Posts Tagged Erdoğan

CEMAAT ÜÇ KOLDAN ATEŞ AÇTI

Dünkü Zaman gazetesi dikkat çekiciydi. Üç cemaat yazarı, üç ayrı konuda Başbakan Erdoğan’ı hedef aldı. Mümtazer Türköne Uludere, Şahin Alpay ise Başkanlık sistemi konusunda Erdoğan’ı eleştirirken, İhsan Dağı’nın Necip Fazıl’ın 12 Eylülcülüğünü gündeme getirmesi anlamlıydı!

CEMAAT KURBAN İSTİYOR

Dönemlerinin Amerikancılık seviyesine uygun olarak MHP’den Çiller’e, oradan da cemaate yönelen Mümtazer Türköne, dün “Uludere’den çıkış” başlıklı “özel” bir yazı kaleme aldı. Yazısının giriş bölümünde “devleti adam etmek” ifadelerini kullanan Türköne, ardından şu saptamayı yaptı: “Devlet kim? Uludere’de oluşan bataklığın sırrı bu soruda saklı. Bütün öfkemi dizginleyip, sabırla anlamaya çalışıyorum. Devlet bugün sadece AK Parti hükümeti.”

“Uludere katliamı AK Parti hükümeti için bataklığa dönüştü” diyen cemaat yazarı, Erdoğan’a şu çıkış yolunu öneriyor: “Bir tek kişinin etini kuşbaşı doğrayıp, sağda solda hırlayan köpeklerin önüne atmak. Sonra kalan parçalarını Uludere bataklığına gömüp üzerinden devlet denen devasa aracı geçirmek.”

Acaba cemaatin istediği kurban kim?

CEMAAT: ERDOĞAN YORULDU

Bir diğer cemaat yazarı Şahin Alpay ise “Başkanlık niçin bize yaramaz?” başlıklı yazısıyla, Erdoğan’ı can evinden vurdu.

Alpay’ın başkanlık ve yarı başkanlık sistemine itirazlarını dile getirdiği yazısı bakın nasıl bitiyor: “Başkanlık sistemleri demokratikleşmemize hizmet etmez. Bunu Başbakan Erdoğan’ın son zamanlardaki tavırları da göstermiyor mu? Başbakan, Türkiye halkını güdülmeye muhtaç bir sürü, kendisini de onun çobanı görmeye başladı. Bunun için sanattan spora, tiyatrodan kürtaja, medyanın neyi yazıp yazmayacağına kadar kendisini ilgilendirmeyen her konuya müdahale etmeye başladı. Başbakan Erdoğan’ın bu ülkeye çok büyük hizmetleri oldu. Ama anlaşılan uzun süren iktidar liderleri yoruyor, yıpratıyor.”

Alpay’ın bir tek “artık yeter, görevi bırak” demediği kaldı!

CEMAAT: ERDOĞAN’IN İDEOLOĞU DARBECİDİR!

Cemaatin Erdoğan’ı aynı gün hedef alan üçüncü yazarı ise İhsan Dağı’ydı.

Necip Fazıl’ın Erdoğan için anlamı ve önemi herkesin malumudur. Başbakan, Necip Fazıl’ın görüşlerini, sözlerini her vesileyle dile getirir. Erdoğan daha geçenlerde Necip Fazıl’ın hitabesini okumuş ve onun sözlerinden hareketle “dindar nesil” özlemini, hedefini ilan etmişti.

Ancak cemaat yazarı İhsan Dağı, dünkü yazısında Necip Fazıl’ın darbeciliğini gündeme getirdi ve sorguladı; sözlerinden örnekler verdi:

“Hareketin mahiyeti… Malum klasik darbelerden biri değildir… Bu hareket olmasaydı, yıl değil, ay değil, belki hafta ve gün hesabiyle Türkiye’nin çöküşü gerçekleşebilirdi… 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 Hareketi arasında şu fark vardır ki, ilki milli iradeye tam zıt ve fikirsiz bir gece baskını olmuşken, ikincisi milli ihtiyaca tam uygun bir imdat davranışı olmak istidadındadır… 27 Mayıs 1960 hareketi ‘millete rağmen’ diye belirtilirken, 12 Eylül 1980 müdahalesi ancak ‘millet için’ formülüyle ifade edilebilir.”

Necip Fazıl bir başka yerde de 12 Eylül’ü şöyle tanımlar: “Bir iç darbe değil, iç şahlanıştır. İsyan değil, ıslah…” Necip Fazıl, “şeriatın kestiği parmak acımaz” diyen Kenan Evren için “başımızdan hiçbir an için eksik olmayın” da demiştir!

Dağı’nın “Üstad’a göre ‘ordu mecbur’dur. Orduya davetiye çıkarmayan siyasilere de sitem eder” sözleri oldukça anlamlı. Zira Fethullah Gülen de 28 Şubat’ta Erbakan hükümetine sitem etmişti!

Dağı yazısını şu saptamayla bitirmiş: “Sağın Soğuk Savaş yıllarında devletle ve uluslararası anti-komünist hareketle ilişkisi, 1970’li yıllarda da şiddetle ilişkisi hem karanlık, hem sorunlu. Bence sağın tarihi de yeniden yazılmalı…”

Dağı’nın, “Necip Fazıl, 12 Eylül ve Türk sağı” başlıklı bu yazısı sanırız önemli bir tartışma da başlatacak. İlk sözü de 12 Eylül’ün en ateşli savunucusu Nazlı Ilıcak söylemeli!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mayıs 2012 

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ULUDERE İSTİHBARATINI KÜRTAJCI DOKTORLAR VERDİ

Başbakan Erdoğan’ın “her kürtaj bir Uludere’dir” sözleri büyük ilgi çekti. Başbakan Erdoğan’ın sezaryene karşı çıkmasını yerinde buluyoruz ancak kürtaj ile Uludere arasında bağ kurmasını, en iyimser ifadeyle, İdris Naim Şahin’e verilmiş, “her alanda en iyi benim” mesajı olarak anlıyoruz!

Yalnız mesele kürtaj ile Uludere bağı kurularak kapanmayacak gibi anlaşılıyor. Zira Uludere’yi Suriye’ye, kürtajı da Ergenekon’a bağlamaları yakındır!

KÜRT SORUNU BİTMİŞ!

Erdoğan’ın o konuşması, haliyle bu tarihe geçecek saptaması üzerinden konuşuldu hep. Ancak o konuşmada bizi daha çok ilgilendiren, Erdoğan’ın “Kürt sorunu bitmiştir” demesiydi.

Oysa PKK’nin saldırılarını, üstelik yeni bir tarzla tırmandırması, Erdoğan’ın iddiasıyla çelişiyor. Ya da Hakan Fidan’ın Oslo müzakerelerinde belirttiği üzere, Erdoğan ile Öcalan yüzde 95 mutabıktır ve Başbakan buna dayanaraktan kesin konuşmaktadır.

CIA – MOSSAD TARZI

PKK’nin Kayseri Pınarbaşı Emniyet Müdürlüğü’nde patlattığı bomba, kuşkusuz yeni bir saldırı tarzına işaret ediyor. Nitekim Mehmet Faraç 10 gün önce uyarmış ve bu yeniliğe dikkat çekmişti.

PKK’nin Muş – Varto’da bir astsubayı sırtından vurması, Hakkâri’de işçi öldürmesi bu tarz değişikliğinin başka işaretleridir. Öte yandan PKK, devlet görevlilerini hatta AKP’li yöneticileri de kaçırmaktadır.

Öncelikle saptayalım: Bu tip eylemler, CIA – MOSSAD tarzıdır!

Ve hem PKK’yi kimin kontrol ettiğini ortaya koymaktadır hem de bu eylemlerle asıl neyin amaçlandığını…

MÜZAKEREDE EL GÜÇLENDİRME HAMLESİ

PKK’nin bu yeni tarzı ile saldırılarını yükseltmesi zamanlaması bakımından önemlidir ve öncelikle “acaba PKK hükümeti yeniden masaya mı oturtmaya çalışıyor?” diye düşündürtmektedir.

Ancak birincisi Başbakan Erdoğan’ın son dönemde sık sık “terörle mücadele, siyasetle müzakere” mesajı vermesi, ikincisi bir AKP’li milletvekili üzerinden “PKK’ye genel af meselesinin” gündeme getirilerek kamuoyu tepkisinin ölçülmesi ve üçüncüsü de hükümete yakın kimi kalemlerin iki aydır PKK’yle müzakerenin yeniden başladığını belirtmeleri, bu saldırılara başka bir anlam yüklüyor.

Açık ki, PKK müzakere masasında elini bu saldırılarla güçlü tutmaya çalışıyor! Yeni Anayasa’da, Yeni Türkiye’de yer istiyor.

ABD BU İŞİN NERESİNDE?

Ancak hükümet PKK saldırılarını başka türlü görmek istiyor, daha doğrusu başka türlü yorumlanmasını istiyor. Örneğin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Kayseri’deki bombalı saldırıyı düzenleyen teröristlerin Suriye’den giriş yaptığını, sınır ötesi bağlantıları tespit ettiklerini açıkladı.

Sanki PKK bugüne kadar Kayseri’de ikamet ediyordu da, sınır dışından giriş yapması o yüzden şaşırttı! Şahin’in açıklamalarının “canlı bombalar Suriye’den” başlığıyla verilmesi, zaten asıl niyeti ortaya koyuyor.

PKK Kandil’de, Kandil Kuzey Irak’ta, Kuzey Irak Barzani kontrolünde, Barzani Ankara’da, Gül ve Erdoğan’ın kanatları altında, Ankara Washington kontrolünde… Ama Suriye’ye saldırmak isteyenler, PKK’yi Beşar Esad’ın yönettiğinde ısrarlı!

O nedenle elbette “her kürtaj bir Uludere’dir!”

Ki zaten Uludere istihbaratını da kürtajcı doktorlar vermiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mayıs 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

GÜL’ÜN LİDERLİK SIRRI!

Bu Pazar, üç konuğumuz var. Zaman’dan Hüseyin Gülerce, Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu ve Hürriyet’ten İsmet Berkan… Hafta içi kaleme aldıkları üç ayrı konuyu değerlendireceğiz; işledikleri konulara, sözcüklerinin gerisinde duran anlamlarıyla birlikte bakacağız:

YENİDEN AB RÜZGARI İHTİYACI

Bir Washington projesi olarak “Türkiye’nin AB’ye tam üyelik adaylığı”nın iki önemli anlamı vardı. Batı, birincisi, Türkiye’yi AB kapısına bağlayarak Avrasya’ya kaymasını engelleyecekti; ikincisi, bu adaylık üzerinden Türkiye’yi istedikleri gibi biçimlendireceklerdi.

Bu nedenle, ne zaman yapmakta zorlandıkları bir icraat olsa, hemen kamuoyuna “Ama AB üyesi olabilmek için…” diye başlayan cümleler sarf ederlerdi.

Sonra, AKP devlet içinde mevzi kazandıkça “AB masalına” ihtiyacı azaldı. Şimdilerde “İyi ki AB üyesi olmadık” diyen hükümet üyeleri bile var.

Ancak, Zaman yazarı Hüseyin Gülerce 23 Mayıs tarihli yazısında Erdoğan hükümetini uyarıyor. GülerceAB rüzgârına neden ihtiyaç var?” başlıklı yazısında yanıtı şöyle veriyor: “Yeni bir anayasa için en kritik düzlüğe gelindi. Türkiye’nin şu anda AB üyelik rüzgârına, her dönemden daha fazla ihtiyacı var.

Dikkat buyurunuz; AB üyeliğine değil, sadece rüzgârına ihtiyaçları var. Çünkü anayasa yapmakta zorlanıyorlar!

LİBERALLER TUTUKLANMAKTAN KORKMUŞ

Son dönemde AKP destekçisi kimi liberallerin yazıları, tutum değişikliği sinyali olarak algılandı. Hatta Fenerbahçeli bir dostum şakayla karışık, “Fenerbahçe kimliği sahibi olmanın, Cengiz Çandar’ı bile bir parça düzelttiğini” iddia etti.

Kimi çevrelerde liberallerin eleştirel yazıları, liberallerin “doğru” rotaya girdikleri şeklinde yorumlandı. Ya da “AKP güç kazandıkça, sırtından liberalleri atmaya başladı” diyenler oldu.

Meğer mesele başkaymış!

Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu, 23 Mayıs’taki yazısında başlıktan soruyor: “Bizi de mi tutuklayacaktınız?”

Meğer istihbarat almışlar… Başta Cengiz Çandar olmak üzere 44 gazeteci, KCK iddianamesine takılmış!

Bayramoğlu yazısını şöyle bitiriyor: “İş Çandar’a ve benzerlerine uzanırsa, otoriter cesaret bu noktaya kadar gelmişse, demokrasinin beli doğrulmayacak kadar bükülmüş olacak. Bu durumda asıl beli kırılması gereken o ‘cesaret’tir.”

Bayramoğlu’nun vurgulayarak tırnak içine aldığı “cesaret” kelimesini, nedense ben “cemaat” diye okudum…

Yoksa liberaller bölündü de, bir kısmı AKP’ci, bir kısmı da cemaatçi mi oldu? Selim Uslu ne güzel yorumlardı bu tabloyu…

NATO GÜL’DEN İYİSİNİ BULAMAZ

Hürriyet yazarı İsmet Berkan NATO Zirvesi için ABD’ye giden Gül’ün, Stanford Üniversitesi’ndeki konuşmasından hareketle 25 Mayıs’ta bir yazı yazdı. Başlık şu: “Abdullah Gül’ün liderlik sırları

Berkan 11 maddede ballandıra ballandıra anlatmış bu sırları.

İlginç olan, Gül bu konuşmayı yaparken, bir yandan da “2014 yılında NATO Genel Sekreteri olacağı” konuşuluyordu. Hatta AB Bakanı Egemen Bağış, “NATO Gül’den iyisini bulamaz” diyordu.

Bağış’a katılıyor ancak Gül’ün asıl “liderlik” sırrını anımsatıyoruz:

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde kaydı var. Gül, tıpkı Margareth Thatcher gibi, Helmuth Kohl gibi, Giscard d’Estaing gibi, ABD’nin “liderlik programı” ile yetiştirildi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mayıs 2012

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ADIM ADIM FEDERASYON – 1

AKP’nin “Süper başkanların yöneteceği 26 Büyükşehir” projesi, hiç kuşkusuz Türkiye’yi federasyon yapmaya yönelik yeni bir hamledir.

Aslında bu proje incelendiğinde görülecektir ki, AKP kurmaylarının dile getirdiği “yerinden yönetimi güçlendirme” meselesi de, kocaman bir yalandır!

Çünkü bu projeye göre ilçe belediye başkanlarının yetkileri tırpanlanıyor. İlçelerdeki imar, ulaşım, itfaiye ve zabıta yetkileri süper başkana geçiyor. Hatta beldeler kapatılıyor, mahalleye dönüştürülüyor. Haliyle belde belediye başkanları da muhtara çevriliyor.

EYALET SİSTEMİ

Kurbağayı kaynar suya alıştırmak için, önce soğuk suya atıp, sonra suyu yavaş yavaş ısıtma deneyini duymuşsunuz. Parçalanan Türk devletinin hali maalesef bu deneydeki gibidir.

Bakın Türkiye’yi federasyona götürürken, hangi aşamaları “alıştıra alıştıra” uyguladılar:

Önce 1991’de ABD Irak’a saldırdı ve 36. paraleli çekerek Irak’ı böldü! 1992 yılı Kuzey Irak’ı Bağdat’tan koparma ve Kürdistan’ı inşa etme çalışmalarıyla geçti.

Erdoğan daha 1993’te “ileride Türkiye eyalet sistemine geçebilir” diyerek, uzun soluklu bir projenin görevlisi olduğunu ortaya koymuştu. (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993)

Erdoğan bir yıl sonra İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini söyleyerek “İstanbul’a Osmanlı yönetimi” öneriyordu. (Milliyet, 23 Mayıs 1994)

İlginçtir, İstanbul’a Osmanlı yönetimi öneren Erdoğan, 1998’de Kenan Evren’e “sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum” diyordu. Bu zihni uyumluluk karşılıklı olmalı ki, Kenan Evren de “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diyerek Erdoğan’a destek veriyordu. (Sabah, 28 Şubat 2007)

HUKUKİ ALT YAPI

İlk aşama tamamlanmış ve Kuzey Irak, Irak’tan koparılmıştı. Şimdi sırada bu yapıyı Türkiye’ye genişletmek vardı.

ABD’nin Kuzey Irak’ı Türkiye’ye doğru genişletebilmesi için Irak’a bir kez daha saldırması ve Türkiye’de bu planlara uyumlu bir hükümet kurulması gerekiyordu.

Mart 2003’te işgal başladı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, Irak savaşının asıl hedefini şöyle açıklıyordu: “Anadolu’nun güneyini, doğusunu ve Kuzey Irak’ı alırsanız, tek bir ekonomik bölge olduğunu görürsünüz.” (Hürriyet, 20 Temmuz 2003)

AKP ise bu hedefe ilk hazırlık olarak, BM ikiz sözleşmelerini 4 Haziran 2003’de TBMM’de onaylıyordu.

ABD’den dönen Erdoğan da Pearson’u tamamlıyor ve görevini açıklıyordu: “Şu anda Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi var ya, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.” (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

AKP, yerel hükümet kurulmasına zemin oluşturan Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu 15 Temmuz 2004’de, Türkiye’yi 12 eyalete bölen Kalkınma Ajansları yasasını ise 25 Ocak 2006’de TBMM’den sırasıyla geçirdi.

Washington, Obama’nın Ankara’da ilan ettiği “model ortaklık” kapsamında “Nitelikli Sanayi Bölgesi” konusunu gündeme aldığını açıkladı. (Hürriyet, 8 Aralık 2009)

Kürdistan’ın mimarı ve AKP’nin akıl hocalarından Prof. Henri Barkey, öncesinde bu projeyi şöyle tarif etmişti: “Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu ve Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulması…” (Wall Street Journal, 22 Haziran 2009)

Yarın “adım adım federasyona” nasıl ilerlediğimizi incelemeye devam edeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Mayıs 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN İSRAİL’E NEDEN SESSİZ?

Hafta sonu internet sitesine iki subayımızın konuşması düştü. Korg. V. A. ile Kur. Alb. A. K. olduğu iddia edilen iki kişi, “İsrail uçaklarının Hatay semalarında cirit attığını ancak vur emri verilmediği için Türk savaş uçaklarının avcı iken av konumuna düştüğünü”  belirtiyorlardı.

Daha önce defalarca Türk subaylarının bu internet sitesine düşen ses kasetlerini malzeme yapan yandaş medya, nedense bu ses kaydını görmezden geldi, kullanmadı, yayınlamadı…

Acaba neden?

Belki de yanıtı son bir haftalık gelişmelerin toplamında gizlidir. Anımsayalım:

İSRAİL UÇAKLARIYLA İT DALAŞI

1.) Genelkurmay Başkanlığı, internet sitesinden KKTC semalarında İsrail uçaklarıyla it dalaşı yaşandığını duyurdu. 14 Mayıs günü İsrail’e ait “tipi tespit edilemeyen” bir uçak KKTC hava sahasını toplam 8 dakika süreyle tam 5 kez ihlal etmişti. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait iki F-16 uçağı, çift koldan İsrail uçağına yönelmiş ve KKTC hava sahasından çıkarmıştı.

2.) Anadolu Ajansı, İsrail’in Kıbrıs Rum Kesimi’ne 20 bin komando yerleştirmek istediğini iddia etti. Ajans iddiasını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Rum yönetimi lideri Dimitris Hrstofyas arasında imzalanan savunma işbirliği anlaşmasına dayandırdı. Yandaş medya, Anadolu Ajansı’nın iddiasına “Kıbrıs Rum Kesimi’nde ‘Küçük İsrail’ isteği” gibi başlıklarla yer verdi.

Tel Aviv, iddiayı hızla yalanlarken, KKTC eski Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, “Adaya İsrail askerinin gelmesi mümkün değildir” diyordu.

İSRAİL’İN ASKERİ HAMLELERİ

Bu iki önemli olay dışında son dönemde ülkemizi yakından ilgilendiren başka gelişmeler de yaşandı. Kısaca anımsayalım:

3.) İsrail Balkanlar’da Türkiye karşıtı ortaklıklar kurmaya başladı, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ile askeri ortaklık anlaşmaları imzaladı.

4.) İsrail Kafkaslarda da önemli hamleler yaptı; hem Azerbaycan’la hem de Gürcistan’la askeri ilişkilerini geliştirdi, silah anlaşmaları imzaladı.

5.) İsrail, Almanya’dan nükleer silah taşıma kapasiteli denizaltılar aldı.

6.) İsrail, ABD ve Yunanistan’la birlikte, burnumuzun dibinde, Meis Adası açıklarında askeri tatbikat yaptı. Yunan basını, tatbikattaki düşman ülkenin “Türkiye” olduğunu yazdı.

İSRAİL, SURİYE’Yİ HATAY’DAN VURMUŞTU

İsrail uçaklarının Hatay semalarında cirit attığı iddiası, İsrail’in 2007’de Suriye’yi Türk hava sahasını kullanarak vurması olayını akıllara getiriyor. Olay, İsrail uçaklarına ait iki yakıt deposunun Hatay – Gaziantep sınırına düşmesi ve çobanlar tarafından bulunması sonucu ortaya çıkmıştı.

7.) Buna bir de geçen aylarda Türk hava sahasına giren Heron bilgisini ekleyelim.

NETENYAHU’YA GÖNDERİLEN ÖZEL TEMSİLCİ

İsrail’e karşı yüksek perdeden sözler sarf etmeye oldukça meyilli olan Başbakan Erdoğan, neden bu kadar olguya rağmen hiç ses çıkarmıyor? Bu sessizlikte bir anormallik yok mu?

Bu sorumuzun yanıtı yoksa şu iddiada mı saklı?

8.) İsrail Chanel 10 televizyonu, geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın dibe vuran ilişkileri canlandırmak üzere İsrail Başbakanı Netanyahu’ya özel temsilci gönderdiğini öne sürmüştü.

Bu durumda iki seçenekle karşı karşıyayız.

a.) Olgular dışındaki iddialar, AKP ve İsrail tarafından karşılıklı, birbirlerini yıpratmak için, yani psikolojik savaş gereği üretiliyor.

b.) Tıpkı ABD’nin en ağır bombardıman yaptığı gün Vietnam’la barış görüşmesi yapması gibi, tıpkı AKP’nin en ağır sözleri sarf ederken Oslo’da PKK’yle pazarlık yapması gibi, yoksa AKP ile İsrail, yoğun gerilim görüntüsü altında, aslında müzakere mi yapıyorlar? Ve bu müzakere, Türkiye’ye yeni NATO görevinin gereği midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Mayıs 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

BARZANİ Mİ, MALİKİ Mİ?

Sonunda bu da oldu. Basra Konsolosluğumuz önünde toplanan Iraklılar Türkiye’yi daha doğrusu Erdoğan yönetimini protesto ettiler; bayrağımız bile yakıldı! Eylemde dağıtılan el ilanlarında, Erdoğan’ın kanatları altındaki Haşimi’nin 15 gün içinde Irak’a teslim edilmesi istendi.

Bağdat’ın bu protestoya açık destek verdiği sır değil. Zira Radio Free’ye konuşan bir Irak Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Basra ve Musul konsoloslarımızın “Irak hükümetine karşı olduğu bilinen gruplarla ilişki içinde olduklarını” söyledi.

Suriye’nin de aynı saatlerde Türk TIR’larına sınırı tek taraflı kapatması anlamlıydı. (Geçen aylarda da Azerbaycan, teknik arıza gerekçesiyle Türkiye’ye gaz akışını kesmişti.)

KATAR KURTULDU, TÜRKİYE KURTULAMADI!

AKP’nin Haşimi sevdası, daha doğrusu görevi, Ankara – Bağdat ilişkilerini gittikçe kopma noktasına zorluyor. Irak Kürt Özerk Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin geçen hafta Türkiye’ye gelerek Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile ayrı ayrı görüşmesi, Haşimi konusu nedeniyle de önemliydi.

Dışişleri Bakanlığı’nın Haşimi’den kurtulmak istediği, bu nedenle de Kuzey Irak, Katar rotasını izleyerek Türkiye’ye sığınan Haşimi’nin yeniden Kuzey Irak’a iade edilmesinin gündemde olduğu bilgisi kulislerdeydi…

Hem Kuzey Irak hem de Katar yönetiminin Haşimi’yi Türkiye’nin kucağına bırakması, elbette kendi başarılarından ziyade, AKP’nin başarısızlığıydı.

ANKARA’NIN DOĞAL MÜTTEFİKİ

Türkiye artık bir yol ayrımında… AKP’nin Barzani – Haşimi – Allavi ittifakı kurarak Maliki’ye bayrak açması, Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmanın ötesinde, düşman kategorisine sokmaya başladı!

Türkiye, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin Mesud Barzani’yi hedef alan sözlerinden doğru sonuçlar çıkarmalıdır. Anımsayalım:

“Sanki Kürdistan Irak’a değil, Irak Kürdistan’a bağlı” diyerek Barzani’yi yerden yere vuran Maliki, “Kuzey Irak’taki Kürt bölgesini koruyan peşmergeler için ayrılan bütçenin bölgeye ayrılan yüzde 17’lik dilimin içinde olduğunu, bunlar için ayrı para istenmesinin anayasaya aykırı olduğunu” belirtti. (Neçirvan Barzani ziyaretinde kararlaştırılan ‘Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yeni boru hattı anlaşması’ da aslında hukuk dışıdır!)

Maliki Türkiye’yi yakından ilgilendiren Kerkük konusunda da Barzani’yi sert şekilde uyardı ve “Kerkük’ün Irak’ın bir parçası olduğunu” ve “hiç kimsenin ‘Kerkük; Kürtler’in, Araplar’ın veya Türkmenlerindir’ diyemeyeceğini” vurguladı.

Barzani’yi açık bir şekilde hedef alan Irak Başbakanı Maliki, üstüne üstlük, “Kuzey Irak bölgesinin terör olaylarına karışan kişilerin yuvası haline geldiğini” belirtti.

Bağdat, Maliki’nin geçen haftaki bu sözlerinden önce, Erbil’den elindeki tank ve uçakları da istemişti!

Kuşkusuz bu sözlerin toplamı, aslında tam da Türkiye’nin gerçek çıkarlarıyla örtüşüyor. Çünkü PKK Kuzey Irak’tan Türkiye’ye saldırıyor. Çünkü PKK Barzanistan’da konuşlu. Çünkü Kerkük’ü Barzani işgal etti. Çünkü Kerkük’ü Barzanistan topraklarına katmak istiyorlar.

Yani özetle Kuzey Irak bölgesinin Bağdat merkezi otoritesinden uzaklaşması, hatta kopması en başta Türkiye’yi tehdit etmektedir.

SIFIR KOMŞU

Bu kalın gerçeğe rağmen Türkiye’nin Barzani’yle dost, Maliki’yle düşman olması ancak AKP’nin rolüyle mümkündür ve Washington’la ilişkisi üzerinden açıklanabilir.

Bu öyle bir ilişki ki; Türkiye’yi hem Rusya – İran – Irak – Suriye cephesine düşman yapıyor ama bir yandan da karşısında ABD – İsrail – Yunanistan – Rum Kesimi cephesini buluyor.

BOP Eşbaşkanlığı, “komşularla sıfır sorun” değil, Türkiye’ye “sıfır komşu” sağlamıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Mayıs 2012

, , , , , ,

Yorum bırakın

BOP DİPLOMASİSİ

Başbakan Erdoğan’ın Irak ve Suriye karşıtı sözlerini, devletlerarası ilişkilere getirdiği seviye bakımından incelemeyi gerekli görüyoruz:

KERKÜK NEDEN İKRAM EDİLDİ

Başbakan Erdoğan diyor ki, “Irak başbakanının davranışları sayın Barzani’yi rahatsız ediyor.” Ancak Barzani’nin himayesine soyunmuş birisinin edebileceği türden bu sözlere, en son kabile savaşlarında rastlanmıştı.

Yeri gekmişken “Kerkük neden Barzani’ye ikram edildi?” sorusuna da yanıt verelim: Barzanistan’ın himayesini kamuoyuna yutturmak için. Kerkük uzun yıllardır ABD’nin havucu olarak sunuluyordu.

ADI OLMAYAN TANIKLAR

Erdoğan benzer sözleri Katar dönüşünde de söyledi: “Şu anda benim görüştüğüm Şii liderlerin birçoğu Maliki’den çok rahatsız. Oradaki en önemli Şii liderlerden biri, şimdi adını vermeyeceğim, geçtiğimiz hafta bir açıklama yaparak ‘Maliki Saddam’dan daha diktatör’ dedi. Onlar da bu işten yaka silkmeye başladılar. Çünkü adalet yok. Adaletin olmadığı yerde bu tip sıkıntılar baş gösterecektir.”

“Bizde adalet var mı ki?” diye sorduğunuzu biliyorum. İşin o boyutu bir yana,  Erdoğan’ın diğer sözleri, devletlerarası-uluslararası ilişkiye en kötü örnek diye mutlaka okutulmalı ilgili üniversite bölümlerinde…

ABD ASKERLERİNİN SAĞLIĞINA KİM DUACIYDI?

Erdoğan “Türkiye iç işlerimize müdahale ediyor” diyen Maliki’ye şöyle sesleniyor: “Biz yabancı değiliz. Sınır komşusuyuz. 10 bin km’den başkaları gelip müdahale ediyor. Gidip hesap veriyorsun. İran çağırınca gidiyorsun. Ama Türkiye’ye gelince bu lafları söylüyorsun.”

Bu 10 bin km lafını bu kadar rahat söyleyebilen birinin eski sözlerini unuttuğunu varsayıyoruz. Anımsatalım: Başbakan Erdoğan, 10 bin km öteden gelip Irak’ta Müslüman katleden ABD askerlerinin sağlığına duacı olduğunu ilan etmişti yedi cihana…

MALİKİ, ÇIK ARADAN

Erdoğan devam ediyor: “Malikine derse desin. Iraklı kardeşlerimizle aramıza giremezsin. Irak halkının fikri bu değil.”

Irak başbakanının, Iraklılarla Türkiye başbakanı arasına girdiğini iddia edebilmenin analizi beni aşıyor! Geçiyorum.

Iraklıların kafalarının içindekini bilen Erdoğan, sözlerinin devamında Maliki’nin iç dünyasına da süzülüyor: “Maliki mezhepsel çatışmadan bahsediyor, bizim öyle bir derdimiz yok. Ama onun belli ki var. Kendi iç dünyasında mezhep problemi var.”

ABD’Yİ SAVUNMANIN BÖYLESİ…

Başbakan Erdoğan Suriye konusuna da değiniyor ve öncelikle hükümetinin “ABD taşeronu” olduğu gerçeğini savuşturmaya çalışıyor: “ABD istedi, Türkiye işin içine girdi yaklaşımı da doğru değil. Türk milletine karşı saygısızlıktır.”

Sanırsın ABD değil, Türk milleti istiyor AKP’nin Suriye’ye saldırmasını! ABD’yi Amerikalılardan daha cansiperane savunuyor…

ERDOĞAN’IN TERSİNDEN DOĞRUSU

Erdoğan’ın şu sözlerini ise TSK tersinden anlamalı: “Suriye ile ilişkiler iyi iken PKK konusunda olumlu yaklaşım içindeydi. Yakaladığı militanları bize teslim ediyordu. Şimdi ise örgütü kullanmaya başladı.”

Hayır, Başbakan Erdoğan’ın militan kelimesini kullanmasına takılmayacağız; kurduğu basit denklemin ne kadar öğretici olduğuna dikkat çekeceğiz ve diyeceğiz ki: “o zaman Suriye ile ilişkinizi bozmayın!”

NE ÇALIŞMASI?

Erdoğan’ın şu itirafını ise bakalım Türk milleti kaç yılda aklayabilecek: “Libya’ya benzer bir durum istemiyoruz. Özellikle Hür Suriye Ordusu’un çalışmalarıyla durum çok farklı şekilde gelişebilir.”

Başbakan Erdoğan’ın çalışma dediği, ev sahipliği yaptığımız Suriyeli teröristlerin sınırımızı geçip Suriye güvenlik güçlerine saldırması…

KÜÇÜK AMERİKA SEVİYESİ

Girişte bu sözleri devletlerarası ilişkilere getirdiği seviye bakımından inceleyeceğimizi söylemiştik. Bitirirken şu saptamayı yapalım: Bu seviye ancak BOP eşbaşkanlığınca tutturulabilirdi!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2012

, , , , ,

Yorum bırakın

ÖCALAN MODELİYLE YÖNETİM

Özel Yetkili Savcı’nın, Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla Oslo’da PKK ile görüşen MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı şüfheli olarak ifadeye çağırması, enine boyuna tartışılıyor. AKP kurmaylarının “Cemaat, Erdoğan’ı ifadeye çağırdı” şeklindeki yorumları çarpıcı…

Cemaat – Polis – Özel yetkili savcılar ile AKP – MİT cepheleşmesinin daha da keskinleşeceği bir döneme, kuşkusuz gireceğiz.

Konu bir yanıyla ABD ile ilişkileri, bir yanıyla Suriye’de sahaya sürülmeyi ve bir yanıyla da Irak’ın kuzeyindeki yapının geleceğiyle ilgili… O nedenle çeşitli boyutlarını uzun süre bu köşeden inceleyeceğiz.

Bugün başlangıç oluşturması için, sizleri geriye, 2005 yılına götüreceğiz.

AKP ÖCALAN’DAN BRİFİNG ALIYOR

Tarih, 30 Kasım 2005. Özel bir savcı, Abdullah Öcalan’a soru sormak için İmralı’ya gider. Öcalan’la baş başa görüşen savcı, Kongra-Gel ve Zübeyr Aydar’la bir ilişkisi olup olmadığını sorar. Yanıtı ortada olan bir soru için, Savcı neden İmralı’ya gitmiştir ki?

Nitekim Öcalan da, yanıtı belli olan bu soru yerine, Savcı’ya tam 2,5 saat boyunca “Demokratik Konfederalizm” konusunda brifing verir. Öcalan da anlamıştır ki, AKP savcıyı bu konudaki görüşlerini öğrenmek üzere görevlendirmiş ve göndermiştir!

ÖCALAN’IN 25 EYALETLİ TÜRKİYE MODELİ

Zira Öcalan, Savcı’nın ziyaretinden bir süre önce bu kavramı ortaya atmış ve tartışılmasını istemiştir. Öcalan bu konuda 4 Mayıs 2005 günü avukatlarına şunları söylemiştir:

“Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur. Bir nevi Almanya’daki eyalet sistemi gibi. 81 il anlamsız. Kültürel, sosyal, anlamlı bir karşılığı yok. Yerel bölgelere dayalı bir Temsilciler Kongresi olabilir. 25 bölge ekonomik, sosyal, kültürel anlamı olan bütünlükler olmalı. Bu bir nevi konfederasyon olur. Devlet var üstte. Arada halkla devlet arasında yerele dayalı temsilciler şeyi var. Bu temsilcilerin seçtiği bir üst temsilciler meclisi olmalıdır. Türkiye Demokratik Konfederalizmini böyle tarif ediyorum.

ÖCALAN, BAŞKANLIK SİSTEMİ İSTİYOR

Abdullah Öcalan 25 eyaletli Türkiye’nin de başkanlık sistemiyle yönetilmesi gerektiğini söyler:

“Türkiye Cumhuriyeti’ne reform gerekiyor. TBMM yerine iki organ öneriyorum. Aslında geçmişinde de var biraz, bir Cumhuriyet Senatosu öneriyorum. MGK yerine Güvenlik ve Savunma Konseyi, Anayasa Konseyi kurulmalı. Bir de yarı başkanlık benzeri, başkanlığın seçtiği hükümet. Halk nedir? İşte bu kongre, Türkiye’ye özgü Temsilciler Meclisi.”

AKP’NİN KALKINMA BAKANLIĞI

Şimdi burada duralım ve AKP’nin son seçimlerden sonra kurduğu yeni bir bakanlığı tanıyalım: Kalkınma Bakanlığı.

Cevdet Yılmaz’ın yönettiği bakanlığın en önemli birimlerinden biri Kalkınma Ajansları.

İnternetten sayfasına girdiğinizde karşınıza 25’e bölünmüş bir Türkiye haritası görürsünüz. Her eyaletin bir de ismi var.

Örneğin, BDP’nin özerk ilan ettiği(!) bölgede, 7 eyalet var: Kuzey Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı, Serhat Kalkınma Ajansı, Fırat Kalkınma Ajansı, Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı, Dijle Kalkınma Ajansı, Karacadağ Kalkınma Ajansı, İpek Yolu Kalkınma Ajansı.

BDP’nin AKP’ye bıraktığı bölgede de 18 Kalkınma Ajansı var!

ÖCALAN – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

Öcalan’ın 4 Mayıs 2005 günü söylediklerini yeniden anımsayalım: “Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur.”

Bu tabloya bakarsak, memleketi Erdoğan’dan ziyade Öcalan yönetiyor!

Haklısınız, her ikisini de ABD yönetiyor!

Ama artık yolun sonuna geldiler. Çünkü gerileyen kuvvetler, ancak birbirine düşer!

“Yarı Başkanlık sistemi” ile yönetilecek konfederal yapının müstakbel aktör adayları arasındaki itiş kakışın nereye gideceğini de şimdiden söyleyelim:

Türkiye, yeni bir devrimin eşiğindedir!

Sıra bizde…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Şubat 2012

, , , , ,

2 Yorum

TÜRKİYE – İSRAİL TİCARETİ ARTIYOR

AKP’nin İsrail karşıtı söylemlerinin “İran’ı yalnızlaştırmak” ve “Bölge – Arap liderliğini ele geçirmek” hedefli olduğunu, dahası ABD Başkanı Barack Obama’nın stratejisinin bir yansıması olduğunu birkaç kez yazdık bu sütunda…

Hatta iki ülkenin ilişkisinin devamının ön şartı olarak sunulan “özür” konusunun, tam dört kez çözülme aşamasına geldiğini, ancak son dakikada anlaşmadan vazgeçildiğini de belirttik.

İSRAİL TÜRKİYE’YE İHRACATINI KATLADI

AKP’nin İsrail karşıtlığı üzerinden beslediği İran ve Suriye politikalarının hali ortada. Ancak daha ilginci, iki ülkenin perde önündeki bu kavgasına rağmen ticari ilişkilerinin olağanüstü artış gösterdiği gerçeğidir.

Son verilere göre Ocak – Ekim 2011 döneminde, İsrail’in Türkiye’ye ihracatı 1,6 milyar dolara çıkarken, Türkiye’den ithalatı da 1,86 milyar dolara ulaştı. Bir önceki yılın aynı dönemine göre İsrail’in Türkiye’ye ihracatında yüzde 41’lik, Türkiye’den ithalatında ise yüzde 25’lik büyüme sağlandı.

İsrail Sanayiciler Birliği’nin Dış Ticaret Bölüm Başkanı Dan Katarivas, bu büyük artışı, “iki ülkenin siyasi ve ekonomik ilişkileri birbirinden ayırma konusundaki olgunluğuna” bağlamış.

DÖRT KEZ ANLAŞMA’DAN DÖNÜLDÜ

Türkiye ile İsrail arasında “özür” üzerinden tam dört kez anlaşma noktasına gelindiğini belirttiğimiz yazımızda, bir anlaşmayı da Henri Barkey’in ağzından aktarmıştık:

Meğer 2010 Aralık’ında Türkiye ve İsrail uzlaşmaya çok yaklaşmış. İsrail özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmiş. Yalnız İsrail, özür karşılığında, operasyonun “kendini savunma” olduğuna ilişkin bir açıklama yapmak istemiş, AKP hükümeti reddetmiş. Böylece anlaşma yapılamamış! (AA, 8 Eylül 2011)

İKİ ÜLKE YÜZDE 95 ANLAŞMIŞ!

İki ülke arasında yapılan bir başka anlaşmanın taslağını gören Kadri Gürsel önceki gün Milliyet’te yazdı: İki ülke yüzde 95 anlaşmış! Yani özür, tazminat gibi AKP’nin şartları kabul edilmiş.

Türkiye ve İsrail Hükümetleri Arasında Filotilla Olayıyla İlgili Anlaşma” isimli, 18-19 Haziran 2011 tarihli bu dört sayfalık taslakta Türkiye’nin itirazına konu olan tek konu, metnin başlangıcındaki “ölüm ve yaralanmaların taammüden meydana gelmediği” yönündeki ifadelermiş…

Türkiye ise Mavi Marmara’daki protestocuların İsrail askerleri tarafından kasten öldürüldüğünde ısrar etmiş.

ERDOĞAN –LİEBERMAN KRİZDEN BESLENİYOR

Kadri Gürsel, anlaşmanın yapılamamasının bir nedeni olarak da İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ı gösteriyor.

Nitekim Lieberman, MOSSAD’ın kendisinden habersiz olarak Türkiye’yle gizli görüşme yapmasını hükümet sorunu haline getirdi önceki gün.

Tüm bu gerilim içinde ticaretin katlanarak büyüdüğü gerçeği de gösteriyor ki, ortada ciddi bir tuhaflık var. Çünkü Türkiye’nin Suriye’ye baskısı ve Kürecik’e füze kalkanını kabul etmesi başta olmak üzere tüm bölge politikaları, en çok İsrail’i memnun ediyor.

Sonuç olarak; hem Erdoğan, hem de Lieberman krizin bitmesini istemiyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Kasım 2011

, ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN SURİYE’DEKİ YENİ STRATEJİSİ

Önce iki anımsatma yapalım:

1.) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önce Mısır-Tunus-Libya seferine çıktı ve oralardan “Alevi – Sünni çatışması” endişesi adı altında, “Suriye’de iş savaş” işareti verdi. Ardından ABD Başkanı Barack Obama ile 21 Eylül tarihinde görüştü ve –tek başına- yaptırım kararı aldı. Erdoğan, Türkiye’ye döndükten sonra da Hatay’daki kampı ziyaret edip “yeni programı” ilan edeceğini açıkladı. Erdoğan’ın 40 gündür Hatay kampına gidememesi, program yoğunluğuna bağlandı!

2.) Erdoğan, “Suriye bizim iç meselemizdir” dedikten sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a gönderdi. Davutoğlu’nun 9 Eylül tarihli 6,5 saatlik görüşmesinde, Suriye’ye “15 gün süre” tanındığı açıklandı. Bunun da üzerinden 50 gün geçti!

Kuşkusuz her iki “ültimatomun” da sonuçsuz kalmasının “program yoğunluğuyla” geçiştirilemeyecek gerçek nedenleri var. Ki bunların en başında da Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye kalkan oluşturmaları gelmektedir.

Ancak ABD hedefinden vazgeçmiş değil, Erdoğan’ın hamleleri buna işaret ediyor:

AKP ALBAY’A RÖPORTAJ AYARLIYOR

“Hür Suriye Ordusu” komutanı olduğunu söyleyen firari Albay Riyad Esad, bulundukları Hatay kampından, Suriye’ye geçip, sınıra yakın bölgelere operasyonlar yaptıklarını açıkladı. Riyad Esad, iki ülkeyi savaşa sokacak nitelikteki bu açıklamalarını günlerdir sürdürüyor. Önce Reuters, ardından New York Times, sonra da Haber Türk’ten Amberin Zaman görüştü firari Albay’la…

Buradan şu sonucu çıkarabiliyoruz: Erdoğan hükümeti, firari Albay’a bizzat röportaj ayarlıyor! Dahası, Dışişleri Bakanlığı’nın önayak olduğu bu röportajlar valilik binasında yapılıyor. Firari Albay, röportaja aralarında bir keskin nişancının da olduğu 10 asker koruması altında getiriliyor.

Erdoğan hükümetinin bu tutumu en çok İsrail’i memnun etti. Haaretz yazdı: “Suriyeli isyancılar Erdoğan’ın desteğiyle güçleniyor.”

HEDEF: ŞEHİR DÜŞÜRMEK

ABD, “uluslararası hukuk” kılıfıyla Suriye’ye çullanamayacağını BM kararıyla gördü. Geriye tek bir seçenek kalıyor. Rejim karşıtı muhalefetin silahlandırılması, tıpkı Libya’da olduğu gibi, iki – üç yerleşim bölgesinin ele geçirilmesi ve buralardan merkeze saldırılması…

Şehir düşürme hedefi için önce firari Albay bulundu, sonra “Hür Suriye Ordusu” kurduruldu, şimdi de röportajlarla dünyaya tanıtılıyor, “güç” olduğu resmediliyor. Hatay kampında toplam 60 asker varken, Albay’ın röportajlarda 10 bin askerden bahsetmesi bundandır ve tipik bir propaganda faaliyetidir!

Plana göre, bir kaç küçük yerleşim bölgesinin ele geçirilmesiyle rüzgâr alacak rejim karşıtları, iki toplumsal ayak üzerinden ilerlemeye çalışacak. Bir yandan “Alevi – Sünni çatışması” körüklenecek, bir yandan da Temmo benzeri cinayetlerle Kürtler ayaklanmaya dâhil edilmeye çalışılacak.

Daha fazla kanın döküldüğü bu yeni durumda da, önce Türkiye’ye, ardından da NATO’ya müdahale imkânı doğacak!

İşte Erdoğan’ın Hatay kampına gidip de ilan edemediği yeni strateji budur! Gerçekleşmesi ise tarafların sağlayacağı kuvvete bağlıdır.

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in, Erdoğan’ın sözlerini yalanlarcasına, ‘Suriye, Suriyelilerin iç meselesidir’ demesi ise TSK’nin bu yeni plana itirazının işaretidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Kasım 2011 

, , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın