Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

SURİYE’NİN BÖLÜNMESİ KİME YARAR?

ABD’nin birinci ve ikinci Irak saldırılarından ve İncirlik merkezli Çekiç Güç faaliyetinden ders çıkarmayan bir ülke, kendisini parçalanmaya götürecek sürece engel olamaz!

Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi kime yaradı? Bugün Suriye’de Beşar Esad’ın devrilmesi kime yarar? Bu iki soru, politika üreten merkezlerin en temel sorusu olmalı!

KÜRDİSTAN HEDEFLİ YENİ ORTADOĞU HARİTASI

Soruyu, yani “Suriye’de Esad’ın devrilmesinin kime yaradığını” BBC’den Jonathan Marcus da soruyor. Elbette farklı amaçlarla…

İşte aldığı yanıtlar:

Woodrow Wilson Merkezi uzmanlarından Aaron David Miller: “Esad rejiminin devrilmesinden sonra ülkede kazançlı çıkacak başlıca grup, Kürtlerdir. Suriye’deki kriz, Kürtlere daha fazla imtiyaz elde etme fırsatı sağladı.”

London Schools of Economics Ortadoğu Politikaları Profösörü Fawaz Gerges: “Suriyeli Kürtler, Irak’ta olduğu gibi otonom bir yapı oluşturmak için fırsattan yararlanmak isteyecektir. 1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının ardından imzalanan ve günümüz sınırlarını belirleyen Sykes-Pico sınırlarının yeniden çizilme ihtimali var. Ama Büyük Kürdistan’dan bahsetmek için ise şimdilik erken.”

İsrail Moshe Dayan Merkezi Kürt Araştırmaları Programı Başkanı Prof. Ofra Bengio: “Kürtlerin azınlık olarak bulunduğu ülkelerin zayıflaması sebebiyle Kürt konusu yakın gelecekte daha önem arz edecek. Kürtler ABD ve Batı’ya yönelerek sadakatlerini ispat etti. Batı, Kürtleri desteklemekten hoşlanacaktır.”

Amerikan Oklahoma Üniversitesi’nden Joshua Landis: “Esad, kontrol etmekte zorlandığı için Kuzeydoğu bölgesini Kürtlere bırakarak Halep ve Şam’a yoğunlaşmak istiyor. Hem böylelikle Sünni Arapları da zorda bırakmayı hedefliyor.”

İSRAİL VE KÜRT DEVLETİNİN ÇIKARBİRLİĞİ

Eski İsrail Başbakanı İzak Rabin’in dış politika danışmanı olan emekli istihbarat subayı Jacques Neriah’ın, Jerusalem Center for Public Affairs için hazırladığı rapor da benzer görüşler içeriyor.

Neriah, Ortadoğu’da yaşanan koşulların Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkına zemin hazırladığını düşünüyor. Kürtlerin Irak’tan sonra şimdi de Suriye’de mücadele ettiğini söyleyen Neriah, 35 milyon Kürt’ün en az bir devleti hak ettiğini savunuyor.

Neriah, bir Kürt devletinin İsrail’in jeopolitik çıkarlarına yararlı olacağını savunuyor. (Haber Türk, 10 Ağustos 2012)

ABD ve İSRAİL’E YARAR, TÜRKİYE’YE ZARAR

Konu, çeşitli ülkelerde yaşayan Kürtlerin demokratik hakları değildir elbette. Irak’taki Kürtlerin veya Suriye’deki Kürtlerin ve tüm Kürtlerin demokratik haklarına kavuşması insanlığın gereğidir ve bölgenin yararınadır.

Ancak konu, ABD’nin bölgedeki ülkeleri kendi çıkarları için bölmek istemesi ve buna araç olarak Kürtleri kullanması meselesidir. Konu, ABD’nin, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Akdeniz’e açmak için Suriye’nin kuzeyine, ardından Diyarbakır başkentli bir Büyük Kürdistan’a dönüştürmek için de Türkiye’nin güneydoğusuna göz dikmesidir.

ABD, bu büyük plan için Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı ve Türkiye’yi hedef almaktadır. O nedenle ABD’nin Kürtleri kullanmasından daha tehlikelisi, Arapları ve Türkleri kullanmasıdır! Dün Saddam Hüseyin’i, bugün Beşar Esad’ı ABD adına düşman ilan eden Araplar ya da Türkler, ABD için Kürtlerden çok daha yararlıdır!

BBC’ye yanıt verenler de ortaya koymaktadır ki, Esad’ın devrilmesi, kukla Kürt devletini büyütmek isteyen ABD’ye ve o kukla yapıyı güvenliğine garanti gören İsrail’e yarayacaktır!

Esad’ın devrilmesinden ve Suriye’nin bölünmesinden en çok zarar görecek ülke ise Türkiye’dir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ağustos 2012

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ŞAM’IN ANKARA’YA GÖRE AVANTAJI

Beşar Esad’ın Halep’i teröristlerden bir taarruzla temizlemesi ama Türk devletinin Şemdinli yolunu 20 gündür açamaması çok önemli bir soruna işaret etmektedir. Ülkeyi kimin yönettiğine…

Bu iki olaydaki farklılık da gösteriyor ki, Suriye, büyük Batı baskısına rağmen, ülkesinin birliğini savunma noktasında Türkiye’ye göre çok daha avantajlı.

Neden? Çünkü konjonktürel olumsuzluklara rağmen Suriye’nin çok temel bir üstünlüğü var: Şam’da birlikçi bir iktidar var!

Ankara mı?

DAHA TESPİTTE ARIZA VAR!

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın şu sözleri Ankara’nın zafiyetini özetliyor: “Şemdinli saldırısı, iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi Suriye’de yaşanan gelişmeler ve PYD’nin çocuksu güç gösterilerinin PKK’nin kimyasını bozması ve eylemliliği tetiklemesi… İkincisi de PKK’nin geçtiği yeni stratejik aşamayla başlattığı eylemlilik tarzı…” (Star, 10 Ağustos 2012)

Neymiş? PYD Suriye’nin kuzeyinde çocuksu bir güç gösterisi yapmış. Bu, PKK’nin kimyasını bozmuş ve “o zaman biz de eylem yapalım bari” demiş PKK yöneticileri…

Bu sözler, bir başbakanın en önemli danışmanına aitse, o ülkede Şemdinli yolu elbette açılamaz!

MERKEZİ TUTMAYAN PİYON, KOLAY FEDA EDİLİR!

Bu hükümet zafiyeti, Türkiye’yi adım adım büyük tehlikeye sürüklüyor.

Uludere, F4, Suriye’nin kuzeyi ve Şemdinli diye özetleyebileceğimiz son 8 ay, AKP Hükümeti’nin iddia ettiği gibi “düzen kurucu” olmadığını gösteriyor.

Satrançta önemli bir ilkedir: Merkezi tutan piyon kuvvetli, merkezin dışındaki piyon zayıftır. Ve zayıf piyonlar, kolay feda edilir!

Ne demek istediğimizi anlatan gelişmelerden biri, AKP’nin Barzani karşısındaki çaresizliğidir örneğin… Daha birkaç ay önce Ankara’da ağırlanan, stratejik ortaklık yapılan, Bağdat’a karşı ittifaka dâhil edilen, boru hattı anlaşması yapılan, PKK’ye karşı mücadele edeceği söylenen Barzani’ye, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerden sonra Davutoğlu’nu gönderdi Erdoğan

AKP’nin servis ettiği haberlere göre “Barzani’ye mesaj verilmiş, o da almıştı”. Hatta “Türkiye, Barzani ile birlikte PKK’yi vurmak için anlaştı” haberleri bile yapıldı.

KDP: PKK’YE YAPTIRIM UYGULAMAYIZ

Ancak balonlar artık hızlı patlıyor! Barzani’nin partisi KDP’nin resmi sözcüsü Cafer Emneki, AKP’nin iddiasını yalanladı: “Bu haberin doğru yanı yok. KDP Kürdistan topraklarında hiçbir Kürt hareketine karşı bir yaptırımda bulunmayacak.”

Yani Barzani, PKK’ye karşı kılını bile kıpırdatmayacak. Eski ifadelerle söylersek, “Kürt kedisi bile vermeyecek!”

ŞAM DOSTUNU DA, DÜŞMANINI DA BİLİYOR!

Barzani cephesinde durum bu… Ya ABD cephesi? Ya PKK’ye karşı anlık istihbarat paylaşımı anlaşması yapılan ABD? Ya bu anlaşmayla “PKK’nin BBG evi gibi izlendiği” sözler? Ya İnsansız Hava Araçları?

Şemdinli neden çözülemiyor sorusunun yanıtı şu sorudadır: PKK’nin Şemdinli’ye harekâtı neden tespit edilemedi?

İşte Şam’ın avantajı bu! Şam, kim dost, kim düşman, biliyor!

Ankara ise bölmeye çalışanla birlik arayışına giriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ağustos 2012

, , , ,

Yorum bırakın

ABD’NİN ÇİN’E TEKLİFİ

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un New Statesman’de yayımlanan “Akıllı güç sanatı” başlıklı uzun makalesi, bu ülkenin küresel liderliğinin ne oranda gerilediğine işaret ediyor. Harun Önder’in Yakın Doğu Haber için çevirdiği makale, Washington’un rakiplerine “birlikte yürüyelim” çağrısını yansıtıyor.

ABD 3 YILDA NEREYE GELDİ?

Clinton öncelikle göreve fiilen başladığı 2009’un ilk ayındaki tabloyu özetliyor: “2009’un ilk yarılarında bakan olduğumda, Amerika’nın küresel liderliğinin geleceği ile ilgili akıllarda sorular vardı. İki tane uzun ve pahalı savaş ile karşı karşıya gelmiştik, ekonominin serbest düşüşü, müttefiklerin yıpranması ve uluslararası sistem, tüm bu sonuçlar; bizi, yeni tehditler karşısında boyun eğmek zorunda kalmışız gibi gösteriyordu.”

Peki, Obama yönetimi ve tabi ki Clinton, bu tabloyu değiştirebildi mi?

Clinton’un, başarısızlığı, diplomatik sözcüklerin arasında görünmez kılmaya çalıştığı yanıtı şöyle: “3 yılda çok şey değişti. Başkan Obama’nın liderliğinde, Amerika Irak’taki savaşı bitirdi ve Afganistan’da dönüşüme başladı;  biz Amerikan diplomasisini yeniden canlandırdık, ittifaklarımızı kuvvetlendirdik ve çok taraflı kurumları yeniden hayata geçirdik. Ve ekonomik güçlenme kimsenin beğenmeyeceği bir seviyede iken, uçurumun kenarından döndük ve doğru istikamete yönümüzü çevirdik.”

CLİNTON’UN KARNESİ KIRIK DOLU

Clinton ardından bazı saptamalar yapıyor: “Çin, Hindistan, Brezilya gibi ortaya çıkan ülkelerin; Amerika, İngiltere ve müttefiklerimizin yardımlarıyla inşa ettiğimiz ve savunduğumuz küresel düzene karşı sorular sormaya başlaması sürpriz değildi. (…) Sadece Hindistan ve Çin değil ayrıca Türkiye, Meksika, Brezilya, Endonezya ve Güney Afrika gibi ülkeler de ve tabii Rusya da.”

Bu ülkelerden bazılarıyla müttefik olduklarını belirten Clinton dayandıkları kuvvetleri ise şöyle sıralıyor: “Amerika için, Doğu Asya ve Avrupa’daki kadim müttefiklerimiz küresel liderliğimizin temel taşını oluşturuyor. İngiltere ve diğer müttefikler bizim zorda kaldığımızda sığınacağımız ilk yer.”

Düşmanlarını ve dostlarını saptayan ABD’nin çıkarlarını sıralamakta ise zorlandığı anlaşılıyor: “Menfaatlerimizi sıralamak kolay değil. Bunun ne kadar zor olduğunu şu an Suriye olayında görebiliyoruz. Ama tabii ki bir takım başarılarımız da oldu, İran ve Kuzey Kore üzerindeki geniş tabanlı baskımızı sürdürmek gibi.”

Bir “süper” devletin çıkarlarını sıralayamaması, en önemli çıkarını en tepeye yazamaması, kuşkusuz çöküş alametidir.

Bunu itiraf eden Clinton da, haliyle 3 yıllık karnesinin kırıklarla dolu olduğunu sergilemiş oluyor.

ABD ÇİN’E ‘KAZAN-KAZAN’ ÖNERİYOR

Peki, ABD, Çin ve Hindistan karşısında nasıl bir yol izlemeli Clinton’a göre?

“Tarih boyunca, yeni güçlerin yükselişi genellikle kazan-kaybet terimleriyle sona erdi” diyen Clinton, rakibine farklı bir yol izlemeyi öneriyor. Çünkü ABD’ye göre “Kazan-kaybet yaklaşımı sadece olumsuzluk ve ‘kaybet’ sonucunu doğuracaktır.

Kuşkusuz emperyalist ABD, eğer “kazan-kaybet” savaşında kazanacağını görse, rakibine “kazan-kazan” önermezdi!

Clinton bu gerçek nedeniyle Çin’e “küresel mimariyi yenilemek için birlikte çalışmayı” teklif ediyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ağustos 2012

, , ,

Yorum bırakın

CLINTON NEDEN GELİYOR?

İki gün sonra Türkiye’ye gelecek olan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın açıklaması bir durum değişikliğine mi işaret ediyor? Clinton isim vermeden uyarıyor: “Suriye’deki durumu fırsat bilen bazı ülkelerin bu ülkeye gizli savaşçılar veya teröristleri sevk etmesine müsamaha etmeyeceğiz!”

Clinton bu sözleri kime söylüyor? İran’a mı? Her konuda İran’ı açıkça tehdit eden bir ülke, neden şimdi isim zikretmekten kaçınsın ki?

Peki, başka hangi ülkeler Suriye’ye “gizli savaşçı ve terörist” sevk ediyor? Türkiye ve Suudi Arabistan!

ABD TÜRKİYE’YE NEDEN İTİRAZ EDİYOR?

Clinton’un kimi hedef aldığını anlamak için son iki haftada yapılan şu ABD resmi açıklamalarını anımsamalıyız:

1. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Victoria Nuland, Suriye’ye dışarıdan müdahale edilmesini istemediklerini açıkladı.

2. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Patrick Ventrel, Türk tanklarının sınırdaki hareketliliğine değinerek, “Türkiye’nin kendi ulusal güvenlik çıkarlarını anlıyoruz. Ama şu anda durumu daha fazla askerileştirmenin ilerlenecek yol olduğunu düşünmüyoruz” dedi.

3. Henri Barkey, Türkiye’yi Suriye’deki Kürdistan’a alışmaya çağırdı!

Clinton’un yukarıdaki 3 açıklamayla uyumlu sözleri, açık ki bir durum değişikliğine işaret ediyor. 16 aydır Türkiye’den Suriye’de askeri liderlik üstlenmesini isteyen ABD için ne değişti peki?

SURİYE’DE NE DEĞİŞTİ?

Bizi yanıta götürecek olguları sıralayalım:

1. 22 Haziran’da bir Türk keşif uçağı Suriye tarafından düşürüldü. Güzergâhı ve sınır ihlali gibi olgular, uçağın NATO yemi yapıldığına işaretti.

2. Dünya kamuoyuna bölünmüş bir Suriye haritası servis edildi. Güya bu harita Esad’ın B planıydı ve rejim, durum kontrolden çıktığında Suriye’nin kuzey batısında, Lazkiye merkezli bir Alevi devleti kurarak çekilecekti. Aslında haritanın sahibi CIA’ydı!

3. Barzani 11 Temmuz’da Suriye’deki Kürt partilerini bir araya getirdi. PKK’nin Suriye kolu PYD ile diğer Kürt partileri, Erbil mutabakatı imzaladı.

4. 18 Temmuz’da Suriye üst düzey yöneticilerini hedef alan bir bombalı saldırı gerçekleşti. ABD imzalı bu saldırı, Esad’ı Suriye’nin kuzeyindeki mevzileri boşaltarak, Şam merkezli bir savunmaya zorladı.

Aynı gün Putin-Erdoğan zirvesinde Türkiye, Cenevre sürecini kabul etti!

5. PYD-PKK 22 Temmuz’dan itibaren Esad’ın çekildiği mevzileri doldurmaya başladı. PYD birkaç gün içinde 6 yerleşim bölgesinde “otorite” oldu!

Bu gelişmeyle birlikte Türkiye’de “askeri hareketlilik” başladı. Suriye’nin kuzeyine müdahale seslendirildi. Ancak ABD bu kez itiraz ediyordu. Neden?

ABD-TÜRKİYE EŞGÜDÜMÜ BOZULDU MU?

ABD’nin hedefi, Suriye’nin kuzeyini Şam’dan koparmaktı. Bu hedef, Türkiye’nin dış müdahalesine gerek kalmadan, kısmen gerçekleşmeye başladı.

Türkiye’nin müdahalesi ise artık tersine, bu gelişmeyi baltalayabilirdi. Türkiye’nin meseleye Kürt merkezli bakarak bir çözüme yönelmesi ise ABD’nin hedefini olumsuz etkileyebilirdi.

ABD, bir Türkiye müdahalesi yerine, Suriye’nin kuzeyindeki güç boşluğunu tıpkı 1991’de Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi “merkeze bağlı olmayan alana” dönüştürmek istiyor. “Tampon bölge” ya da “güvenli bölge” denilerek, belli kara parçasının Şam’dan koparılması hedefleniyor.

Clinton işte bu hedefi masaya yatırmaya geliyor.

Bu konuyu aydınlatabilmek için incelemeye devam edeceğiz; çünkü İran-Türkiye temasları da gösteriyor ki, Erdoğan-Putin görüşmesi bildiklerimizin ötesinde konular içeriyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ağustos 2012

,

Yorum bırakın

EYMÜR PORTRESİ

MİT-CIA-Kontrgerilla üçgenindeki hemen her olayın başoyuncusu durumundaki Mehmet Eymür, önceki gün Silivri’deydi. Mahkemenin tanık sıfatıyla çağırdığı ancak “çok şey biliyorum, ama Ergenekon’u bilmiyorum” dediği andan itibaren neredeyse sanık pozisyonuna düşen bir Eymür izledik biz.

SALLAYAN EYMÜR

İzlenimlerimize, Eymür’ün kişiliğini ve ruh halini ortaya koyan kimi sözleriyle başlayalım. Av. Hasan Basri Özbey soruyor: “Doğu Perinçek’in Hizbullah’ı yönlendirdiğini yazdınız sitenizde. Belgeniz nedir?”

Ermür’ün yanıtı şöyle: “Valla işte siz bazen yazınca, üstüme gelince, işte ben de öyle …”Av. Hasan Basri Özbey tamamlıyor Eymür’ün cümlesini: “Sallıyorsunuz yani.”

Eymür gülüyor, sanıklar gülüyor, avukatlar gülüyor, izleyiciler gülüyor, hatta mahkeme görevlileri gülüyor ama ciddiyeti elden bırakmamaya kurulu Hâkim gülmüyor, üstelik izleyicilere “gülmeyin, atarım” diye kızıyor!

Eymür’ün bu “sallamacı” kişiliği şu itirafa dönüşüyor ardından: “Hizbullah’ı resmi makamlar kurdu ama örgüt sonra kontrolden çıktı.”

EYMÜR’ÜN BELGESİ TİKKO’DAN

Eymür, duruşmanın daha ilk bölümünde mahkeme heyetine Perinçek’le ilgili bir dosya verdi. Sanıkların ya da Avukatların soruları karşısında her çaresizliğe düştüğünde ise o dosyaya sığınıp, “bilgiler orada var” dedi.

Akşama doğru, Perinçek 12 Mart dava dosyasının istenmesini talep ettiğinde, Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu “zaten burada” deyip, Eymür’ün sabah verdiği dosyayı havaya kaldırdı. Sonra da teyit etmesi için Perinçek’e verdi.

Muhtemelen o an MİT’in tarihine kara bir leke olarak düşmüştür. Zira Eymür’ün çok önemli dosya diye verdiği şey, TİKKO’nun Perinçek’i hedef alan yazıları çıktı.

Bu durumda şu çelişki haliyle aklımıza takıldı: TİKKO’nun yazdıklarını MİT mi kullanıyordu, yoksa MİT’in yazdıklarını TİKKO mu kullanıyordu?”

EYMÜR’ÜN PERİNÇEK KOMPLEKSİ

Gün boyu incelediğim Eymür’e dair en somut saptamam şu: Eymür, travmaya dönüşmüş bir Perinçek kompleksi içinde! Üstelik Perinçek, kendisini için “düşman olabilecek bir insan değil” demesine rağmen…

Örneğin, müvekkilini “ulusalcı” olmakla itham eden Eymür’e avukat “ulusalcılık nedir” diye soruyor. Eymür’ün yanıtı: “Ulusalcılık, işte malumunuz, Aydınlıkçıların çıkardığı bir şey.”

MİT bu kadar cahil yetiştiremeyeceğine göre, Eymür’ün yanıtı artık psikiyatrinin alanına giriyordur!

Eymür’ün Perinçek kompleksi, belli ki onda ciddi sıkıntılar yaratıyordu. O sıkıntılı kafa da, örneğin Aydınlıkçıların anti-Amerikancılığı mahkemede gündeme geldiğinde, kısa devre yapıyordu.

Eymür’ün şu sözlerine başka bir açıklaması olan lütfen beni bilgilendirsin: “Aydınlıkçıların anti-Amerikancı olduklarına inanmıyorum. Çünkü Aydınlık Dergisi’nin Washington temsilcisi, ABD vatandaşı olan bir Yahudi’yle evliydi.”

ÇİLLER MOSSAD’A NE VERDİ?

Belgesi “sallamalı”, kaynağı TİKKO olan Mehmet Eymür’ün acaba çalışma arkadaşlarıyla, amirleriyle ilişkisi nasıldı?

Gün boyu sorular karşısında mahkûm olan Eymür, son 30 yıldır çalıştığı hemen her ismi suçladı, açığa düşürdü, ihbar etti. Nuri Gündeş, Sönmez Köksal, Şenkal Atasagun, Emre Taner başta olmak üzere tüm eski amirlerini “açığa düşürmekten” çekinmeyen Eymür, eski Başbakan Tansu Çiller’i zor duruma soktu.

Eymür’ün şu itirafı karşısında Çiller açıklama yapmak ve hesap vermek durumundadır artık: “Çiller ve Ağar MOSSAD’la görüşemeye girdiler. Beni dışarı çıkarttılar. Çiller ve Ağar ikilisi, MOSSAD’la Abdullah Öcalan pazarlığı yaptı. Ama karşılığında ne verdiler, onu bilmiyorum.

Başbakanlar başbakanlarla, istihbaratçılar istihbaratçılarla görüşür, kuraldır. O yüzden merak ediyoruz ve soruyoruz: “Çiller MOSSAD’a ne verdi?

Ve izlenimlerimizi bitirirken başka bir kirliliğe dikkat çekiyoruz. Eymür’ün Perinçek’in bir sorusu karşısında söylediği şu söz, belki de “kasetli siyaset” yapılan geçen döneme aslında ışık tutuyordu: “İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ağustos 2012

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

KÜRTÇÜLÜĞÜN KAYNAĞI

Yeniçağ yazarı Servet Avcı’nın 29 Temmuz tarihli “Türkiye solunun ‘Kürtçü’ ihaneti” başlıklı yazısında ele aldığı iddia, zaman zaman milliyetçi çevrelerde dile getirilir.

Avcı’nın iddiası özetle şöyle: “Türkiyeli sosyalist hareketlerin içinde yer alana kadar etkisi son derece sınırlı olan ayrılıkçı  gelenek, sosyalist hareketle birlikte farklı bir karakter ve ivme kazanmıştır… Türkiye solunun içinde gelişim evresini tamamlayan bölücüler, özellikle 1974’ten sonra kendi adlarıyla ortaya çıkmaya başladılar…”

Avcı yazısını şu iddiasıyla noktalamış: “Basında, haktan yana gözüküp, bölücü tezlere doğrudan ya da dolaylı destek olanları teşhis ederek diyoruz ki, maalesef  Türk komünistinin dönüp dolaşıp geldiği yer ‘Kürtçü’ dükkanıdır!..” (Yeniçağ, 29 Temmuz 2012)

Servet Avcı neredeyse Kürtçülükle mücadelenin yolunun, sol’la mücadeleden geçtiğini iddia edecek!

SOLCULUK, AYRILIKÇILIĞIN PANZEHİRİDİR

Ülkedeki her olumsuzluğu sol’a yüklemeye kalkmak, bunu yapabilmek için de mantığı rafa kaldırmak, sanırız sağcılığın genlerinde var. Yoksa bir tez, “Şeyh Sait, ayaklanmadan önce TKP üyesi miydi?” gibi saçma bir soruyla bile bu kadar kolay yıkılmazdı!

Peki, gerçek ne?

Gerçek tam tersidir! Avcı’nın belirttiği tarihteki Kürt kökenli solcular, sol’dan ayrıştıkça Kürtçüleştiler, ayrılıkçı hareketler kurdular…

Türk ve Kürt’ün birlikte solculuk yaptığı, aynı çatı altında örgütlendiği 60’larda, hatta 70’lerin ilk birkaç yılında bölücülük gibi bir sorun var mıydı? Ayrılıkçılık tersine, 12 Mart’ta sol’a darbe vurulmasının ardından ve Türk ile Kürt’ün ayrı örgütlenmeye itildiği süreçte başladı… Bölücülük de, sol’un ezildiği 80’lerde büyük atağına kalktı!

Kürtçülüğün kaynağı sol değil, ABD güdümlü iki askeri darbe ve resmi-sivil faşist uygulamalardır!

Bir Türk milliyetçisinin Kürtçülüğün kaynağını solculuk sanması, o nedenle en çok ABD emperyalizmini ve bölücüleri memnun eder! Zira bu süreçten ders çıkaramayan, Türk ve Kürt’ün birlikte örgütlenmesinin bölücülüğün panzehiri olduğunu saptayamayan türden Türk milliyetçilerinin varlığı, Kürt milliyetçilerinin varlığının da garantisidir!

AKP BÖLÜCÜLÜĞÜ 4’LE ÇARPTI

Kürtçülüğün kaynağını yanlış yerde arayan Servet Avcı’ya, önemli bir anketin sonuçlarını anımsatalım.

Yalçın Doğan’dan öğendik: “Kürtlerin yüzde 23’ü ‘bağımsız Kürt devleti kurulmasından’ yana. Hemen hemen her beş Kürt’ten biri bağımsız devlet istiyor. Oysa, üç yıl önce bağımsız Kürt Devleti isteyenlerin oranı yüzde 6. Üç yılda yüzde 6’dan yüzde 23’e yükseliyor. Asıl düşündürücü olan bu.” (Hürriyet, 28 Temmuz 2012)

Araştırmanın bir bölümünü daha önce Kadri Gürsel’den öğrenmiştik. Örneğin Kürtlerin yüzde 56’sı artık “özerklik” istiyordu. Oysa bu oran üç yıl önce, 2009’da yüzde 21’di! (Milliyet, 2 Temmuz 2012)

Peki, üç yılda bağımsız Kürt devleti kurulmasını isteyen Kürt sayısı nasıl dört kat artıyor? Özerklik isteyenlerin oranı nasıl üç kat artıyor? Servet Avcı işte asıl buna kafa yormalıdır. Zira bu sorunun yanıtı, bir milli devlet olan Türkiye’nin geleceğini ilgilendiriyor!

Ülkeyi bu noktaya sol değil AKP’nin Kürt Açılımı getirmiştir. Açılım’dan önce her 100 Kürt’ten sadece 6’sı “bağımsız Kürt devleti” derken, şimdi bu sayı 23’e çıkmıştır. AKP bölücülüğü 4’le çarpmıştır!

Yani Kürt Açılımı, tam da bu ankette ortaya çıkan sonucu yaratmak içindi…

O nedenle gerçek Türk milliyetçilerinin görevi, dünün solculuk düşmanlığına heveslenmek değil, ABD ve AKP’yle mücadele etmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Ağustos 2012

, ,

Yorum bırakın

ŞEMDİNLİ’DE ABD PARMAĞI

Askeri konularda bile Genelkurmay Başkanlığı’na söz hakkı vermeyen AKP Hükümeti, bu kez Şemdinli’de topu TSK’ye attı. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, geçen hafta perşembe günü gazetecilerin Şemdinli soruları karşısında “gerekli açıklamalar güvenlik birimlerince yapılacak” demişti. Ancak TSK hâlâ gerekli açıklamayı yapmadı!

Anlaşılan Yüksek Askeri Şura’da Kemalist subayları tasfiye etme çalışması, Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir bölümünde 15 gündür süren “sınır silme” girişiminden daha stratejik!

MEVZİ-CEPHE SAVAŞININ ANLAMI

Elbette hükümete uygun bir TSK yapılanması için uğraşanlardan daha sorumlu askerler de vardı ve onlara sorduk, “Şemdinli’de ne oluyor” diye…

Bilgi aldığımız her iki kaynak da PKK’nin klasik gerilla taktiğinin dışına çıktığına, “mevzi-cephe savaşı” verdiğine, “alan hâkimiyeti” kurmaya çalıştığına dikkat çekti. Peki, ne anlama geliyordu bu?

Şemdinli’de, PKK’nin arkasında profesyonel bir ordu aklı ve operasyonel desteği olduğu anlamına geliyordu

Peki, hangi ülkenin aklına ve operasyonel desteğine işaret ediyor Şemdinli’deki gelişmeler? Geleceğiz, ama önce kaynağımızın saptamasını doğrulayan bir başka açıklamayı anımsatalım…

PKK YÖNTEMİ DEĞİŞTİRDİ

PKK lideri Murat Karayılan’ın basına yansıyan açıklamaları, hem Şemdinli’deki hedefi hem de yöntemi ortaya koyuyor.

Şemdinli’deki hedef: “Şimdi sınırın 35 km içerisindeki Şemdinli’nin etrafında gerilla vardır. Böylece artık sınır ötesi sınır berisi de hikâyeye dönüşmüştür.”

Şemdinli’deki yöntem: “Gerillanın 2012 yılı itibarıyla içine girmiş olduğu yeni bir mücadele tarzı ve aşaması söz konusudur. Bu yeni mücadele aşaması bir üst aşamadır. Yani gerillanın temel taktiği olan vur-kaç taktiğiyle birlikte, birçok yerde vurup orada mevzilenme, alan hâkimiyetini geliştirme biçimindeki bir taktik süreç gündemdedir. Bu çerçevede şimdi Kürdistan’da yaşanan yoğun bir savaş durumu vardır.”

SINIR SİLME ABD STRATEJİSİDİR

Peki, Şemdinli’deki bu gelişmelerin arkasında hangi devletin aklı ve desteği var? Hükümet üyelerinin iddia ettiği gibi Suriye’nin mi? Bu durumda PKK, Şam rejiminin stratejik müttefiki midir?

Güncel dalgalanmaları, Suriye’nin kuzeyindeki güç boşluğunun yarattığı durumları Şam-PKK stratejik işbirliği şeklinde değerlendirmek gerçekçi değildir. Zira PKK, hâlâ ABD’nin stratejik aracıdır.

“Sınır silme” hedefi Suriye’nin değil, ABD’nin stratejisi içindedir. Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyi ve Türkiye’nin güneydoğusu Şam’da değil, Washington’daki haritalarda değişmiştir!

3 AŞAMALI KÜRDİSTAN PLANI

Oslo Barış Enstitüsü kurucusu Prof. Dr. Johan Galtung’un tam da bu aşamada ortaya çıkıp “arabulucu olmaya hazırım” demesi ve Pentagon’un çekmecesindeki “3 aşamalı Kürdistan planını” sergilemesi anlamlıdır. Galtung’a göre o aşamalar şöyledir:

Birinci aşamada Kürtlerin yaşadığı dört ülkede, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de, insan hakları konusunda iyileştirme sağlanmalı. İkinci aşamada her dört ülkede Kürtler, otonomilere kavuşturulmalı. Üçüncü aşamada ise dört otonomi bir araya getirilerek Kürdistan konfederasyonu oluşturulmalı. Türkiye ise Kürdistan Konfederalizmi oluşumunu kabul etmeli.

AKP’nin Suriye karşıtlığı ile PKK’nin Şemdinli hamlesi, işte bu plan içerisinde örtüşmektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ağustos 2012

, , , ,

Yorum bırakın

OLİMPİYATLARDA SIFIR SORUN!

Olimpiyatlarda neden başarısız olduk, neden madalya alamıyoruz? Bu soruya yanıt aranıyor şimdi… Hürriyet’in internet sitesinde yer alan “Başbakan önerdi, tersi oldu” başlıklı habere bakılırsa, sporcular Erdoğan’ın taktiklerini dinlemedi.

ERDOĞAN’IN TAKTİKLERİ

Örneğin Erdoğan gece 3’te kadın voleybolcuları aramış ve “Çin maçında bloklara dikkat edin” demiş. Belli ki yataklarından kaldırılan uyku sersemi sporcular taktiği iyi dinleyememiş, çünkü ertesi gün yenildiler!

Örneğin Erdoğan, boks maçı öncesi olimpiyat köyünü arayıp, “gardınızı alın, kontra yumruklara dikkat edin” demiş. Başbakanı dinleyen kim, 2’si hariç hepsi elendi!

Örneğin Erdoğan, güreş başantrenörü Yakup Topuz’a, “Yakup hoca, bunlara künde atmayı öğret” demiş. Hoca da güreşçilere “Başbakanımızı kırmayın. Şampiyon olurken mutlaka birkaç tane künde atın” demiş.

Güreşçilerin müsabakaları bugün başlıyor. Umarız “usta” taktikleri dinlemeyen voleybolcu ve boksör kervanına güreşçiler de katılmaz!

ZAYIF EKONOMİDE, KUVVETLİ SPORCU OLMAZ!

Spordaki başarı, ülkenin toplam başarısıyla üç aşağı beş yukarı paraleldir. Ekonomik, siyasi, askeri başarılarla, eğitim, bilim, spor alanlarındaki başarı arasında doğrudan bir ilgi vardır.

Çin ve ABD’nin olimpiyatlarda açık ara en üstte yer almaları bundandır. Hatta bugüne kadar hep en üstte yer alan ABD’nin Londra Olimpiyatı’nda Çin’in gerisine düşmesi 2007’de başlayan ekonomik kriz ve 2008’da başlayan askeri ve siyasi gerileme nedeniyledir.

Tüm bu gerçekler ortadayken, rekor düzeyde sporcuyla katıldığımız Londra Olimpiyatı’ndan başarıyla dönmemiz hayaldir.

Çünkü ekonomimiz “büyümüş” ama ülke kalkınamamıştır. Toplam milli gelir büyümüş ama halk fakirleşmiştir. En zenginler son 10 yılda daha da zenginleşmiş ama orta direk bile fakirleşmiştir. Rahmi Koç’la fabrikasında çalışan işçinin aylık gelirini toplayıp ikiye bölmek ekonomiyi “büyütür” ama ekonomi bilimini ve ülkeyi küçültür!

Sporda da durum böyledir… Örneğin son dönemde atletizmde büyük başarılar kazandık! Neredeyse tüm Türkiye rekorları kırıldı, geliştirildi. Ama rekorların sahipleri bizimkiler değil, para karşılığında Türk vatandaşlığına geçen ama yarışmalar dışındaki zamanını ülkesinde ailesiyle geçiren devşirme sporculardır.

17 Türkiye rekoruna sahip bu yabancıların başarısını Türkiye başarısı zannetmekle, Koç ile işçisinin aylık gelirinin ortalamasından hareketle ekonominin büyüdüğünü sanmak aynı şeydir.

Ekonomisi zayıf ülkelerin, kuvvetli ve başarılı sporculara sahip olması genelde mümkün değildir ve istisnadır. Her şeye rağmen kimi branşlarda kısmi başarı elde edebilmenin de tarihsel nedenleri vardır; o branşın halk içinde bir geleneğe oturup oturmadığıyla ilgilidir. Güreşin ata sporumuz olması gibi…

ERDOĞAN’IN MUSKASI VE USTALIĞI

Bir toplumun dincileşmesi (dindarlaşma değil) ile fal ve büyünün hayatımıza girme sıklığı arasındaki ilgi, muhafazakâr yöneticilerin artması ile sporcularımızın metafizik düzleme çıkması arasındaki ilgi paraleldir.

Somutlaştıralım: 4×400’ün demir leydileri, filenin sultanları, potanın perileri… Bizde hiç mi normal sporcu yok? Başarı ille insanüstü bir durumun sonucu mudur?

Bu felsefeye sahip olunan bir toplumda, haliyle Çinli sporcuların başarısı “işkenceyle eğitilmeleri” iddiasına dayandırılır!

Çünkü dincileştikçe, normalin başaramayacağı kanaati hâkim hale gelir. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın “ustalığının” sırrı da boynunda taşıdığı muskadadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ağustos 2012

, ,

Yorum bırakın

1 NOLU TANIK, 2 NOLU SANIK

Genelkurmay 1. Başkanı’nın tanık, 2. Başkanı’nın da sanık olduğu dünyadaki ilk mahkemenin dünkü duruşmasındaydık… Hilmi Özkök tanık olarak, o dönem 2. Başkan olan İlker Başbuğ da sanık olarak Silivri’deydi…

Hilmi Özkök, ilk günkü tanıklığının ardından dün de avukatların ve sanıkların sorularını yanıtlamak üzere mahkemedeydi. Özkök her ne kadar Fikret Bila’ya “Silah arkadaşlarımı acı çektiğim için Silivri’de ziyaret etmedim” dediyse de, aslında yüzünde farklı bir “acı” işareti vardı…

ÖZKÖK’ÜN PERFORMANSI

Nasıl bir acı olduğunu tarif etmeye çalışayım. Örneğin Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu, Özkök’e “hangi gazeteler sizi yıpratmaya çalıştı” diye soruyor. Özkök bazı yayınları sıraladıktan sonra belirtiyor: “O yayınlar nedeniyle, görev performansım olumsuz etkilendi.”

“Performansı gazete haberleriyle düşen bir Genelkurmay Başkanı, kim bilir başka nelerden etkileniyordur” diye düşünmeden edemedim doğrusu… Umarım Özkök 1 numarayken, kimi devletler de böyle düşünmemiştir!

Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu “2001-2002’de ABD Ecevit hükümetine darbe yaptı ve size Genelkurmay Başkanı olma yolunu açtı” diye özetleyebileceğimiz Doğu Perinçek tespitlerini sordu Hilmi Özkök’e… Özkök, “Perinçek’in görüşlerine saygı duyuyorum ama Genelkurmay Başkanı olmam rutindir” diyerek, o acıyı biraz daha sergiledi!

Özkök sonrasında, Perinçek’in yazılı sorusu karşısında da “Kıvrıkoğlu’nun süresinin bir yıl uzatılmak istendiği konusundan haberdar olmadığını” belirtti! Haber Tanzanya’da bile duyulmuştu ama demek o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hilmi Özkök duymamıştı!

ÖZKÖK’ÜN TUNCAY ÖZKAN’A AÇTIĞI DAVA

Ardından Hâkim üye Sedat Sami Haşıloğlu, Özkök’e Mustafa Balbay’ın günlüklerinden bazı satırlar okudu. Özkök aktarılanların çoğundan ya haberdar değildi, ya da katılmıyordu o görüşlere… Balbay, “o zaman ben neden sanığım” diye sormuştur kendine eminim…

Bir ara Hilmi Özkök, Tuncay Özkan’ın KanalTürk’te Cüneyt Arcayürek’le birlikte yaptığı programda, kendisine “salak” dediğini söyledi. Özkök’ün bu “tanıklığı” üzerine Tuncay Özkan sinirlenerek bulunduğu en arka sıradan öne doğru yürüdü ve Hâkim’den söz hakkı istedi.

Pek söz vermeyen, verince tek soruyla sınırlayan Hâkim’in dalgınlığına gelmiş olmalı ki, Tuncay Özkan’a söz hakkı verdi. Muhtemelen pişman da oldu.

Çünkü Tuncay Özkan, programda öyle bir söz söylemediğini, o sözün söylenmediği halde programın deşifresine bilerek koyulduğunu, bunun mahkemede tespit edildiğini, bu nedenle açılan davadan beraat ettiğini anımsattı!

Hâkim, Hilmi Özkök’e sordu: “Bu davadan ve beraattan haberiniz var mı?”

Hilmi Özkök’ün yüzündeki acı dev ekrana yansıyor ve eski 1 numara “hayır” yanıtı veriyordu! Oysa Özkök, emekli olmasından bir gün önce 30 Ağustos’ta o davayı hem de 301’den açtırmıştı!

O an Özkök’ün yüzüne yansıyan acıyı gören herhangi biri, 1 numaranın “tanık mı, yoksa sanık mı” olduğunu, eminim anlamazdı!

Biz de anlamadık…

Ama iki günün ardından Özkök’ün tanık olmadığından artık emindik. Zira Hilmi Özkök herhangi bir darbe girişimine tanık olmamıştı!

O zaman dava da bitmiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ağustos 2012

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

SURİYE’DE AKP-PKK ANLAŞMASI

ABD, başından beri Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesini istiyor. Ama AKP, 16 aydır TSK’yi buna ikna edemedi. Öyle ki, Morton Abramowitz gibi Erdoğan üzerinde büyük etkisi olan isimler, açıktan “Suriye’de askeri liderliği üstlenemeyen” Türkiye’yi eleştirdi.

Ancak PYD-PKK’nin Suriye’nin kuzeyindeki kimi yerleşim bölgelerinde “otorite” olduğu bu son süreçte, Washington ağız değiştirdi: Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, Suriye’ye dışarıdan müdahale edilmesini istemediklerini açıkladı. Nuland’dan birkaç gün sonra Kürdistan’ın mimarı olan Henri Barkey sahneye çıktı ve Türkiye’yi Suriye’deki Kürdistan’a alışmaya çağırdı! Son olarak önceki gün ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Patrick Ventrel, Türk tanklarının sınırdaki hareketliliğine değinerek, “Türkiye’nin kendi ulusal güvenlik çıkarlarını anlıyoruz. Ama şu anda durumu daha fazla askerileştirmenin ilerlenecek yol olduğunu düşünmüyoruz” dedi.

Tüm bu olgulara rağmen Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri hâlâ Esad’ın eseri saymak ve PYD’ye Esad’ın kartı muamelesi yapmak gerçekle örtüşmüyor.

Nitekim AKP’nin yayın organı işlevi taşıyan ve Washington’u kıble gören gazeteler yeni duruma göre hizalanmaya ve “PKK’de komuta Suriyelilerde”, “Kuzey Suriye, Esad’ın tuzağı” şeklinde manşetler atmaya başladılar.

FEDERAL SURİYE MUTABAKATI

AKP de bu yeni duruma uygun davranmaya başladı. “Kuzey Suriye’de PKK’ye izin vermeyiz” şeklindeki ilk günkü gaz alıcı konuşmaların yerini, yavaş yavaş Oslovari müzakereler almaya başladı.

Örneğin Barzani’ye yakın AKNews ajansının bildirdiğine göre Davutoğlu’nun koordine ettiği Suriye Ulusal Konseyi SUK ile Barzani’nin koordine ettiği ve 11 Temmuz Erbil mutabakatıyla hareket alanı bulan Kürt Ulusal Konseyi KUK, anlaşmaya varmış. Ajans Barzani ile Ahmet Davutoğlu’nun da anlaşmanın imzalanacağı toplantıya katılacağını belirtiyor. “SUK ile KUK bir araya getirilmeli” raporları, anlaşmanın mimarının ABD olduğunu gösteriyor.

Anlaşmayı AKNews’a yorumlayan bir Kürt lider şöyle diyor: “Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından temsil edilen Türk hükümeti, Esad sonrası Suriye’nin federal bir devlet olmasını ve Kürtlere federal haklar tanınmasını sağlayacak olan anlaşmaya rıza gösterecek.

“Rıza” kelimesi ile Obama’nın Erdoğan’la konuşurken sopa tuttuğu resminin basına servis edilmesi arasında kuşkusuz bir bağ var! Sopa göründü, ya havuç?

DAVUTOĞLU-BARZANİ ANLAŞMASI

Ahmet Davutoğlu’nun Barzani’ye gitmesi de, Washington’un yeni yönelimi gereğidir. Davutoğlu-Barzani görüşmesi sonrası yayımlanan ortak bildirideki şu ifade, “federal Suriye” mutabakatına vardıklarını göstermektedir: “Yeni Suriye’de bütün etnik, dini ve mezhebi kimliklere saygı duyulmalı ve bütün bu toplulukların hak ve özgürlükleri garanti altına alınmalı.”

Ahmet Davutoğlu henüz havadayken, zaten bir mutabakat işareti görülüyordu. Davutoğlu Erbil’e inmeden önce Barzani’nin Dışişleri sorumlusu Sefin Dızai’nin şu mesajı vermesi anlamlıydı: “Türkiye, Suriye’deki muhalefet kesimlerinin hepsine eşit mesafede durmalı. Suriyeli Kürtler de dâhil. Bunun için olumlu ortam var. PYD’nin PKK uzantısı olduğu düşünülüyorsa asıl bunun için Türkiye PYD ile görüşmelidir. PYD’nin lideri görüşmeye hazır.”

AKP FEDERASYON İSTİYOR

Kuşkusuz AKP son sürecin ilk gününden beri böylesi bir mutabakata hazır olduğunun ipuçlarını veriyordu… Örneğin Erdoğan’ın topladığı güvenlik zirvesinden çıkan Ankara’nın 5 maddelik yol haritasında “federasyon mu, yoksa özerk yapılar mı gibi konular, Suriye’de istikrar kurulduktan sonra kararlaştırılmalı” deniyordu.

Ayrıca Ahmet Davutoğlu gazetecilere verdiği iftarda, net olarak “de facto bir durumun oluşmasının kabul edilemeyeceğini, ama tüm kesimlerin ortak kararı olması halinde, ‘bu bizim kırmızıçizgimizdir’ demeyeceklerini” ilan ediyordu.

ABD’NİN ARAÇLARI BİRARADA

Tüm bu özetlediğimiz tabloda aracıları çıkarırsanız, geriye AKP ile PKK’nin Suriye’de de anlaştığı sonucu çıkmaktadır. ABD stratejik araçları olan PKK, AKP ve Barzani’yi aynı cephede buluşturmuştur!

Ama Asya cephesini yenmek için ABD’nin daha çok araca ihtiyacı var! Davutoğlu’nun telaşı bundan!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ağustos 2012

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın