Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
ÇOK KUTUPLU YENİ DÜNYA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/01/2012
Yeni yılın ilk gününde, yeni dünyamızı inceleyelim. Çünkü 2011 yılında oluşmaya başlayan bu yeni dünya 2012 yılında daha da pekişecek ve Türkiye de yeni dünyadaki yerini alacak…
2003 yılındaki tek kutuplu dünya görüntüsü, sadece 8 yıl sürdü. ABD, 2011 yılında yeni dünyanın kurulmasını çaresizlik içinde izledi.
Artık dünya tek bir kutuptan değil, birkaç kutuptan oluşuyor:
1. KUTUP: ABD
ABD, kuzey komşusu Kanada ile birlikte Kuzey Amerika kutbunu oluşturuyor. Bu kutbun en önemli iki müttefiki Avrupa’daki İngiltere ile Ortadoğu’daki İsrail’dir.
ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli taşeronu ise AKP hükümetidir. ABD, AKP üzerinden İran ve Suriye konusunda hâlâ hamleler yapabilmektedir.
Irak’tan çekilen ABD, Afganistan’da da siyasal yenilgi içindedir. ABD, Afganistan politikasını güçlendirmek için önemli bir araç gördüğü Pakistan’ı da 2011’de kaybetti.
ABD’nin Pasifik’teki müttefikleri ise Japonya, Güney Kore ve Avustralya’dır. Ancak büyük bir ekonomik güç olan Japonya da son dönemde Çin’e yanaşmaktadır. İki ülkenin ticarette dolar yerine kendi ulusal paralarını kullanmaya yönelmesi, ABD için küresel bir darbe daha olacaktır. Öte yandan Pekin ve Tokyo’nun Kore yarımadasının güvenliği için işbirliğine yöneleceği işareti de ABD’nin Pasifik’e müdahale zeminini daha kaygan hale getirecektir.
2. KUTUP: LATİN AMERİKA
ABD ve Kanada’yı dışarıda bırakan Amerika kıta ülkeleri, CELAC isimli bir yeni yapı kurdular. Son 10 yıldır teker teker Bolivarcı devrimlere sahne olan Latin Amerika ülkeleri, ABD’ye karşı birlik oluşturdular.
Brezilya ve Venezüella liderliğindeki birlik, ABD’yi güneyden kuşatırken, Ortadoğu’da bile aktif tutumlar sergiledi.
3. KUTUP: ALMANYA MERKEZLİ AB
ABD’nin İngiltere üzerinden müdahale edebildiği AB, 2011 yılında Almanya merkezli AB’ye dönüştü.
2000’lerde başlattığı Doğu’yla işbirliğinin avantajlarından yararlanan Almanya, Avrupa kıtasını etkisi altına alan ekonomik krizden en az etkilenen ülke oldu. Avro krizi ve avro bölge tartışmaları sırasında kıta politikalarına ağırlığını koyan Berlin, Londra’yı devre dışı tuttu.
4. KUTUP: İRAN MERKEZLİ ORTADOĞU
2011 yılı İran ve Ortadoğu için çok önemli bir dönüm noktası oldu. Irak işgalinin ilk gününden beri ağır bir ABD baskısı altında olan İran, yüzyıllara dayanan devlet geleneğinin de avantajlarını kullanarak, süreci çok az kayıpla atlattı ve 2011 yılında atağa geçti.
Tahran, Tunus ve Mısır’da başlayan halk hareketlerinin, bölgenin çıkarlarına hizmet etmesini sağlayacak politik hamleler yaptı. ABD, İran’ın bu hamlelerine Libya ve Suriye’de karışıklık çıkararak yanıt verdi. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde tüm askeri baskılara rağmen dinmeyen halk hareketleri, Washington’un bölgesel çıkarlarını tehdit etmeyi sürdürüyor.
İran, Irak ve Suriye ile de çok önemli bir siyasal ittifak oluşturdu 2011’de…
2006’da Hizbullah’ın İsrail’i yenmesiyle başlayan ve 2011’de Hamas’ın FKÖ’ye katılmasıyla devam eden yeni dönem, Tahran’ın başarısı olarak değerlendiriliyor.
5. KUTUP: RUSYA
Putin ve Medvedev ikilisinin ayağa kaldırdığı Rusya, 2011’de ABD’ye karşı askeri hamleler de yapmaya başladı. Bu hamlelerin en önemlisi kuşkusuz uçak gemisini Akdeniz’e, Suriye’ye desteğe göndermesiydi.
Rusya, 2011’de Kazakistan ve Belarus’la birlikte Avrasya Birliği’ni başlattı. Birlik, 2012’de önüne kurumsallaşma ve yeni üyelerle genişleme görevi koydu.
Moskova, enerji hamleleriyle ABD’nin bölgedeki çıkarlarını zayıflattı. 2011’de imzalanan Mavi Akım ve Güney Akım projeleri, ABD’nin desteklediği Nabucco Projesi’nin çökmesine neden oldu.
6. KUTUP: ÇİN
Çin, kesintisiz büyüme sürecinin bu aşamasında, yani 2011’de çok önemli siyasal ataklar yaptı. ABD’nin emperyalist müdahalelerde bulunduğu bölgelere, ekonomisiyle nüfuz edip, Washington’un altını oydu. Batısında Afganistan ve Pakistan’la, doğrusunda da Japonya ile yakın işbirliği dönemi başlatan Çin, Asya kıtasının en geniş ölçeğinde etkin bir hale geldi. Pekin’in Latin Amerika’da başlattığı yatırım dönemi, Ortadoğu ve Afrika’da sürüyor.
Çin, 2011’de ABD’yi çok rahatsız eden bir silahlanma atağına da başladı. İlk uçak gemisini tamamlayan Pekin, uzayda Washington’la yarışa girdi.
Öte yandan Hindistan ve Brezilya gibi tek başına kutup olabilme potansiyeli taşıyan ülkeler de, 2011’de önemli hamleler yaptı. Her iki ülke de Rusya ve Çin’le yakın işbirliği dönemleri içine girdi.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ocak 2012
BU BİR HUKUK YAZISI DEĞİLDİR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Odatv Yazıları on 29/12/2011
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, TV8’de yayımlanan “Erkan Tan ile Başkentten” programında ilginç bir şey söyledi: “Anayasa ilgili görüşleri ‘hukuka aykırıdır’ diye savcılığa vermiyoruz.”
Durun, hemen “hukuka aykırı görüşlerle anayasa mı yapılıyor” diye tepki göstermeyin.
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, bildiğiniz gibi Meclis’teki dört partiden 12 kişiyi bir komisyonda toplayarak, “Yeni Anayasa” çalışması yapıyor.
Daha doğrusu, bulunduğu makamın meşruiyetini mevcut anayasadan alan Cemil Çiçek, o meşruiyetle başka bir anayasa yapıyor.
Komisyonun ismi de “Anayasa Uzlaştırma Komisyonu.” Peki, bu komisyon hangi hukuki dayanağa göre kurulmuştur?
Yanıt aramayın, Anayasa Uzlaştırma Komisyonu hukuken sakattır.
AKP, HUKUKEN CUMHURİYET KARŞITIDIR
Nitekim ille de “Yeni Anayasa” diyen AKP’nin kendisi de hukuken sakattır.
Çünkü Anayasa Mahkemesi, AKP’nin Cumhuriyet’in ilkesi olan laikliğe karşı odak olduğuna hükmetti. Mahkemenin 11 üyesinden 6’sı, yani çoğunluğu AKP’nin kapatılmasına karar verdi. Ancak değişen yasa nedeniyle 7 oy gerekiyordu. AKP, sadece para cezasına çarptırıldı.
Yani Anayasa Mahkemesi’nin Cumhuriyet karşıtı olduğuna hükmettiği bir parti, Anayasa’yı değiştirmeye çalışmaktadır.
Peki, siz hâlâ hukuk mu diyorsunuz?
ÜÇ İKİDEN ÖNCE GELİYOR
Bir soru daha: Devletin iki numarası olan TBMM Başkanı Cemil Çiçek, kimden talimat alarak Anayasa Uzlaştırma Komisyonu oluşturmaya soyundu? Devletin üç numarasından, yani Başbakan’dan…
Demek ki, hukukta matematiğin tersine üç, ikiden önce gelir.
Peki devletin üç numarası, yani Başbakan Erdoğan’ın hukuktaki yeri nedir?
Siyasi yasaklıydı, parti kurdu, daha doğrusu kurduruldu… Seçimde isminin oy pusulasına yazılması yasaktı, yazıldı. Başbakan olamazdı, ama seçimden sonra başbakan gibi karşılandı Çankaya’da, Genelkurmay’da…
Milletvekili olamamıştı, üç ay sonra CHP desteğiyle yasa değiştirildi, Siirt seçimleri iptal ettirildi, bir AKP milletvekilinin vekilliği düşürüldü, Erdoğan seçime sokuldu, kazandı, önce milletvekili yapıldı, sonra Başbakan…
Vekilliği düşürülen AKP’li de ilk seçimde Siirt’e Belediye Başkanı yapıldı!
BÖLÜNME ANAYASASI
Devletin en ideolojik hukuk metnini oluşturacak komisyonun hikâyesi kısaca böyleydi…
Gelelim komisyona…
Komisyonun üç CHP’li üyesinden Anayasa Profesörü Süheyl Batum, anımsanacağı gibi ilk komisyon toplantısından önce, Anayasa’dan Türk kelimesinin çıkarılacağı mesajını vermişti.
Komisyon’un bir diğer CHP’li üyesi Rıza Türmen ise “masaya kırmızıçizgileri olmadan, önkoşulsuz” oturacaklarını ilan etmişti.
Komisyonun son CHP’li üyesi Atilla Kart ise Batum’un sözlerine “Bu aşamada bu tür açıklamalar sürece zarar verebilir” diyerek tepki göstermişti.
Tepki zamanlamayaymış.
Atilla Kart 23 Aralık akşamı, Ulusal Kanal’daki Ufuk Ötesi programında konuğumdu… Tam dört kez sordum, “Türklük kavramı kalacak mı, çıkacak mı?” diye… Yanıt vermemekte ısrar etti!
HANGİ HUKUK?
“Bulunduğu makamın meşruiyetini mevcut Anayasa’dan alan Cemil Çiçek, o meşruiyetle başka bir anayasa yapıyor” demiştik.
Aslında, AKP, tam 9 yıldır, meşruiyetini Cumhuriyet’ten alarak, yeni bir Cumhuriyet kuruyor!
Ve siz hâlâ “ille de hukuk” mu diyorsunuz?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Aralık 2011
AFGANİSTAN’DA ABD-ÇİN FARKI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/12/2011
Çin’in uluslararası ilişkilerine karşıt olan kesimlerin kullandığı en önemli argüman, bu ülkenin de ABD gibi emperyalist olduğu iddiasıdır. Hatta bazıları, Çin’i ABD’den daha tehlikeli bir emperyalist devlet olmakla suçlarlar.
Bu iddiaların ortaya çıkmasının en önemli nedeni, “sosyalist piyasa ekonomisi” uygulayan Pekin yönetiminin son yıllarda Latin Amerika’dan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Avrupa’ya kadar hemen her yerde yatırım yapması ve ticari anlaşmalar imzalamasıdır.
Kapitalist emperyalizmi bir ekonomi-politik kavramdan ziyade salt ekonomik bir kavram olarak ele alanlar, başta Çin olmak üzere uluslararası yatırım yapan her devleti “emperyalist” olarak adlandırıyorlar.
Büyük kapitalist devletleri geçtik, İran ve Türkiye gibi ülkeler bile Ortadoğu’da emperyalist olmakla suçlanıyor. Kavramı, kapitalizm çağındaki anlamıyla değil de imparatorluklar çağındaki anlamıyla kullanıyorlar.
Oysa emperyalizm kavramının çağımızdaki anlamı, “silahlı güç” kullanımı dahil, her yöntemi kullanarak hedef ülkeyi kendi pazarına eklemlemektir.
Peki, bu teorik temel bağlamında, Çin’in Afganistan’la yaptığı petrol anlaşması emperyalist bir ilişki olarak değerlendirilebilir mi? İnceleyelim:
KÂRIN YÜZDE 70’İ AFGANİSTAN’A
Afganistan-Çin petrol anlaşması bugün imzalıyor. Çin’in devlete ait Ulusal Petrol Kuruluşu, bu anlaşmayla Afganistan’da petrol üreten ilk yabancı firma olacak.
Afganistan Maden Bakanlığı, Çin kuruluşunun Afganistan’ın kuzeydoğusundaki Sari Pul ve Faryab bölgelerinde faaliyet göstereceğini açıkladı. Amuderya nehri havzası olarak bilinen bölgede ilk hesaplara göre 87 milyon varil petrol rezervi var.
Tabi Çin ile Afganistan arasındaki anlaşmanın en önemli özelliği, Pekin’in, kârın yüzde 70’ini Kabil’e bırakıyor oluşu!
ABD, AFGANİSTAN’I KAYBETTİ
Çin, NATO işgali altındaki Afganistan’da pek çok açıdan ilk sırada bulunuyor.
Örneğin Çin, 2007 yılında dünyanın en büyük ikinci bakır madeni olan Afganistan-Aynak sahasının işletme hakkını aldı. Çin, bu maden projesine ilk iki yılda tam 4 milyar dolarlık yatırım yaptı. Çin, madenin elektrik ihtiyacını karşılamak için de 400 megavatlık enerji santrali kurdu; ki bu santral başkent Kabil’in enerji ihtiyacının çoğunluğunu karşılıyor!
Çin Metalurji Şirketi, 2009 yılında da Aynak sahasına 3 milyar dolarlık “ek yatırım” yaptı. Yatırımın önemi, Afganistan’ın gayrisafi milli hasılasının 7.5 milyar dolar olduğu göz önönüne alınırsa, daha iyi anlaşılır.
Dönemin Afganistan Maden Bakanı Muhammed İbrahim Adil, 5 yıl içerisinde bu projeden sadece vergi geliri olarak 2 milyar dolar elde edeceklerini belirtmişti.
Çin, 2009’da, Afganistan’ın digital telefon hatları projesini de aldı. Santrallerin kontrolü ve işletmesi de Çinli mühendisler tarafından yapılıyor. Böylece Pekin, NATO işgali altındaki Afganistan’ın telekomünikasyon güvenliğini kontrol altına almış oldu.
NYT: KAYMAĞI ÇİN YİYOR
Çin’in ABD’ye karşı başarısı, örneğin New York Times da, Robert Kaplan tarafından “Bölgeye kan ve para dökenler Amerikalılar, ama işin kaymağını Çinliler yiyor” şeklinde analiz edilse de meseleye Afgan halkının çıkarları açısından bakmak gerekiyor.
Ve yatırımın büyüklüğü ile kârın çoğunluğunun Afganistan devletine bırakılması, Çin ile ABD’nin yatırım anlayışının farkını ortaya koyuyor.
ABD kanla kâr elde etme peşindedir, Çin ise karşılıklı yarar gözetmektedir. Yani “kazan-kazan” demektedir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Aralık 2011
TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/12/2011
İki gündür bölgedeki cepheleşmenin mezhepsel olmadığını, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek üzere bir ABD planının devrede olduğunu yazıyoruz. O planın “Türkiye himayesinde Kürdistan” olduğunu ve Kürdistan’ı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak istediklerini belirtmiştik.
Planın yürürlükte olduğu, planın alt sahiplerinden biri tarafından doğrulandı: Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin tutuklama kararı aldığı, Kuzey Irak’ta Mesud Barzani’ye sığınan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’den bahsediyoruz…
Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş’a konuşan Haşimi “yaşanların mezhepsel boyutu” olup olmadığına ilişkin soruya, “kısmen evet” yanıtı veriyor öncelikle.
Haşimi, Türkiye’nin “Irak’ta yaşanlara seyirci kalmamasını, Irak’a sahip çıkmasını” istiyor. İsteğini somut olarak şöyle tarif ediyor: “Komşuların içişlerimize karışmasını engellemeli.”
BÜYÜK AĞABEY: TÜRKİYE
Haşimi bu ABD planını “Türkiye’nin kaderi” olarak değerlendiriyor ve ekliyor: “Ortadoğu’da büyük oyuncu olmanız, Irak halkına sahip çıkmanızı gerektiriyor. (…) Amerikalılar kendi başımıza çözemeyeceğimiz ölçekte büyük sorunlarla bıraktı bizi. Büyük ağabey ve dürüst bir partner olarak Türkiye’ye güveniyoruz. Gerçek bir hukuk devleti, demokrasi ve bağımsız yargı için bu desteğe ihtiyacımız var. Ve de komşuların müdahalesine karşı durabilmek için.”
Haşimi döne döne Türkiye’nin “Irak’a komşu müdahalesini engellemesini” istiyor. Kim o komşu?
Irak Başbakanı Nuri El Maliki’ye bakılırsa, Türkiye’dir. Zira Maliki, “Türkiye içişlerimize karışıyor” açıklaması yapmıştı geçenlerde.
Ancak Haşimi’nin rahatsızlığı başka… O İran’dan şikâyetçi.
Ve hatta Maliki’nin “Türkiye’yi suçlamasını” da İran’a bağlıyor: “Bu İran’ın gündemi. Gerçek şu ki, İran, İyyad Allawi gibi, ben gibi Türkiye’yle iyi geçinen siyasetçilere aynı suçlamayı getiriyor. Türkiye’yle iyi ilişkileri olanlar suçlanıyor. Maliki de gazetecilerin ‘Irak’ta İran parmağıyla’ ilgili bir sorusuna ‘İran bize karışmıyor ama Türkiye’den kaygılıyım’ diye cevap veriyor.”
Haşimi İran’ı şu gerekçelerle suçluyor: “Mevut İran stratejisi şu: İran Suriye’yi kaybedecekse eğer, Irak’ta kontrolü iyice eline almak istiyor. Kenarda izlemeyiz olanları diyorlar. Burada da bedel ödeyen Irak’taki Sünni Araplar olacak. Bu stratejiyi gizlemiyorlar. Açıkça Türkiye’ye de, Iraklılara da söylediler. Amerikalılar da biliyor. Suriye’deki kayıplarını Irak’ta telafi edecekler.”
SOYKIRIM İDDİASI, ESAS PLANIN MANİVELASI
Fransa’nın “Ermeni soykırımı” konusunu gündeme getirmesi de aslında ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla doğrudan ilgilidir.
Mesele ne hükümetin söylediği gibi “Ermeni lobisinin işidir”, ne de kimi komplo teorisyenlerinin belirttiği gibi, İsrail Savunma Bakanı’nın kendisiyle fotoğraf çektirmeyen Abdullah Gül’e karşı kızgınlığıdır!
Ermeni soykırımı iddiası, ABD’nin “Büyük Kürdistan” planının manivelasıdır.
AKP seçmeni, daha dün birlikte Libya’yı bombaladığı, bugün Suriye konusunda ittifak yaptığı Fransa’nın bu tutumundan dersler çıkarmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Aralık 2011
SÜNNİ – Şİİ KAVGASI YALANI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/12/2011
Bölgemizdeki cepheleşmeyi mezhepler üzerinden açıklamak ne kadar doğru? Başta Cengiz Çandar olmak üzere neredeyse basınımızın dış politika yazarlarının tamamı, meseleyi böyle açıklamaya çalışıyorlar.
Şii hilali ilan ettikleri İran, Irak, Suriye, Lübnan hattına karşı Sünni blokta Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün yer alıyor…
İran, Şii nüfusu üzerinden Irak’ı ve Nusayri yönetimi üzerinden Suriye’yi hilale dâhil edip, kontrol ediyor… Keza İran, Yemen ve Bahreyn’deki Şii nüfusu ayaklandırıyor…
Türkiye ise Irak’taki ve Suriye’deki Sünni nüfusa dayanarak nüfuz oluşturmaya çalışıyor.
Meseleyi bu şekilde açıklamaya çalışanlar, Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin, Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin yardımcısı Sünni Tarık El Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkartmasını da bu cepheleşmenin yansıması olarak değerlendiriliyorlar.
Tarık El Haşimi’nin Kuzey Irak’ta Mesud Barzani’ye sığınmasını da yine mezhep ve tarikat faktörü üzerinden açıklıyorlar…
MALİKİ Mİ, ALLAVİ Mİ? İKİSİ DE Şİİ!
Bu zorlama analizlerin nedeni, kuşkusuz İran’ın Irak ve Suriye ile ittifak kurmasıdır, ABD işgalinden kurtulan Irak’ın İran’la yakınlaşmasıdır.
Irak’ta son yapılan seçimlerin ardından tam dokuz ay boyunca hükümet kurulamadı. Washington ve Ankara İyad Allavi’nin başbakan olmasını istiyordu. Bağdat ise Nuri El Maliki’nin… Maliki’ye güçlü bir destek de Tahran’dan geliyordu…
Maliki’nin o gün başbakan olmasıyla başlayan süreçteki uygulamaları, onu Washington’un gözünde İrancı yaptı. Mukteda Sadr’la ittifak kurarak ABD’nin Irak’ta kalma girişimlerine set çekmesi, İran doğalgazının Akdeniz’e çıkarılması için İran-Irak-Suriye boru hattı anlaşmasını imzalaması, Kuzey Irak’ın petrol gelirlerini merkezi hükümete bağlama iradesi ortaya koyması, Maliki’nin Şii olmasına bağlandı.
Oysa Washington ve Ankara’nın desteklediği İyad Allavi de Şii’ydi!
Ve tek başına Şii Allavi’nin, Nakşibendî Barzani’yle Maliki karşıtı anlaşma imzalaması örneği bile, aslında cepheleşmenin mezheplere dayanmadığını göstermeye yeterli.
HAŞİMİ, ÖNCE ‘MÜSLÜMAN KARDEŞ’
Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’yi tutuklama kararını ve Haşimi’nin Barzani’yle ve AKP’yle bağını Sünnilik temelinde açıklıyorlar.
Oysa o bağ, Washington’dur. Tarık El Haşimi elbette Sünni’dir ama siyasi pozisyonunu belirleyen Sünniliği değil, Müslüman Kardeşlerin Irak kolu olan Irak İslam Partisi’nin mensubu olmasıdır!
AKP’nin eş zamanlı olarak Irak’ın, Suriye’nin ve hatta Ürdün’ün Müslüman Kardeşler temsilcileriyle dirsek temasında oluşu, Washington’un bölge politikaları nedeniyle anlamlıdır.
ABD’YE KARŞI BÖLGESEL BİRLİK
Aslında Şiilik temelinde bir cepheleşme olmadığının en önemli kanıtı, İran’ın Filistin’de desteklediği Hamas’tır. Zira Hamas Sünni’dir.
Ve Hamas’ın şimdi FKÖ’ye katılma kararı alması da, cepheleşmenin gerçek nedenini ve kaynağını ortaya koymaktadır: ABD, Irak’tan çekilince, bölgedeki askeri gücü azalınca, “birlik” oluşuyor.
İşte bölgedeki gelişmeleri Sünni – Şii kavgası şeklinde sunmaya çalışanların asıl amacı da bu: Birlik oluşmaması, bölgenin ABD’ye karşı tek bir kutup gibi konumlanmaması…
Zira bölgedeki düşmanlıklar en çok Washington’a yarıyor ve ABD’ye müdahale olanağı sunuyor.
Bugün İran, Irak ve Suriye’yi bir cephede buluşturan mezhepleri değil, ulusal çıkarlarıdır; ABD’ye kaşı birlikte mücadele etme zorunluluğudur.
Mahmud Ahmedinejad, Nuri El Maliki ve Beşar Esad Şii oldukları için ittifak kurmuyorlar, ittifak kurmaları gerektiği için mezhepsel yakınlıklarını değerlendiriyorlar.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Aralık 2011
IRAK’TA ABD BOŞLUĞU YOK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/12/2011
ABD’nin Irak’ı işgaline bir Pentagon yetkilisi kadar destek verenlerin bugünlerde yeni bir endişesi var. Birbirlerine sorup duruyorlar: “ABD çekildikten sonra Irak’taki boşluğu kim dolduracak?”
Bu manidar soruya verdikleri yanıt daha da manidar. ABD’nin boşluğunu doldurmak için Türkiye ile İran’ın çatışacağını belirtiyorlar. Bunun bir endişeden ziyade, bir temenni olduğu ortada… Türkiye ile İran’ın çatışması, ABD’nin en büyük beklentisidir!
Boşluk kavgasını ortaya atanlar, bölgedeki cepheleşmeyi de şöyle çiziyorlar: İran, Irak’ın Şii nüfusu ve Suriye’deki Nusayriler bir tarafta; Türkiye, Irak’ın Sünni kesimi ile Kuzey Irak Kürtleri ve de Suriye’nin Nusayriler dışındaki kesimleri ise diğer tarafta.
Öncelikle şu gerçeği saptayalım: Irak’ta ABD boşluğu yoktur, olsaydı zaten ABD’nin kendisi o boşluğu doldururdu; çekilmek zorunda kalmazdı. Dolayısıyla bir başka kuvvetin ABD adına Irak’ta “boşluk” doldurması eşyanın tabiatına aykırıdır!
TÜRKİYE İRAN’LA ÇATIŞIR MI?
Peki, Türkiye ile İran’ın çatışması mümkün müdür? Bu soruya tersten yanıt arayalım:
AKP iktidarından önce, Türkiye ile İran arasında hangi bölgesel tehdit temelinde bir ittifak vardı?
Her iki ülke de, ABD’nin Irak’ın kuzeyinde resmiyete kavuşturmaya çalıştığı kukla Kürt devleti tehdidine karşı konumlanıyordu, cephe oluşturuyordu.
Üstelik bölgesel çıkar temelinde oluşan bu cephe, sadece Türkiye ve İran’dan ibaret değildi; Irak ve Suriye de bu cephedeydi.
Bu olgu şu denkleme işaret ediyor: Dört ülke, cephesini ABD’ye karşı döndüklerinde ittifak oluyorlar; ama içlerinden en az biri bile ABD’den yana tutum alınca, aralarında düşmanlık oluşuyor.
Türkiye’nin daha doğrusu AKP’nin Washington’a ayarlı çıkarları, bölgesel ittifakı ortadan kaldırıp, bölgenin kuvvetlerini karşı karşıya getiriyor.
O nedenle, bölgedeki cepheleşmeye neden olan konu Irak üzerinde Türkiye ve İran mücadelesi değildir.
TÜRKİYE HİMAYESİNDE KÜRDİSTAN
Cepheleşmenin nedeni, ABD’nin bölgeye dair bir numaralı hedefidir: Irak’ın kuzeyindeki kukla Kürt devletinin genişlemesi, Türkiye’den, Suriye’den ve İran’dan toprak alarak büyük Kürdistan’a dönüşmesidir.
ABD, Kürdistan’ı büyüterek, Türkiye de dahil, bölgedeki devletleri küçültmeyi hesaplamaktadır.
ABD’nin AKP’ye uygulatmaya çalıştığı plana göre Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki kukla devleti önce himaye edecek. Sonra Suriye’nin kuzeyinde, Batı destekli tampon bölge oluşturacak. Ardından da kukla Kürt devletini, bu tampon bölgeyle birleştirip, Akdeniz’e açacaktır.
Himaye edilenin daha sonra Türkiye’den de parça koparıp bağımsızlığını ilan edeceği ortadadır.
CEHPHELEŞME EKSENİ
Irak başbakanı Nuri El Maliki ile Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı bugün yan yana getiren de işte bu tehlikedir. Hem Maliki hem de Esad, ülkelerinin birlik ve bütünlüğünü korumaya çalışıyorlar.
Maliki ve Esad’ı Ahmedinejad’la buluşturan da mezhepleri değil ulusal çıkarlarıdır. Şii oldukları için ittifak kurmuyorlar, ittifak kurmaları gerektiği için mezhepsel yakınlıklarını değerlendiriyorlar.
Bölge kuvvetleri, mezheplerine göre değil, ulusal çıkarlarına göre yan yana geliyorlar ve cephelerini ABD ve işbirlikçilerine dönüyorlar.
ASIL BOŞLUK TÜRKİYE’DE
ABD’nin geri çekilmesi Irak’ta değil, aslında Türkiye’de boşluk yarattı.
İktidarlarının dayanağı ABD askeri olanların telaşı bundandır.
Doldurulması gereken asıl boşluk da budur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Aralık 2011
AHMET HAKAN’A YANIT
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/12/2011
Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, “Kin Jong-İl’e ağlayanlara” şaşırmasıyla ilgili yanıtımıza, beş soru yöneltmiş.
Hakan, “Kore diktatörünü öven Aydınlıkçıya sorular” başlığı altında diyor ki:
“Lidere tapmanın neresi bilimsel sosyalizme girer? Liderin ölümünün ardından kendilerini yerden yere vuran insanların durumunda patalojik bir taraf yok mudur? Komünizmin hangi kitabında liderliğin babadan oğla geçtiği yazılıdır? Kuzey Kore hakkında yalanlar uyduruluyorsa bu yalanlar neden yalancıların yüzlerine vurulamıyor? Kuzey Kore bir ‘yeryüzü cenneti’ ise neden kapılar açılıp da o cennetin tüm yeryüzüne örnek olması sağlanmıyor?” (Hürriyet, 22 Aralık 2011)
Ahmet Hakan’a konuyu derinleştirmemizi sağlayan soruları nedeniyle teşekkür ediyoruz.
Yanıtlamaya başlayalım:
TOPLUMLARIN LİDER SORUNU
Birincisi, bilimsel sosyalizmde lidere tapma diye bir şey yoktur. Ama Asya toplumlarında lidere, öndere büyük saygı vardır.
İkincisi, kendini yerden yere vuran insanların ruh halini analiz edebilmek beni aşar. Ancak Asya toplumlarında, öndere saygının devamı olarak, önderin ölümüne derin ve büyük üzüntü vardır.
BUSH’TAN BUSH’A BAŞKANLIK
Üçüncüsü, komünizmin hiçbir kitabında liderliğin babadan oğla geçtiği yazmaz. Yine ağırlıklı olarak Doğu’ya özgü ama aşılması gereken bir kültürdür bu. Sosyalizmle ilgisi yoktur.
Benzer durumlar bizde de mevcuttur. Bülent Ecevit’in partiyi Rahşan hanıma devretmesi ya da Necmettin Erbakan’ın koltuğuna Fatih Erbakan’ı hazırlaması gibi…
Yanlıştır ama vardır maalesef.
Ağırlıklı olarak Doğu’da dedik ama bu sorun aslında Batı’da da mevcuttur. ABD Başkanlığı’nın baba Bush’tan, oğul Bush’a geçmesi gibi…
Kapitalizmin 500 yıldır çözemediği bu sorunu, 100 yıllık sosyalizmin ya da 50 yıllık Kore DHC’nin çözmesi kolay olmuyor elbette…
Ancak meseleye şöyle bakmakta yarar var: Bu sorun Ahmet Hakan’ın ya da Mehmet Ali Güller’in sorunu değil, Kore halkının sorunudur. Ve Kore halkı gibi, ağır dış güç baskısı altındaki toplumlarda, birlik ve bütünlüğü sağlama kararlılığının devamı için şimdilik böylesi yöntemler izlenmektedir.
KORE KAPISINI ABD KAPATTI
Dördüncüsü, Kuzey Kore hakkında uydurulan yalanların yüzlere vurulamaması sorunu bütün dünyanın sorunudur. Sorun, ABD’nin Irak’a saldırabilmesine zemin oluştursun diye İskandinavya’da petrole bulanmış kuş görüntüsünü sanki Körfez’deymiş gibi sunmasını yutan bir dünyanın sorunudur. Bunu gazetelerine manşet yapanların sorunudur.
Sorun, elindeki karbonat tozunu kimyasal silah diye sunan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’a inananların ve bunu sayfalarında ilan edenlerin sorunudur.
Beşincisi… Elbette Kore’de her şey güllük gülistanlık değildir. Dünya kapitalist sisteminin ve ABD emperyalizminin ağır baskısı ve ambargosu altındaki Kore’de, her şeyin olağan olması da zaten mümkün değildir.
Ama Kore’nin kapılarını dünyaya kapattığı da doğru değildir. Tersine, ABD hegemonyasındaki ülkeler grubu, Kore’ye kapılarını kapatmış ve onu ambargo altında tutmuştur.
Dileyenler Kore DHC’ye gidebilirler. Avrasya Seçeneği Konferansı için geçmişte Türkiye’ye gelen Kore İşçi Partisi yetkililerin de bize belirttiği gibi, Kore dünyaya açıktır. Tersine Batı dünyası Kore’ye kapanmıştır.
KİM JONG-İL İLE VACLAV HAVEL FARKI
Eş zamanlı hayatını kaybeden Kim Jong-İl ile Çek lider Vaclav Havel, Zaman gazetesi başta olmak üzere pek çok yerde kıyaslanıyor. Kim Jong-İl’in beter bir diktatör olduğunu öne sürüp, Vaclav Havel’in nasıl dünya harikası bir demokrat olduğuna övgüler diziyorlar…
Yanıtımız kısa: Kim Jong-İl, ABD’nin yıkmaya çalıştığı ülkesini, tüm zorluklara rağmen birlik ve bütünlük içinde tutabildi. Ancak Havel, ülkesi Çekoslavakya’yı ikiye böldü!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Aralık 2011