Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

TGB’YE OPERASYONUN ANLAMI

AKP’nin kolluk kuvvetleri, 3 Ağustos sabahı TGB’ye operasyon yaptı. Doğrusu şaşırmadık. Zira İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun bir gün önce soluna jandarma komutanını, sağına emniyet müdürünü alarak Silivri Özel Yetkili Mahkeme Başkanı’nın kararını duyurduğu(!) ve Silivri’de toplanmayı kanunsuz ilan ettiği(!) açıklaması, bu operasyonun habercisiydi.

TGB’ye operasyon diyoruz ama gözaltına alınanlar arasında İşçi Partisi yöneticisi, Ulusal Kanal yöneticisi ve çalışanları ile gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel de var.

Operasyonun anlamı açık: Halkın 5 Ağustos’ta Silivri’de toplanmasını engellemek!

Valinin açıklamasıyla Silivri’ye gitmeyi kanunsuz sayarak ve TGB’nin liderlerine operasyon yaparak 5 Ağustos kâbuslarından kurtulacaklarını sanıyorlar! Nitekim o korkuyla gözaltı süresini de 72 saat ilan etmişler. Çünkü 48 saat olsa, TGB’liler 5 Ağustos sabahı dışarıda olacaklar!

‘SİLİVRİ’DEN TUTUKLU KAÇIRACAKLARDI’

Gözaltı kararında “arama ve el koyma işlemine niçin ihtiyaç duyulmuştur” diye bir bölüm var. Ne kadar normal ve yasal faaliyet varsa, hâkim onları yasadışı saymış: Otobüs kaldırmak, miting düzenlemek, mitinge halkı çağırmak vs. Hukuk fakültelerinde mutlaka incelenmelidir.

Bir de açık açık sanki suçmuş gibi şunu yazmışlar: “Mevcut hükümeti devirmek!”

Mevcut hükümetin devrilmesinin “suç” görüldüğü bir ülke, kuşkusuz demokratik değildir. Çünkü demokratik ülkelerde muhalefetin görevi zaten hükümeti yıkmaktır, devirmektir.

Ancak AKP’nin yönettiği Türkiye’de kurumlar gibi kavramlar da işgal edilmiştir. Örneğin Türk Dil Kurumu’na göre artık “hükümetin demokratik yollarla yıkılması” darbe demektir!

Hükümet karşıtı olmayı, hükümeti protesto etmeyi, hükümeti yıkmak ve devirmek istemeyi suç sayarak akıllarınca hükümetlerini koruyacaklardır!

Bu saçmalıklara insanları inandırmak mümkün olmadığı için de, önce TGB’ye “suç” aradılar. Samanyolu TV’den Taraf’a kadar, ellerinde ne kadar operasyonel yayın organı varsa, hepsinde birkaç gündür “TGB’nin Silvri’de suç işleyeceğini iddia ettiler.

Gittikçe de düzeysizleştiler. Örneğin Emre Uslu sosyal medyada, “plan, Silivri’yi basıp tutukluları kaçırmak” diye yazdı! CIA’nın ünlü “Çinliler aynı anda zıplayıp ABD’yi yıkacak” palavrasıyla yarışacak nitelikteki bu saçmalığın benzerleri birkaç gündür, telaşla, servis ediliyor.

Böylesi akıl tutulması iddialara yaslanmaları, kuşkusuz çaresizlik ve korkudandır. Böyle anlarda beyin normal çalışmaz!

JÖN TÜRKLER HÜKÜMET YIKAR!

Peki, 1987 doğumlu Çağdaş Cengiz’in başkanlığını yaptığı Türkiye Gençlik Birliği’nden neden bu kadar korkuyorlar?

Çünkü TGB’nin, 19 Mayıs 2012’de Taksim’de 250 bin gencin yürümesiyle başlayan büyük halk hareketinin kurmay örgütü olduğunu biliyorlar.

Çünkü TGB’nin 23 Nisan’larda, 19 Mayıs’larda, 29 Ekim’lerde Atatürk’ün izinde Türk Bayrağı’nı yükselttiğini ve bu nedenle halkın sevgilisi olduğunu biliyorlar.

Çünkü TGB’nin, Hatay’da halk düşmanlığına geçit vermediğini, Diyarbakır’da kardeşliği savunduğunu ve Ankara’da vatana sahip çıktığını biliyorlar.

Çünkü TGB’nin Gezi eylemlerinde, Haziran halk hareketinde kurmay roller üstlendiğini, barikatlarda halka önderlik ettiğini biliyorlar…

Çünkü TGB’nin Namık Kemal’lerden Mustafa Kemal’lere ve Deniz Gezmiş’lere uzanan Jön Türk hareketinin devamı olduğunu biliyorlar…

Ve Jön Türklerin genetik kodlarında yazılıdır: Milli olmayan tüm “mevcut hükümetler” devrilir!

Jön Türkler o yüzden hep devrimcidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ağustos 2013

, , , ,

Yorum bırakın

VALİ GEZİ’Yİ AÇTI, SİLİVRİ’Yİ KAPATTI

AKP Hükümeti öğrencilere kredi ve burs şantajı yapıyor. Neden? Korksunlar ve 2. Gezi’ye cesaret edemesinler diye…

Peki, tutar mı? Tutmaz, zira Haziran’da korku duvarı yıkılmıştı.

Peki, bu korku politikası ters teper mi? Teper. Zaten Mayıs’taki çevre eylemine uygulanan baskı, Haziran’da halkı ayaklandırmıştı.

O zaman AKP neden işe yaramayacak bir hamle yapıyor? Kimileri “Erdoğan kutuplaşmadan, halkın bir kesiminin kendisine tepkisinden besleniyor” dese de, gerçek neden AKP’nin seçeneksizliği, yani başka çaresi olmamasıdır!

DEMOKRASİYE MÜEBBET!

Gelin soruları artıralım…

Örneğin AKP’nin “hukukçu” milletvekili, eski TBMM Başkanı, eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin neden okuduğu tüm ders kitaplarını yok sayarcasına “gezi eylemine katılanlar müebbetliktir” deme ihtiyacı duydu?

Bu açıklamanın tepki göreceğini, bu sözlerin hukukçu kimliğini bitireceğini, bu ortaçağ ceza mantığının Cumhuriyet yurttaşını öfkelendireceğini bilmez mi? Bilir elbette…

Peki, o zaman neden bu sözleri söyledi? Çünkü Şahin’in ikinci bir seçeneği, başka bir çaresi yok…

ERDOĞAN LİGLERİ DE İPTAL EDER Mİ?

Hadi gelin bir soru daha soralım…

Biliyorsunuz, Erdoğan’ın en büyük “propagandalarından” biri siyaseti gençleştirme iddiasıydı. Milletvekili olma yaşını düşürdü, hatta bir ara 18 yapılmasını bile gündemine aldı. Zira 4 yaşında ilkokula başlayan bir genç, 18’inde artık vekil olabilirdi!

İşte o Erdoğan gitti, yerine gençlere siyaseti yasaklayan, tribünlere siyasi tezahüratı, alkışı, protestoyu yasaklayan bir Erdoğan geldi. Oysa ne çok severdi o tribünlerden kendisini çılgınca alkışlayan gençlere el sallamasını…

Ama artık gençler kendisini alkışlamıyor diye, hükümetinin uygulamalarına karşı çıkıyor diye, üstelik tepki gösteriyor diye, Erdoğan “özel yasasına” sarılıyor! Gençlere tribünü adeta yasaklıyor! Kamerayla, polisle, cezayla korkutuyor…

Neden? Çünkü korkuyor. Zira Erdoğan’ı sonbahar sendromu sardı ve “ah şu Eylül hiç gelmese” diyor… Erdoğan hep yazda kalmayı, hatta geçen yazda kalmayı istiyor…

Çünkü Erdoğan Haziran’da ayağa kalkan halkın, bu kez daha kalabalık, daha programlı, daha örgütlü olarak yeniden ayağa kalkacağını, gencin işçiyle, aydının emekçiyle birleşerek hükümetini protesto edeceğini biliyor…

Ve Erdoğan bu halk hareketinin önünde tutunamayacağından korkuyor, hem de çok korkuyor…

İşte o korkuyla tribünde tezahüratı yasaklıyor… Henüz ligleri iptal etmemesi, Ağustos’u rahat geçirmek istemesindendir!

Peki, Erdoğan neden tüm kulüp taraftarlarının tepkisini çekecek ve işe yaramayacak bu yasağa sarılıyor? Çünkü Erdoğan’ın ikinci bir seçeneği yok, başka çaresi yok.

SİLİVRİ’DE SIKIYÖNETİMİ!

Bakın bu satırları yazdığımız saatlerde Erdoğan’ın Valisi Hüseyin Avni Mutlu ekranlara çıkıyor ve Silivri’de toplanmayı kanunsuz ilan ediyordu!

Oysa asıl kanunsuzluk, bir ilin valisinin, o ilin bir ilçesinde halkın toplanmasını kanunsuz ilan etmesidir! Zira en basit tanımıyla halkın istediği yerde toplanması anayasal haktır!

Vali kanun dediğinin kanunsuzluk olduğunu bilmez mi? Bilir.

Peki, neden kanunsuzluğu kanun diye ilan eder? Erdoğan adına korktuğu için, 5 Ağustos iradesinden çekindiği için, halktan ürktüğü için! Sonbahar sendromuna yakalandıkları için, seçeneksiz oldukları için, başka çareleri kalmadığı için…

Ama anımsıyoruz: Gezi’yi kapatmışlardı fakat halk açmıştı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Ağustos 2013

, , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN GEZİ’YE ‘HDP’ TUZAĞI

Dün Eyüp Can yazdı, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da doğruladı: BDP, Öcalan’ın HDP projesini tartışıyor.

Dört gün önce BDP Genel Merkezi’nde olağanüstü bir toplantı yapılır. Gündem, Öcalan’ın kendisini 21 Temmuz’da ziyaret eden Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan’la gönderdiği mesajdır: “Gidin tartışın benim önerimi; bir kısmınız orada, bir kısmınız burada olmasın, yerel seçimde BDP’li milletvekilleri HDP’ye geçsin.” (Radikal, 1 Ağustos 2013)

Eyüp Can’ın yazdığına göre Öcalan, HDP’nin başında bir Türk, bir de Kürt Eş Başkan bulunmasını şart koşmuş. Öcalan’a göre Kürt siyasi hareketi bu sayede sadece etnik temelli değil tüm Türkiye’yi kapsayan, Türkiye siyaseti yapan bir partiye dönüşecekmiş.

DOĞUDA BDP, BATIDA HDP

Eyüp Can bu gelişmeyi BDP’nin aleyhine yorumlamış. Zaten makalesinin başlığı da şöyle: “Öcalan seçim öncesi BDP’yi bitiriyor.”

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın önerisinin tartışıldığı bilgisini doğruluyor ama bazı nüanslarla: “Bizim Kürdistan’da BDP ile girme şeklinde bir kararımız var. Ama batı metropollerinde HDP ile mi yoksa BDP ile mi girelim tartışması henüz netleşmiş değil. Orada da değişik fikir ve öneriler var. Bütün bu önerileri biz ilgili bileşenlerle HDP, BDP yönetimi ve DTK ile tartışıyoruz. Bunlar da önümüzdeki günlerde bir hafta 10 gün içerisinde netliğe kavuşur.” (ANF, 1 Ağustos 2013)

Can’ın bilgi ve yorumları ile Demirtaş’ın açıklamasını birleştirdiğimizde ortaya şu ilginç sonuç çıkıyor: Öcalan’ın talimatı BDP’nin komple HDP’ye geçmesi şeklinde. Ancak Demirtaş, Türkiye’nin doğusunda seçimlere BDP ile girme kararı aldıklarını söylüyor. Batıda ise BDP’yle mi, yoksa HPD’yle mi seçime gireceklerini henüz tartışıyorlar!

Peki, Eyüp Can’ın yorumu doğru mu? Yani Öcalan seçim öncesi BDP’yi bitiriyor mu?

Gelin bu sorulara kimi PKK yöneticilerinin şu “açılım” kaygılarını da ekleyelim: AKP aslında PKK’yi tasfiye mi ediyor? Açılım bu tasfiyenin kılıfı mı?

AKP SONBAHAR KORKUSUYLA ÖCALAN’A SARILDI

Bu sorulara yanıt için önce HDP’nin ne olduğunu açıklamalıyız. Öcalan’ın “yeni siyasi araç” olarak işaret ettiği HDP, Halkların Demokratik Kongresi HDK’nin partiye dönüştürülmesidir.

HDK daha önce Türk Solu’nu yutmak üzere kurulmuş, ancak hedefine ulaşamamış bir çatı örgütüydü. Öcalan şimdi HDK’yi HDP yaparak sadece Türk solunu değil, “yeni muhalefeti” de yutmak istiyor!

Kimdir o yeni muhalefet? Gezi eylemlerine ve Haziran ayaklanmasına katılan halk!

İşte meselenin esası buradadır ve birkaç gündür işlediğimiz “PKK’nin Gezi’ye göz kırpma” hamlesi de iyice berraklaşmıştır. Şöyle ki:

Haziran ayaklanmasıyla sarsılan AKP’yi sonbahar korkusu ve telaşı sarmış durumda. AKP’nin telaşı haliyle PKK’yi de sarıyor. Zira bir tek AKP, PKK ile masaya oturuyor! AKP, bu korku ve telaş nedeniyle topluma korku salmaya çalışıyor. Gençlere ve spor seyircilerine yönelik aldıkları yeni faşizan kararları gazetelerde okuyorsunuz…

İşte AKP, bu korku sonbaharını atlatmak için bir de Öcalan’a sarıldı. Haziran’da Öcalan üzerinden alanları boşaltmaya çalışan hükümet, şimdi de onun Gezi’nin bir bölümünü yutmasından medet umuyor.

Özetle Öcalan’ın BDP’yi Türkiyelileştirerek HDP’ye aktarma projesi, aslında Erdoğan’ın Gezi’yi bölme ve etkisizleştirme projesidir!

Ancak Haziran’da ayağa kalkan ve sonbahara hazırlanan halk, Gezi karşıtı AKP-PKK ortaklığına geçit vermeyecektir. Göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Ağustos 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

PKK’DEN ERDOĞAN’A ‘KARŞI-GEZİ’ DESTEĞİ

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Gezi eylemlerine ve Haziran Halk Hareketine dair şunları söylüyor: “Hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz anlayışı vardı. Bu kısmına şiddetle karşı çıktık. Gezi’ye mesafe koyduk.” (Star, 1 Ağustos 2013)

Önce şu saptamayı yapalım: Gezi’de ve Haziran ayı boyunca Türkiye çapında süren halk hareketinde, eylemcilerin tek bir “darbe çağrısı” yoktu, zaten olamazdı!

HALK DEĞİL, AKP ‘ORDU GÖREVE’ DEDİ

Ancak Gezi’de AKP hükümetinin “ordu göreve” çağrısı ve halkı dağıtsın diye yer yer askere başvurduğu da oldu. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “gerekirse ordu da göreve çağrılır” sözleri belleklerdedir! (Vatan, 17 Haziran 2013)

Kuşkusuz Selahattin Demirtaş eylemcilerin “ordu göreve” demediğini, asıl AKP hükümetinin “ordu göreve” dediğini çok iyi bilmektedir.

Peki, bildiği halde neden Gezi eylemlerini “darbecilikle” lekelemeye kalkar? Çok açık: “Çözüm süreci” ortağı olan AKP hükümetine destek olmak için!

Kaldı ki DTK Genel Başkanı Ahmet Türk, Gezi eylemleri nedeniyle Sırrı Süreyya Önder’le yaptığı tartışmada açık açık “Gezi’nin hükümeti yıpratmayı amaçladığını” belirtmiş ve kendilerinin buna dâhil olmayacağını söylemişti!

PKK’YE GÖRE AKP’NİN YIKILMASI GAYRİMEŞRU

PKK’nin Gezi eylemlerindeki rolünü, neden Diyarbakır’da yapılan Gezi eylemlerine katılmadıklarını fakat Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” mesajıyla Gezi’ye çıkıp “grev kırıcılığına” soyunduklarını, BDP Başkanvekili İdris Baluken’in “kesinlikle Gezi’de yer almayacağız” ilanını ve Başbakan Vekili olarak Bülent Arınç’ın BDP’ye özellikle teşekkür ettiğini bu köşede birkaç vurguladık.

Her şey ortadadır ve Selahattin Demirtaş’ın son açıklamaları olanı biteni teyit etmiştir.

Nitekim Demirtaş, dün bu konulardaki görüşlerini sosyal medyada açıklamayı sürdürdü. Örneğin şu bozuk cümleli tweet’i attı: “Hükümet, halk devrim yaparak devirirse meşrudur, asker el koyarak devirirse gayrimeşrudur.

Kim bilir bu “saptama” Türkiye’de AKP kurmaylarını, Mısır da Müslüman Kardeşler’i dün ne kadar da sevindirmiştir! Biz açıklamasına üzülenler adına Demirtaş’a örneğin Karanfil Devrimi’ne nasıl baktığını soralım? Demirtaş bu müthiş tanımı gereği Portekiz’de halk-ordu birlikteliğiyle Salazar diktatörlüğünün yıkılmasını gayrimeşru mu görüyor yani?

Açık ki, aslında Demirtaş birlikte “çözümü” ilerlettikleri AKP hükümetinin her koşulda yıkılmasını gayrimeşru görmektedir!

PKK: EMPERYALİST MÜDAHALE DEVRİMDİR!

Başka örneklerle uzatmayalım fakat Demirtaş’a “peki devrim nedir” diye soralım ve yanıtını dün attığı şu tweet’ten öğrenelim: “Devrimi de halk yapar, penguen izlemekten gözünü alamayanlar değil. Örnek: Rojava devrimi.”

Selahattin Demirtaş Rojava, yani Batı Kürdistan, yani Kuzey Suriye’de PYD’nin “otorite” olmasını ve AKP’nin Salih Müslim’in “otoritesini” tanımasını “devrim” diye ilan ediyor! Gezi’de AKP’ye payanda olanların emperyalizmin bir ülkeye müdahalesinin sonuçlarını “devrim” diye okuması gayet normaldir fakat büyük ayıptır!

Her BDP’linin ve tüm Kürt yurttaşlarımızın BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bu açıklamasından sonra şu soruları kendisine sorması ve samimiyetle yanıt vermesi gerekir:

1. ABD ve taşeronu AKP Hükümeti’nin Suriye’ye açık savaş ilan etmesi, bu ülkeye terör ihraç etmesi, Esad’ı yıkmak için operasyonlar düzenlemesi meşru mudur? Bir solcu, bir devrimci emperyalizmin bir ülkeye müdahalesine “evet” der mi?

2. Emperyalizmin açık müdahalesi, PYD’nin önünü açmış mıdır? (Emperyalizmin Irak’ı işgali, PKK ve Barzani’nin önünü açmış mıdır?)

3. Emperyalistler işgal ettikleri ülkede devrim mi yapar, yoksa o ülkeyi tam bağımlı yapmak için parçalar mı?

4. Emperyalizmin müdahalesiyle bir ülkenin bölünmesi ve bölünen bir parçasında bir halka otorite ve statü verilmesi, o halkı gerçekte özgürleştirir mi, son tahlilde köleleştirir mi? Yüksek kârsız mal satmayan emperyalizm, bedelsiz “bağımsızlık” verir mi?

5. Sırf bir halka “statü” verecek diye ABD emperyalizminin saldırısına destek vermek ve o saldırının içinde yer almak insani midir, vicdani midir, ahlaki midir?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Ağustos 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK GEZİ’YE NEDEN GÖZ KIRPTI?

DTK Genel Başkanı Ahmet Türk, “Gezi’yi iyi okumak gerekir. Hatta Öcalan bu konuda bizi eleştirdi” diyor. (Ezgi Başaran, Radikal, 29 Temmuz 2013)

Peki, ne demiş Öcalan? Şu sözlerle anlatıyor Ahmet Türk: “Gezi’yi iyi takip edemediniz dedi. Elbette o da bazı siyasi partilerin, Ergenekon türünden güçlerin oraya konmak istediğini gördü fakat sonuç itibariyle Gezi’deki halk bunlara pabuç bırakmadı, önemli olan da budur. Öcalan bu süreci çok yakından izledi ve bizi o manada eleştirdi.”

Ahmet Türk’ün “bazı siyasi partiler, Ergenekon türünden güçler” dedikleri başta İşçi Partisi olmak üzere tüm sol, sosyalist, Kemalist, ulusalcı yapılardır. Ve Türk’ün “Gezi’deki halk bunlara pabuç bırakmadı” demesi ise çapsız bir siyasi yalandır! Zira Haziran direnişine katılan kitlenin çok büyük bölümü Atatürk ve Türk Bayrağı’nda birleşen kitleydi!

AKP’DE ‘PROTESTOLAR BAŞLAYACAK’ TELAŞI

Ahmet Türk’ün bu lafları ettiği aynı gün, PKK’nin Avrupa’daki en üst düzey sorumlusu Zübeyir Aydar da, Gezi eylemlerini “demokratik bir halk hareketi” olarak gördüklerini açıklıyordu. (Aslı Aydıntaşbaş, Milliyet, 29 Temmuz 2013)

Diyarbakır’daki Gezi eylemine katılmayan ama Öcalan’ın talimatıyla gidip Taksim’de “Apo posteri” açarak Erdoğan’a can simidi atan PKK, ne oldu da birden bire yine Gezi’ye göz kırpmaya başladı?

Yanıtı Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şu sözlerinde: “Farklı amaç ve şekillerde yeni protestolar olacağı yönünde istihbarat aldık.” (TRT Haber, 30 Temmuz 2013)

Aslında istihbarat aldıkları yok. Haziran Halk Ayaklanmasının mimarları zaten açık açık sonbahara girerken yeniden anayasal direnme haklarını kullanarak alanlara çıkacaklarını ilan ediyorlar!

AKP, bu kez erken önlem alabilmek için şu beş adımı atıyor:

1. PKK’yi harekete geçiriyor.

2. Gözaltı operasyonlarını sürdürerek gençlere gözdağı vermeye çalışıyor, burs ve kredilerini kesme şantajı yapıyor. “Komşularınızı ihbar edin” diyerek, mahallelere ihbar kutuları koyarak halkı korkutmaya çalışıyor.

3. Koç’a, Boyner’e baskınlar düzenleyerek “sen sakın karışma” mesajı veriyor.

4. Gezi’ye destek veren gazetecileri tasfiye ediyor, sanatçılara baskı uyguluyor, kulüpleri ve taraftar gruplarını sıkıştırıyor.

5. Prim, ek maaş, ikramiye vererek ve iftarlarda sırtını sıvazlayarak polisi sonbahara hazırlıyor.

AKP’NİN ORTAĞI PKK SAHNEDE

Biz bugün birinci maddeyi, yani PKK’nin harekete geçirilmesini inceleyeceğiz. Bunun yolu da Haziran Direnişi’ndeki rollerini anımsamaktan geçiyor öncelikle:

1. BDP’li milletvekili Sırrı Süreyya Önder, henüz Gezi salt bir çevre eylemiyken dozerin önüne yatarak gündeme geldi. Gezi’ye yüz vermeyen BDP’liler, olanı “Sırrı’nın kendi eylemi” diye niteliyordu.

Gezi Halk Hareketine dönüşünce ve alanlar Türk Bayraklarıyla dolunca Sırrı Süreyya mecburen görünmez oldu. Dozer operatörünün sağduyusuna güvenerek önüne yatan Sırrı Süreyya, TOMA’ların değil önünde yatmak, karşısına bile çıkamadı!

2. BDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, polisin Taksim’den çekilmek zorunda kaldığı 1 Haziran’da resmi bir açıklama yaparak Gezi eylemlerinde yer almayacaklarını ilan etti. Nitekim birkaç gün sonra da Bülent Arınç, Başbakan Vekili sıfatıyla BDP’ye teşekkür etti.

3. Erdoğan Kuzey Afrika’dan dönerken ve kurmaylarıyla Gezi’yi ezme kararı alırken, Öcalan da göreve çağrıldı! Ve birkaç gün içinde Öcalan’ın şu mesajı kamuoyuna duyuruldu: “Taksim’i Ergenekonculara, ulusalcılara bırakmayın.”

Ve bu mesajın ardından 300 kişilik PKK-BDP’li grup Taksim’e çıkarak Apo posterleri açtı! Amaç, Türk Bayraklı halkı alandan soğutmak ve Erdoğan’a “Ey Gezi eylemcileri! Apo posteriyle Türk Bayrağı’nı nasıl yan yana hazmediyorsunuz?” propagandası yaptırtmak!

Diyarbakır’daki Gezi’ye destek eylemine katılmayan fakat Taksim’e çıkan PKK, böylece Suriye’den sonra Taksim’de de AKP’ye destek veriyordu.

4. Sonrasında kendi aralarında tartışmalar oldu. Zira BDP içinde bu duruma tepki gösteren ve Taksim’i bölmek için değil, Taksim’le birleşmek için alanlara çıkanlar da vardı. Bu tartışmalar sırasında Ahmet Türk’ün “hükümeti yıpratamayacaklarını açıklaması” ibretliktir ve işbirliğinin boyutunu sergilemektedir.

Ve şimdi PKK yeniden AKP’nin birinci önlemi olarak sahnededir; Gezi’ye göz kırpmakta ve en üst düzey isimlerinin ağzından Gezi’ye güzelleme yapmaktadır.

Dün Gezi’nin yarattığı güçlü dinamiğe barikat kurmakta rol alan Sırrı Süreyya, bugün de AKP-PKK ortaklığının belediye başkan adayı olarak sahaya sürülmüştür! Ama kazanmak için değil, kazandırmamak için!

Ancak dün olduğu gibi yarın da başaramayacaklar; AKP ile koalisyon ortağı PKK birlikte kaybedecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Temmuz 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

SOMALİ’DEKİ SALDIRININ ANLAMI

Somali’nin başkenti Mogadişu’daki Türk Büyükelçiliğimizin saldırıya uğraması, dış politikamız açısından mutlaka masaya yatırılmalıdır. Zira Özel Harekât polisimiz Sinan Yılmaz’ın ölmesi ve 3 polisimizin de yaralanmasıyla sonuçlanan bu saldırı, açık bir “siyasal saldırıdır.”

Saldırıyı El Kaide’ye bağlı El Şebab örgütü üstlendi.  El Şebab Twitter adresinden, Türkiye’yi “mürtet rejime destek veren ve şeriat düzenini yok etmeye çalışan ülkelerden biri” olmakla suçladı. İstanbul’dan AFP’ye konuşan bir diplomat da “Türkiye, Somali’de çok aktif. Bu kadar çok aktif olunca da kolaylıkla hedef haline geliyorsunuz” dedi. (Hürriyet, 28 Temmuz 2013)

O zaman şu soruyu sormalıyız: Türkiye neden Somali’de çok aktif? Hangi ulusal çıkarlarımız nedeniyle bu ülkede aktifiz?

SOMALİ’DE ÇEVİK BİR – ERDOĞAN ORTAKLIĞI

Somali Afrika’nın doğusunda,  Afrika boynuzu denilen ve Arabistan yarımadasının güneyinde kalan coğrafyadadır. Bu konumu nedeniyle de oldukça stratejiktir.

İtalyan işgalinin ardından 1941 yılında İngiliz askeri yönetimi altına giren bölge, 1960 yılında Somali Cumhuriyeti olarak ilan edildi. Ancak asıl bağımsızlığını 1969 yılında Mohamed Siad Barre’nin iktidarı ele geçirmesi ve Somali Demokratik Cumhuriyeti’ni kurmasıyla kazandı.

1991 yılında dış kaynaklı iç savaşla “Jaalle Siyaad” yani “Yoldaş Siad” hükümeti düştü. Sonrası, Somali için hep kayıplar dönemidir, federal geçiş hükümetleri dönemidir…

Somali, aynı zamanda Çevik Bir’le Recep Tayyip Erdoğan’ı buluşturan ülkedir. Şöyle ki, Çevik Bir, 1993-1994 yıllarında Somali BM Barış Gücü Komutanlığı yaptı ve 28 Şubat’ta Truva Atı olmasını sağlayan ününe ve konumuna orada kavuştu. Erdoğan ise 2011 yılında, 60 yıl sonra bu ülkeyi ziyaret eden ikinci Afrika dışı lider oldu!

İki hafta önce ülkemize gelen Somali İçişleri Bakanı Abdülkerim Hüseyin Guled, Erdoğan’ı Somali’nin fatihi ilan etti! (AA, 12 Temmuz 2013) Böylece Erdoğan Çevik Bir’le, Yahudi madalyası almak dışında, Somali fatihliğinde de birleşmiş oldu!

Bir’den Erdoğan’a uzanan 20 yıllık süreçte ortaya çıkan Türkiye’nin Somali ilgisi, maalesef ABD-İsrail’in Somali ilgisinin bir yansımasıdır ve ulusal çıkarlarımızla ilgili değildir. Çünkü emperyalizm, Süveyş Kanalı ve sonrasında Aden Körfezi’nin çıkış noktası olan ve aynı zamanda Arap yarımadasını güneyden kuşatan bu ülkenin denetim altında olmasını stratejik hedef olarak görmüştür. Mayıs 1991’de General Mohamed Farrah Aidid’in sosyalist Siad hükümetini düşüren saldırısının kökleri bu hedefin içindedir!

SOMALİ’DE EL ŞEBAB, SURİYE’DE EL NUSRA

Ancak Türk Büyükelçiliği’ne yapılan saldırının bir başka boyutu daha vardır. O da AKP’nin Suriye politikasıyla ilgilidir.

AKP hükümeti Suriye’de açık açık El Nusra cephesini destekledi. El Kaide’ye bağlı bu örgüt Bosna’dan, Çeçenistan’dan, Pakistan’dan gelen cihatçılarla son bir yılda büyüdü. Cihatçıların havayoluyla İstanbul’a geldikten sonra Hatay üzerinden Suriye’ye geçtiği artık herkesçe bilinmektedir.

El Nusra dışında 2003 yılında İstanbul’u kana bulayan Türk El Kaidesi’nin de bir şekilde adım adım serbest kalarak(!) Suriye’ye Esad’a karşı savaşa gittiğini ve öldüğünü daha önce bu köşede birkaç kez isim isim yazmıştık, tekrarlamayacağız.

El Nusra, son olarak Suriye’de PYD ile çatışmasıyla gündeme geldi.

Ancak, PYD lideri Salih Müslim’in Türkiye’ye gelmesi ve AKP ile yaptığı görüşmeler perdenin arkasını daha da netleştirdi. Buna göre, Öcalan ile Erdoğan’ın anlaşmasının esası aslında Suriye’ydi; PKK’nin Suriye’ye çekilmesiydi.

Bu anlaşmaya bağlı olarak Öcalan PKK’den Esad’a karşı savaşmasını ve Suriye’de özerklik ilan etmesini istiyordu. Nitekim Erdoğan da Kırgızistan’da yaptığı açıklamada, Suriyeli PKK’lilerin, Türkiye’den Suriye’ye geçtiğini açıklıyordu. (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Hal böyle olunca, El Nusra PYD’ye karşı bir pazarlık kartı gibi kullanılmış oldu. Suriye El Kaidesi boşa düşünce de Somali El Kaidesi Türkiye’nin bu ülkedeki varlığından rahatsız oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İŞGALCİLERE KİM ÇİÇEK VERDİ?

Başbakan Erdoğan, Times’a ilan vererek kendisine diktatör diyen sanatçıları şikâyet ederken “Türkiye’yi hedef alıyorlar” diyor, “çocuklarımızı kim öldürdü” diye soran Uluderelilere ise “emri ben vermedim” diyor.

Reklam kampanyasındaki “Sen Türkiye’sin, büyük düşün” lafı, işte siyasete böyle yansıyor: Bazı durumlarda sorumlu, bazılarında değil…

Gerçi 23 Nisan’da koltuğuna oturttuğu çocuğa “artık başbakansın, ister asar, ister kesersin” diyen biri için çok bile…

Fakat Erdoğan’ın daha sorumsuzca açıklaması şu oldu: “Türkiye’yi düşman işgal etse, ne yazık ki onu çiçeklerle karşılayacak, bağrına basacak kadar gözü dönmüş olanlar var.” (Hürriyet, 28 Temmuz 2013)

ERDOĞAN’IN SUÇLADIĞI YÜZDE 80

Başbakan bu sorumsuz lafıyla güya bizi, hepimizi kastediyor: Kendisini eleştirenleri, otoriter yönetiminden bıkanları, bir kalıba sokulmak istemeyenleri, AKP iktidarından memnun olmayanları, Davutoğlu’nun dış politikasına itiraz edenleri, PKK ile masaya oturulmasına karşı çıkanları, 4+4+4 sistemi felakettir diyenleri, ormanların yağmalanmasına üzülenleri, ülkenin pazarlanmasına ve vatan topraklarının ranta açılmasına kan ağlayanları, mücahitlerin müteahhit olmasına karşı çıkanları, yeşil ranta, faiz lobisine ve haçlı sermayesine hayır diyenleri…

Bir ülkenin başbakanının, kendisine karşı olanları, “işgalci düşmanı çiçekle karşılayacaklar” diye nitelemesi, aşağı yuvarlanan bir kuvvetin ruh halidir! Ancak inişe geçen biri, ancak konumunu koruyamayan biri, bu tip benzetmelere sarılır!

Peki, bu ülkede hiç mi “düşman işgal etse, onu çiçekle karşılayacak, bağrına basacak kadar gözü dönmüş” olanlar yok? Var, var… Buyurun:

ERDOĞAN, 82 BİN ABD ASKERİNE ‘EVET’ DEDİ

Yıl 2003. Erdoğan henüz başbakan değildir, zira AB komiseri Verheugen henüz Deniz Baykal’ı ikna etmemiş ve CHP de Erdoğan’a milletvekili olacak yolu açmamıştır. Başbakan Abdullah Gül’dür.

ABD, Irak’ı işgal etmeye hazırlanmaktadır. Ancak Washington, kuzeyden de bir cephe açarak daha az askerinin ve fakat daha çok Iraklının ölmesini planlamaktadır. AKP çoktan ABD’ye “topraklımızı kullanabilirsin” sözü vermiştir. Ancak yasalar gereği, TBMM’nin onayı lazımdır.

Müzakereler yapılır, pazarlıklar sürer, krediler ve hibeler konuşulur… Ancak Türk milleti 1 Mart tezkeresine itiraz etmektedir. Zira ABD sadece Irak’ı işgal etmek için Türkiye topraklarını kullanmayacak, aynı zamanda 82 bin askerini İskenderun’dan Hakkâri’ye kadar konuşlandıracaktır. Bu açık bir işgaldir.

İşte Erdoğan, 82 bin ABD askeri Türkiye’yi “işgal” edebilsin diye tezkere için bastırmıştır. Hatta AKP’de itirazlar olduğu için kapalı grup toplantısı yapmış ve son söz olarak milletvekillerine “ya bendensiniz, ya da Perinçek’ten yana” demiştir.

Neyse ki, kimi AKP milletvekillerinin de desteğiyle, Türk milleti bu “işgale” geçit vermemiştir!

ERDOĞAN, ABD ASKERİNİN SAĞLIĞINA DUACI OLDU

Erdoğan, bu olaydan 20 gün sonra Başbakan olmuş ve ilk fırsatta ABD askerlerine hava sahasını açmış ve hava alanı ile limanları tahsis etmiştir!

Erdoğan yetinmemiş, bir ABD gazetesine yazdığı makaleyle, Irak’a “özgürlük götüren” Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olmuştur! Erdoğan dua ederken, Barzani de Irak’ı işgal eden ABD askerlerini çiçeklerle karşılamıştır!

Neticede 1,5 milyon Iraklı Müslüman ölmüştür!

AKP’nin 11 yıllık iktidarı döneminde öyle olaylar var ki, bu köşeye “başlıklarıyla” bile sığdıramayız. İşte bir kaçı: Bush’la tokalaşacak diye avuçlarını CIA ajanlarının kontrolüne açan AKP’li bakanlar, parmak işaretiyle Obama’ya koşan bakanlar, 11 subayının başına çuval geçiren ABD’yi haklı görenler, “ne Notası, müzik notası mı” diyen başbakanlar, kendi Genelkurmay Başkanı’nı ikna etsin diye ABD savunma bakanı yardımcısına mektup yazan başbakanlar, ABD’ye “başbakanı deliğe süpürmeden önce iyice kullanın” diyen danışmanlar, başbakana ABD’de beysbol sopası gösterilmesini “bizde tespih tutmak neyse, ABD’de beysbol sopası tutmak o” diyerek yumuşatanlar, İsrail’i korusun diye topraklarını Patriot bataryalarına ve NATO askerlerine açanlar, İsrail Suriye’yi vursun diye hava sahasını kullandırtanlar…

Kendisine itiraz edenleri “düşmanı çiçekle karşılayacaklar” diye niteleyen Erdoğan, her şeyden önemlisi ABD’nin bölgeyi işgal için yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin de eş başkanıdır. Öyle ki, bu ruh hali onu, “iki medeniyetin birbirini tanımasıdır” diyerek haçlı seferlerini bile övme noktasına getirmiştir!

Çiçek ne ki!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Temmuz 213

, , , , , , ,

1 Yorum

KÜRT SORUNUNDA PSİKOLOJİK SAVAŞ

Birinci sınıfı bitiren yeğenim Ege’nin okuması pekişsin diye ona tatile geldiği İstanbul’da her gün gazete okutuyorum. O da gazeteye, anneannesine bu köşeyi okuyarak başlıyor.

Geçenlerde annem Ege’yi durdurdu ve “PeKeKe değil, PeKaKa diye oku” şeklinde uyardı. Ege’nin doğrusunu okuduğunu belirttim, zira o da Atatürk’ün Harf Kanunu’na uygun olarak K harfini Ke sesiyle okumayı öğrenmişti.

Ancak 80’lerden kalma psikolojik savaş hâlâ yürürlükte ve PeKeKe diyenler PKK’li, PeKaKa diyenler PKK karşıtı diye algılanıyor!

Üstelik gelen eleştirilerden de biliyorum ki, Aydınlık okurları arasında da böyle düşünen hayli kişi var. O nedenle bir kez daha özetleyelim:

Türkçede Ka sesi yoktur, Ke sesi vardır. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkında Kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü TDK İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi’ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede Ka sesinin olmadığını, Ke sesinin olduğunu belirtir!

ULUSALCILIK TÜRKLERE YASAK, KÜRTLERE SERBEST

Sadece PKK’nin nasıl telaffuz edildiği değil, başka konular ve kavramlar da Kürt sorununun içerisinde psikolojik savaş malzemesi olarak kullanılmaktadır.

Örneğin ulusalcılık. Öyle ki Türkiye’de artık Başbakan “ayaklarının altına aldığını” söyler, Emniyet Müdürlüğü “iç tehdit” sayar, liberallere göre gericiliktir, medya darbecilik diye yaftalar vs.

En ilginci ise ulusalcılığın Kürt sorununun kaynağı sayılmasıdır. Bu akla göre Türk ulusalcılığı ya da Türk milliyetçiliği var olduğu için Kürt sorunu doğmuştur. Haliyle PKK yandaşı Kürtler de ulusalcılığa düşmandır. Yayın organlarında ulusalcılığın toplumsal bir hastalık olduğunu bile yazarlar.

Ama Kürlerin Birliği için yapacakları kongrenin ismine, resmi olarak “Kürt Ulusal Kongresi” derler!! Yani ulusalcılık Türklere yasak ama Kürtlere serbest!

Devlet kavramı da öyle değil mi?

Öcalan başta olmak üzere hep yazıp çizerler, devletin nasıl sorunlu bir yapı olduğunu anlatırlar. Peki devlete karşı mıdırlar?

Hayır, ulusal devlete, Türk devletine karşıdırlar fakat bir çeşit federasyon saydıkları için Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı değildirler! Hatta devletin başına “demokratik” sıfatını koyunca, o karşı oldukları devlet kavramı da güzelleşir!

AKP-PKK İŞBİRLİĞİ, ABD’NİN PLANIDIR

Bir de PKK’nin devletçe nasıl görülmesi gerektiğine dair psikolojik savaş tezleri vardır. O tezlerde çeşit çeşit PKK vardır:

Örneğin AKP ile müzakere ediyorsa barışçıdır PKK, ama karakol basmışsa Ergenekoncudur!

Örneğin PKK ile anlaşma masada olduğu halde terör sürmekte midir? İşte o terörün sahibi PKK değildir. Nedir? Derin PKK!

Örneğin ÖSO ile işbirliği yapan PYD’nin PKK ile organik bir bağı yoktur ama ÖSO ile çatışan PYD, PKK’nin Suriye koludur.

Yeri gelince de şöyle yazarlar: “Türkiye pekâlâ bu yapıyla (PYD) iyi ilişkiler kurabilir ve bölgede eskiye oranla daha çok güç sahibi olabilir. ‘Win win’ stratejisi en iyi böyle işe yarar. Kürtleri yanına almış bir Türkiye ABD ve Almanya’nın planlarını zora sokabilir ve o zaman gerçekten bölgenin en büyük aktörü olur.” (Cem Küçük, Yeni Şafak, 25 Temmuz 2013)

Barzani ile Irak’ı, PKK ile Türkiye’yi, PYD ile Suriye’yi adım adım bölen ve Öcalan ile Erdoğan’ı masaya oturtan sanki ABD değilmiş gibi PKK ile işbirliği yapmayı ABD planlarını bozacak hamle diye yutturmaya kalkmak, şüphesiz Kürt meselesinin en önemli psikolojik savaş argümanlarındandır!

Öcalan’ın Erdoğan’a Eylül 2012’de yazdığı mektupta dile getirdiği “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” tezinin sahibi ABD’dir! Ve ABD bu tezle Türkiye’yi değil büyütmek, küçültüp daha kullanışlı hale getirmek istemektedir.

Çünkü bu haliyle Türkiye hizadan çıkabilmekte, itiraz edebilmektedir. Fakat küçültülmüş bir Türkiye, ABD’ye tamamen mecbur olacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Temmuz 2013

, , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN ‘SURİYE KÜRDİSTANI’ PLANI

PKK’ye bağlı PYD ile El Kaide’ye bağlı Nusra’nın Suriye’nin kuzeyinde ve AKP’nin yarattığı zeminde egemenlik mücadelesi vermesi, Erdoğan hükümetinin Kürt politikasını sonuçları ile birlikte toplu değerlendirmemizi gerektirir. İşte o sonuçlar:

1. Türkiye: Masaya oturarak PKK’yi meşrulaştırdı, siyasallaştırdı, büyümesini sağladı ve ülkenin doğusunda kısmen otorite yaptı.

2. Irak: Barzanistan’ı “Irak Kürdistanı” olarak tanıdı, yarı-resmi hale getirdi ve Bağdat’a karşı himaye etti.

3. Suriye: Esad’ı yıkmak üzere Suriye’ye terör ihraç ederek, PKK’ye “özerklik” kurabilmesi için otorite boşluğu yarattı!

Böylece Erdoğan toplamda Kürt meselesini “bölgeselleştirmiş” oldu!

Erdoğan’ın BOP Eş Başkanı olduktan sonra, “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde bir merkez yapacağım” demesi, umarız artık daha net anlaşılacaktır!

SURİYE’DE AKP-PKK İŞBİRLİĞİ

Bu saptamaları kuşkusuz olgulara dayandırıyoruz. İşte Suriye’deki gelişmelerle ilgili olan o olgular:

1. PYD Eş Başkanı Salih Müslim, Mayıs ayında Mısır’ın başkenti Kahire’de bir Türk heyetiyle görüştüğünü söyledi. Masadaki en önemli konu sınır güvenliğiydi. (Aydınlık, 21 Temmuz 2013)

2. Irak’ın Selahattin kentinde yapılan “Kürt Ulusal Kongresi hazırlık toplantısı” sırasında MİT, PKK’nin Avrupa sorumlularından Sabri Ok’la görüştü. Ok, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’daki muhataplarındandı. (Ulusal Kanal, 25 Temmuz 2013)

3. Sabri Ok, MİT’le görüşmesinden sonra Öcalan’ın mesajını açıkladı: “Liderimiz Ankara 15 Ekim’e kadar adım atmazsa  ateşkesin bozulacağını söyledi.” (Milliyet, 26 Temmuz 2013)

4. PYD Eş Başkanı Salih Müslim önceki gün 16:30’da Erbil’den uçakla İstanbul’a geldi! MİT’in karşıladığı Müslim’in Türkiye’de iki gün kalacağı, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşeceği basına yansıdı.

Ancak bir başka iddia daha vardı. O iddiaya göre Salih Müslim, bir BDP milletvekili ve PKK’nin Avrupa liderlerinden biri iftarı Bursa’da yaptıktan sonra İmralı’ya, Öcalan’la görüştürülmeye götürülmüştü!

Acaba o üçüncü isim Sabri Ok muydu? Ya da Mustafa Karasu mu? Zira MİT isterse her ikisini de İmralı’ya götürebileceğini Oslo’da özellikle belirtmişti! (İmralı Cezaevi Müdürü Ahmet Düzman’ın kaza yapmasını, içinde Öcalan’ın ses kaydının olduğu çantasını yaralı olduğu halde elinden bırakmamasını ve ancak MİT’e teslim etmesini de buraya not ediyoruz.)

5. PYD Eş Başkanı Salih Müslim İstanbul’a hareketinden önce Erbil’de yaptığı basın toplantısında “federal Suriye” mesajı verdi: “Suriye’deki bütün Kürt partileri ile birlikte geçici bir hükümet kurmak için anlaşmaya vardık. Esad rejimi sonrası federal yapıya gideceğiz.” (Taraf, 26 Temmuz 2013)

Müslim’in yaptığı anlaşmadan hemen sonra da Resulayn’daki PYD bayrağı indirildi, yerine Ulusal Kürt Konseyi bayrağı asıldı! (Vatan, 26 Temmuz 2013)

Böylece AKP ile PKK, hem Esad’ın yıkılmasında hem de Federal Suriye hedefinde buluşmuş oldu.

ÖCALAN İSTEDİ, ERDOĞAN SAĞLADI

Tüm bu olguları Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun radikal grupları Suriye devrimine ihanet etmekle suçladığı açıklamasıyla birlikte okumak lazım. Zira bu açıklamayla Nusra’nın bir “pazarlık kartı” olarak kullanıldığı belirginleşmiş oldu.

El Kaide’nin kolu olan Nusra’nın tasfiyesi şartıyla ABD’nin ÖSO’ya silah verebileceği gündeme gelmiş ve Nusra’nın tasfiyesi işi de PYD’ye kalmıştı! (Fehim Taştekin, Radikal, 22 Temmuz 2013) Böylece PYD Nusra’yı temizlediği yerlerde otorite olmuş ve özerklik için zemin yaratmıştı.

Peki, PYD’den özerklik isteyen kim? Öcalan! AKP’nin bilgisi dâhilinde PYD’ye iletilen Öcalan’ın mesajı şuydu: “6 ili ele geçirmekle sorun çözülmez, hedefiniz demokratik özerklik olsun.” (Hürriyet, 18 Kasım 2012)

Tamam, PYD’ye özerklik zeminini Esad’ı düşmanlık yaparak AKP yaratacaktı ama somut kuvvet nereden sağlanacaktı? Yanıt Öcalan’la “PKK’nin çekilmesi(!) anlaşması” yapan Erdoğan’ın şu sözlerinde: “Türkiye’den Suriyeli olan PKK’lilerin bir kısmı Suriye’deki gelişmeler artıkça geçmişlerdi.” (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Kaldı ki daha sonra hem Öcalan hem de Aysel Tuğluk, PKK’nin Suriye’de “görevi” olduğunu söyleyeceklerdi!

Daha vahimi, bizzat Öcalan’ın talimatıyla yapılan, yöneticilerini Öcalan’ın atadığı ve kararları Öcalan’ın aldığı 9. Genel Kongre’de “Suriye’de Kürt mahalli idare teşkilatının inşa edileceği” ilan ediliyordu üç hafta önce!

Peki, Öcalan’ın kararları nasıl ulaştı Kandil’e? Yanıtı tarih önünde önce Erdoğan, sonra da Hakan Fidan verecek!

KÜRT KORİDORU İÇİN ÖCALAN AÇILIMI

Tüm bu olgular gösteriyor ki, AKP Irak Kürdistanı’ndan sonra Suriye Kürdistanı kurulmasına soyunmuştur! Zira ABD, BOP Eş Başkanlığı’na Irak’ın kuzeyini, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açarak bir Kürt Koridoru kurma görevi vermiştir.

Erdoğan’ın 2013’te başlattığı “Öcalan Açılımı” işte bu koridorun Suriye ayağı içindir!

Ancak ısrarla vurguluyoruz; “Büyük Kürdistan” dün büyük olsa da artık küçük bir hayaldir! Zira hayalin arkasındaki ABD artık “büyük” değildir!

ABD’nin Fars ve Arap’a karşı Türk-Kürt ittifakı kurma planı bu nedenle kâğıtta kalacaktır ve bölgede ABD’ye karşı Fars-Arap-Türk-Kürt cephesi kurulacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Temmuz 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN KÜRDİSTAN ÇARESİZLİĞİ!

Yanıtlanması gereken üç soru var:

1. Türkiye’yi yönetenler neden PKK karşısında çaresiz?

2. Beş yıldır bir türlü yapılamayan Kürt Ulusal Kongresi neden bu sefer toplanabiliyor?

3. Kürt sorununun bölgeselleşmesi nasıl sağlandı?

Bize bu soruları sordurtan, AKP’nin üç liderinden biri olan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tır. Arınç, gazetelerin Ankara temsilcilerine verdiği iftarda önemli açıklamalar yapmış ve “çözüm” sürecine dair görüşlerini aktarırken aynen şöyle söylemiş: “Çok zor ve neticesinden yüzde yüz emin olmadığımız bu işe başka bir çaremiz kalmadığı için girdik.” (25 Temmuz gazeteleri)

AKP PKK’YE DEĞİL, ABD’YE ÇARESİZ

AKP hükümetinin “başka çaresi kalmadığı için PKK ile açılım” yaptığını itiraf etmesi çok önemlidir ve şu soru yerindedir:

AKP, PKK ile mücadele edecek kuvveti olmadığı için mi çaresiz kalmıştır ve masaya oturmuştur? Kuşkusuz yanıt hayırdır. Hatta AKP, PKK ile mücadele edebilecek tek kuvvetinin elini kolunu bağlamıştır: Oslo’da PKK’den zorluk çıkaran devlet görevlilerin ismini isteyen AKP, son olarak PKK’nin Lice şehitliğine engel olmak isteyen TSK’ye engel olmuştur! (Yalçın Doğan, Hürriyet, 25 Temmuz 2013)

Madem AKP’nin aslında PKK ile mücadele edebilecek bir ordusu var, neden o zaman çaresiz? İşte o çaresizliğin yanıtı ABD’dir!

AKP PKK’ye değil, ABD’ye karşı çaresizdir ve “deliğe süpürülme” sendromu iktidarın en temel hastalığıdır! Hastalığın tek ilacı da “deliğe süpürülmemek” için sık sık beyzbol sopasına selam durmaktır!

AKP, ABD’ye çaresiz olduğu için 2005’te Diyarbakır Açılımı’nı, 2009’da Kürt Açılımı’nı ve 2013’te Öcalan Açılımı’nı yapmıştır! Hatta denilebilir ki, AKP sırf bu açılımları yapsın diye 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkarılmıştır! Kaldı ki, “AKP’nin varlık sebebi Kürt Açılımıdır” diyen Cemil Çiçek, bu gerçeği en somut şekilde itiraf etmiştir. (Hürriyet, 13 Kasım 2009)

AKP: KÜRTLERİN GELECEĞİ PKK’DE

Gelelim ikinci soruya: Beş yıldır bir türlü yapılamayan Kürt Ulusal Kongresi neden bu sefer toplanabiliyor?

Bu soruya ilk yanıtı Mümtazer Türköne vermiş: “Kürt Ulusal Kongresi, PKK şiddeti sürdüğü için bugüne kadar toplanamadı. Bugün mümkün olması, Türkiye’deki Barış Süreci’nin eseri.” (Zaman, 25 Temmuz 2013)

Yanıt sadece yanlış değil, üstelik operasyoneldir! Zira 6 aydır süren “PKK çekildi”, “PKK silah bıraktı” yalanları balon balon patlamışken, PKK’nin yüzde 15’inin çekildiği ve fakat çekilenlerin emekli olup yerlerine misliyle gençlerin takviye edildiği ortaya çıkmışken, Türköne’nin “PKK şiddeti bitti” diyebilmesi, psikolojik savaşın en profesyonel uygulamalarındandır.

Ancak Bülent Arınç’ın “PKK’ye katılımlar eylem için değil, gelecek kaygısından” demesi, bir yönüyle gerçekliktir! (Haber Türk, 25 Temmuz 2013) Kürt yurttaşlarımızın AKP’nin yönettiği Türkiye’de değil ama PKK’nin yönettiği dağlarda geleceği görmesi, bir beceriksizlik itirafıdır!

Ve hatta dolaylı olarak “Beş yıldır bir türlü yapılamayan Kürt Ulusal Kongresi’nin neden bu sefer toplanabildiğine” de yanıt içermektedir. Çünkü AKP’nin Açılım süreçleri Türkiye’ye çözülme fakat PKK’ye güçlenme olarak yansımıştır! PKK güçlendikçe ve Barzanistan meşrulaştıkça, Kürt Ulusal Kongresi ete kemiğe bürünmüştür!

TÜRK ORDUSU’NUN GÖREVİ VATANI SAVUNMAKTIR

Peki ya üçüncü soru? Yani Kürt sorunu nasıl bölgeselleşti? Daha da açarsak… Dört ülkenin Kürtleri, nasıl “Kürtlerin birliği” noktasına geldi? Pankürdizm, nasıl bölge ülkelerini bölme noktasına ulaştı?

Yanıt ortada: AKP’nin Kürt Açılımı’yla, Erdoğan-Barzani-Öcalan ittifakıyla, Suriye’ye terör ihracıyla…

Peki, tüm bunları AKP nasıl sağladı? Ergenekon operasyonuyla!

Bugün pek çok AKP’linin de açık açık itiraf ettiği gibi Ergenekon operasyonları olmasaydı, Kürt Açılımı olamazdı!

Yani mesele gelip Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dayanmaktadır ve arkada kalan tablo özetle şöyledir: AKP, ABD üzerinden TSK’yi dize getirebildiği için Kürt Açılımı yapabildi, TSK’yi Kuzey Irak’tan çektiği için Barzanistan’ı pekiştirebildi, TSK’yi etkisizleştirdiği için Suriye sınırından terör ihraç edebildi ve TSK’ye engel olduğu için PKK’yi Güneydoğu’da otorite yapabildi!

Yani darbe diye diye Türk Ordusu’nu en asli vazifelerinden kopardılar! Nedir o vazifeler? Türk Ordusu’nun en temel görevi Türk milletinin vatanını savunmaktır; Türkiye’yi böldürtmemektir, parçalatmamaktır…

Türk milletini darbeyle korkutup, Türk subayını sahte belgelerle teslim almanın sonuçları artık geri dönüşü olamayacak boyuta ulaşmıştır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Temmuz 2013

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın