Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
ÇİN’İN ORTADOĞU’DA AKTİF DÖNEME GİRİYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 07/05/2013
ABD Devlet Başkanı Barrack Obama, bildiğiniz gibi “Ortadoğu barışı” hedefiyle Mart’ta İsrail’i ziyaret etti. Ancak bu ziyaretten barış yerine İsrail ile Türkiye’nin Suriye hedefinde birleştirilmesi sonucu çıktı.
ABD Devlet Başkanı Barrack Obama’nın ardından bu kez Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Şi Cinpin konuya el attı.
Şi Cinpin, bölgeye gitmek yerine, 5-7 Mayıs tarihlerinde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı ve 6-10 Mayıs tarihlerinde de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu ülkesine davet etti.
ÇİN, BAĞIMSIZ FİLİSTİN DEVLETİ İSTİYOR
Dün Mahmud Abbas’la görüşen Şi Cinpin, Ortadoğu barışı için masaya dört maddelik bir plan koydu:
1. Kudüs başkentli, 1967 sınırlarına sahip bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ve Filistin ile İsrail’in barış içinde bir arada yaşamasının desteklenmesi.
2. Filistin ve İsrail arasında barış sağlanmasının tek yolu olan diyalogda ısrar edilmesi.
3. “Toprak karşılığında barış” ilkesinin kararlılıkla izlenmesi.
4. Uluslararası toplumun barış sürecini ilerletmek için güvence sağlaması.
FİLİSTİN: ÇİN İSRAİL’İN YAYILMASINI DURDURMALI
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da “dünyadaki yükselen pozisyonundan büyük memnuniyet duyduğunu” belirttiği Çin’den şu iki talepte bulundu:
1. İsrail, uluslararası anlaşmalara uyarak yerleşim merkezleri inşasını durdursun.
2. Tel Aviv, barış görüşmelerinin yeniden başlayabilmesinin koşullarını yaratsın.
Şi Cinpin ile Abbas’ın görüşmesinden sonra iki liderin tanıklığında hükümetler arasında ekonomik, teknolojik, kültür ve eğitim işbirliği belgeleri imzalandı.
Böylece Çin ile Filistin, devletlerarası ilişki düzlemini yükseltmiş oldu!
NETANYAHU’NUN İKİ KEZ İPTAL ETTİĞİ ZİYARET
Mahmud Abbas’dan hemen sonra İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun da Çin’e gelmesi, Pekin’in Ortadoğu barışı için ağırlığını koyduğunu gösteriyor.
Netenyahu’nun Şangay’da başlayıp Pekin’de sona erecek 5 günlük bir programının olması, hele de 2007’den sonra iki kez planlı Çin ziyaretini iptal ettiği dikkate alınırsa, daha da anlamlı hale geliyor.
Netenyahu’nun yola çıkmasından hemen önce AFP Haber Ajansı’na açıklama yapan İsrail hükümet sözcüsü Mark Regev, “Hem Çin’in hem de İsrail’in, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinden elde edeceği büyük faydalar var. Amacımız bu gelişmeyi sağlayabilmek.” diyerek, Tel Aviv’in bu ziyarete büyük anlam yüklediğini göstermiş oldu.
ABD ÇIKIYOR, ÇİN GİRİYOR
İsrail’in son üç günde iki kez Suriye’yi vurduğu, İsrail-İran geriliminin yükseldiği, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizilmesine yönelik cephelerin oluştuğu bir süreçte Çin’in pasif tutumdan aktif tutuma geçmesi ve Ortadoğu barışı için hamle yapması, kuşkusuz çok önemli.
Şi Cinpin’in Netenyahu’yla görüşmesinden sonra konuyu daha da detaylı değerlendirebiliriz, ancak şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz: ABD’nin çekilmesi ve Çin’in o boşluğa yerleşmeye soyunması, bölgenin yararınadır. Çünkü emperyalist ABD, bölge için negatif kuvvettir; işgaldir, savaştır… Çin ise bölge için pozitif kuvvettir; işbirliğidir, ekonomik kalkınmadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mayıs 2013
AKP’NİN FATİH SULTAN MEHMET’E İHANETİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 05/05/2013
Bildiğiniz gibi AKP Hükümeti ve İstanbul Valiliği 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkılamasın diye Galata Köprüsü’nü araç ve yaya trafiğine kapattı. Ancak köprü girişine barikat kurmanın yeterli olmayacağını düşünmüş olmalılar ki, köprünün ortadaki iki kanadını açarak aldılar önlemi…
Görüntü haliyle basının ilgisini çekti ve köprünün 43 yıl sonra ilk kez kapatıldığı şeklinde haberleştirildi. Ancak bu bilgi doğru değildi. Zira Yeni Galata Köprüsü zaten 1992’de yapılmıştı.
MEĞER KÖPRÜ’NÜN KANATLARI ÇALIŞIYORMUŞ
Köprünün araçlara ve yayalara kapatılması, 1 Mayıs önlemini bir kenara bırakırsak, biz denizcileri oldukça mutlu etti. Çünkü köprüyü yayalara ve araçlara kapatmak, gemilere açmak anlamına geliyordu ve biz gemi mühendisleri köprü gemilere açılabilsin diye yıllardır mücadele ediyorduk.
Zira Haliç’teki Haliç, Camialtı ve Taşkızak tersanelerini atıl hale getirmenin bir aracıydı bu Köprü. Devlet, Köprü’nün kanatlarının açılamadığını iddia ederek bu tersaneleri elden çıkarmaya çalışıyor, biz gemi mühendisleri ise “açılabilir” diyerek bastırıyor, davalar açıyor ve Fatih’in tersanelerinin yaşatılabilmesi için mücadele ediyorduk.
Köprü’nün kanatları en son 1998’de açılmıştı. Bu mücadelenin öyküsünü Haliç Tersanesi’nde işçilik, mühendislik ve son olarak da müdürlük yapan Ali Can ağabey çok iyi bilir. Biz de Yönetim Kurulu Üyesi olduğumuz 2008 yılında Gemi Mühendisleri Odası olarak düzenlediğimiz Haliç Tersaneleri’yle ilgili bir panelde dinlemiştik kendisinden.
GMO’NUN EVECİT’E MEKTUBU
Öykü aslında ibretliktir. Köprü’yü yapan firma kanatların açılmasını engelleyen “arızanın” giderilmesi için devletten para istiyor, devlet ise “senin sorunun” diyerek ödeme yapmıyordu. Bu tuhaf inatlaşma ise tersanelerde gemi yaptıran ve gemisini Haliç’ten çıkaramadığı için teslim edemeyen firmalara büyük kayıplar oluşturuyordu. Davalar açıldı, bilirkişiler inceledi ancak sorun bir türlü aşılamadı.
Dönemin GMO Başkanı Tansel Timur, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e 2000 yılında bir mektup yazarak tarihi sorumluluğunu hatırlatır: “Gemilerini karadan yürüten Fatih’in kurduğu tersanelerin, bir köprü kanadının –üstelik 21 yüzyıl eşiğinde- açılamamasına bağlı olarak kapatılma sürecine sokulmuş olmasını, gelecek kuşaklar anlamakta zorluk çekecekler ve bu günlerin tarihi ve kültürel mirasa saygı açısından değerlendirilmesinde olumsuz örnekler olarak dikkate alacaklardır. Türkiye, açmayı beceremediği köprü kanadına, en büyük iki tersanesini feda etme lüksüne sahip değildir.”
AKP’Lİ ŞAHİN’İN 13 YIL ÖNCEKİ SORUSU
Bugünün iktidar milletvekili ve AKP’nin ileri gelenlerinden Mehmet Ali Şahin de Fazilet Partisi milletvekili olduğu 2000 yılında Devlet Bakanı Yüksel Yalova’nun yanıtlaması için TBMM Başkanlığı’na sorar: “1000 kişinin çalıştığı Haliç ve Camialtı tersanelerinin faaliyetleri niçin engelleniyor? Şehir Hatları İşletmesi ve İstanbul Deniz Otobüsleri’nin gemilerini tamir ettirmek için yaptıkları müracaatlar niçin kabul edilmiyor? Niçin dış ülkelerden gelen siparişler kabul edilmiyor?”
Şahin’in Bakan olduğu, Meclis Başkanı olduğu yıllarda da durumun değişmediğinin altını çizerek dönemin Devlet Bakanı Yüksel Yalova’nın verdiği yanıta göz atalım: “Galata Köprüsü kapaklarının açılmaması nedeniyle yapımı tamamlanan gemilerin Haliç dışına çıkarılamaması ve yeni gemi alımı yapılamaması sonucu bu tersanelerin mevcut iş hacminin önemli ölçüde daraldığı dikkate alınarak, Haliç ve Camialtı Tersaneleri için satış dışı alternatiflerinin geliştirilmesi ve Türkiye Gemi Sanayi A.Ş’in tasfiyesine ilişkin çalışmalara süratle başlanması yönünde temennide bulunulmaktadır.”
FATİH’İN MİRASINA SAHİP ÇIKAMADIK!
Şahin’in ve partisinin iktidar olduğu sonraki yıllarda ise bırakın kapakları (kanatları) açmak için bir girişimde bulunmalarını, tersine tersaneleri fiilen kapattıklarına şahit olduk. Hatta Gemi Mühendisleri engel olmasa, Tersaneler ya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Sinan Çetin’e “film platosu” yapsın diye ya da Rahmi Koç müzesini genişletsin diye verilecekti.
Kanuni’nin bir TV dizisindeki harem görüntüleri için fırtınalar koparan Başbakan Erdoğan’ın Fatih’in 557 yıllık tersanelerine sahip çıkmaması fakat her iki oğlunu da “gemicik” sahibi yapması, kuşkusuz tarihe kara bir leke olarak şimdiden geçmiştir!
Haliç’teki Bizans zincirleri nedeniyle gemilerini karadan yürüten Fatih’in torunlarının, Haliç’teki köprünün kanatları açılmıyor diye onun tersanelerini kapatması, beceriksizlikten öte tarihe ihanettir!
Daha da büyük ihanet ise “açılamayan” kanatların, 1 Mayıs’ta işçiler Taksim’e çıkmasın diye ansızın açılabilmesidir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mayıs 2013
APOYASA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/05/2013
AKP’li yetkili anayasa konusunda gelinen noktayı şu sözlerle özetliyor: “Başkanlık sistemi parti kararımız. Eğer Başkanlık sistemi, yeni anayasa önünde engel ise diğer maddelerde bir uzlaşma olursa parlamenter sistem ile yolumuza devam edebiliriz. Başkanlık sisteminden çekilme şartımız uzlaşmadır.” (Radikal,3 Mayıs 2013)
Yani AKP, CHP’ye “Anayasa’ya ortak ol, Başkanlık’tan vazgeçelim” diyor!
Bu veciz ifade, medyada estirilen “CHP sürece destek vermezse biter” yayınlarını, yani AKP ve yandaşlarının ansızın ortaya çıkan CHP sevdasını açıklıyor.
Zira AKP çok iyi biliyor ki, CHP’yi bu sürece ortak etmeden, sürece meşruiyet kazandıramaz!
ANAYASA MEYDAN SAVAŞI
Öcalan Erdoğan’a “al başkanlığı, ver özerkliği” demişti; Erdoğan da Kılıçdaroğlu’na “Anayasa’da uzlaşalım, başkanlığı erteleyelim” demiş oluyor.
Kuşkusuz bu sonuç, hem Yeni Anayasa’nın aslında Apoyasa olduğunu hem de Erdoğan’ın Anayasa Meydan Savaşı’nın ilk üç muharebesini kaybettiğini ortaya koyuyor. Ancak savaş sürüyor.
Atlantik cephesinin bölünme anayasası ya da Apoyasa’da kaybettiği muharebeleri ve mevzileri inceleyelim:
1. Anayasa’yı bir yılda çıkartacaklardı, yapamadılar!
2. Türksüz anayasa yapacaklardı, yapamadılar!
AKP, her ne kadar tanımları ve ifadeleri sulandırdıysa da, yoğun tepkiler nedeniyle hazırladığı taslağa Türk ifadesini koymak zorunda kaldı. Hatta AKP bu konuda, taslağına “Türkiye ahalisi” gibi ifadeler koyan CHP’nin bile ilerisine konumlandı.
Daha da ilginci ise PKK’nin tavrıydı. PKK’nin iki numarası Murat Karayılan bile Tük milletini oluşturan milliyetlerin tek tek yazılması halinde, anayasada “Türk milleti” ifadesinin bulunmasından rahatsız olmayacaklarını ilan etti. (Ezgi Başaran, Radikal, 26 Nisan 2013)
3. Türk tipi başkanlık sistemi getireceklerdi, yapamadılar! Türk tipi başkanlık, bir sultanlık rejimiydi ve sultan sadece yürütmenin başı değil, fiilen yasamanın da, yargının da başıydı.
Ancak tepkiler AKP’yi bu konuda da geri adım atmaya mecbur etti. Erdoğan önce yarı başkanlık, sonra partili cumhurbaşkanı, son olarak da “başkanlıktan vazgeçebiliriz” mevziisine geriledi.
MİLLİ MERKEZ’İN BAŞARISI
Her üç konuda da AKP’nin karşısına esas olarak Milli Merkez dikildi. Milli Merkez hem siyasal faaliyetleriyle Erdoğan-Öcalan anayasasının karşısında bir tepki örgütledi hem de 12 Eylül anayasasının gerçek karşıtı olan milli anayasayı yurt çapında yaptığı 153 toplantı ile oluşturdu.
Başbakan Erdoğan’ın İşçi Partisi’ni, Doğu Perinçek’i ve Milli Merkez’i açıktan hedef almasının esbabı mucibesi buradadır.
Milli Merkez’in varlığı aynı zamanda CHP içindeki ulusalcıların da elini güçlendirmiştir. Ulusalcılar Yeni CHP içine yuvalanan ve üst yönetime yerleşen neo-liberal kesimlere karşı Türkiye’yi kararlılıkla savunurken, Milli Merkez’in yarattığı rüzgârdan beslenmiştir.
CHP’NİN TARİHİ GÖREVİ
Milli kuvvetler ile gayri millî kuvvetleri Anayasa Medyan Savaşı’nın ön muharebelerinde karşı karşıya getiren sürecin analizi ve doğru okunması, asıl savaşın kazanılması için zorunluluktur.
Artık Türkiye için kritik bir dönemece girilmiştir ve CHP’ye büyük görev düşmektedir. Şöyle ki, CHP’nin AKP’nin yaptığı pazarlığa razı olmaması, ilk üç muharebenin ardından asıl savaşı kazanmayı da kolaylaştıracaktır.
CHP bilmelidir ki, AKP’nin “anayasada uzlaşırsak, başkanlıktan vazgeçeriz” demesini kabul etmek Türkiye’yi bölünme sürecinden çıkarmaz!
CHP’nin yapması gereken Erdoğan ile Öcalan’ın anayasasına da, başkanlık sistemine de, özerklik hamlelerinde de toptan karşı çıkmaktır!
Çıkmazsa Kılıçdaroğlu, Erdoğan ve Öcalan’ın girişimlerine meşruiyet sağlamış olur.
Ancak bitirirken altını çizerek belirtelim: CHP’nin AKP’ye parlamentoda sağlayacağı bu meşruiyet, Türk milleti nezdinde asla geçerli olmayacaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mayıs 2013
1 MAYIS, 3 SONUÇ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/05/2013
1 Mayıs neden kutlanır? Salt işçi sınıfının bayramlaşması için mi? Ya da emekten yana olan her kesimin işçi sınıfıyla dayanışması için mi?
Daha açık şöyle soralım: 1 Mayıs sadece bir bayram mıdır? Siyasal hedefi olmayan 1 Mayıs’ın işçi sınıfına ne yararı vardır?
Bu sorulara verilecek yanıta göre 1 Mayıs’ı değerlendirmek, sınıfın, dolayısıyla da Türkiye’nin yararınadır.
Gelin bu düzlemden bakarak dünkü 1 Mayısları değerlendirelim. 1 Mayısları diyoruz, çünkü siyasal hedeflerine ve hatta hedefsizliklerine göre üç temel 1 Mayıs kutlaması vardı dün:
1. TAKSİM 1 MAYIS’I
İstanbul’da sendikalar Taksim’e çıkmak istedi. Valilik ise Taksim’deki inşaatı gerekçe göstererek sendikalara Kazlıçeşme’yi ya da isteyecekleri başka bir yeri adres gösterdi.
Ancak başta DİSK olmak üzere sendikalar Taksim’e çıkmakta ısrar etti.
İnşaat nedeniyle alanın 1 Mayıs’a uygun olup olmadığı tartışmasını bir yana bırakarak şunu söyleyebiliriz: Taksim’de inat ve ısrar et elbette, fakat yeterli gücün varsa!
Güçten kastımız somuttur: Taksim’e emekçileri sokmamakla görevlendirilmiş 40 bin polisi geçebilmek!
Kuşkusuz bu güç son tahlilde sayıdır ama bizi o sayıları bulmaya götürecek şey ise siyasal hedeftir, kimlerle birleştiğindir ve haklı olup olmadığındır.
Tüm bu hesapları yapmadan “kazanılamayacak bir savaşa girmek” bir kurmaylık hatasıdır ve sonuçları itibariyle de kitleyi ezdirmektir.
DİSK böyle bir hesap yapmadı ve sol maskeli grupların da baskısıyla Şişli’den Taksim’e yürümekte ısrar etti. Türk-İş ve KESK de Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek istedi. Sürecin dışında kalmamak için olsa gerek, İP ve CHP de Beşiktaş’ta toplandı!
BDP ise “barış sürecini” olumsuz etkilememek adına belki de, 1 Mayıs’a göstermelik katıldı…
Sonuçları dün yaşadık. AKP hükümeti 12 Eylül’ü aratır nitelikte sıkıyönetim ve OHAL ilan etti. Ama karşısında bu tabloyu bozacak bir kuvvet yoktu! Böylece hem tablo bozulamamış oldu hem de kitleler kırdırıldı.
Durumu en iyi özetleyen ise Taksim’de ısrar eden DİSK Genel Başkanı Kani Beko’nun tüm yaşananlardan sonra yaptığı çağrıydı: “İşçilerin evlerine güvenle gidebilmesi için polisten düzenleme bekliyoruz.”
Kuşkusuz bu tablonun nedeni yanlış siyasal hedef ve sınıfın hatalı ittifaklarıydı. Daha da somutlarsak, Açılım’a destek vermek ve sol maskeli gruplarla yan yana durmak, sınıfı zayıflatmaktadır!
2. KADIKÖY 1 MAYIS’I
TKP, 1 Mayıs’ı Kadıköy’de kutladı. TKP’nin Taksim’de ısrar etmemesi kuşkusuz önemliydi.
Ancak TKP’nin izlediği genel çizgi onu Kadıköy’de yalnızlığa mahkum etti, işçi sınıfından tecrit etti.
3. TANDOĞAN 1 MAYIS’I
Üçüncü ve örnek alınacak 1 Mayıs ise Tandoğan’daydı. Tandoğan aynı zamanda diğer pek çok ildeki kutlamaları da yansıtıyordu.
Peki, neydi farkı?
Sendikalar Tandoğan’daydı. İşçi Partisi Tandoğan’daydı. Atatürkçü Düşünce Derneği Tandoğan’daydı. Türkiye Gençlik Birliği Tandoğan’daydı. Türk Bayrakları Tandoğan’daydı.
Yani Cumhuriyet ve Emek kuvvetleri Tandoğan’da birleşmişti.
Ve Tandoğan’daki tablo Zonguldak’ta, İzmir’de, Antalya’da, Tekirdağ’da, Eskişehir’de, Adana’da, Rize’de, Trabzon’da, kısacası Türkiye’nin pek çok yerinde gerçekleşti.
Türkiye’yi AKP-PKK ittifaklı bölünme sürecinden de işte bu tablo çıkaracak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mayıs 2013
PERİNÇEK’İN HAYALETİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/05/2013
Perinçek sendromu yaşayan Erdoğan’ın İP korkusunu açığa vurduğu dünkü grup konuşması muhtemelen tüm psikologların ilgisini çekmiştir.
Meğer 15 Aralık 2012’de Erdoğan’a “Bizi duvarların içine hapsettiğinizi sanıyordunuz değil mi?” diye soran ve “Silivri duvarının önüne kurduğunuz barikatınızı yıkan bizdik” yanıtı veren Perinçek, haklıymış!
Meğer Silivri’ye esir edilen yiğit devrimcinin hayaleti, TBMM koridorlarında Erdoğan’ı korkutuyormuş!
ERDOĞAN’IN DAYANDIĞI KUVVET
O korku Erdoğan’a bol İP’li cümleler kurdurtmadı sadece; bir de itiraf getirdi: “Ortada BOP diye bir şey kalmadı. Bu proje, Sayın Bush zamanda başlamıştı, başlamasıyla bitişi bir olmuştur. Bunun üç tane dönem içinde görevlendirilmiş ülkesi vardı; İtalya, Türkiye, Yemen. Üçünün çalışma alanı farklıydı.”
Hani Erdoğan BOP’un eş başkanı değildi?
Kendinden güçlüyü –Kerry örneğinde olduğu gibi- alttan alan ama kendinden zayıfı –çiftçi örneğinde olduğu gibi- azarlayan Erdoğan’ın BOP eş başkanlığı da gücün varlığına göre değişiyor.
Örneğin Erdoğan, Amerikan askerleri Irak’tayken 40 farklı yerde 40 kere “Ben Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım” diyerek övünüyordu.
Ancak Amerika Irak’ta yenilip de çekilmeye başlayınca Erdoğan bu kez şöyle demeye başlamıştı: “Ellerine bir kâğıt almışlar, bu proje ABD’nin projesidir diye. Bunu ispat etsinler her şeye varım. Eğer ispat etmezlerse namussuz ve alçaktırlar.”
Amerikan askeri varlığına göre konumlanan Erdoğan’ı, bu kez Perinçek’in hayaleti korkuttu ve konuşturdu!
PAZARLIK YOK, ABD’NİN TALİMATI VAR
Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında dikkatimizi çeken bir başka açıklaması da yemin billah edercesine “PKK ile pazarlık yapmadıklarını” belirtmesiydi.
İlginç olan, Ahmet Türk’ün de Erdoğan’ı doğrulaması ve “pazarlık yapılmıyor” demesiydi.
Haliyle insan merak ediyor: AKP ile PKK hiç pazarlık yapmadan, hiç taviz vermeden, birbirini üzmeden neden öpüştü, neden barıştı?
Zira çok değil daha 6 ay önce Erdoğan Öcalan’ı asmaktan bahsediyordu, PKK’li teröristle kucaklaşan BDP milletvekilleri için fezleke hazırlatıyordu, Zerdüşt diyerek Kürtleri aşağılamaya kalkıyordu…
Ya Öcalan’a ne demeli? Dün korkuyla “devletimin hizmetindeyim” derken, bugün hangi cesaretle “AKP benim sayemde iktidar oldu” diyebiliyor?
Tüm bu tablonun, tüm bu tükürdüklerini yalamalarının tek bir sebebi var: Obama’nın beyzbol sopası!
O sopa Erdoğan ile Öcalan’ı “hiç pazarlıksız” el ele tutuşturabildi!
Çünkü ikisi adına kararlar alındı, al-ver kontratları bağlandı!
OBAMA’NIN SOPASI MI, MİLLETİN TOKADI MI?
Ancak Erdoğan’ın asıl korkusu şimdi başladı: Milli Merkez korkusu.
Çünkü Milli Merkez’de Erdoğan’ın “ananı da al git” dediği çiftçi var, sanatına ucube dediği heykeltıraş var, fabrikasını sattığı işçi var, coplattığı öğrenci var, “onunla bizi meşgul etmeyin” dediği Fazıl Say var, “koyun” dediği Demirel var, hayaletinden korktuğu Perinçek var!
Çünkü Milli Merkez’de; “Suriye’ye düşmanlık yaptırtmam” diyen Hataylı var, “Hepimiz Kubilayız” diyen İzmirli var, “Batı Asya Birliği’nin tutkalıyım” diyen Diyarbakırlı Furkan var…
Erdoğan’ın Akillerine bayrak gösteren Kocaelili var, “şehit evlatlarımın hakkını helal etmiyorum” diyen Kütahyalı var, Akillere fırça atan Konyalı Kemal dede var…
Milli Merkez’de Jön Türk geleneğinin şimdiki temsilcisi TGB var…
Milli Merkez’de “Atatürk’te birleşen” ve “Türksüz Anayasa yaptırtmam” diyen vatanseverler var…
Milli Merkez’de “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” diyen millet var!
NOT: 1 Mayıs bayramınız kutlu olsun.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mayıs 2013
AMERİKA BÖLÜNDÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/04/2013
Ortaya çıkan her bulgu, Boston saldırısının ABD’deki iç çarpışmanın bir yansıması olduğunu gösteriyor: Büyük Ortadoğu’da yangın çıkarmak isteyen Amerika ile kabuğuna çekilmek isteyen Amerika kılıçları çekmiş durumda…
Silah tekellerinden sinema endüstrisine, finans çevrelerinden petrol tekellerine, CIA’dan Pentagon’a tüm Amerika kıran kırana bir savaşın içinde: “Amerikan hegemonyası ancak savaşla sürdürülür” diyenler bir yanda, “önce içeride toparlanalım” diyenler diğer yanda…
WASHİNGTON SURİYE’DE DÜĞÜMLENDİ
Çarpışma ağırlıklı olarak Suriye konusunda yaşanıyor.
Amerikan devlet aygıtının bir bölümü Suriye konusunda aktif bir sürecin başlatılmasını istiyor; kimyasal yalanlara sarılanlar, SUKO’ya silah verilmesine uğraşanlar, Ürdün’den “koridor” açılmasını isteyenler bu cephede…
Beyaz Saray ise Suriye’ye bir müdahaleye kesinlikle karşı çıkıyor. Obama’nın ulusal güvenlik ekibi, Suriye’de yeni bir savaşın Amerikan çöküşünü hızlandıracağını düşünüyor.
ABD VE RUSYA, CENEVRE’DE MUTABIK
Suriye konusundaki son gelişmeler bu saflaşmayı netleştiriyor:
1. Lübnan’da yayımlanan El-Ahbar gazetesinin diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre, ABD 3 Nisan tarihli BM Güvenlik Konseyi toplantısında Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere’ye “Cenevre bildirisi çerçevesinde bir çözüm istediğini” açıkladı.
El-Ahbar’a göre Fransa bu açıklama nedeniyle büyük şaşkınlık yaşadı. Zira ABD “muhaliflerle Şam yönetiminin diyalogunun kaçınılmaz olduğunu” ve bunu “öncelikli çözüm yolu” olarak gördüğünü açıkladı. ABD, Şam ile muhalefetin Cenevre bildirisi temelinde diyalog başlatması gerektiğini de savundu.
El-Ahbar’a göre ABD muhaliflerin, Rusya da Beşar Esad’ın “Cenevre bildirisinin tüm maddelerini uygulamayı kabul edeceğini” garanti etti.
Daha ilginci ise Amerikan temsilcisinin İngiliz ve Fransız muhataplarına “Suriyeli muhalifler bundan sonra tek bir ülkeden emir alacak, o da Amerika’dır” dediği iddiasıydı.
YENİ BİR ÖRGÜT ARAYIŞI
2. SUKO liderlerden Kemal Lebvani’ye göre batılı ülkeler, “silahlı gruplarla daha yakın ilişkide olacak” yeni bir Suriyeli muhalif örgüt kurmak istiyor.
El Arabiya televizyonuna konuşan Lebvani, Muaz El Hatip’in istifasının SUKO’nun rolünün sona erdiği anlamına geldiğini savundu.
3. SUKO’nun istifa eden başkanı Muaz El Hatip, AB Dışişleri Bakanları’nın Brüksel’de gündeme getirdiği “muhaliflerden petrol alınması” planına karşı olduğunu, bunun ulusal servetin yağmalanması demek olacağını belirtti.
El Hatip’e göre AB’nin bu planı, muhalif gruplar arasında ihtilaf yaratır.
CUMHURİYETÇİ SENATÖRÜN U DÖNÜŞÜ
4. Obama yönetiminin Suriye politikasına eleştirileriyle bilinen Cumhuriyetçi Senatör John McCain, ABD askerlerinin Suriye’ye gönderilmesinin bu dönemde yapılabilecek en büyük hata olacağını savundu.
McCain, Suriye’ye birlik gönderilmesinin Ortadoğu’daki Amerikan aleyhtarlığını körükleyeceğini belirtti.
McCain gibi İngiltere Genelkurmay Başkanı David Richards da, Suriye’ye yönelik bir askeri saldırı olasılığına itiraz etti. İngiltere Başbakanı David Cameron’u uyaran Richards, “dikkatli bir politika izlenmesi gerektiğini” savundu.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Nisan 2013
MİLLİYET, DEVLETLE MİLLET OLUR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/04/2013
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, anımsayacağınız gibi, ülkemizi terk eden gayrimüslim yurttaşlarımıza seslenmiş ve “Türkiye artık değişti, geri dönün” çağrısı yapmıştı.
Ermeni cemaatinin gazetesi Agos, Çelik’in bu açıklamasını önemsedi ve kendisiyle 25 Nisan’da bir söyleşi yaptı. Söyleşiyi yapan Rober Koptaş, ertesi gün okurları ve camiası için şu açıklamayı yaptı: “Çelik’in, hükümetin 2015 konusundaki tutumu konusunda önümüzdeki dönemde belirleyici ve temsil edici bir rol oynayacağı tahmin ediliyor.”
Koptaş her ne kadar söyleşi sırasında Çelik’in “soykırım” yerine “trajedi” demesinden ve 1915 olaylarını “mukatele” yani karşılıklı katliam diye nitelemesinden rahatsız olduysa da, onun İttihatçılık ve Kemalizm karşıtlığını oldukça önemsemiş. Daha da önemlisi Ömer Çelik’in İttihatçılık ve Kemalizm’e karşı mücadele edilmesi gerektiğini belirtmesini, “esas” almış!
DEVLET İLE MİLLET İLİŞKİSİ
Nitekim Rober Koptaş’ın yaptığı söyleşi, Ömer Çelik’in “geçmişte bazı travmatik olaylar yaşandı” demesiyle başlıyor.
Bizi bugün bu konuyu incelemeye götüren de Çelik’in travmanın kaynağına yönelik yaptığı saptamadır!
Çelik, Koptaş’ın “neden yaşandı bu travmalar” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Devlet kurulurken, ulus devlet mantığı içinde, tektipleştirici bir devlet kurulmak istendi. Bu yapı içinde de hiçbir ihtilaflı alan kalmasın istendi. Türklerin bile hafızalarında karşılığı olmayan bir Türkçülük ve milliyetçilik üretildi. Ve bunun somut siyasi uygulamaları oldu. Batı’da ulus devlet modernleşmenin sonucunda, muazzam bir sosyolojik değişim sonucunda oluştu. Bizde ise ulus devlet, bir ‘devlet ulus’ olarak oluştu. Yani, devlet kendisine yönetecek bir ulus oluşturmak istedi.” (Agos, 25 Nisan 2013)
Yani Ömer Çelik’e göre Batı’da milletler devlet kurmuş, biz de ise devlet kurulmuş, sonra devlet kendine yönetecek bir milleti zorla yaratmaya çalışmış. Dün Ermenilere bugün de Kürtlere yapılanların sebebi bu tersine inşaymış!
Bu sözlerin sahibi kabinenin herhangi bir bakanı hatta başbakanı olsaydı, üzerinde durmaz, bilgisizliğe verir geçerdik. Ancak bu sözlerin sahibi kabinenin en entelektüel, en birikimli üyesi!
O yüzden önemle belirtmeliyiz: Bizde de “milli devlet” tıpkı batıdaki gibi oldu. Zira “milletleşme” süreçlerin mantığı aynıdır.
Bu süreci en iyi anlatan ise tarihe geçen sözüyle İtalyan devlet adamı Massimo D’azeglio (1798-1866) olmuştur: “İtalya’yı kurduk, şimdi sıra İtalyanları oluşturmakta.”
Yani Batı’da da önce devlet-ülke kurulmuş, sonra da millet yaratılmıştır! Daha açık tarif edersek devrimle devlet kurulurken, millet olunmuştur!
DEVRİMDEN ÖNCE MİLLET YOKTU
Sorun bizim “devlet adamlarının” millet ile milliyet arasındaki farkı bilmemelerindendir. Birgül Ayman Güler’in “Türk milleti ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözü de o yüzden doğru okunamamıştır ve “ne yani, Türk ile Kürt eşit değil mi?” gibi bilgisiz ve ölçüsüz eleştirilere muhatap olmuştur. (Millet-milliyet ayrımını bilen fakat siyaseten bu sözü Kürt düşmanlığı gibi okuyanları kuşkusuz ayrı tutuyoruz.)
“Milliyet” kapitalizmden önce de vardı, ama “millet” kapitalizme birlikte tarih sahnesine çıktı. Nitekim Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları isimli büyük eserinde ”Meşrutiyetten evvel Türk milleti yoktu” diye saptar!
Çünkü milliyetin ya da milliyetlerin millet haline gelmesi için toplumun kapitalist bir pazarda buluşması lazımdır. Ancak bu şekilde farklı milliyetler, milletleşir! Ortak pazar, ortak ülke ve ortak dil, ortak yaşama bilincini yaratır.
Batı’da da, bizde de milletleşme süreci farklı zamanlarda fakat aynı düzlemde gelişmiştir. Nitekim Mustafa Kemal Atatürk o yüzden “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demiştir.
Yani Türkmen milliyeti, Kürt(men) milliyeti, Laz milliyeti, Çerkez milliyeti ve diğer tüm milliyetler birlikte Kurtuluş Savaşı vererek, birlikte bir ülke kurarak milletleşmişlerdir!
Ziya Gökalp’in söylediği gibi bizde milletleşme Meşrutiyetle, yani devrimle ve kapitalizmin filizlenmesiyle başlamıştır. Ve yine bir devrimle, Cumhuriyetle milletleşme süreci gelişmiştir.
Milliyetlerin millet olmasında “milli devlet” esastır ve bu nedenle devletsiz topluluklar millet değil milliyettir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Nisan 2013