele” şehir merkezinde düzenlenen törenle diploması veriliyordu!

Doğrusu hem AKP’nin hem de PKK’nin rakam yarıştırmasından fazlasıyla sıkıldık… O rakamlar yerine hayatın içinden, somut, yakıcı ve siyasal tabloyu özetleyen başka rakamları arşivlerden çıkardık ve inceledik. Buyurun:

AKP, BELEDİYE BAŞKANLARINA SAHİP ÇIKMADI

1. PKK’nin geçen yıl kaçırdığı ve 52 gün sonra serbest bıraktığı AKP Gürpınar İlçe Başkanı Hayrullah Tanış, önceki gün partisinden istifa etti. Tanış, ticaret ile siyaset arasında tercih yaptığını ve ticareti seçtiğini açıkladı.

Kuşkusuz neyle ne arasında tercih yapmak zorunda kaldığı ortadadır ve bunun ayıbı partisinindir!

2. Diyarbakır’ın AKP’li Hazro İlçe Belediye Başkanı Fetullah Mehmetoğlu, 21 Haziran 2011’de partisinden istifa etti.

Neden? Çünkü PKK, 25 Mayıs’ta AKP’li Belediye Başkanı’nın oğlunu kaçırmıştı! Nitekim PKK, Fetullah Mehmetoğlu istifa ettikten hemen sonra oğlu Fuat Mehmetoğlu’nu serbest bıraktı!

İlginç olan Belediye Başkanı Fethullah Mehmetoğlu’nun, AKP Hazro İlçe 2. Başkanı olan oğlu Fuat Mehmetoğlu’nun kaçırılmasından sonra yaptığı basın toplantısında “kendisine kimsenin sahip çıkmadığını” belirtmesiydi.

PKK, CAMİ’DEN AKP’Lİ KAÇIRDI

3. PKK, AKP Bingöl Yönetim Kurulu Üyesi Abdullah Tuz’u, 7 Ağustos 2011 akşamı teravih namazından hemen sonra Ferez Köyü Camisi’nden kaçırdı.

Bu arada her gün “Gezi eylemcileri Cami’ye ayakkabıyla girdi, içki içti” diyen Erdoğan’ın Cami’ye silahla giren ve üyesini kaçıran PKK’lilere karşı kükrememesini AKP tabanının değerlendirmesine sunuyoruz.

4. PKK 14 Mayıs 2012’de Diyarbakır’ın AKP’li Kulp İlçe Başkanı Veysel Çelik’i kaçırdı. Çelik 30 Haziran 2012’de serbest bırakıldı ve ilk sözleri şu oldu: “Ben AKP ilçe başkanı olarak kaçırıldım. Bundan sonra siyasetle işim olmayacak. Partimden ayrılacağım.”

PKK, AKP’DEN BDP’YE TRANSFER YAPTI

5. PKK, 23 Temmuz 2012’de AKP Hakkâri Merkez İlçe Yönetim Kurulu Üyesi olan Elmacık Köyü Muhtarı Mehmet Çakır’ı kaçırdı. 30 Temmuz’da serbest bıraktı.

Ya sonra? AKP’li Çakır 4 Ağustos’ta BDP’ye üye oldu! Böylece Açılım tarihine çarpıcı bir muhtar transferi öyküsü yazılmış oldu!

AKP’nin yönettiği devletin ne duruma düştüğünün belgesi ise Çakır’a üyelik rozeti takan BDP Hakkâri İl Başkan Yardımcısı Rahmi Kurt’un törende dile getirdiği “Partimiz BDP’nin kapısı herkese açıktır” sözleriydi!

6. PKK, 21 Ağustos 2012’de eski AKP Sur İlçe Başkanı Hamit Çelikkanat’ı kaçırdı ve 27 Eylül 2012’de serbest bıraktı.

Çelik, İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır şubesinde düzenlediği basın toplantısında partisinden istifa ettiğini açıkladı!

AKP-PKK’NİN DEĞİL MİLLETİN EGEMENLİĞİ İÇİN

Uzatmayalım, daha pek çok örnek var bu şekilde…

Halk hareketi ile mücadele eden fakat PKK ile müzakere eden AKP’nin yarattığı tablo böyledir. Ve PKK, değil çekilmek, artık dağ gerillası yerine şehir asayiş timleri, öz savunma güçleri kurarak otorite kurmaya çalışmaktadır. PKK yerine AKP bölgeden çekilmektedir!

Dolayısıyla halk hareketinin hedefi, ABD-AKP-Cemaat-PKK dörtlüsünün Gezi’yi Açılım’la boğma girişimine karşı durmak ve AKP-PKK’nin “otoritesine” karşı kendi egemenliğini yeniden kurmak olmalıdır!

Egemenlik ise ancak örgütle olur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Haziran 2013

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KADINLAR, ERDOĞAN’IN G.TÜNÜN KILI OLMAYACAK!

Haziran Ayaklanması’nda neden kadınlar daha çok ve daha önde? Ya da neden önce “kırmızılı kadın” öne çıktı da “siyahlı adam” değil?

Hatta son iki yılın kimi önemli eylemlerine bakarak şu soruya da bir yanıt bulmalıyız: Kadınlar neden daha cesur?

Mutlaka biyolojik nedeni vardır. Örneğin kaslı bir erkeğe göre daha cesur olmaları, doğanın onlara bahşettiği doğurganlık özelliğindendir.

Peki, sosyal bir nedeni var mı?

Gelin bu sorunun yanıtı için önce bazı olguları anımsayalım ve inceleyelim:

AKP’NİN KADINA BAKIŞI

1. Muhafazakâr dünyanın önemli isimlerinden Ali Bulaç’ın işsizlik sorununa çözümü çok aydınlatıcı. Bulaç özetle, çalışan kadınların ait oldukları evlere dönmesi durumunda işsiz erkeklerin işe kavuşacağını ve işsizlik sorununun ortadan kalkacağını savunuyor.

2. AKP’nin Gölcük-Düzağaç Mahallesi Kadın Kolu Başkanı Nuran Yıldız’ın şu sözleri o dünyada hiç de marjinal değil: “AK Parti’ye üye olmak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a nikahla bağlanmaktır.”

3. AKP’nin Kazlıçeşme mitinginde küçük Zeynep Serra’nın eline verilen “ayyaş koca değil, dindar koca istiyorum” pankartı, muhafazakâr dünyada kadına biçilen rolü resmediyor. 7 yaşındaki bir kız çocuğunun nasıl yetiştirildiği ve daha önemlisi o dünyada ne anlam ifade ettiği, ciddi bir sosyolojik problemdir.

4. O probleme işaret eden sözlerden birini Başbakan Erdoğan “Ak Kadınlar Ormanı” projesinin fidan dikim töreninde dile getirmişti: “Bunlar fidan olmaktan çıkmış, ağaç olmuş. 15 yaşındaymış, yakında evlendireceğiz.”

5. Nitekim Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye genelindeki “çocuk gelin” sayısı bu yıl 181 bini aştı ve bir önceki yıla göre yüzde 94,2’lik bir artış sergiledi.

6. Orman Bakanı Veysel Eroğlu, AKP’nin önemli bir rolünü katıldığı bir nikâhta açıkladı: “Teşkilatın görevi, evlenecek yaştakilere uygun aday bulmaktır.”

8. Bir Bakanın yolda mola esnasında erkeklerle bir masada otururken, karısının tek başına ayrı bir masada oturması istisnai bir durum değildir. AKP mitinglerinde ve salon toplantılarında kadınlar için ayrı bölge oluşturulması, kimi AKP’li belediyelerin sadece kadın taşıyan otobüsleri sefere sokması, kız-erkek karışık okulların adım adım ayrıştırılması, karışık ilköğretim okullarında kız ve erkeklerin ayrı sıralara oturtulması…

Sadece bu örnekler bile nasıl bir gelecek tasarladıklarını ortaya koymaktadır.

7. Akdeniz Oyunları’nın açılışında pantolonlarıyla dans eden kadınlarımız, AKP’nin sporcu kadına, dansçı kadına, sanatçı kadına,çalışan kadına ne oranda tahammül edebileceğinin de açık işaretlerini veriyor. Zira dans ve sporun doğal kıyafetlerinden adım adım çıkarılan kadınlara, dans ve spor fiilen yasaklanmış demektir!

8. Uzatmayalım… AKP’de kadının yeri, o kadınlardan birinin Kazlıçeşme mitinginde en somut şekilde özetlediği gibidir maalesef: “Erdoğan’ın g.tünün kılıyım.”

FAŞİZM ÖNCE KADINI HEDEF ALDI

11 yıllık AKP iktidarının özellikle son bir yılı, buna benzer örneklerle dolu…

Erdoğan açıkça “dindar bir nesil”, “kindar bir nesil” arzu ettiğini söylerken, erkeklerden çok kadınları hedef almış oluyor. Daha doğrusu kadınlar, AKP’nin “dindar” adı altında oluşturmaya çalıştığı toplum modelinin esas kurbanı olacaklarını daha somut görüyor.

Ve kadınlarımız ne kendilerini, ne de çocuklarını öyle bir dünyaya layık görmüyor!

Atatürk’ün kadını özgürleştiren Cumhuriyeti’ni yeniden inşa etmek için elinde bayrağıyla barikatlara koşuyor!

Gerekirse “kırmızılı kadın” oluyor, gerekirse “tencere tavalarıyla” ayağa kalkıyor, gerekirse elinde Türk Bayrağı’yla TOMA’nın önüne dikiliyor…

Ve sayıları oldukça çok olan başörtülü kadınlarımız da Haziran Ayaklanması’nda yerini alıyor. Çünkü kadınlarımız “Erdoğan’ın g.tünün kılı” değil, Atatürk’ün Cumhuriyetinin eşit yurttaşı olmak istiyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Haziran 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

CIA TUTMADI ALMAN ERGENEKONU VERELİM!

Erdoğan’ın Yeni Şafak’ı Gezi olaylarını bir kez daha aydınlattı! Dünkü nüshasının haber ve köşe yazılarını özetliyorum:

Yayın yönetmeni İbrahim Karagül’ün yazdığına göre Gezi olaylarının arkasında Alman Ergenekon’u var.

Peki, Alman Ergenekon’u ne yapmış? Yakup Kocaman’ın haberi şöyle: Deutche Bank kirli takas yaparak borsayı çökertmiş. Nasıl? Borsada en çok işlem gören 8 şirketin hisselerini Citibank’tan almış! Böylece 187 milyon TL kar yapmış!

Zaten Yeni Şafak’ın Dış Haberler sayfasına göre Gezi olayları haberlerinin nöbetini de Alman medyası devralmış!

Peki, başka kanıt? İmzasız bir habere göre son oyunuyla aslında Gezi olaylarının provasını yapan Mehmet Ali Alabora, meğer OTPOR’la bağlantılı olabilirmiş. İstihbarat birimleri öyle düşünüyormuş. Hatta bu birimler, Alabora’nın 2012 Temmuz’undaki Kahire ve Marsa Alem ziyaretlerini de incelemeye almış.

Sadece Alabora’yla halk galeyana getirilemez elbette. Yeni Şafak haliyle Çarşı’ya da yönelmiş. Cihat Arpacık’ın haberine göre Çarşı’nın tutuklanan üyesi İbrahim Halilullah Turan meğer Kaleşnikof eğitimi almış! Üstelik Turan’ın, “Gezi olaylarında patlayıcı maddeyi kullanmayı düşündüğünü söylediği de belirtilmiş.” Biri düşünmüş, diğerine söylemiş, o da gelip gazeteye belirtmiş yani!

Tahir Alperen de devamını getirmiş. Meğer 3 bin çapulcu 1 Haziran’da Ankara’da Başbakan Erdoğan’ın evini basmaya çalışmış. Çapulcular Erdoğan’ın İstanbul ve Ankara’daki Başbakanlık konutuna, Dolmabahçe çalışma ofisine ve Keçiören’deki evine eş zamanlı girmek istemişler. Neden eş zamanlı? Birine daha sonra girseler olmaz mı?

Sonuçlara bakılırsa çapulcular zamanlamayı tutturamadıkları için becerememişler! Keçiören’de devriye gezen Yunuslar 3 bin çapulcunun ev basma operasyonunu önlemiş. Habere göre zaten evde kimse de yokmuş.

Anlaşılan Karagül ve ekibi bu saçmalıkları yazmaya soyunmadan önce Tamer Korkmaz’a haber vermeyi unutmuşlar. Korkmaz direksiyonun ABD ve CIA’dan Alman Ergenekon’una kırıldığından bihaber yine Paul Wolfowitz’i hedef almış. Ve ekibi de ortaya çıkarmış: “Neo-Conlar, Mister Koç, Nakkaştepe, Divan Oteli, Gezi Parkı; ha, bir de TÜSİAD var…”

Sırf Divan Oteli’ne yakın olsun diye eylem yeri Gezi Parkı olarak seçildi herhalde!

Geçiyorum. Üstelik ne son olarak Mehmet Eymür’ün deşifre ettiği Erdoğan-CIA görüşmelerine ne de Erdoğan’ın bugün hedef alınan Paul Wolfowitz’le yakınlığına, mektuplaşmasına değineceğim. İsteyen internetten kolayca erişebilir.

Ama şunları sormalıyım: Günlerdir Gezi olaylarının arkasında ABD ve CIA olduğunu yazan Yeni Şafak neden direksiyonu ansızın Alman Ergenekon’una kırdı? Bu hızlı değişiklikte Francis Ricciardone –Yalçın Akdoğan görüşmesinin bir etkisi var mı?  

Yoksa Amerika’nın, Amerikancı Erdoğan’ı Gezi üzerinden yıkmak istediği masallarını artık okur yemiyor mu? Daha inandırıcı bir hikâyeye mi ihtiyaç duyuldu?

Hadi birkaç soru daha soralım: ABD Erdoğan’ı neden yıksın? Tamam, ABD’deki bölünme Türkiye’ye yansıdı ve Erdoğan ile Gülen o nedenle karşı karşıya geldi ama seçenekler arasında Obama’ya Erdoğan’dan daha uygunu var mı? Ayrıca mesele Erdoğan’ı “hizada tutmak” ise ve ara sıra Gül-Arınç üzerinden bir ayar verilecekse, CIA’nın Gezi tezgâhına neden ihtiyaç olsun? Ayrıca ABD Erdoğan’ı yıkabilmek için neden Gezi gibi büyük ve riskli bir organizasyona başvursun? Anlaşmalar, sözleşmeler hatta Wikileaks belgelerine göre elde tutulan “8 hesap” şantajları varken, Washington neden halk hareketi riskini alsın?

Ve en önemlisi, Türk milletinin 11 yıllık zulme başkaldırmak için ille de ABD’den icazet alması mı gerekiyor? Kendi aklı, gücü yetmiyor mu?

Yanıtlar ortada: ABD’den icazeti Türk milleti değil, ancak Erdoğanlar alır!

Unutmadan, bir de öneri yapayım: Bari Alman Gladyosu deseydiniz, Alman Ergenekonu lafı çok sırıtmış!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Haziran 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN NEDEN DİYARBAKIR’DA YOK, TAKSİM’DE VAR?

Başbakan Erdoğan Kazlıçeşme mitinginde dikkat çeken bir hatırlatma yaptı: “Utanmadan şunu söylüyorlar. ‘Arap baharını gördük, şimdi de Türkiye baharına hazır olun’ diyorlar. Dışarıdaki bazı kendini bilmezler, içeride de onların uzantısı olan bazı kendilerini bilmezler. Türkiye’de Türk baharı 3 Kasım 2002’de oldu ama onlar bunun farkında değil.”

Gezi eylemleri bir “Türk baharı” değildir, dolayısıyla “Arap Baharı’nın” Türk olanı hiç değildir! Peki, 3 Kasım 2002 bir Türk baharı mıdır? 3 Kasım 2002 Soros’un ilk turuncu darbesidir!

Soros 2002’de Türkiye, 2003’te Gürcistan’da, 2004’te Ukrayna’da ve 2005’te de Kırgızistan’da darbe yaptı ve iktidara Amerikancıları getirdi!

2011’de Tunus ve Mısır’da olanlar ise bu dört Soros darbesinden tamamen farklıydı. Tunus ve Mısır’da zaten Amerikancı liderler iktidardı.

TAKSİM AKP’YE BAYRAK DİKTİ

Erdoğan’ın Kazlıçeşme mitingi sadece bu nedenle değil, Erdoğan’ın başlattığı kampanya nedeniyle de ilginçti. Aslında Erdoğan’ın yalnızlaştığını resmeden bu konuşma, şu çağrıyla bitti: “Türk bayraklarınızı sakın katlayıp koymayın. Balkonlarınıza asmanızı istiyorum. Bu bir bayrak kampanyasıdır. Bunlarla birilerine cevabı çok iyi şekilde vereceksiniz. İstanbul’un her yerinde bunu göreceğim.”

O birileri kim? Taksim eylemcileri ve Türkiye’nin dört bir tarafında “Her yer Taksim, her yer direniş” diyerek Gezi’ye sahip çıkanlardır.

Peki, eylemcilerin ellerindeki bayrak ne? Türk Bayrağı!

Peki, Erdoğan’ın “tencere, tava aynı hava” diyerek aklınca küçümsediği eylemcilerin balkonunda ne asılı? Türk bayrağı!

Peki, AKP hükümetinin yasakladığı 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda, 29 Ekimlerde Atatürk’e koşanların, Cumhuriyet diye haykıranlrın ellerinde ne var? Türk bayrağı!

Peki, bu eylemlere katılanlar en çok neye kızıyor? Erdoğan’ın Türk’ü anayasadan çıkarma girişimine, “Türk milliyetçiliğini ayaklarımın altına aldım”  demesine, Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesine karşı çıkmasına, Türk’ü Türkiye yapmaya çalışmasına…

Bakın en somutunu anımsatalım. Daha geçenlerde cümlesinde “Türk bayrağı” geçen BDP milletvekiline ne diye kızmıştı AKP milletvekili Mehmet Metiner: “Türk bayrağı değil, Türkiye bayrağı diyeceksin!”

Peki, tüm bu gerçekler ortadayken, Başbakan Erdoğan neden Türk bayrağını anımsadı, neden kitlesinden Türk bayrağı asmasını istedi?

TOMA’lar neden Tük bayrağı astıysa, Erdoğan da o nedenle Türk bayrağı asıyor! Hem kitleden korunmak için, hem de kitleyi dağıtmak için!

Bu çarpıcı tablo Gezi eylemlerinin bir büyük başarısı daha olarak tarihe kaydolmuştur!

TAKSİM’DE AKP-PKK ORTAKLIĞI

Erdoğan’ın bayrak sevgisinin ilk yönünü, yani “kitleden korunma” amaçlı taşınmasını, beyaz bayrak sallaması olarak da yorumlayabiliriz. Ancak daha kurnaz kullanımı ise “dağıtmak” amaçlı kullanımındadır.

Bakın bu duruma işaret eden ve Erdoğan’ın son birkaç gündür sık sık tekrarladığı şu cümle çok şey anlatmaktadır: “Bölücü başı, yanında Atatürk resmi, yanında Türk bayrağı. Ulusalcılara sesleniyorum. Türk Bayrağı ve Atatürk’ü nasıl yan yana getirdiniz?”

Acaba Erdoğan Öcalan adına mı, yoksa Atatürk adına mı rahatsız? Üzerinde durmayacağız, zira Atatürk’le ilgili sözleri arşivlerdedir ve Öcalan’la açılım ortaklığı yürürlüktedir!

Ancak Öcalan’ın neden PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatı verdiği ve neden BDP ile PKK’nin Taksim’e gelerek Apo posterleri açtığı artık daha da netleşmiştir.

Erdoğan’ın “Bölücü başı ve Atatürk’ü nasıl yan yana getirdiniz” sorusunun muhatabı kendisidir! Erdoğan Hakan Fidan’a, Fidan da Öcalan’a iletmiş, AKP Taksim’i Apo posterleriyle bölmeyi denemişti. Ancak başaramamışlardı!

Bu ilişki nedeniyle, geçen haftaki bir yazımızın başlığında “Erdoğan’ın grev kırıcısı Öcalan” ifadesini kullanmış ve somut kanıtlarımızı aktarmıştık. Diyarbakır’dan dönen Rafet Ballı’nın verdiği bir bilgi, bu ilişkiye yeni bir kanıt oldu: Meğer PKK ve BDP Diyarbakır’daki direniş eylemine katılmamış!

Diyarbakır’da eylem yapmayan PKK ve BDP, neden Taksim’de eylem yaptı? Diyarbakır’daki sol grupların Taksim’e destek eylemine gidip Apo posteri açmayanlar, neden Taksim’de açtı?

AKP tabanı, Türkiye’nin geleceği adına bu soruyu yöneticilerine sormalı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Haziran 2013

 

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

TAKSİM’DE MOSSAD TAKTİĞİ UYGULANDI

Polisin ilk günden beri İsrail zulmünü andıran müdahalelerinin ardından MOSSAD çıktı! Meğer MOSSAD Başkanı Tamir Pardo, çantasında Gezi Parkı dosyasıyla beraber Türkiye’deymiş ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüşmüş! (Hürriyet, 12 Haziran 2013)

MOSSAD’ın varlığı, AKP’nin süreci komplolara bağlama çabasını da, polisin kullandığı orantısız güç yöntemlerini de, Erdoğan’ın açılım ortağı Öcalan’ın alanda asılan posterlerini gerekçe göstererek milleti bölme çabalarını da, aynı taraftakilerin karşı karşıyaymış oyunlarını da, Erdoğan’ın yüzde 50’yi yüzde 50’ye kışkırtma tehditlerini de çok iyi açıklıyor.

İşte bizzat tanığı olduğum son saldırı gününün notları:

TOMA-MOLOTOFÇU ŞOVU

Salı sabahı yaşananları TV’lerden canlı izledik. Polis Taksim’e girdi ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Tiyatro Grubu’nun hazırladığı şovu sergiledi. Şov özetle şöyleydi:

Kimi oyuncular TOMA’lara molotof kokteyli atıyor, TOMA’lar da o molotofçuların ayaklarına tazyikli su sıkıyordu. TOMA ile molotof atanlar arasındaki bu 20 dakikalık oyun sırasında ise polis asıl yapmak istediğini uyguluyordu: Kitleye yine orantısız saldırıyor, yine gaz bombardımanına tutuyordu.

O molotfçuların kim olduğu hem kaldıysa hukuk devletinin sorumluluğundadır, hem de üyesi gözüktüğü örgütlerin sorumluluğunda…

TAŞLA GÖREV SAATİNİ BEKLEYENLER

Taksim Meydanı direnişçileri bu komploya rağmen Gezi Parkı’nda gün boyu direnişlerini sürdürdüler. Taksim eylemcileri, İstanbulluları akşam saat 19.00’da alana davet ettiler. Metro ve kimi vapur seferlerinin durdurulmasına rağmen, alan 18.00’den itibaren dolmaya başladı.

Saat 18.30’a gelirken, polis meydandan AKM’nin önüne doğru çekilmeye başladı. Bir süre sonra kortej halinde gelen ve Marmara Oteli’nin biraz ilerisine kadar ilerleyen hukukçular, orada basın açıklamalarını okudu, meslektaşlarına Çağlayan Adliyesi’nde uygulanan zulmü kınadı…

Artık alan hızla doluyordu ve alanın her tarafını dolaşmak neredeyse imkânsızlaşıyordu. Bir ara maskeli üç kişi dikkatimizi çekti. Her iki elleri ceviz büyüklüğünde taşlarla doluydu. 15-20 dakika boyunca bulundukları yerde kaldılar. Sonra artık kalabalıktan göremez oldum.

EŞZAMANLI ORTAK SALDIRI

Bulunduğum yer Anıt’tan AKM’ye doğru baktığınızda, AKM’nin hemen sol tarafıydı. Yani Mete Caddesi tarafı… Gezi Parkı’ndan itibaren AKM’ye paralel olarak sol başta İşçi Partisi, TGB en önde, hemen sağ taraflarında ÖDP ve onun da sağında Genç Türk grubu vardı! ÖDP ile Genç Türk arasında ve etrafında, dağınık olarak duran, sık sık yer değiştiren bir de sol bir dergi çevresi vardı.

Saat 20.00’ye doğru Mete Caddesi’nden Çarşı grubu alana giriş yaptı ve TGB de biraz geriye çekilerek onlara yer açtı. O dakikalardan itibaren İşçi Partisi, TGB, Çarşı grubuve bu kitlenin arkasındaki Türk Bayraklı eylemciler ortak sloganlar atmaya başladı. Hatta bir ara gençlerin gençlere özgü sloganları başladı. İşçi Partililer pek katılmasa da TGB ile Çarşı’nın bu ortak muzip ve fırlama sloganlarına ben de eşlik ettim.

Ara ara da polisi kontrol ediyordum. Onlar da sıra sıra dizilmiş, olanı biteni izliyorlardı. Üstelik maskeleri bile takılı değil, ellerinde duruyordu. Yani ortada saldırı işareti hiç gözükmüyordu.

İşte ne olduysa o dakikalarda oldu. Ansızın Çarşı Grubu’nun içinde sarı-kırmızı-yeşil poşulu birini gördüm. Saniyeler içinde şu muhakemeyi yaptım: O maskeli kişi Çarşı grubuna dâhil olamazdı, Çarşı buna geçit vermezdi. Mutlaka o hengâmede araya sızmış ve bir anda cebinden poşuyu çıkarıp “zamanı geldi” mesajı olarak takmıştı. Peki, polis miydi, PKK’li miydi?

Tam o sırada tüm polislerin hızla maskelerini takmaya başladıklarını gördüm. Ve o anda neredeyse eş zamanlı olarak birkaç noktadan polise ceviz büyüklüğünde taş ve polisten alana gaz bombaları atıldı. Anlaşılan taraflardan biri erken hareket etmişti, ya da diğer taraf geç kalmıştı!

Ondan sonrası tufan… Taşı gerekçe göstererek akşam kitleye saldıran polis, gece boyunca da “aranızda provokatörler var” diyerek Gezi Parkı’nın etrafına ve sonra da sabaha doğru içine saldırdı.

Gerçekten de provokatörler vardı ama kimler olduğunu polis alandaki kitleden çok daha iyi biliyordu!

TÜM MEYDANLAR, MİLLETİN!

Akşamki ilk saldırıdan sonra Vali ailelere “çocuklarınızı eve çağırın, parkta can güvenliği yok” mesajları verdi. Bir yandan da sahte hesaplarla sosyal medyadan hemen herkese şu tür mesajlar atılıyordu: “Çevik Kuvvet’teki bir arkadaşım söyledi. Bu gece gezi Parkı’nı dağıtacaklarmış. Tanıdıklarınıza söyleyin, evlerine dönsünler.”

Amaç belliydi; halkı terörize etmek, yıldırmak ve pes ettirmek!

Başarabildiler mi, hayır! Çünkü anlamak istemedikleri şu, diktatörlüğe karşı direnişin tek adresi Taksim değildir, Türkiye’nin tüm meydanları Türk milletinin faşizme karşı direniş yeridir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Haziran 2013

, , ,

Yorum bırakın

NE YAPMALI? NASIL YAPMALI?

Polisin 15. günün sabahında Taksim’e girmesi, bir yenilgi değildir; Erdoğan’ın kuşatmayı yarma hamlesidir.

Dalgalı, inişli, çıkışlı, geri çekilmeli, öne atılmalı ilerleyecek olan halk hareketi, Erdoğan’ın bu hamlesiyle önemli bir eşiğe gelmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu 15 günü masaya yatırıp, yeniden nasıl sıçrayacağımızı saptamaktır.

Ne yapacağımıza, nasıl yapacağımıza dair bir saptama denemesi için değerlendirmelerim şunlardır:

HALK HAREKETİNİN ÖRGÜTÜ

Taksim direnişi bir ağaç, çevre mücadelesiyse eğer, gidip çevre örgütlerine dâhil olalım. Yok, eğer ağacı da, kuşu da, insanı da, toprağı da kapsayan topyekûn bir Cumhuriyet savunmasıysa ve hatta Cumhuriyet’in yeniden inşasıysa, o zaman ona göre konumlanacağız.

O örgüt, tüm Cumhuriyet güçlerinin içinde yer alacağı bir Halk Cephesi, bir Vatan Cephesi, bir Cumhuriyet Cephesi’dir. CHP, İşçi Partisi, DSP, TKP, ÖDP, Bahçeliye rağmen MHP, SP gibi tüm siyasal partiler, ADD, TGB, ÇYDD gibi Demokratik Kitle Örgütleri, Sendikalar, Barolar, Odalar, Üniversiteler…

Cumhuriyet mevziisindeki tüm örgütler bir cephede birleşmeli ve birer temsilciyle, yürütme organı inşa etmelidir. Örgütleri bir cephede birleştirmek, 15 gündür alanlara gelen ve asıl büyük kitle olan örgütsüz güçleri toparlayacaktır.

HALK HAREKETİNİN SEMBOLÜ

Nerede ve hangi semboller altında birleşeceğimizin ipucunu, dünkü grup toplantısında bizzat Erdoğan verdi: “AKM’den paçavralar indirildi, Türk Bayrağı ve Atatürk posteri asıldı.”

Öncelikle belirtmeliyiz ki, bu açık bir yalandır. Zira polisin astığı iddia edilen Türk Bayrağı ve Atatürk posteri, 1 Haziran’da halk tarafından oraya asılmıştı!

İkincisi, Erdoğan’ın bugün paçavra dediği resim ve bayraklar, dün mektuplarını okuduğu, uğruna sahte gözyaşları döktüğü 12 Eylül mahkûmlarının örgütlerinin bayraklarıdır, liderleridir…

Erdoğan’ın dün mesafeli olduğu “Atatürk ve Türk Bayrağına” bugün sarılma ihtiyacı, TOMA’ların birkaç gündür Türk Bayrağı asma ihtiyacı gibidir. Erdoğan bu sembollerin altındaki milyonları, “paçavra “ dedikleriyle ürkütmek, ayrıştırmak peşindedir.

Nitekim Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” çağrısı da bu nedenle Erdoğan’a bir can simididir.

Erdoğan, Apo posterleriyle Türk Bayraklı kitleyi alandan soğutmayı o kadar arzuluyor ki, dün grup konuşmasında “Öcalan ile Atatürk posteri nasıl yan yana olur” demek ve “Türk Bayrağını yaktılar” yalanına sarılmak zorunda kaldı!

HALK HAREKETİNİN MEVZİLERİ VE SİLAHLARI

Bu bir Cumhuriyet savunmasıysa, mesele Taksim savunması ve direnişi olmanın çok ötesinde olmalıdır. Savunmanın adresi, Türkiye’nin tüm meydanlarıdır, tüm sokaklarıdır, okullarıdır, fabrikalarıdır… Bulunduğumuz her yerdir.

Dün Türkiye’yi Taksim’den savunuyorduk, bugün hem bunu sürdüreceğiz, hem de bu kez Türkiye’den Taksim’i savunacağız!

Cumhuriyet güçlerinin en büyük silahı ise haklılığı ve büyüklüğüdür; ne molotofa ne de taşa ihtiyacı vardır! Cumhuriyet güçleri ellerinde Türk Bayrakları, göğüsleriyle polise direnecektir! 21.00 eylemlerinde tencere ve tavalarıyla, düdükleriyle Cumhuriyet’e sahip çıkacaktır

ERDOĞAN KUŞATMAYI YARAMAYACAK

Ne polisin Taksim’e girmesi, ne de Erdoğan’ın “kontrol bende” mesajı vermeye çalışması kimseyi yanıltmasın. Erdoğan kontrolü kaybetmiştir:

Milyonlar “Tayyip istifa” derken, onun kalkıp “Kılıçdaroğlu istifa” demesi açık bir kontrolsüzlük göstergesidir.

Dün dediklerini unutarak, bugün “Gezi Parkı metrekaresi nedeniyle zaten AVM’ye uygun değildir” demesi kontrolsüzlüğün göstergesidir.

2 saatlik konuşmasında, artık sevenlerini de bıktırarak, yeşilden girip türbandan çıkması, çaresizliğinin göstergesidir!

Erdoğan dünkü konuşmasında en yalın ifadeyle şu görüntüyü verdi: “Direniyorum, yıkılmadım, şimdilik ayaktayım ama zor duruyorum!”

Yani Erdoğan, kuşatmayı yaramayacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Haziran 2013

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SUÇU BÜYÜK

“Yüzde 50’yi evinde zor tutuyorum” diyerek açıkça 10 gündür eylem yapan halkı tehdit eden Erdoğan, bu sözleriyle hem meşruiyetinin kalan kısmını yitirmiş hem de “halkı, kin ve düşmanlığa” aleni tahrik suçu işlemiştir!

Bir ülkenin başbakanının halkının yarısını, diğer yarısı üzerinden tehdit etmesi Hitler’in ya da Mussollini’nin bile aklına gelmemiştir!

HALKI HALKA KIŞKIRTMAK

Kimileri bu büyük suçun farkında olduğundan durumu kurtarmaya yönelik açıklamalara soyunmaktadır: “Başbakan o lafı şundan dedi. Kaç gündür taban arıyor ve sokağa çıkmak istiyor. Başbakan’a büyük baskı var sokağa çıkmak için.”

Acaba söylerken kendileri de inanıyor mu buna? Yani yüzde 50, yani milyonlar Erdoğan’ı arayıp “Reis, bırak da sokağa çıkalım, şunlara haddini bildirelim” mi diyor?

Neresinden baksanız tutarsız, neresinden baksanız ciddiyetsiz.

Hiçbir açıklama Erdoğan’ın bu tahrik suçunu hafifletemez. Zaten Erdoğan suç içeren bu konuşmasından iki gün önce de şöyle bağırıyordu: “Siz 250 bin kişi topluyorsanız, ben de 1 milyon kişi toplarım.”

BAKANLARININ BAŞI

Sadece bu sözleri bile neden Erdoğan karşıtı bir başkaldırının olduğunu anlamaya yeter!

Erdoğan başbakanlık yapmıyor; kendisini sadece oy verenlerin başbakanı sayıyor, kendisine oy vermeyene düşman oluyor, yaşam alanlarını daraltıyor, hor görüyor, aşağılıyor, alkolik diyor, çapulcu diyor, marjinal diyor, ahlaksız diyor, “kucağa oturtma” benzetmeleri yapıyor, “benim istediğim kalıba gireceksiniz” diyor!

İtiraz gelince maliyeyle, denetimle, ihaleyle gözdağı veriyor.

İtiraz gelince Ergenekon tertipleriyle zindanı gösteriyor.

İtiraz gelince polisle, biber gazıyla, olmadı kendisine oy verenlerle tehdit ediyor!

Ama artık yolun sonuna gelindi. Zira “korku duvarı” aşıldı, Erdoğan’ın fermanı yırtıldı!

MHP VE BDP’DEN AKP’YE CAN SİMİDİ

İlginçtir, Erdoğan ne zaman sıkışsa, sistem içinden kendisine can simidi atanlar oluyor.

Örneğin Devlet Bahçeli… Bahçeli Salı grup konuşmasında “Parti olarak Taksim’de olayların kıyısında köşesinde olmamız dahi söz konusu değildir.” dedi.

Bahçeli yetinmedi, ertesi gün de eyleme katılmak isteyen milletvekillerinin istifasını istedi!

Erdoğan’a can simidi atan bir başka parti ise BDP oldu. BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken şöyle diyor: “Statükoyu güçlendirecek sloganlar ve imgeler bu protestoların başat özneleri konumuna gelmiştir. BDP olarak hiçbir sebep ve durumda biz bu ırkçı, ulusalcı, cinsiyetçi, tekçi, militarist kesimlerle yan yana durmayacağımızı ifade etmek istiyoruz.”

Yani AKP, MHP ve BDP ile halka karşı ittifak kurmuş oluyor!

AMPULLER SÖNÜYOR

Ancak Erdoğan’ı ne MHP ve BDP desteği, ne de Gül-Arınç üzerinden sergilenen gaz alma ve süreçten yararlanma projesi kurtaracak. Çünkü Erdoğan-Gül iktidarı 11 yıllık saltanatının sonuna geldi!

Bu akşam Türk milleti, Kuzey Afrika’dan dönen Erdoğan’ı akşam evlerindeki ampulleri söndürerek karşılayacak!

Ta ki son ampul sönene kadar!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Haziran 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

FATİH FETHETTİ, ERDOĞAN İŞGAL EDİYOR

1995 yılında “3. Köprü bir cinayettir” diyen Tayyip Erdoğan, Fatih’in İstanbul’u fethettiği 29 Mayıs günü o cinayeti işledi!

Haliyle insan merak ediyor: 18 yılda ne değişti? Erdoğan’ın o gün köprüye karşı çıkarken savunduğu gerekçeler hâlâ geçerli olduğuna göre, geriye sadece şu seçenek kalıyor: 3. Köprüye o gün başlansaydı, Kuzey İstanbul’un rantı Çiller ve ekibinin olacaktı!

2. CİNAYET: KÖPRÜ’NÜN SÜRESİ

Erdoğan açılış sırasında ikinci bir cinayet daha işledi. “Köprüyü 3 yılda bitiririm” diyerek ihaleyi alan firmanın yetkilisini yanına çağıran Erdoğan, “2 yılda bitireceksin” talimatı verdi!

3 yılda bitirilebilecek köprüyü, 2 yılda bitirmeye zorlamak, sadece köprünün kalitesini düşürmez, aynı zamanda güvenliğini de tehlikeye atar. Yok, eğer köprü normalde iki yılda bitirilebilecek ise o zaman ihaleyi neden 3 yıla göre verdin diye sormamız gerekir.

“Başbakan gecikiyor” diye uyduyu fırlatacak Çin uzay üssüne, “fırlatmayı beş dakika geciktirin” diyen bir zihniyetin bu talepleri, kuşkusuz artık şaşırtmıyor!

3. CİNAYET: SULTAN SELİM

Erdoğan 3. Köprünün açılış töreninde üçüncü bir cinayet daha işledi. O cinayetin adı, Köprüye “Yavuz Sultan Selim” ismini vermesiydi.

Erdoğan, Şah İsmail’e yani İran’a karşı savaşan, bu savaşta Türkmen-Alevileri katleden ve savaşı kazanarak hilafeti İstanbul’a getiren Selim’in ismini köprüye vererek, Sünni mezhep liderliğine soyunduğunu ve Ortadoğu’daki Şii bloğu dağıtmakla görevli olduğunu kayda geçirmiş oldu.

Seleflerinin aksine Batı’ya değil de Doğu’ya yönelen Selim’in en önemli dayanağı ise Kürt aşiret lideri İdris-i Bitlis’ti. Selim, Kürtlere dayanarak Şii Safevilere ve Alevi Türkmenlere karşı savaşmıştı.

Erdoğan’ın “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” şiarıyla PKK’yle masaya oturması, Öcalan’ın PKK’ye İran, Irak ve Suriye görevleri vermesi, Selim’in İdris-i Bitlis’le ilişkisine benzemektedir!

Ancak belirtmeliyiz: Selim bu politikayı Osmanlı’nın çıkarları için uyguladı. Erdoğan ise Türkiye’nin değil, ABD’nin çıkarları için uyguluyor!

4. CİNAYET: FATİH’İN TERSANELERİ

Erdoğan’ın Selim’den farkı var ama Fatih’e hiç benzemiyor! Nitekim Erdoğan 3. Köprü açılışındaki dördüncü cinayetini de Fatih’e karşı işledi: Konuşmasında Haliç’teki tersaneleri kaldıracağını da ilan etti!

Fatih Haliç’teki tersaneleri fetihten iki yıl sonra, 1455’te kurdu ve onun bu hamlesi, sonrasında Osmanlı’nın iki yüzyıl boyunca Akdeniz’e egemen olmasını sağladı.

Erdoğan bugün o tersanelerden vazgeçerek, sadece Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarından vazgeçtiğini sembolleştirmiş olmuyor, aynı zamanda dünyanın en eski ikinci taş havuzunu ve tarihi bir eseri de yok etmiş oluyor.

İSTANBUL İŞGAL ALTINDA

3. Köprüyle İstanbul’un kuzeyini işgale başlayan Erdoğan, sadece tersaneleri değil, Galata’yı, Haydarpaşa’yı, AKM’yi, Taksim Gezi Parkı’nı, Çamlıca tepesini de işgal ediyor, ranta açıyor!

Boğazda sıra sıra yanarak “tarihi” olmaktan çıkan binalar, yerine dikilen çirkin oteller, siluetleri bozan Erdoğan’dan izinli gökdelenler, talan edilen Belgrad Ormanları, rant için belediyesi değiştirilen Ayazağa’lar…

Kısacası İstanbul işgal altındadır! Hem de Erdoğan’ın belediye başkanı olduğu 1994 yılından beri…

HÜKÜMETİN GAZ HALİ

Biliyorsunuz, Erdoğan başbakanlığının birinci dönemini çıraklık, ikinci dönemini kalfalık, üçüncü dönemini de ustalık dönemi olarak nitelemişti. Bize göre ise AKP hükümetlerinin üç dönemi maddenin katı, sıvı ve gaz hali şeklindedir.

Katı cisim oldukları birinci dönemlerinde başka maddelere nüfuz edemiyorlardı. Sıvılaştıkları ikinci dönemlerinde kurumlara sızdılar. Üçüncü dönemlerinde ise gaz haline geçtiler. Bu dönemin sembolü gaz maskeli, gaz tabancalı AK polislerdir!

Ancak AKP hükümeti evrimini tamamladı ve gaz halindeki hükümet artık buharlaşacak, uçacak, gidecek!

Zira Taksim’de ağacını ve parkını savunan bir halka uygulanan bu şiddet, o rejimin sadece faşistleştiğini değil, yıkılması gerektiğini de gösterir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Haziran 2013

, , , , ,

1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın