Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

ABD-ÇİN ARASINDA ‘YENİ DENGE’

ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey’in Çin gezisi dünya basınında oldukça yoğun ilgi gördü. Zira bu ziyaret Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ABD’yi “nükleer silahla” tehdit ettiği şartlarda gerçekleşti.

Kısaca anımsatırsak: Kore DHC, Asya-Pasifik’i merkez alan yeni savunma stratejisiyle Çin’i kuşatmaya başlayan ABD’ye karşı nükleer silah göstererek bölgeyi savunmuştu. ABD önce bu hamleye yüksek perdeden yanıt verdi. Ancak Washington, Kore DHC’nin ne kadar ileri gidebileceğini kestiremediği için sonunda geri adım attı.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Çin’e giderek hem Pekin’le anlaşma yolu aradı hem de Kore DHC’ye “altılı görüşmeleri yeniden başlatma” çağrısı yaptı.

İşte Martin Dempsey bu koşullarda Çin’i ziyaret etti…

‘YENİ TİP ASKERİ İLİŞKİ’

Ziyaret Türk basınında genel olarak “ABD ile Çin arasında yeni tip askeri ilişki dönemi başladı” şeklinde yorumlandı.

Zira Çin Genelkurmay Başkanı Org. Fang Fenghui ile ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey, iki ülkenin “eşitlik, karşılıklı yarar, işbirliği ve ortak kazanç” ilkeleri temelinde “yeni tip askeri ilişki” kurmaya hazır olduklarını açıklamışlardı. Nitekim görüşme sonunda iki ülke, bu yıl insani afet yardımı tatbikatı ile Aden Körfezi’nde deniz korsanlarına karşı mücadele tatbikatı yapacağını açıkladı.

Görüşme sonrası yapılan basın toplantısında Martin Dempsey’in söyledikleri de bu “yeni tip askeri ilişkiye” vurgu yapıyordu. Dempsey, ülkesinin ulusal çıkarlarının Asya-pasifik bölgesinin ekonomik gelişmesi, demografik yapısı ve güvenlik durumuyla sıkı bağı olduğunu belirtiyor ve buna “yeni denge” diyordu.

Dempsey’e göre yeni dengenin özü sayılarla değil, “üç daha fazla” ile ilgiliydi: “Daha fazla ilgi, daha fazla katılım, insan ve donanım açısından daha fazla yatırım.”

ÇİN: ABD’NİN YARATTIĞI ÜÇ ENGEL

“Yeni dengenin” ne olduğunu anlamamızı sağlayacak verilere bakalım şimdi de…

Çin Askeri Bilimler Akademisi Çin-ABD Savunma İlişkileri Araştırma Merkezi Başkanı Yao Yunzhu, Dempsey’in ziyareti sırasında iki ülke ordusu arasında, “ABD’nin yarattığı üç engel” olduğunu ilan etti:

1. Tayvan sorunu. Çin ABD’nin Tayvan’ı silahlandırmasını öncelikli sorun olarak görüyor.

2. ABD’nin Çin’i kuşatma hamleleri. Çin, ABD’nin düşmanca davranarak çevresinde ve kendisine bağlı ekonomik bölgelerde hava ve deniz gözetimi yapmasını ve çeşitli eylemlerde bulunmasını “ikinci engel” görüyor.

3. ABD Kongresi’nin çıkardığı kanunlar. Çin, ABD Kongresi’nin çıkardığı bazı kanunlarla iki ordunun temaslarına sınırlama getirmesini ve hangi konularda temas kurulacağını belirleyerek, iki ordu ilişkilerinde eşitsizlik yaratmasını “üçüncü engel” olarak görüyor.

KARŞILIK VERİRİZ!

Çin ayrıca Martin Dempsey’in ziyaretinden hemen önce Çin ordusunun stratejik hedefleri ve faaliyetlerini anlatan “Beyaz Kitap”ı da yayımladı: “Yeni yüzyılla birlikte hegemonizm ve neo-müdahalecilik arttı. Asya-Pasifik bölgesi önem kazandı. ABD bu bölgedeki güvenlik stratejisini yeniden düzenlemeye gitti. Ancak Asya-Pasifik’te askeri varlığın artması bölgedeki durumu daha da derinleştirdi.”

Çin’in asıl mesajı ise ordusunun temel felsefesini belirttiği cümledeydi: “Saldırı olmadıkça saldırmayız, ama saldırı olursa da mutlaka karşılık veririz.

İLK MURAREBE TAMAMLANDI

Dolayısıyla artık “yeni tip askeri ilişkiyi” ve “yeni dengeyi” yorumlayabiliriz:

ABD, Asya-Pasifik savunma stratejisiyle Çin’i kuşatmayı hedef aldı. Washington iki yıldır bu stratejiye uygun olarak konumlanıyor. Çin’i kuşatacak şekilde bölgedeki ülkelerle ilişki geliştiriyor.

Ancak Çin bu hamlelere hem yanıt verdi hem de kuşatılmayı engelleyecek şekilde ikili ilişkiler geliştirerek hilal örülmesini engelledi.

Böylece “büyük savaş” öncesindeki ilk büyük muharebe, ABD’nin kazanamamasıyla sonuçlanmış oldu.

ABD, bu ilk muharebenin ardından daha fazla ileriye gitmeyi “şimdilik” erteledi ve ikinci muharebeye hazırlık için “mola” verdi; yani “yeni denge” sürecini başlattı.

Ancak “yeni denge” Washington açısından yeni bir çıkmaza işaret ediyor. Zira “yeni dengeyi” etkileyecek zaman parametresi Pekin’in lehine…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Nisan 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

BORU KARDEŞLİĞİ

Reuters, Kuzey Irak petrolünü Türkiye’ye getirecek boru hattının bitmek üzere olduğunu müjdeliyor!

Hattın Dohuk’a kadar ulaştığı, yüzde 80’inin Türk müteahhitler tarafından yapıldığı ve Genel Enerji’nin, enerji naklinin 2014’te başlayabilmesi için işleri hızlandırdığı vurgulanıyor.

Irak Kürt Bölgesi Petrol Bakanı Aşti Havrami, boru hattının başlangıçta gaz nakli için tasarlandığını, ancak petrol nakledecek şekilde de dönüştürüleceğini belirtiyor.

Enerji Bakanı Taner Yıldız da Havrami’yi doğrulayan bir açıklama yapmıştı geçen hafta. Yıldız, Kuzey Irak petrolünü Türkiye’ye getirecek yeni boru hattının çözüm sürecinin ölçülebilir ilk sonucu olacağını söylemişti. (Sabah, 20 Nisan 2013)

BİRLEŞTİREN BORULAR

Bölgedeki siyasal gelişmeleri doğru saptamak, kuşkusuz bölgeye borular düzleminden de bakmayı gerektiriyor. O düzlemden bakınca da bölgede iki ayrı boru projesi olduğu görülüyor: Bölgenin boru projeleri ile Atlantik’in boru projeleri.

Bölgenin “birleştiren” boru projeleri:

1. Irak petrollerini Türkiye’ye ulaştıran mevcut Kerkük-Yumurtalık boru hattı. Bu boru hattı Irak ile Türkiye’yi birbirine bağlıyor.

2. İran gaz ve petrollerini, Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz’e ulaştırmayı amaçlayan boru hattı. 5 bin 600 kilometrelik hattın anlaşması imzalandı ancak Atlantik’in Suriye’ye terör savaşı açması üzerine proje hayata geçemedi. Bu boru hattı İran, Irak, Suriye ve Lübnan’ı birbirine bağlayacaktı.

BÖLEN BORULAR

Atlantik’in “bölen” boru projeleri:

1. Kuzey Irak petrollerini Bağdat’ın izni dışında Türkiye’ye getirmeyi hedefleyen proje. Anlaşma 17 Mayıs 2012’de Neçirvan Barzani ile Başbakan Erdoğan arasında yapıldı. Bu hat ile Barzanistan’ın Türkiye’ye bağlanması hedefleniyor. Böylece Irak bölünmüş olacak.

Öte yandan Kuzey Irak petrolleri için ABD ve İngiltere’nin Türkiye’ye de pay vererek bir konsorsiyum kurdukları konuşuluyor. Bu konsorsiyumda ABD’nin payının yüzde 45, İngiltere’nin payının yüzde 30 ve Türkiye’nin payının da yüzde 25 olduğu söyleniyor.

2. 13 Temmuz 2009’da imzalanan Nabucco projesi. Proje Türkmenistan, Azerbaycan ve Kuzey Irak gaz-petrollerini Avrupa’ya taşımayı amaçlıyordu. Bu da yine Irak’ın bölünmesi demekti. Ancak Rusya Mavi ve Güney Akım projeleri ile Nabucco’yu geçersiz hale getirtti.

3. İsrail gazını Türkiye üzerinden Batı pazarlarına ulaştırmayı amaçlayan İsrail-Ceyhan boru hattı. İsrail’in Türkiye’den dilediği özür, aynı zamanda bu hattın güvenliğinin rüşvetidir. Bu hattın güvenliği, Suriye’nin bölünmesinden geçiyor!

4. Katar gazının, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye güzergâhından Türkiye’ye ulaştırılması için düşünülen gaz boru hattı projesi. Bu projenin hayata geçmesi için yine Suriye’nin bölünmesi gerekiyor! ABD bu proje ile Suriye’ye karşı Türkiye-Katar-Suudi Arabistan koalisyonu kurmuş oldu.

AKP VE PKK’YE BORU BEKÇİLİĞİ GÖREVİ

Kuşkusuz boru hattı ABD’nin nihai hedefi değildir. Nihai hedefi, Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru ya da Büyük Kürdistan kurmaktır. Böylece Türkler, Araplar ve Farslar arasına ikinci bir İsrail karakol devleti sokmuş ve bölgeyi bölmüş olacaktır.

Boru, ABD’nin, tarafları bu nihai hedefe mecbur etmesinin aracıdır. Boru, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmanın ve Türkiye’ye doğru genişletmenin silahıdır.

ABD bu silahın kullanılabilmesi için hem AKP ile PKK’yi masaya oturttu hem de İsrail’in Türkiye’den “özür” dilemesini sağladı.

Böylece ABD, “AKP hükümetini, PKK’yi, Barzanistan’ı ve İsrail’i” bölgede “boru kardeşliği” ile birleştirmiş oldu!

Barzanistan ve İsrail boruya gaz ve petrol verecek, Erdoğan ve Öcalan da borunun güvenliğini sağlayacak!

Sonuç olarak AKP hükümetinin 2009’da ilan ettiği Kürt Açılımı da, 2011’de girdiği Suriye karşıtlığı da ve 2013’te başlattığı “çözüm” süreci de, ABD’nin çıkarları ve İsrail’in güvenliği gereğidir. Medyada estirilen “barış” ve “çözüm” rüzgârları ile “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” şeklindeki pembe tablolar ise bu emperyalist planın maskesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

ORG. ÖZEL’İN ESİR KOMUTANLARA EMRİ

Ergenekon tertipleriyle Hasdal’da esir olan kahramanlardan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen de “kitaplı subaylar” sınıfına geçti.  Kaynak Yayınları’nın geçen hafta yayımladığı “Kardak’ta kahraman, Hasdal’da esir” isimli kitap, bir gazeteci için sıra dışı haberlerle dolu.

Örneğin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in Hasdal’ı ziyaret ettiğini biliyorduk ama görüştüğü esir komutanlarla ne konuştuğunu, onlara neler söylediğini bilmiyorduk. Artık Yazar Ali Türkşen’den öğreniyoruz:

Yargılamayı yapan hâkimlere güvenin. Karşılıklı diyaloga girmeyin. Savunmalarınızı kısa tutun ve bir an önce tamamlayın. Cezaevinde de olsa asker olduğunuzu unutmayın ve disiplinsiz hareketler içinde olmayın. Herhangi bir suç işlerseniz gerekirse cezanızı ben veririm. Ben, uyumlu bir şekilde hareket eden biri olarak, bu olayların açıklığa kavuşması için kendi yöntemlerimle mücadele edeceğim. Ancak bunda başarılı olamazsam ben de önceki komutanlarım gibi görevi benden sonra gelenlere devrederim. Ancak bunun ne zaman olacağını size söyleyemem, bir süre veremem.” (s:353)

Ancak Org. Özel ne başarılı olmuştur ne de görevi kendinden sonra gelene bırakmıştır!

Üstelik “hâkimlere güvenin, savunmanızı kısa tutun” diyerek de silah arkadaşlarını yanlış yönlendirmiştir!

HASDAL’DAN GENELKURMAY’A SERT TEPKİ

Ve Balyoz sanıkları komutanlarının direktifine uymuş ve hüküm giymişlerdi.

Hasdal’da oluşan tepkileri dindirmek üzere bu kez 1. Ordu Komutanı Org. Yalçın Ataman gider ziyaretlerine… 3 Nisan 2012’deki bu ziyaret oldukça gergin geçmiş, hatta Ali Türkşen’in belirttiğine göre komutan, bazı subayların görüşmeyi terk etmesini dahi emretmek zorunda kalmıştır. (s:353)

Tümamiral Soner Polat’ın, Hasdal’daki tutuklu subaylar adına Org. Yalçın Ataman’a ilettiği mesaj ise çarpıcıdır:

“Generalim, ben Atatürk’ün ordusunda amiral olarak görev yapma mutluluğuna eriştim ve görevimi tamamladım. Artık bir daha göreve dönmeyeceğimi biliyorum. Zaten bugünkü TSK’yla gönül bağım da kopmuş durumda. Bize iletildiği şekliyle Genelkurmay Başkanımızın direktifleri doğrultusunda iyi bir asker olarak bana verilen emri yerine getirdim ve Balyoz davasındaki savunmamı çok kısa tuttum, hâkimlere güvendim. Şu an geldiğimiz durum ortadadır. Şimdi bilmek istediğim, Genelkurmay Başkanımızın gelişen durum karşısında yeni bir emri varsa onu öğrenmektir.” (s:354)

BÜYÜKANIT: KARIŞMAYACAĞIZ, İŞ BEŞİKTAŞ’IN

Ali Türkşen’e göre Genelkurmay Başkanlığı’nın tutumu her aşamada problemlidir. Türkşen, HKK Askeri Başsavcısı Albay Ahmet Zeki Üçok’un şu uyarısını, bu problemli bakışa örnek olarak vurgulamaktadır:

“Beş teğmen ile ilgili soruşturmanın da hukuki irtibat bulunması nedeniyle askeri savcılık olarak bana verilmesi için Genelkurmay Başkanlığı adli müşavirliğine gittim. Ancak bu ikazlarım, Büyükanıt tarafından dikkate alınmamıştır. Bana ‘Biz bu işe karışmayacağız’ denilerek soruşturmanın Beşiktaş savcılarınca sürdürüleceği bildirilmiştir.” (s:355)

SİLAH ARKADAŞLIĞINI TERKEDENLER

Işık Koşaner hariç son dönem Genelkurmay Başkanları’nın tamamını sorumlu tutan Ali Türkşen, bu nedenle hapisten çıkan bir teğmenin orduevinde karşılaştığı eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e “sizin hâlâ buralarda dolaşacak yüzünüz var mı?” diye tepki gösterebildiğine dikkat çekiyor, fakat ekliyor:

Hilmi Özkök’ün ‘imkânı olmadığı’ için silah arkadaşlarına destek vermek üzere Silivri’ye de gelemediği göz önüne alınırsa, muhatap olduğu bu davranış şekline şaşırmak gerekir.” (s:359)

Anımsayacağınız gibi eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. İlker Başbuğ, duruşmada “Hani nerede o eski genelkurmay başkanları. Hiçbiri burada yok. Onların başına gelse, biz koşa koşa gelirdik buralara” demişti. Bunun üzerine Hilmi Özkök, silah arkadaşlığı tarihine ibretle geçen şu açıklamayı yapmıştı: “Ben İzmir’deyim, imkân olsa da orada olsam.” (Milliyet, 29 Mart 2012)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Nisan 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’DEN ESAD’LA UZLAŞMA SİNYALİ

İstanbul’da yapılan Suriye muhalefetinin dostları toplantısına dair haberin başlığını, Hürriyet de pek çok gazete gibi “Suriyeli dostlara destek çıktı” diye atmış. (hürriyet.com.tr, 21 Nisan 2013)

Ancak haber, hangi editoryal işlemden geçerse geçsin, içerdiği kaçınılmaz gerçekler nedeniyle dikişleri patlatarak başlığı yalanlıyor. İnceleyelim:

TOPLANTIDAN DESTEK ÇIKMADI

Hürriyet haberin girişinde toplantı sonrası yayımlanan 15 maddelik sonuç bildirisini özetlemiş: “Suriye’nin egemenliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü muhafaza edilecektir. Mücadelemiz rejime karşıdır ve rejim devrilene kadar devam edecektir. Uluslararası toplumun verdiği destek yeterli değildir.

Sonuç bildirisinde “yeterli destek yok” saptaması olan bir toplantı için “destek çıktı” başlığı atabilmek, kuşkusuz bir gazetecilik marifeti değildir!

Ancak haberdeki gerçek ile editörün kafasında rüya mizaha yol açarcasına çelişmeye devam ediyor. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin sözlerini aktaran Hürriyet, kendi başlığını yalanlamayı sürdürüyor: “Ciddi bir kimyasal silah meselesi var. Biz bütün bunlardan kaçınmayı istiyoruz. Bu konuda kararlı olduğumuza inanmıyorlar fakat gerçekten çok kararlıyız. Suriye muhalefetini desteklemeye hazırız ve ne gibi destekler vereceğimize dair önümüzdeki günlerde açıklamalarımız olabilir.”

Yani Kerry toplantıda bir destek açıklamıyor, bir destekleri olursa önümüzdeki günlerde bunu bilahare açıklayabileceklerini söylüyor ama Hürriyet yine de ısrarlı: “Suriyeli dostlara destek çıktı.”

Suriyeli teröristlere kuşkusuz bir destek verilmiş. O desteği Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu açıklıyor: “Bu mücadelede yalnız değiller. Biz bu mücadelede hem insani boyutuyla yani mültecileri ağırlamak suretiyle, hem de alanda mücadeleyi verenlere doğrudan destek anlamında Suriye ulusal konseyine ve Suriye askeri koalisyonuna destek vereceğiz.”

ABD: YARIN BARIŞ OLABİLİR

Bu toplantının Suriyeli teröristler için gerçekte tek bir hedefi vardı: O hedef gerçekleştiğinde ancak “Suriyeli dostlara destek çıktı” başlığı atılabilirdi. O hedef “silah desteği” alabilmekti!

Ancak toplantıdan bu konuda bir destek çıkmadı, zaten çıkamazdı!

Gerçi bu hedef de geçmişteki “dışarıdan müdahale, uçuşa yasak bölge, tampon bölge” gibi hedefler düşünüldüğünde, oldukça geri bir hedefti.

Nitekim toplantının can alıcı saptamalarından birini ABD Dışişleri Bakanı John Kerry şu sözlerle yapıyordu: “Hepimiz barışçı bir geçiş olmasından yanayız, birinci önceliğimiz bu. ABD, Esad sonrası demokratik birleşik Suriye istiyor. Yarın Suriye’de barış olabilir, Esad rejimi masaya gelip uluslararası çerçevenin şartlarını yerine getirdiğinde bu hemen gerçekleşir.

CENEVRE MUTABAKATINA DÖNÜŞ

Bu durum toplantının sonuç bildirisine de yansıyordu. Hürriyet yer vermese de, sonuç bildirisinde iki kez “Suriye ihtilafına Cenevre Bildirisi çerçevesinde uygun bir siyasi çözüm bulunmasına yönelik güçlü destek” ifadesi yer alıyordu. Rusya’nın baş aktörlüğünü yaptığı Cenevre Bildirisi, Roma’dan sonra İstanbul’da da Atlantikçilerin gündemine geliyordu.

Yani Washington, Suriye’de kalın bir duvara dönüşen Moskova-Pekin hattını geçemeyeceğini artık kabul ediyordu!

Bu arada önemle dikkatinize sunalım: Es Sefir’den Sami Klib’in belirttiğine göre, Moskova’yı ziyaret eden Suriye hükümeti yetkililerine, “Lavrov ile Kerry’nin, rejim ile muhalefet arasında diyalogu gerçekleştirecek delegeler üzerinde ve teknik ayrıntılar konusunda anlaştıkları” açıklanmış! (medyasafak.com, 20 Nisan 2013)

Kerry’nin İstanbul’daki “Esad’lı çözüm” işareti veren açıklamaları, bu bilgiyi doğrular gibi…

SURİYELİ TERÖRİSTLER GÜÇ KAYBEDİYOR

Bitirirken bir noktaya daha dikkat çekelim: Anımsayacaksınız, bu toplantılar “Suriye’nin dostları” adı altında ilk başlatıldığında gazetelerde, televizyonlarda “160 ülkenin katıldığı” ballandıra ballandıra konuşulurdu. Dünyanın muhalefetin yanında toplandığı, Beşar Esad’ı ise sadece üç ülkenin, Çin, Rusya ve İran’ın desteklediği “saptanarak”, küçümsenirdi!

Dikkat ettiniz mi? Bu son toplantı için özellikle ülke sayısı vermekten kaçınılıyor haberlerde… Zira sadece 11 ülke toplanabildi!

Her ne kadar Haber Türk gibi televizyonlar “Suriye’nin dostları olan ülkelerden en etkili 11’inin dışişleri başkanı bir araya geldi” diyerek kurnazlığa yönelse de, gerçek artık ortadadır: Suriyeli teröristlere dostluk azalıyor!

AKP hükümetinin Suriye politikası ise ülkemizi adım adım dünyada yalnız kalmaya götürüyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Nisan 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

GENÇ PKK’LİLER RAHATSIZ

Siirt ve Mardin il Emniyet Müdürlüğü, ortak bir operasyon yaparak 3 genci, “PKK’nin dağ kadrosuna katılmak üzereyken” yakalamış! Adıyaman24.com’um haberine göre polis ikisi 21, biri 15 yaşındaki üç genci sorguladıktan sonra ailelerine teslim edecekmiş!

Haberin neresinden tutsanız elinizde kalır… En iyisi AKP’nin “çekilme başlıyor” müjdesine tezat oluşturan bu haberi yandaş kalemlerin yorumuna havale etmek.

‘ÖCALAN YANINDAKİ MAHKÛMLARDAN RAHATSIZ’

Yalnız bu tip tuhaf haberler gittikçe artıyor. Örneğin birini Başbakan Erdoğan patlattı: “Öcalan’ın yanına adam da verdik. Kendi istediği isimler olmasına rağmen, yanındakilerden rahatsız, gitmelerini istiyor.” (Hürriyet, 18 Nisan 2013)

Öcalan’ın rahatsız olduğu isimlere bakın: Öcalan’ın tecrit koşullarının kaldırılması için 2005’te ölüm orucuna yatan Şeyhmuz Poyraz. Öcalan yakalandığında kendini yakmaya kalkan Bayram Kaymaz. Tuzla Tren İstasyonu’nu patlatan Cumali Karasu. Bingöl’de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yakalanan Hasbi Aydemir ve TİKKO üyesi Hakkı Alkan.

Öcalan, kendisi için ölüme yatan, kendisi için bedenini yakmaya kalkan, kendisi için ölüme koşan bu isimlerden neden rahatsız?

ÖCALAN MİT’LE NE GÖRÜŞÜYOR?

Belki de yanıtı şu haberdedir: “MİT ile Öcalan arasındaki müzakereler diğer mahkûmlarca duyulma ve ortam dinlemesine karşı, kullanılmayan üç koğuşun ortak alanı avluda yürütülüyor.” (Vatan, 15 Şubat 2013)

Öcalan “yoldaşlarının” duymasından çekineceği neler konuşuyor olabilir MİT’le?

Zira Başbakan Erdoğan’a göre “pazarlık yok”, BDP’ye göre “barış konuşuluyor”, ABD ve AB’ye göre “çözüm” geliyor… O zaman bu gizem ne?

MİT ÖCALAN’A GÜVENCE VERDİ

Öcalan’ın MİT’le bu yakın mesaisinin Kürtler arasında bir “rahatsızlık” yarattığını biliyoruz.

Örneğin kardeş Mehmet Öcalan’ın ağabeyinin ağzından yaptığı “MİT samimi” açıklaması, büyük tepki çekmişti. (Hürriyet, 5 Nisan 2013)

Ancak buna rağmen Öcalan, MİT’le yakın mesaisinin önemine vurgu yapmayı sürdürüyor. Örneğin Kandil’e yazdığı son mektupta da şöyle diyor: “MİT güvence verdi.” (Milliyet, 20 Nisan 2013)

Tüm bu olgulara bakılırsa Başbakan Erdoğan gerçeği tersyüz ediyor olmalı. Yani Öcalan yanındaki mahkûmlardan değil, olsa olsa mahkûmlar Öcalan’dan rahatsızdır!

KAMER ÖZKAN GERÇEĞİ

6 Nisan tarihli “MİT’ten MİT’e Öcalan” başlıklı makalemizde, PKK’nin kuruluş hazırlığı olan bazı toplantılarını, daha sonra “MİT ajanı” diye suçladıkları Kamer Özkan’ın evinde yaptıklarını yazmıştık. Toplantıları doğrulayan ama Kamer Özkan’ın “MİT ajanı” olmadığını, PKK’lilerin bu iddiasının yalan olduğunu belirten önemli bir bilgi notu ulaştı elimize. Hiç yorumsuz takdirinize sunuyoruz:

Kamer Özkan 12 Mart döneminde (1971) Aydınlıkçı oldu.1972 yılındaki bölünmede İbrahim Kaypakkaya ile birlikte ayrıldı. TİKKO içinde yer aldı. 1972 yılından PKK tarafından öldürüldüğü 1993 yılına kadar Tunceli’de dağda kaldı.

“1975 yılında ‘Apocular’ olarak ortaya çıkan grubun ilk beş kişilik çekirdek kadrosunun içindeydi. Ama çok geçmeden 1975 veya 1976 yılında, grubun devrimci olmadığını görerek ayrıldı. Sonraki yıllarda çoğunluğunu Tuncelilerin oluşturduğu ‘Tekoşin’ adlı örgütün kurucuları arasında oldu. PKK ile aralarında zaman zaman silahlı çatışmalar yaşandı. Bir seferinde Kamer Özkan kendisini pusuya düşüren PKK’lılardan birini öldürerek kurtuldu.

Kamer Özkan 1980 sonrasında da PKK ile birkaç silahlı çatışma daha yaşadı. 1991 ya da 1992’de gene kendisine kurulan bir pusudan yaralı olarak kurtuldu.

“Son olarak 1993 yılında Tunceli Merkez Gömemiş ve Erdoğdu köyleri arasındaki bölgede kalabalık bir PKK’lı grup tarafından pusuya düşürüldü ve öldürüldü.

Kamer Özkan halkına bağlı, yiğit bir devrimciydi. 21 yıl boyunca neredeyse yalnız başına dağda barınabilmesinin açıklaması da budur.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Nisan 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

DEVİRME HAKKI

Doğu Perinçek’ten hem dinlemiş hem de okumuştum. Hocası Tahsin Bekir Balta’nın Atatürk’ün 1924 Anayasası’nın değiştirilmesine ve 27 Mayıs Anayasası’nın Altı Ok’suz yapılmasına itirazlarını büyük bir teorik miras olarak anlatır hep. Tahsin Bekir Balta, hazırladığı Anayasa Taslağı’nın 2. maddesine şöyle yazar: “Türkiye Devleti, (…) devrimlere bağlı bir Cumhuriyettir.”

Türk’süz Anayasa’ya itiraz eden 300 aydın arasındaki İlber Ortaylı da, hocası Tahsin Bekir Balta’nın bu itirazına büyük önem verenlerden. Son olarak Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında bu konuya değindi yine. (HaberTürk TV, 2 Nisan 2013)

İlber Ortaylı Milliyet’te yazarken de dikkat çekmişti bu önemli itiraza: “ Değerli hocamız Tahsin Bekir Balta’nın, 1924 Anayasası’nın bazı değişikliklerle muhafazası teklifini sadece dinleyip fazla itibar etmediler. Bu bir talihsizliktir.” (Milliyet, 9 Ekim 2011)

ATATÜRK, ÖLENE KADAR DİRENME HAKKINI KULLANDI!

Neden mi anımsatıyorum bu örnekleri?

Direnme hakkı konusunun tartışılması ve hukukçu Rıza Türmen’in, bu hakkı anarşi sayan Taha Akyol’a verdiği hukuk dersi nedeniyle. (Milliyet, 18 Nisan 2013)

Bize göre Atatürk’ün “devrimcilik” ilkesiyle “direnme hakkı” arasında doğrudan bir bağ vardır. Öyle ki, Atatürk’ün büyük mücadelesinin tarihi, aynı zamanda onun “direnme hakkını” nasıl kullandığının da tarihidir: Padişaha isyan ederek, emperyalizme karşı savaşarak ve gericiliğe karşı mücadele ederek direnme hakkını kullanmıştır hep.

O’nun, Büyük Nutku’nun sonunda Türk gençliğine seslenmesi ya da Bursa Nutku, Genç Türklere yaptığı “direnme hakkınızı kullanın” çağrısıdır her şeyden önce!

Atatürk’te “direnme hakkı”, eskiyi devirme ve yenisini kurma hakkıdır öncelikle!

DİRENME HAKKININ KÖKLERİ

Direnme hakkının kökleri için Amerikan İnsan Hakları Beyannamesi, Amerikan Anayasası, Fransız İnsan Hakları Beyannamesi, Büyük Fransız İhtilali Anayasası, yani hep Batı gösterilir…

Oysa “direnme hakkının” asıl kökü Doğu’dadır ve tarihte en doğudan adım adım gelişerek batıya kaymıştır:

Çin filozofu Konfiçyüs (M.Ö.521-479) tanrısal buyruklara, ahlak ve erdem ilkelerine uymayan otoritenin Tanrı’dan aldığı yetkiyi kaybedeceğini ve bu durumda halkın ayaklanmasının kutsal bir görev olduğunu savunmuştur.

İki yüzyıl sonra Yunan filozofu Epiküros (M.Ö. 342-271) devleti kuranların istedikleri yararı bulamadıkları ya da yitirdikleri andan itibaren devletin varlığına son verebileceklerini savunmuştur.

Ortaçağın ünlü filozoflarından Thomas Aquinas (1225-1274), iktidarın adil olmaması halinde, halkın iktidara itaat zorunluluğu olmadığını ve ayaklanma hakkı doğduğunu savunmuştur.

Toplumsal Sözleşme teorisyeni John Locke (1632-1704) ise direnme hakkını en temel haklardan biri saymıştır!

‘DEVLETSE DE, KANUNSA DA, ARTIK YETER!’

Peki, bugün Atatürk’ün Cumhuriyeti yerine bir Türk-Kürt Federasyonu ile eşsultanlık kurmak için uğraşanlar nasıl bakıyor “direnme hakkına?”

Haliyle onlar kendilerine direnilmesini değil, itaat edilmesini bekliyorlar. O nedenle de kavramlarla oynuyorlar: Örneğin Ergenekon savcıları, mütalaalarında da görüleceği üzere, “demokratik mücadeleyi” bile “darbe” sayarak hükümete kalkan oluyor. Nitekim Türk Dil Kurumu da “darbe” kavramını şöyle açıklıyor: “Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi.”

Böylece AKP’yi sandıkla indirmeyi bile “darbe” diyerek suç sayıyorlar!

Tarihsel seyri izlendiğinde, aslında “direnme hakkının” tam da bu gerekçeler için var olduğu görülür.

Biz en iyisi, Atatürk’ün fikirlerinin oluşumunda en önemli yere sahip Tevfik Fikret’le “direnme hakkını” savunalım: “Haksızlığın envâını gördük… bu mu kaanûn? / En gamlı sefaletlere düştük… bu mu devlet? / Devletse de, kaanûnsa da artık yeter olsun; / Artık yeter olsun bu denî zulm ü cehalet…”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Nisan 2013

, , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

PKK’Yİ KSK YAPMA SÜRECİ

Öcalan Kandil’e gönderilmek üzere mektup yazıyor ve Adalet Bakanlığı’na veriyor. Adalet Bakanlığı mektubu MİT’e teslim ediyor, MİT de BDP’ye…

Sonra BDP heyeti mektubu alıp Kandil’e götürüyor. Kandil’deki PKK üst yönetimi “biz Öcalan’a cevabi mektubumuzu hazırlarken, siz Kuzey Irak’ta iki-üç gün oyalanın” diyor. BDP heyeti Erbil’de bekliyor. Sonra yine buluşuyorlar ve mektup aynı güzergâh izlenerek Öcalan’a ulaştırılıyor.

Bu tablo son iki ayda tam dört kez gerçekleşti. Şimdi beşinci mektubun da yola çıktığını öğreniyoruz.

Ancak “Cumhuriyet” savcılarının bir bölümü Ömer Hayyamları yargıladıkları için çok meşgul olduklarından, bir bölümü de Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in “suçsa, ben işliyorum” diyerek kendilerini açıkça tehdit ettiğinden, bu yasa dışı mektuplaşma faaliyetini bir türlü göremiyorlar!

Öyle ki, yanlışlıkla görmemek için, sinemadan siyasete oradan da kargo sektörüne transfer olan S. S. Önder’in mektup taşıma maceralarını ballandıra ballandıra anlatan gazeteleri bile okumuyorlar!

S. S. ÖNDER’İN ÇANTASI

Ancak haksızlık etmemeliyiz. S. S. Önder bu sürecin sadece postacısı değil, aynı zamanda psikolojik savaş danışmanıdır. Nasıl mı?

Örneğin BDP heyeti ile Öcalan’ın görüşmesine dair açıklamalar Fethullah Gülen ve cemaatini mi incitti? S. S. Önder hızır gibi yetişir: “Ben söylemeyi unuttum; Öcalan’ın Fethullah Gülen hoca efendiye çok selamı vardı…”

Örneğin Öcalan’ın nevruz mesajındaki İslamcı çıkışı tabanda rahatsızlık mı yarattı? S. S. Önder hızır gibi yetişir ve Öcalan’ın “çözüm ve barış sürecini Mahirlere ve Denizlere adadığını” açıklar!

S. S. Önder’in çantasından şimdi ne çıkacak, merakla bekliyoruz…

ÖCALAN’IN YOLHARİTASI

S. S. Önder’le birlikte İmralı’ya Öcalan’ı ziyarete giden BDP milletvekili Pervin Buldan sahneye çıkmış bu kez ve Öcalan’ın mesajlarını aktarıyor: “CHP Meclis’te kurulan komisyona milletvekili vermezse, biter!”

Mesajı bu sertlikte vermelerine gerek var mıydı, bilemiyoruz. Zira Kemal Kılıçdaroğlu zaten o komisyonun fikir babası olmakla övünüyor günlerdir. Partisindeki ulusalcıları yatıştırdıktan sonra, illa ki o komisyona milletvekili verecektir. Umarız bu kez bizi şaşırtır!

Peki, başka ne mesajı varmış Öcalan’ın? Pervin Buldan, Öcalan’ın yol haritasının üç aşamalı olduğunu belirtmiş.

Duyunca sevindik, zira iki aydır hep bu üç aşamalı yol haritasından söz edilir ama bir türlü üçüncü aşamada ne olduğu açıklanmaz. “Bu kez açıkladılar herhalde” diyerek Buldan’ın açıklamalarını yayımlayan Özgür Gündem’i okumaya koyulduk:

Öcalan’ın süreçle ilgili beklentileri var. Birinci aşama, ikinci aşama ve üçüncü aşama diye nitelendirdiği bir yol haritasından bahsediyor. Birinci aşamada komisyonların kurulması, hem akil insanlar komisyonu hem de Meclis bünyesinde kurulacak olan komisyon ve bir de geri çekilme var.”

İkinci aşamada bazı yasal ve anayasal değişikliklerin yapılması var. Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması ve TCK’de bazı değişikliklerin yapılması gerekiyor, bunlar önemli. Seçim Yasası dediğimiz, barajın indirilmesi, hazine yardımı gibi, yol temizliği dediğimiz bütün meseleler ikinci aşamada gündeme gelecek olan ve konuşulacak olan meseleler. Bunlar daha çok geri çekilme süreci tamamlandıktan sonra konuşulabilecek konular.” (Özgür Gündem, 17 Nisan 2013)

Peki ya üçüncü aşama? Üçüncü aşama yine yok!

ÖCALAN’IN KAYIP 3. AŞAMASI

Bir türlü açıklanamadığına göre, herhalde zurnanın zırt dediği yer bu aşama olsa gerek!

Tamam da, ne peki?

Olasılıkları değerlendirmek üzere Öcalan’ın geçmiş açıklamalarına ve özellikle 2009’da hazırladığı yol haritasına bakıyorum. İşte kuvvetle muhtemel üçüncü aşama: “Yurtdışındaki PKK’lilerin yurda dönmesi ve bir bölümünün demokratik özerk bölgenin öz savunma gücü yapılması!

Yani, PKK’nin Kürdistan Silahlı Kuvvetleri (KSK) yapılması!

Herhalde Kandil bu nedenle direniyordur ve şöyle düşünüyordur: “Madem gelip KSK olacağız, niye şimdi sınırdan çıkalım ki?”

Öcalan artık altıncı mektubunda daha vurgulu yazar: “Kaç kere diyelim: Önce Suriye, sonra da İran görevi var!”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Nisan 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

TAYYİP ERDOĞAN ERGENEKONCU OLDU!

Her ne kadar basında yeterince yer almasa da, AKP’nin “Akil Adamlar” hamlesinin “çözüm sürecine” bir tuğla ekleyemediği görülüyor.

ÇÖZÜM DEĞİL ÇÖZÜLME SÜRECİ

Tersine, her gün yürütülen “çözüm sürecine büyük destek” haberlerine rağmen “Akil Adamların” temasları, AKP’de bir “çözülme sürecinin” başladığını resmediyor.

Durumun vahametinden olsa gerek, kimi Akil Adamlar, kendilerine atfedilen büyük rollere karşın şunları yazmaya başladılar: “Görevimiz ne nasihat, ne izahat… Toplumun nabzını tutmayı amaçlıyoruz.” (Hüseyin Yayman, Hürriyet, 15 Nisan 2013)

Başbakan Erdoğan Akil Adamları “psikolojik harekât” görevlileri diye nitelediği için haliyle insan merak ediyor: Göreviniz ne nasihat ne de izahat ise Akil Adam sıfatına ne gerek var? Mesele nabız tutmaksa, “anket adamları” insin sahaya!

Ancak meselenin nabız tutmak olmadığını biliyoruz. Akil Adamların tek görevi, AKP ile PKK’nin anlaşmasını ve ABD’nin bu iki aktörü Ortadoğu’ya sürmesini, yani bölgeye savaş açmalarını “barış” diye halka yutturmak!

AKİL ADAMLAR ZORDA

Ama “akil akilden üstün” olsa gerek, halk bu tezgahı yutmuyor!

Örneğin Akil Adamlar İç Anadolu’da üniversiteye gidiyor fakat salona öğrencileri almıyorlar. Böylece Genç Türklerin tepkilerinden korunmuş olacaklarını sanıyorlar. Ama bu kez, örneğin Karaman Üniversitesinde olduğu gibi, genç akademisyenlerden yiyorlar zılgıtı.

Ya da Konyalı Kemal Dede’den yiyorlar fırçayı…

Karadeniz’e açılan Akil Adamlar, tepkiden kaçınmak için “elçiye zeval olmaz” kıvamında “biz postacıyız” demek durumunda kalıyorlar!

Ege’ye gidenler de “utanıyorlar” ama görevdir deyip, sıkılmıyorlar!

Sonra hükümet yeni bir çare(!) buluyor: Bölgelere Akil Milletvekilleri diye bir grup daha sürülecek!

Akil Adam Deniz Ülke Arıboğan NTV ekranından özetle uyarıyor: “Sakın böyle bir heyet göndermesinler, sonra biz hükümetin akili muamelesi görürüz!”

ERDOĞAN’IN TONYUKUK ANITI ZİYARETİ

“Çözülme süreci” o denli etkili olmaya başlıyor ki, Başbakan Erdoğan, yeni reçeteler arıyor. Örneğin Ergenekoncu oluyor!

Başbakan Erdoğan’ın Salı grup toplantısındaki konuşmasının merkezinde Moğolistan ve Tonyukuk Anıtı ziyareti vardı. Konuşmasına bakılırsa, ziyaretin tek amacı TBMM kürsüsünden “aslında ben de milliyetçiyim” diyebilmekmiş.

Nitekim grup konuşmasından bir gün önce yandaş basında bu yönde yazılar yayımlanarak “psikolojik harekât” yürütülmeye başlanmıştı.

Örneğin Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi şöyle yazıyordu: “Başbakan’ın Tonyokuk Abideleri önünde verdiği fotoğraf, çözüm sürecinin önünü kesmek için milliyetçiliği kullananlara, Ergenekon’un doğduğu topraklardan verilmiş en güzel cevaptı.” (Yeni Şafak, 15 Nisan 2013)

PAPAZ OLAN HER ŞEY OLUR!

Kuşkusuz Erdoğan’ın “Ergenekon topraklarından cevap vermesi” ve Ergenekoncu olması(!) bizi şaşırtmadı.

Zira Başbakan 2002’de ortaya çıkan 1995 tarihli bir kasetinde şöyle diyordu: “Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki.” (Milliyet, 30 Mayıs 2002)

Papaz elbisesi giyen Erdoğan, gerekirse Ergenekoncu da olur elbette!

Ama papaz elbisesi yakışır da, Ergenekonculuk üzerinde sırıtır.

Zira Erdoğan her şeyi olur ama asla Ergenekoncu olamaz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

TSK’NİN SORUNU: ŞİÖ’YE NATO’DAN BAKMAK

Aydınlık’ın 14 Nisan tarihli manşeti çok önemliydi: “TSK’den Şangay seçeneği”

Gazetemiz, TSK’nin Şangay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) bir “seçenek” olarak göstermesini doğru takdir etti ve manşetine taşıdı.

Kuşkusuz TSK’nin Başbakan Erdoğan’dan önce ŞİÖ’yü bir seçenek olarak saptaması çok daha anlamlı olurdu. Ancak önemli olan geç de kalınsa saptanmış olmasıdır.

ABD’NİN GERÇEK KONUMU

Hava Kuvvetleri Komutanlığı Plan Prensipler Başkanlığı’ndan Hava Pilot Kurmay Binbaşı Ömer Alkanat’ın ATASE bünyesindeki Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin 415. sayısında yer alan bu geniş makalesi, doğal olarak günlük bir gazetede tüm boyutlarıyla ele alınamazdı. Biz bugün Alkanat’ın yanlış bulduğumuz kimi tezlerinden hareketle, bu çok önemli makaleye dair eleştirilerimizi yapacağız:

Öncelikle belirtelim. Alkanat’ın ŞİÖ’yü ele alışı “soğuk savaş” izlerini taşımaktadır ve bir NATO subayının bakış açısının ilerisine geçememektedir.

1. Makalenin tamamında NATO merkezli görüşler ağırlıktadır ve bunlar hatalı saptamalara zemin doğurduğu için problemlidir. Mesele Orta Asya’da yaşanan problemleri Stalin’e bağlamakla sınırlı kalsaydı belki, üzerinde durmayacaktık.

Ancak Orta Asya’nın ABD için önemini ifade eden şu türden cümleler stratejik hatalar içermektedir: “Orta Asya; ABD için stratejik konumu, bölgenin enerji kaynaklarının kontrolü, terörizmin engellenmesi ve bölge ülkelerinin demokratikleştirilmesi açısından oldukça önemlidir.”

Yugoslavya, Afganistan ve Irak örneklerine rağmen hâlâ ABD’den “demokrasi” getiren bir kuvvet olarak bahsetmek ve PKK’yi büyütmesine rağmen Washington’un terörle mücadele ettiğini varsaymak, “yığınak” hatasıdır!

2. Alkanat’ın Çin ve Rusya’nın ŞİÖ’ye ilişkin beklentilerine dair yaptığı saptamalar Washington’un gözünden yapılmıştır. Örneğin Çin’in ŞİÖ’de üç ana amacının olduğunu belirten Alkanat, başa şunu koymuştur: “Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde bulunan Uygur Türklerini daha rahat kontrol altına almak.”

Denilebilir ki Alkanat’ın en başa koyduğu bu amaç, gerçekte en gerilerdedir.

ASYA’NIN KAYNAKLARI ASYA YARARINA!

3. Alkanat, ŞİÖ’nün “Hazar Bölgesi’ndeki petrollerin Batı’ya akması yerine boru hatlarıyla Güney ve Doğu Asya’ya akmasını sağlamaya çalışmasını” bir tehdit olarak okumaktadır. Kuşkusuz bu, NATO’nun Türkiye’ye atfettiği “boru bekçiliği” görevini tehlikeye düşürdüğü için tehdit sayılmaktadır!

Nitekim Alkanat makalesinin ilerleyen bölümünde bu konuya yeniden değinmiş ve Nabucco’nun tehlikeye düşeceğinden endişe ettiğini açıkça yazmıştır. Hatta Türkmenistan’ın ileride ŞİÖ’ye üye olma ihtimalinin Nabucco Projesine vereceği zarara da değinmiştir.

Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmeyen ve zaten ölü doğan Nabucco projesine TSK bünyesinde bu denli önem atfedilmesi doğrusu bizi şaşırttı. Bir Türk subayının Asya’nın bölge kaynaklarının Asya’da kalmasına öncelik vermesini dilerdik!

4. ABD, Irak’tan sonra işgal ettiği Afganistan’dan çekilmeye hazırlanmışken ve bu konuda bir takvim de ilan etmişken, Alkanat’ın ŞİÖ’den “Afganistan’da istikrarı sağlamada zorlanan NATO’ya” yardım elini uzatmasını beklemesi dikkat çekici bir tezdir!

ŞİÖ’NÜN NATO KARŞITLIĞINDAN KORKMAK

5. Alkanat’ın şu tezi de gerçekçi değildir: “Çin’in bu kadar fazla ekonomik ilişkileri bulunduğu ABD ile anlaşmazlığa düşmesi yakın ve orta vadede pek olası görülmemektedir.”

Anlaşılan Binbaşı Alkanat hem ABD’nin Çin’i hedef alan yeni savunma stratejisini farklı yorumlamakta hem de son altı aydır güneydoğu Asya’da olanları ön muharebe olarak değerlendirmemektedir!

6. Makalenin bütünü dikkate alınırsa, Alkanat’a göre ŞİÖ’den oldukça büyük tehditler yönelmektedir. Örneğin Alkanat ŞİÖ’nün “Varşova paktı gibi bir yapıya bürünerek, Türkiye’yi soğuk savaş yıllarındaki gibi tehditlere sınır bir ülke konumuna getireceğini” düşünmektedir.

7. Alkanat’ın şu tezi de Washington merkezlidir: “ŞİÖ, İran vasıtasıyla Türkiye’nin büyük etkileri ve çıkarları bulunduğu Orta Doğu’ya İran lehine ortak olacaktır.”

TSK ŞİÖ’DEN NE BEKLİYOR?

8. Binbaşı Alkanat’ın ŞİÖ’nün Türkiye’ye verdiği diyalog ülkesi statüsünü salt “Türk Cumhuriyetleri ile olan ilişkilerin gelişmesinde ve Uygur Türklerinin durumu ile ilgili meselelerde söz sahibi olmak” bakımında değerli görmesi problemli bir bakış açısıdır.

Fakat şaşırtıcı değildir. Zira Alkanat Orta Asya ülkelerinin NATO bünyesindeki “Barış için ortaklık” programına dâhil edilmesinde Ankara’nın önemli rol almasından övgüyle bahsetmektedir!

Toplamda Binbaşı Alkanat’ın ŞİÖ’yü ele alışı, geçmişin Türk-İslam sentezli bakış açısının izlerini taşımaktadır!

Ancak TSK’nin ŞİÖ’yü bir seçenek olarak görmesi her şeye rağmen çok değerlidir. Bu bakış açısı Rusya’da dile getirilmeye başlanan “Truva atı” söylemlerini beslese de, “seçenek” aramak önemlidir. Zira Türkiye “müttefik” ABD’nin kucağında parçalanmaya doğru gitmektedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Nisan 2013

, ,

Yorum bırakın

KAPİTALİZMİN SON AŞAMASI

Lenin, kapitalizmin en yüksek aşamasını “emperyalizm” diye nitelemişti.

20. yüzyıl emperyalizm çağıydı ve çelişme emperyalist devletler ile milli devletler arasındaydı. Emperyalist devlet, bir milli devlete savaş açıyor ve kaynaklarına el koyuyordu. Bu dönemin kendine has bir hukuku vardı.

20. yüzyılın sonuna yaklaşılırken “küreselleşme” çağına girildi. Yeni emperyalizm ya da neo-liberalizm denilen küreselleşmecilikte, milli devletler sadece işgal edilmiyor, etnik ve dini unsurları üzerinden bölünüyor ve parçalanıyordu. Denilebilir ki, bu dönemde bile yine de bir hukuk vardı. ABD, örneğin Yugoslavya’yı parçalamak ya da Irak’ı bölmek için yine de BM içinde bir “meşruiyet” arıyordu.

ABD KRİZE TAMPON ARIYOR

21. yüzyılın ilk on yılının ardından dünya yeni bir çağa girdi! Emperyalizm, “gasp, hırsızlık, mafya eylemi” gibi kavramları bile aratır nitelikte yeni bir soyguna yöneldi.

Offshore ya da kıyı bankacılığından bahsediyoruz…

Kıyı bankalarında 32 trilyon parası olan 130 bin kişinin deşifre edilmesi operasyonundan yani…

Böylesi bir operasyonun tek bir nedeni var: Emperyalist ABD, kendi yarattığı dünya çapındaki “yer altı cennetini” talana hazırlanıyor. Böylece 2008’de başlayan ve bir türlü çözemediği krize tampon yapmış olacak!

EN BÜYÜK HIRSIZ

Kıyı bankacılığı emperyalist kapitalizmin bir icadıydı. Ülkesinin milli kaynaklarını soyanların, parayı hukukun yani verginin dışına çıkarmasının adıydı.

Yani paranın, milli devletlerden emperyalist sisteme kaçırılmasıydı.

Emperyalist ABD, işte bu kaçırttığı paraya artık el koymanın peşindedir.

Yani “en büyük hırsız benim” diye meydan okumaktadır!

ABD KRİZİ SAVAŞLA AŞAMIYOR

Peki neden?

ABD buna mecburdur. Zira krizden çıkmasının öncelikli yolu savaştan geçiyor. Ancak ABD artık savaşı göze alamıyor.

İki kutuplu dünyada diğer kutba rağmen milli devletlere savaş açabilen, 1990-2005 yılları arasındaki tek kutuplu dönemde ise hiç tereddütsüz savaş açabilen ABD, artık bu yöntemi uygulayamayacağı bir dünyayla karşı karşıya… Zira dünya artık çok merkezli dönüyor!

Ve dünyanın ağrılık merkezi yani siyasi ve ekonomik merkezi Asya-Pasifik’e kayıyor.

Böyle bir dünyada savaş artık ABD için başvurulacak bir yöntem olmaktan gün geçtikçe uzaklaşıyor. ABD devlet aygıtına yön verenlerde “kabuğa çekilme” görüşünün baskın hale geldiğini bu köşede daha önce birkaç kez işlemiştik.

İşte ABD, krizi savaşla aşamayınca “büyük soyguna” yöneldi.

Ancak belirtelim: Savaş açamayacağı için bu yönteme başvuran ABD, savaşa kapı açmış oluyor!

Almanya merkezli AB’nin Kıbrıs’ta Rus paralarına el koymaya kalkması ve karşılığında Angela Merkel’in çıplak fotolarının basına servis edilmesi “savaş uyarısı” taşıyan ciddi bir işarettir.

SİSTEMİN İFLASI

Sistem tıkanmıştır ve artık “kapitalizmin son aşamasına” girilmiştir.

Mesele “büyük patlama” olmadan bu çürümüş sistemi tarihe gömebilmektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Nisan 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın