Posts Tagged Erdoğan
Açılım anayasası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/05/2025
Erdoğan’ın Macaristan dönüşü sırasında, uçakta gazetecilere “Benim tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demesi, en çok MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi endişelendirdi.
Kuşkusuz bu endişenin kaynağı, Bahçeli’nin siyaseten Erdoğan’a mahkum olmasıdır. Çünkü Cumhur İttifakı’nın olmadığı şartlarda, MHP daha da eriyecek ve TBMM dışı kalacaktır.
Bahçeli’nin uyarısı
Bahçeli, Erdoğan’ın o sözlerinin ardından bir basın açıklaması yaptı. Açıklama, “Erdoğan’ın yolundan caymaya hakkı yoktur” mesajıyla bir çağrı niteliği taşıyor ama satır aralarındaki bazı ifadeler nedeniyle aynı zamanda uyarı gibi de okunabilir.
Zira Bahçeli’nin “Derdi vatan ve millet olan bir Cumhurbaşkanının yolundan caymaya hakkı yoktur” sözü, tersinden, aday olmadığı durumda Erdoğan’ı “vatan ve millet karşıtlığına” pozisyonlamaktadır.
Yine Bahçeli’nin “Tarihi geriye sarmak akıl dışılıktır”, “Tarihin gerisine düşmek izmihlalle (yok olup bitme) eşdeğerdir” şeklindeki sözleri de dikkat çekicidir ve asıl önemlisi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kurum ve kurallarıyla kökleşmesi hususunda elbirliğiyle yapacağımız pek çok şey olduğu her türlü izahtan varestedir” demesidir…
Erdoğan’ın derdi
Erdoğan’ın “tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demesi, elbette inandırıcı değil. Sorulara önünde yazılı bir kağıt olmadan verilen cevaplar sırasında, muhtemelen, cümlenin önündeki hedefi kuvvetlendirmek amaçlı bir söz bu…
Çünkü Erdoğan bu sözün hemen öncesinde, “Yeni anayasayı kendimiz için değil, ülkemiz için istiyoruz” demektedir ve “kendisi için istemediği” iddiasına inandırıcılık kazanadırabilmek için de arkasından “tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok” demiştir.
Erdoğan’ın tekrar aday olabilmek ve tekrar seçilebilmek diye bir derdi vardır ve o dert, bu kez gerçekten büyük bir derttir.
Türkiye’nin yeni anayasaya ihtiyacı var mı?
Asıl mesele de şudur: Türkiye’nin gerçekten yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Yoksa asıl ihtiyaç, anayasaya uyan bir iktidar mıdır?
Unutulmamalı: AKP, 82 Anayasasının zaten dörtte üçünü değiştirmiş durumda. Üstelik, en önemli değişim, bir ihtiyaçtan değil, Erdoğan’a meşruiyet kazandırma gereğinden doğmuştur. Anımsayın, Bahçeli açıkça “madem Erdoğan anayasaya uymuyor, o zaman anayasayı Erdoğan’a uyduralım” diyerek o değişikliğin yolunu açmıştı.
Ama Erdoğan bir süre sonra kendisine uydurulan anayasaya da uymadı. Hatta iktidar, Anayasa Mahkemesinin kararlarını bile tanımayan, uygulamayan bir konumdadır.
Kısacası, Erdoğan’a en uygun anayasa bile, bir süre sonra Erdoğan’a uymayacaktır. Çünkü kurallarla, yasalarla, anayasayla sınırlanmayı kabullenemeyen bir yönetim tarzı var Erdoğan’ın. O nedenle de Türkiye’yi uzunca bir süredir, daha çok kararnamelerle yönetmektedir.
Yeni devlete yasallık kazandırma amacı
İktidarın bugün yeni bir anayasayı savunmasının önemli nedenlerinden biri, PKK’yle yaptıkları açılıma meşruiyet kazandırmak içindir.
Açılımı devleti dönüştürmükte kaldıraç olarak kullanmakta, dönüşecek yeni devleti yasallaştırmak için de yeni anayasa yapmaya çalışmaktadırlar.
Kısacası, AKP-MHP-PKK’nin Türk-Kürt-İslam rejimine uygun bir yeni anayasadır istedikleri…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Mayıs 2025
Dün Colani’yi ekenler, bugün biçiyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/05/2025
Suriye’de bugün çeşitli aktörlerin güç mücadelesine dönüşen iki temel mesele var:
1) Suriye’nin İsrail’le anlaşması konusu.
2) Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD bölgesinin geleceği konusu.
ABD’nin Suriye’ye yaptırımları kaldırıp kaldırmayacağından Ankara’nın PKK ile yürüttüğü “silah bırakma” sürecine kadar pek çok mesele, bu iki konunun geleceğini belirleyecek nitelikte.
Azerbaycan’daki İsrail-Suriye görüşmesi
ABD için iki konu da kritik önemde ve ikisi de birbirini etkileyecek nitelikte. Washington yönetimi o nedenle, HTŞ lideri ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet el Şara’yı yaptırım kartı ile sıkıştırıyor bir süredir.
Sunduğu şartlara bakılırsa, Beyaz Saray’ın yeni önceliği, Suriye’nin İsrail’le normalleşmesi. ABD Başkanı Donald Trump bu amaçla Suudi Arabistan ziyareti sırasında Şara ile görüştü ve Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı dörtlü zirvede masaya şartlarını koydu. ABD’nin beş şartından biri yaptırımların kaldırılması karşılığında Suriye’nin Abraham Anlaşmasını imzalayarak İsrail’i tanıması. Hatta Trump görüşmenin ardından “Kendisine (Şara’ya) anlaşmaya katılmasını önerdim, o da kabul etti” dedi.
Nitekim Trump’ın “Suriye’ye yaptırımları kaldırdık” açıklamasını, Azerbaycan’da yapıldığı belirtilen “İsrail-Suriye görüşmesi” haberi izledi. Şara da “arabulucular aracılığıyla” İsrail ile görüştüklerini kabul etti zaten. İsrail medyasına göre ise İsrail Ordusu Harekat Dairesi Başkanı Tümg. Oded Basyuk’un Suriye yönetiminden temsilcilerle Azerbaycan’da yaptığı görüşmede, Türk yetkililerde de yer aldı!
ABD ve Türkiye’nin Colani’yle ilişkisi
Şara‘nın, yani HTŞ terör örgütü lideri Colani’nin, dünyayı şaşırtacak şekilde kendisini 8 Aralık 2024’te Şam’da cumhurbaşkanı olarak bulmasının, bugün yürüyen politikaların ön hazırlığı olduğu gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor.
Belli ki hem Ankara hem de Washington, terör örgütü lideri olarak başına ödül koydukları zamanlarda bile Colani’ye bugünler için yatırım yapmışlar. Kimin daha çok yatırım yaptığı ve kimin Colani üzerinde daha çok etkisi, gücü, kozu olduğu kritik mesele elbette.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Colani’yle 8 Aralık’tan önce de temaslarının olduğunu belirtmiş, hatta bir Fransız kanalına yaptığı açıklamada “HTŞ yıllardır bizimle işbirliği içinde oldu” demişti. Benzer şekilde ABD’nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey de ”görevi devraldığından beri Colani’yle dolaylı ilişki yürüttüklerini, onu Esad yönetiminden koruduklarını” açıkladı.
ABD-İsrail-Türkiye üçgenindeki gelişmeler
Bu ilişki ağı hem terör örgütü HTŞ’nin 8 Aralık’ta Esad’ı devirerek nasıl cumhurbaşkanı olduğunu, hem de Esad’ın yıllardır direndiği Atlantik taleplerinin nasıl sıra sıra yerine getirildiğini açıklıyor.
O süreçte de söyledik: Türkiye, HTŞ’nin Esad’ı devirmesinde İsrail’le dolaylı ortaklık yapmış oldu. Zira İsrail ordusu, HTŞ’nin Şam’a ilerlemesini kolaylaştırmak için yolu üstündeki Suriye ordusu mevzilerini hava saldırılarıyla temizledi sürekli. Nitekim bunu sonradan İsrail Başbakanı Netanyahu da açıkladı.
Böylece ABD, İsrail, Türkiye üçgeninde, başta belirttiğimiz iki temel konu düzleminde önemli gelişmeler başlamış oldu:
1) Suriye İsrail’le Azerbaycan’da görüşmelere başladı. Görüşmelerde Türkiye de yer alıyor. ABD İsrail’le Abraham Anlaşması imzalaması karşılığında Suriye’ye yaptırımları kaldırıyor.
2) Şam yönetimi PYD/YPG/SDG ile anlaştı. Ankara’yla yeniden Açılım başlatan PKK, bu isimle mücadeleyi bırakıp, silahlarıyla Irak’tan Suriye’ye geçiyor. Bugüne kadar PYD’yi PKK’nin Suriye kolu sayan Ankara, bu tutumundan geri adım atıyor; örneğin Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler PYD/YPG yerine, artık SDG ismini telaffuz ediyor.
Sorun şu ki aslında olanlar, ABD ve İsrail’e daha çok yarıyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Mayıs 2025
PKK Kongresinde ABD’nin rolü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/05/2025
PKK Kongresinin üç temel mesajı var:
1) Kararlara göre “PKK adıyla yürütülen çalışmalar sonlandırıldı” ama “Apocu hareket” farklı şekillerde sürecek. Bunu karar metninde bazen “demokratik siyaset yöntemi”, bazen de “öz savunma örgütlülüğü” diye tarif ediyorlar. Yani PKK aslında ortadan kalkmıyor, kimlik ve şekil değiştiriyor.
2) PKK, sorunun kaynağının “Lozan ve 1924 Anayasası” olduğunu ileri sürerek, çözümü de “Lozan ve 1924 Anayasasının öncesine dönmek” şeklinde koyuyor. PKK böylece doğrudan Cumhuriyeti ve ulusal devleti hedef alıyor. Üstelik bir kaç kez Türkiye’yi “soykırım”la suçlayarak!
3) PKK, kararların uygulanabilmesinin şartlarını da açıklıyor: “Öcalan’ın süreci yönlendirmesi, demokratik siyaset hakkının tanınması ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvence!”
Erdoğan ve Bahçeli rahatsız değil
Türkiye’yi ayağa kaldıran bu mesajlar, suçlamalar, iddialar bildirinin muhataplarını hiç rahatsız etmedi! Tersine, Cumhurbaşkanı Erdoğan da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de bildiriyle ilgili memnuniyet açıkladılar. Hatta Erdoğan, “yeni bir safhaya” geçildiğini müjdeledi!
AKP medyası da bildirideki Lozan ve soykırım gibi suçlamaların kulak arkası edilmesini savundu. “Lozan hezimettir” diyenler için, “sorunun kaynağı Lozan’dır” denilmesi elbette bir sorun teşkil etmiyor!
Öcalan da ilk kısa değerlendirmesinde “PKK 12. Kongresinde alınan kararları ve önümüzdeki döneme ilişkin mesajları saygıyla selamlıyorum” dedi. (Oysa Öcalan yıllar önce ‘Sevr’e karşı Lozan’ çizgisini savunmuştu ve bu bakımdan siyasal İslamcılardan daha ileri bir tutum almıştı.)
PKK Kongresinde kim, neyi savundu?
PKK Kongresi’ndeki konuşmaları da inceledim. Açıklanan karar metninin, Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın konuşmalarına paralel olduğu görülüyor. Hatta konuşmalar metne göre daha da üst perdeden: Açıkça 52 yıldır sürdürdükleri mücadelenin zaferle sonuçlandığını, Türk devletinin bu nedenle kendileriyle anlaşmaya oturduğunu savunuyorlar.
PKK liderleri, öncelikle PKK’nin varlığının çeşitli şekillerde süreceğini belirtiyorlar. Karayılan “PKK 2002’de de feshedildi, amaç değişim-dönüşümdü, yeni bir sürecin başlangıcıydı” diyor ve bugünkü kararın da “bir son olmadığını, yeni bir başlangıç olduğunu” savunuyor. Duran Kalkan da “bunun bir son olmadığını, yeni çıkışların önünü açacak bir başlangıç olduğunu, kararın 52 yıllık Apocu hareketin PKK adıyla yürüyüşünün sonlandırılmasından ibaret olduğunu” belirtiyor. Kalkan, Kongrenin hızla tamamlandığını ama “fiiliyatının aylarca süreceğini” belirtiyor, bu zaman diliminde de “Apocu hareketin, misyonununa uygun şekilde yeni sürece taşınacağını” söylüyor. Kalkan, “Bu sonladırıp bitirme değildir, PKK’nin kuruluşundan çok daha güçlü biçimde yeni kuruluşlar için ön açmadır” diyor. Öte yandan Karayılan, “silah bırakma kararının uygulanabilmesi için, önce yasal değişikliklerin yapılmasını” istiyor ve “Önder Apo’ya güveniyoruz ama silahları gerçekten devre dışı bırakmamız için devlete de güvenmemiz gerekiyor” diyor. (ANF, 13.5.2025).
ABD’li sözcü detay vermeden işaret etti
ABD, PKK Kongresi bildirisinden memnun. Dahası bu sonuçta parmağının da olduğu anlaşılıyor. Örneğin ”ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Tommy Pigott, ‘ABD’nin, PKK’nin bu kararında bir etkisinin olup olmadığı’ yönündeki soruya net yanıt vermekten kaçınırken, Türk ve ABD’li diplomatlar arasındaki diplomatik görüşmelerin detaylarına girmeyeceğini söyledi. Sözcü ‘terör örgütünün silah bırakması medeniyet için bir zaferdir’ değerlendirmesi yaptı” (AA, 13.5.2025).
Burada kritik konu, Suriye’deki PYD/YPG’nin durumudur. Nitekim DEM Partili Cengiz Çandar, PKK’nin fesih ve silah bırakma kararının PYD/YPG’yi kapsamadığını vurguluyor.
Anımsayacaksınız, ABD önce HTŞ ile SDG’yi (omurgasını YPG’nin oluşturduğu örgüt), ardından da PYD ile ENKS’yi (Barzanicilerin Suriye kolu) anlaşma masasına oturtmuştu. Yaptırımları aşamalı kaldırma, Washington’un buradaki kozuydu.
ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’dayken Suriye’ye yaptırımları kaldırdığını açıkladı. Kararında “Erdoğan’la görüşmesinin” payı olduğuna dikkat çekti. Trump, Riyad’da hem Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile ikili görüşme yaptı, hem de Suudi Veliaht Prensi Selman ve uzaktan erişim yoluyla Erdoğan’ın da dahil olduğu dörtlü zirve yaptı.
Kısacası Açılım ile Suriye’de Esad’ın devrilmesi sürecinin paralel gitmesi ve PKK’nin Kongre kararıyla Suriye’ye yaptırımların kalkması arasında doğrudan bir ilişki var. Hepsinin çıktığı kapı da PKK’nin yeni bir kimlikle Suriye’nin kuzeydoğusunda devletleşmekte olduğudur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Mayıs 2025
Devletin dönüşümünde kaldıraç: Açılım
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/05/2025
PKK’nin 5-7 Mayıs 2025’te kongre toplayarak “Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki çağrısı temelinde” karar alması ve Erdoğan’ın 8 Mayıs 2025’te “Bugün yarın PKK silahları bırakacak, örgütü feshedecek” demesi, Türk siyasi tarihinde hem bir dönemin kapanışı ama hem de bir dönemin başlangıcıdır.
Bunu “devletin dönüşümü hedefli yeni bir döneme giriş” diye de okuyabiliriz. Şöyle ki:
İlk açılımın devamı
1 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin DEM’li milletvekilleriyle tokalaşarak başlattığı yeni açılım, 2009 ve 2013’teki açılımların devamı mıdır, yoksa tersi midir?
İlk açılıma karşı olup şimdiki açılımı destekleyenler, bunun öncekinin tam tersi olduğunu ileri sürüyorlar. Bu kesimlere göre, eski açılım ABD’nin açılımıydı ama yeni açılım ABD’ye karşı yürüyor.
Gerçi AKP ve DEM sözcülerinden bu yönde bir değerlendirme duymadık; ne açılımın ABD’ye karşı olduğunu ne de ilkinin tersi olduğunu söylüyorlar. Hatta tersine bu açılımın, ilkinin hatalarından çıkarılan derslerle daha başarılı devamı olduğunu belirtiyorlar.
MHP ve benzeri devletçi siyasetlerin “bugünkü açılımın dünkü açılımın tam tersi olduğunu” iddia etmeleri, öncelikle tabanlarına, tutumlarındaki 180 derecelik dönüşü kabullendirebilmek içindir.
TSK’den sonra kurucu parti
23 yıllık AKP iktidarı sermaye sınıfı içindeki değişimin ve haliyle devletin dönüşümünün tarihidir aynı zamanda. Bu dönüşümlerde açılımlar kritik önemdedir. AKP, açılımı devleti dönüştürmekte bir manivela/kaldıraç gibi kullandı.
2009 ve 2013’teki açılımlar Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla paralel yürütüldü, şimdiki açılım da “silkeleme” ve “telef etme” operasyonlarıyla paralel yürütülüyor.
AKP dün açılımı devletin dönüşümünde kaldıraç yaparken, o dönüşüme direnecek kuvvet olarak TSK’yi Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla etkisizleştirdi.
AKP bugün açılımı yine devletin dönüşümünde kaldıraç yaparken, bu kez ”eski devletin” kurucu partisi CHP’yi etkisizleştirmeye çalışıyor. (Aradaki süreçlerde başta kaset operasyonları olmak üzere çeşitli alt operasyonlarla CHP önemli oranda zaafa uğratıldı zaten.)
Bu süreçte Bahçeli’nin Öcalan için “kurucu önder” ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel için “bir siyasi kurumun yöneticisi” demesi; MHP’nin DEM’le bayramlaşıp CHP’yle bayramlaşmaması; Cumhur İttifakı nezdinde DEM’in normalleştirilip CHP’nin şeytanlaştırılması; Öcalan’ın örgütüne çeşitli yollarla talimat verebilmesi sağlanırken Ekrem İmamoğlu’na sosyal medyanın yasaklanması, devletin dönüşümünde kullanılan psikolojik savaş yöntemleridir.
PKK’nin siyasete entegrasyonu
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te, daha üç gün önce TBMM’den atılmasını istediği DEM milletvekillerinin sırasına giderek onlarla tokalaşması, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun, örgütünü feshettiğini açıklasın” demesi ve Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te bu çağrıya olumlu yanıt vermesi ile HTŞ’nin Türkiye’nin denetimindeki İdlib’den 27 Kasım 2024’te çıkarak ABD-İsrail-Türkiye desteğiyle 8 Aralık 2024’te Esad’ı devirip Şam’a girmesi arasındaki ilişkiyi görmeden, açılım anlaşılmaz.
Yeni açılım, silah bırakması adı altında PKK’nin Suriye’de devletleşmesi ve Türkiye’de siyasete entegrasyonudur. Parlamenter rejimi yıkıp Türk-İslam sentezli başkanlık rejimine dönüşüm, şimdi Türk-Kürt-İslam sentezli yeni bir dönüşümle ilerletilmek isteniyor.
PKK, silahlı mücadelesinin zaten hedefi olan Türk siyasetine entegrasyonu getireceği ve Suriye’de devletleşeceği için, Erdoğan da kendisine yeni anayasa ile sınırsız başkanlık yolu açacağı için açılımda uzlaşmış durumda.
Kısacası “teröre diz çöktürülüyor” örtüsünün arkasında başka şeyler oluyor. Tersine terör “50 yıllık mücadelesinin” hedeflerine ulaşıyor adım adım: Bir ”parçada” devletçiği ortaya çıkıyor, bir “parçada” da iktidar koalisyonunun unsuru oluyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Mayıs 2025
Erdoğan telef sözünü geri mi aldı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/05/2025
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Sırrı Süreyya Önder’in cenaze programının çıkışında yumruklu saldırıya uğramasının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine “geçmiş olsun” telefonu açmasını şöyle yorumladı: “Sayın Cumhurbaşkanı’nın açtığı telefon bir değer taşıyor. Ben geçmiş olsun telefonunu dikkate alıp ‘telef’ sözünün geri alındığını düşünüyorum.”
Özel öyle düşünüyor olabilir ama geçmiş olsun telefonu, gerçekten de “Erdoğan’ın telef sözünü geri aldığı” anlamına gelir mi?
Siyasal iklim ile saldırının bağı
Özgür Özel’e saldırı ile Erdoğan’ın yakın zamanda söylediği “telef” sözü arasında bir “siyasal iklim” bağının kurulmaması zaten olası değildi. Kamuoyu da ilk andan itibaren sosyal medyada o sözü anımsadı.
Zira Erdoğan’ın “Bakalım Cumhurbaşkanlığı hevesi yolunda daha kaç CHP’li telef olup gidecek” demesi ve bunu örneklerken de önceki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na atıf yapması, haliyle akıllara “iki genel başkana iki saldırı” çağrışımı oluşturdu.
Öyle ki Erdoğan’ın uçağının kadrolu gazetecilerinden Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül bile saldırı sonrası “Özgür Özel hak etti” derken, aslında o bağdan hareket ediyordu.
Ve asıl önemlisi, Erdoğan’ın “cumhurbaşkanlığına heves eden CHP’li telef olacak” demesi, propaganda etmeye çalıştıkları gibi Ekrem İmamoğlu’na operasyonun bir yolsuzluk operasyonu olmadığını, gerçekte cumhurbaşkanlığı çarpışması olduğunu ortaya koyuyordu.
Profesyonel ilk ifade
Özgür Özel’e saldıran şahıs, 2004 yılında 19 ve 17 yaşındaki çocuklarını kurşunlayan, ölmediklerini fark edince mutfaktan bıçak alıp yaralı çocuklarını öldüren ama 2020’de şartlı tahliye ile serbest kalan biri. Ayrıca aile içi şiddet, cinsel taciz, esrar içmek ve satmak, polise mukavemetten de birçok kez gözaltına alınmış bir isim. Kayıtlara göre akıl hastalığına dair bir emare de yok.
Peki saldırı sonrasında müdahale edilirken “Osmanlı çocuğuyum” diyen şahıs, Özel’e neden saldırdı? CNN Türk’ün ulaştığı gözaltındaki ilk ifadesine göre şu yanıtı veriyor:
”Ben daha önceden yemek kartı için Cumhuriyet Halk Partisi’ne başvurdum ancak partili olmadığım için bana yemek vermediler. Bundan dolayı da uzun zamandır sinirliydim. CHP’nin sokağa gençleri çağırmasıyla ilgili daha önceden biriktirdiğim sinirimi içimde muhafaza ediyordum. Taksim’de kaldığım apart otelden çıktım, program olduğunu duydum. Oraya gittiğimde aslında bir saldırı niyetim yoktu ancak gördüğüm anda da sinirlerime hakim olamadım.”
İki mesaj
Bu ifade gerçekten de saldırgana mı ait, ilerleyen aşamalarda anlaşılacaktır. Bu ilk ifadeyle işlenmek istenen iki profesyonel mesaj var:
1) “CHP, CHP’li olmayanlara yemek kartı bile vermiyor.”
2) “CHP’nin gençleri sokağa çağırması, vatandaşları öfkendirmiş durumda.”
İlk mesajla, “belediyeleri silkeleme” operasyonunda işlenmeye çalışıldığı gibi CHP, “partizanlık yapan, kaynakları kendinden olana peşkeş çeken bir parti” olarak resmedilmeye çalışılıyor.
İşin acı tarafı, öyle kutuplaştırılmış bir siyasal zemin oluşturuldu ki, kendi kutuplarında nasılsa “bir yurttaşın yemek kartına mahkum hale gelmiş olmasından, 23 yıldır iktidarda olan AKP sorumludur” denilmeyeceğini varsayıyırlar.
CHP’nin gençleri sokağa çağırması “suçlaması” ise önemli. Gerçi CHP’nin gençleri, yaşlıları, tüm yurttaşları sokağa çağırması suç teşkil etmiyor ama daha ilginci CHP’nin gençleri değil, aslında gençlerin CHP’yi sokağa çağırmış olduğuydu. Burada kimin kimi çağırdığı değil de hedef alınan, sokağın iktidara karşı ayakta oluşudur.
Tek gösterge: operasyonların durdurulması
Bu tür provokatif saldırılar, siyasal süreçleri etkileme amaçlıdır. CHP, Kılıçdaroğlu’na yapılan Çubuklu saldırısından da dersler çıkararak, bu saldırının peşine düşmeli, izini sürmeli, üstünün örtülmesini engellemelidir.
”Telef” sözünün geri alındığını varsaymak, en hafifinden siyasi saflıktır. İktidar, iktidarda kalmak için “belediyeleri silkeleme”yi de, “CHP’li cumhurbaşkanı adaylarını telef etmeyi” de sürdürmek isteyecektir. Erdoğan’ın ”geçmiş olsun” telefonu, Özel’in varsaydığı gibi ”telef” sözünün geri alındığı anlamına gelmemektedir; o sözün geri alındığının tek göstergesi, hukuksuz operasyonlara son verilmesi olacaktır.
Yanlış sonuçlar çıkarmak ve meseleleri hafife almak, CHP’ye ve Türkiye’ye pahalıya mal olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Mayıs 2025
Meloni’nin teşekkürü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/05/2025
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin, Türkiye-İtalya 4. Hükümetlerarası Zirvesi için Roma’da bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ettiği “teşekkür”, her yurttaşın içini acıtacak türdendi.
Meloni Erdoğan’a şöyle teşekkür etti: “Türkiye kaynaklı göç sayısı sıfıra indi. Teşekkür ediyorum. Şu ana kadar yaptıklarımızla gurur duyabiliriz. Sağlam dostluğumuzu daha ileri götüreceğiz.”
Bu teşekkürün açılımı şu: Erdoğan’a, Suriye ve Afganistan kaynaklı göçmenleri Türkiye’de tuttuğu, tekini bile İtalya ve Avrupa’ya bırakmadığı için teşekkür ediyorlar!
Avrupa’nın istilasını önleme misyonu!
AB şeflerinin sık sık dile getirdiği bu teşekkürler, AKP hükümetinin Türkiye’yi AB önlerinde bir göçmen deposu, bir tampon ülke yapmasınadır.
Bunu kendileri de itiraf ediyor zaten…
Örneğin 24 Kasım 2016’da TRT’de gazetecilerin karşısına çıkan Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmasa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar.”
Gazetecilerden hiçbiri ne yazık ki Yıldırım’a “Peki Avrupa’nın istilasını önleyerek, Türkiye’nin istilasını sağlamış olmuyor musunuz bu durumda?” diye sormadı…
Avrupa’nın huzunu sağlama misyonu!
Sadece Başbakan Yıldırım mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı duruma işaret ediyordu.
Erdoğan 3 Mayıs 2019’da şöyle diyordu: “Bugün Avrupa ülkeleri hâlâ huzur içinde yaşıyor olmalarını, Türkiye’nin 4 milyon sığınmacıyı kendi topraklarında misafir etmesine borçludur.”
Ve yine hiçbir gazeteci Erdoğan’a “peki Avrupa’nın huzur içinde yaşamasını sağlayarak, Türkiye’nin huzursuzluk içinde olmasını sağlamıyor musunuz bu durumda?” diye soran olmadı elbete…
Peki Türkiye neden Başbakan Yıldırım’ın ifadesiyle “Avrupa’nın istilasını” önlüyor, neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “Avrupa’nın huzurunu” sağlıyor?”
Mesele Türkiye’nin AB ile 16 Aralık 2013’te imzaladığı “Geri Kabul Anlaşması” karşılığında alınacak üç beş milyar avroluk fon mu? Elbette etkisi vardır. Ama başka nedenlerin de olduğu anlaşılıyor.
Neden TUSAŞ yerine Baykar?
Roma’daki Türkiye-İtalya 4. Hükümetlerarası Zirvesi sırasında özel bir tören vardı. Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar ile Leonardo Genel Müdürü Roberto Cingolani, Erdoğan ve Meloni’nin önünde, 6 Mart 2025’te imzaladıkları işbirliği mutabakat zaptını karşılıklı teslim ettiler.
Güzel. Bir Türk şirketinin uluslararası şirketlerle yararlı işbirlikleri yapması elbette önemli başarıdır. Ama ortada şöyle bir sorun var:
Neden kamu şirketi olan TUSAŞ değil de özel bir şirket olan Baykar bu tür işbirlikleri yapıyor? TUSAŞ Baykar’dan daha mı başarısız? Değil, en iyi 10 sıralamasında Baykar’dan da TUSAŞ’tan da ikişer İHA var.
Öte yandan Leonarda özel bir şirket değil. İtalya Ekonomi ve Maliye Bakanlığı, yüzde 30,2 ile şirketin en büyük hissedarı. Dolayısıyla İtalya’nın kamu şirketiyle Türkiye’nin kamu şirketinin anlaşma yapması, çok daha uygun olurdu.
Açık ki iktidar, halkın/kamunun şirketi olan TUSAŞ yerine, şahıs/aile şirketi Baykar’ı bu tip işbirlikleri için öne çıkarıyor. İtalya ilk değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan Baykar’ı daha önce çeşitli ülke ziyaretlerinde de hep öne çıkarmıştı.
Batı batarken
Tekrar göçmen konusunu dönersek…
Batı’nın 500 yıldır uygarlığa yaptığı liderlik bitiyor; ilerici özelliklerini çoktan yitiren Batı batıyor. Göç konusu da Batı’nın ikiyüzlülüğünü resmediyor.
Suriye’den, Afganistan’dan göçlerin esas nedeni, emperyalist Batı’nın saldırganlığıdır. İşgal ettikleri, bombaladıkları yerlerden insanlar çaresizce yeni bir hayat için kaçıyor.
Ama AB hiçbir sorumluluk almıyor. Yoksul, ezilmiş, eğitimsiz kalmış göçmenlere sınırlarını kapatıyor ancak sırtından para kazanacağı göçmenlere kapılarını açıyor. Baksanıza, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “dünyanın dört bir yanından bilim insanlarının ve araştırmacılarının Avrupa’ya göç etmesini teşvik edeceklerini” söylüyor (AA, 29.4.2025). Bilim insanı ve araştırmacı olmayanlar ise Türkiye’nin sorunu!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mayıs 2025
Ankara’nın kulisleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/04/2025
Ufuk Ötesi okurları bilir, kulis yazmam. Çünkü hem kulislerde pek bulunmam, hem de bu tür kulis haberlerinin subjektif olduğunu değerlendiririm.
Ancak Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi olarak düzenlediğimiz “çok kutuplu yeni dünya” panelinin son hazırlıkları için üç gündür Ankara’daydım ve bu süreçte haliyle kulislere denk geldim.
O nedenle bugün iç ve dış politika kulisi yazacağım, zira uzun yıllardır Ankara’nın kulislerini ilk kez bu kadar hareketli gördüm.
’CHP’ye kayyum’ meselesi
“CHP’ye kayyum atanacak” propagandası, çarşamba akşamı katıldığım bir büyükelçilik resepsiyonunun en çok fısıltıyla konuşulan konusuydu. Yoğun bir şekilde ilginç bir “perşembe sabahına uyanılacağı” yorumları vardı.
Bana iki nedenle pek olası gelmedi. Birincisi CHP’yi salon partisi olmaktan çıkarıp onu meydan partisi yapmaya mecbur eden Saraçhane Cephesi, kayyum olasılığının önünü kapatmıştı bence. İkincisi, buna rağmen CHP’ye kayyum atamak, iktidarın siyasi ve ekonomik intiharı olurdu.
Kuşkusuz iktidarın içinde bir kanadın bunu ciddi ciddi düşündüğünün emareleri vardı aslında. Açık açık “karar alındı, FETÖ gibi CHP de tasfiye edilecek” diye yazıyorlardı çünkü. Üstelik “DEM’in normalleştirilip CHP’nin şeytanlaştırılması” ve “Öcalan’ın özgürlüğünün tartıştırılıp Ekrem İmamoğlu ve Ümit Özdağ’ın tutuklanması”, devletin çalışma prensibine de uyuyordu.
AKP ile MHP arasında çelişki var mı?
Ankara kulislerinin ikinci gözde konusu AKP ile MHP arasında bir çelişkinin olup olmadığıydı. Ağırlıklı olarak bir çelişkinin varlığına işaret ediliyordu. Devlet Bahçeli’nin gerek “İmamoğlu’yla ilgili mahkeme süreçlerinin ivedilikle görüşülüp karara bağlanması gerekmektedir” demesi, gerekse “CHP’ye kayyum hem doğru değil hem de mümkün değildir” sözleri, çelişkiye işaret edenlerin en güçlü argümanıydı.
Üstelik öncesine de işaret ediliyor: Örneğin Mardin Belediye Başkanlığına kayyum atanarak Ahmet Türk’ün görevden alınması ama Bahçeli tarafından “İmralı heyetinde olmasının” istenmesi, AKP ile MHP arasındaki çelişkilerden biri olarak savunuluyor.
Bu arada net olmayan şuydu: Bu çelişki, Bahçeli ile saray arasında mı, yoksa Bahçeli ile iktidarın bir kanadı arasında mıydı? İkincisini savunanların çoğunlukta olduğunu söyleyebilirim.
Dahası o kanadın, aslında Erdoğan sonrasına hazırlık yaptığı, mevzi kazanmaya çalıştığı da iddia ediliyor. Yani asıl çelişkinin AKP içinde olduğu belirtiliyor.
Erdoğan sonrası hesapları
AKP içinde Erdoğan sonrası hesaplarının yapılması normal. Zira Erdoğan şu anda zaten anayasaya aykırı olarak üçüncü kez cumhurbaşkanlığı yapmakta. Dördüncüsünü zorlayabilecek siyasi gücü ise artık yok, çünkü AKP birinci parti değil.
Öcalan üzerinden DEM Partisi katkılı yeni anayasa konusu ise o açmazın açarı olarak görülüyor.
İşte bu aşamada çeşitli senaryolar konuşuluyor. İddialardan biri şu: Yukarıda bahsettiğimiz AKP içindeki o kanat, açılımın ilerleyemeyeceğinden hareketle “Erdoğan’a yeniden başkanlık yolunun açılamayacağı” üzerine yatırım yapıyor. İşte Bahçeli ile asıl bu kanat arasında bir çelişki olduğu belirtiliyor.
Ve asıl önemlisi, bu kanadın yargıda gücü olduğu ve “kaosçu” bir çizgiyi savunduğu iddia ediliyor.
İçerinin dışarıya etkisi
Meselenin bir de dış boyutu var. Şöyle ki Erdoğan’ın yeniden başkanlığı ile anayasa arasında, anayasa ile açılım arasında, açılım ile Suriye arasında, Suriye’deki Türkiye politikası ile ABD ve İsrail politikaları arasında bağ var.
Bu durum, iktidarın ABD ve İsrail politikasını etkileyecek. İşte orada da AKP içinde ABD-İsrail’in “yeni Ortadoğu düzenine” eklemlenmek isteyenlerle sürecin önceki dönemde olduğu gibi “denge içinde” götürülebileceğini savunanlar arasında çelişkiler olduğu söyleniyor.
Ankara’nın kulisleri böyle işte. Dediğim gibi kulislerin subjektifliği yanıltıcıdır. O nedenle şöyle diyerek bitireyim: “Kulislere inanmayın, kulissiz de kalmayın.”
Ama asla unutmayın: Osmanlı’da oyun çoktur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2025
Darbenin dış kaynağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/03/2025
CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarihi Maltepe mitinginde, ilk kez 19 Mart darbesinin dış kaynağına işaret etti: “19 Mart günü, yurtdışındaki belli odaklardan icazetli bir darbe planı hayata geçirildi” (cumhuriyet.com.tr, 29.3.2025).
Her ne kadar adını koymasa da, Özel’in “yurtdışındaki belli odak” ile kastettiğinin ABD Başkanı Trump olduğu anlaşılıyor. Bu durumda icazet de Erdoğan’ın 16 Mart’ta Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde alınmış oluyor.
İmamoğlu’na operasyon ile üç gün öncesindeki o telefon görüşmesinin ilişkisini geçen hafta bu köşede “16 Mart – 19 Mart bağı” başlığıyla incelemiştim.
ABD’nin konuya bakışı
Umarız Özgür Özel’in bu saptaması, dış basına verdiği ”ideolojik zaaflı ve sorunlu mesajlara” bir son vermesine neden olur!
Zira ABD ve Avrupa için önemli olan demokrasi değil, çıkarlarıdır. Çıkarlarını uygulayan iktidarların politik yönelimi, emperyalistler için hiçbir zaman öncelikli değildir. “Liberal demokrasinin” kalesi emperyalist ABD bu nedenle onlarca yerde seçilmişlere karşı askeri darbe yapmış ama krallarla, emirlerle, diktatörlüklerle demokrasi kaygısı duymadan çalışmıştır.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kendileri açısından esas olana işaret etti: “Türkiye’de istikrarsızlık görmek istemiyoruz. Trump’ın ilk yönetim döneminde Erdoğan ile çok iyi bir çalışma ilişkisi vardı. Bunu yeniden başlatmak istiyor” (cumhuriyet.com.tr, 28.3.2025).
Politik – toplumsal – gençlik hareketleri
29 Mart’taki Maltepe mitingi, birkaç nedenle tarihi nitelikteydi.
1) 2.2 milyon yurttaş, “egemenlik kayıtsız şartsız benimdir” diyerek, İmamoğlu’nun hukuku sorununu çoktan aşmış bir temel meselede, kendisini artık politik düzlemde aktör konumuna yükseltmiştir. Alandaki kitlenin dinamizminin temel dayanağı budur.
2) Toplumsal harekete dönüşmüş bu kitlenin gücü, Maltepe’nin bir final olmasını önlemiş, yeni bir başlangıç olmasını sağlamıştır. Özgür Özel, mitingden sonra sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “her çarşamba İstanbul’da, her haftasonu bir ilde miting yapılacağını” ilan etti.
3) Sürecin bu aşamasındaki başarı, üç hareketin yan yana gelebilmesinden kaynaklanmış görünüyor. Politik hareket(ler), toplumsal hareket ve gençlik hareketi aynı düzlemde buluşmuş ve birbirini etkileyerek güç toplamaktadır.
Tüketimden gelen gücün kullanımı
4) CHP liderliği, CHP’yi aştığını gördüğü bu büyük halk hareketi dalgasının başarı kazanmasının, “tüketimden gelen gücün” kullanılmasından geçtiğini hesaplıyor. İktidara yakın medya ile bazı markalara yapılan boykot çağrısının nedeni bu.
Bu, etkili olduğu için iktidar cephesi, boykotun demokrasiye, hukuka, haber alma-verme ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu propaganda ediyor. RTÜK, TV kanallarına yapılacak boykota karşı barikat olmaya çalışıyor.
Oysa Erdoğan başbakan olduğu 2008 yılında Doğan Medya Grubu’nun televizyon ve gazetelerine karşı boykot çağrısı yapmıştı, “Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın” demişti. Dahası yöneticilerine “Kampanyayı başlatıyoruz, almayacağız. Hangi dilden anlıyorsanız o dilden konuşacağız” diye seslenmişti.
Aslında Türk milletini ayağa kaldıran nedenlerden biri de tam olarak budur: Çifte standart. Kendileri yaparsa hukuki, karşıtları yaparsa hukukdışı; kendileri için demokratik hak olan karşıtları yaptığında darbe oluyor!
Üretimden gelen gücün önemi
5) CHP liderliğinin, “tüketimden gelen gücü” politik, toplumsal ve gençlik hareketlerinin daha etkili olabilmesi için bir kaldıraç olarak kullanmak istemesi, elbette önemli bir çarpandır. Ancak asıl çarpan etki, “üreticiden gelen güç”tür. Dolayısıyla CHP liderliğinin, politik, toplumsal ve gençlik hareketlerini “üretimden gelen güç”le buluşturması, yani emek hareketleriyle birleştirmesi gerekir.
Çünkü…
Demokrasi dışarıdan gelmez, haklar yukarıdan verilmez. Dünyadaki mevcut demokrasi, burjuvazinin topluma verdiği haklarla değil, emekçilerin mücadelesiyle kazanılmış haklardır.
Bu nedenle CHP; dışarıdan medet ummadan, sadece Türk milletine dayanarak ve üretimden gelen gücün çarpan etkisiyle, erken seçimi hedeflemelidir.
Uzlaşma arayan, pazarlık eden kaybeder, kitle yeni liderlerle eninde sonunda tarih yazar…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Mart 2025