Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Pekeke
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/07/2025
Türkiye’yi ne PKK bölebilir ne de Kürtler. Türkiye’yi (potansiyeli açısından) Türkiye’yi yönetenler bölebilir, Türkiye’yi “Kürt karşıtı ırkçılar” bölebilir.
Elbette onlar da son tahlilde bölemez, böldürtmeyeceğiz. Sadece potansiyel farklarına işaret ediyorum.
Peki neden mi bu girişi yaptım? Anlatayım:
Açılımın gereği
Biliyorsunuz, Türkiye’deki son açılımın hem dış hem iç boyutunun olduğunu önemle belirtiyorum: Açılım 1 Ekim’de Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşması ve 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” demesiyle başlarken, İdlib’de ABD ve Türkiye destekli gruplar Şam’a yürüyüşe geçmenin son hazırlıklarını yapıyor, İstanbul’da da CHP’yi hedef alacak operasyonların ilki 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e operasyonla başlıyordu.
Ahmet Özer hem terör hem yolsuzluk iddiasıyla tutuklandı. Aylar sonra 14 Temmuz’da açılımın yeni aşaması gereği terör suçundan tahliye edildi (Yolsuzluk suçlamasından tutukluluk hali devam ediyor). Çünkü hem siyaset yapan CHP’li Ahmet Özer’i terörist ilan edip, hem de PKK’lilere siyaset yolu açılmasını savunmak bir arada yürütülemezdi.
Ahmet Özer’e suçlama
Duruşmadaki ilginç bir suçlama, asıl gelmek istediğim yere işaret ediyordu:
Ahmet Özer’i terörist olmakla suçlayan Erkan Çakır isimli bir tanık var. Bu şahıs CHP’nin eski Muş Gençlik Kolları Başkanı. Aynı zamanda CHP’nin kurultay davasının da tanıklarından.
Çakır, Ahmet Özer’in terörist olduğunu nasıl anlamış, biliyor musunuz? Mahkemede aynen şöyle söyledi: “Bizim bölgede söyleyişte farklılık oluyor. Özer ‘Pekeke’ diyor, biz ‘Pekaka’ diyoruz. Örgüt üyeliği buradan yeterince belli oluyor” (Cumhuriyet, 14.7.2025).
Özel harpçi kafası
Ne acı ki böyle bir “ayrım” var ve ne yazık ki bu ayrımın kaynağı Türk devletinin psikolojik savaş merkezi…
Evet, özel harpçiler, “Kürtler Pekeke diyor” diye ”Türkler için Pekaka’yı” bir fark olarak icat etti. Böylece Pekeke diyen örgütçü, Pekaka diyen Türkiyeci oldu!
Halbuki Türkçe açısından doğrusu Pekeke’ydi. Olsun, bir özel harpçinin ifadesiyle, örgüte böylece “kaka” denmiş olacaktı! Bunu savunana “peki KKTC’nin söyleyişini neden hiç hesaba katmıyorsunuz” diye sormuştum da, biraz düşünüp, “o kısmı çok önemli değil” demişti.
Türkçeyi doğru kullanmaya çalışan 12 kitaplı bir yazar, üç binden fazla makale yazan bir gazeteci ve yüzden fazla kitabı yayına hazırlamış bir editör olarak ben de Pekeke diyorum. Ve sırf bu nedenle “bölücü”, “gizli örgütçü” ve “PKK’li” ilan ediliyorum hemen her gün. Özellikle YouTube kanalımdaki yayınların altında böyle sayısız suçlama var.
Ne mücadele!
Ne yazık ki bu anlayış 80’lerle sınırlı değil, bugün de sürüyor. Anımsayacaksınız, açılım yokken, yani topu topu altı ay önce, iktidar YPG’yi, İngilizce telaffuz ediyordu, “vaypici” diyordu. Neden İngilizce? Sırf PKK’ye “kaka” diyebilmek için Türkçeyi doğru kullanmayanlar gibi, örgüte “piç” demek için İngilizcesini tercih ediyorlardı çünkü!
Terörle ve teröristle ne mücadele ama! Örgüte kaka, piç deyip, örgütün başına “bebek katili” deyip, şimdi konumunu “kurucu önder”e yükselttiler, TBMM’de konuşmaya davet ettiler!
Harf kanunu ne diyor?
Türkçeye, diline sahip çıkmayıp bu psikolojik savaşa yenilenlere ısrarla anlatmaya çalışıyorum:
Türkçede ”ka” sesi yok, ”ke” sesi var. 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı “Türk harflerinin kabulü ve tatbiki hakkında kanun”dan başlayarak, “8 Ocak 2004 günü Türk Dil Kurumu (TDK) İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından belirlenen ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile standart hale getirilen Türk Kodlama Sistemi”ne kadar tüm resmi belgeler, Türkçede ”ka” sesinin olmadığını, ”ke” sesinin olduğunu belirtir. Piyasada edinebileceğiniz hemen tüm “ana yazım kılavuzları”nın giriş kısmında yer alan “Türk alfabesi levhası”nda da bu harfin “ke” diye okunduğunu görebilirsiniz. TDK’nin internet sitesinde yer alan “Ses, Harf ve Alfabe” köşesinde de, harflerin nasıl okunduğunu inceleyebilirsiniz.
Sonuç olarak dile sahip çıkmak, dili doğru kullanmak, ülkeyi iyi savunabilmenin de gereklerindendir. Öcalan’ı “kurucu önder” yaptıktan sonra, en milliyetçi Bahçeli Pekaka dese ne olur, demese ne olur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2025
İsrail “federal Suriye” için vuruyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/07/2025
İsrail’in Dürzilerle Bedevi aşireti arasındaki çatışmayı bahane ederek Şam’ı bombalaması, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara’yı zor yoluyla iki hedefe mecbur etme amacı taşıyor.
Evet, İsrail hükümeti bir yandan Azerbaycan’da Suriye hükümetiyle görüşüyor ama bir yandan da Suriye topraklarındaki işgalini genişletip, üstüne doğrudan başkenti bombalıyor.
Evet, ABD bir yandan Şara’yı yaptırımları kaldırarak İsrail’le normalleşmeye zorluyor ve eylül ayında Beyaz Saray’da Netanyahu-Şara anlaşmasına hazırlanıyor ama bir yandan da İsrail’in Suriye politikalarını destekliyor.
Bunlar çelişki değil, emperyalist ABD ile siyonist İsrail’in “politika yapma” şeklidir; havuç-sopa taktiğini aşan, döverek zorla masaya oturtmayı ve şartlarını kabul ettirmeyi amaçlayan bir hukuk dışılık da diyebiliriz.
Ve elbette ne desek, ABD-İsrail saldırganlığını tarif etmeye yetmez.
İsrail’in Güney Suriye planı
İsrail hem Şara’nın Şam’da iktidar olmasının yolunu kolaylaştırdı hem de Şara’yı silahla baskı altında tutarak onu Suriye adına taviz vermeye zorluyor aylardır.
Şara’nın, yani Colani’nin terörist örgütü HTŞ, İdlib’den Şam’a daha kolay ilerleyebilsin diye yol üzerindeki Suriye ordusu mevzilerini bombalayan İsrail, şimdi de Colani “federal Suriye”ye razı olsun diye Şam’ı vuruyor.
İsrail, üniter bir Suriye değil, federal bir Suriye istiyor. Güneyde Dürzilerin, kuzeyde Kürtlerin özerkliğini savunuyor. Dürzilerin özerkliğini, Şam’la arasında tampon olması için, Kürtlerin özerkliğini de Türkiye karşıtlığı için istiyor. Dürzilerin özerkliğini silahla, Kürtlerin özerkliğini (şimdilik) siyaseten savunuyor.
İsrail Suriye’de genişliyor
İsrail yetinmiyor, Beşar Esad’ın yıkılmasının sonucu ve Colani’ye “desteğinin” karşılığı olarak, Suriye’yi güneyden işgal ediyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın verdiği sayıyla söylersek, Suriye’nin 400 kilometrekare toprağı, İsrail’in işgali altında.
Ve İsrail yönetimi, hem işgali genişletmek hem de Şam yönetimini askeri baskı altında tutmak için, bu 400 kilometrekarelik alanda tam 10 üs kurmuş durumda. Bunlardan biri Şam’a sadece 40 km yakında.
Üstelik Netanyahu yönetimi, Suriye’yle Azerbaycan’da yapılan görüşmelerde, ele geçirdikleri bu toprakların pazarlık konusu olmadığını ilan ediyor.
Ankara’nın stratejik hatası
8 Aralık, yani Esad’ın yıkılması ve terör örgütü HTŞ’nin Şam’da iktidar olmasının tarihi, ne acı ki Ankara’nın resmi lügatinde bir tarih olmaktan öte, “8 Aralık devrimi” olarak, AKP hükümetinin dış politika “başarısı” diye kutsanmaktadır!
Ankara, 8 Aralık’ı ne yazık ki 15 yıl süren ısrarın başarılı sonucu olarak görüyor ve Suriye’de rejimin değişimini kendi adına kazanç sayıyor. Hâlâ Suriye’deki tabloyu “zafer” olarak okuyorlar.
Çünkü Colani’yle ilişkilerinin, kontrolleri altındaki İdlib’de Colani’ye kalkan olmalarının ve İdlib’de HTŞ’ye bölge hükümeti olarak staj yaptırmalarının, yeni Suriye’de Ankara’ya yarayacağını hesaplıyorlardı.
Colani’nin sıkışıklığını gevşetme saldırısı
Oysa Esad’ın devrilmesinin Ankara’ya değil, Tel Aviv’e yarayacağı ortadaydı.
Çünkü mesele Colani’ye destekse, daha büyük desteği ABD vermişti. ABD büyükelçilerinden James Jeffrey onu Esad’a ve Suriye ordusuna karşı koruduklarını, Robert Ford onu siyasete hazırladıklarını anlattı daha sonra. Ve İsrail Başbakanı Netanyahu da Şara’nın işini kolaylaştırdıklarını açıkladı.
Mesele hangi desteğin daha çok olduğu noktasında değil, hangisi desteklerse Colani’nin Suriye’yi yönetebileceği düzlemindedir artık. Ankara ile Washington-Tel Aviv arasında kalan Colani, sıkışıklığı idare etmeye çalışıyor.
İşte İsrail bombaları, asıl bu sıkışıklığı gevşetmeyi amaçlıyor!
Ve emperyalistler, gerekirse kullanıp atarlar!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Temmuz 2025
Açılımın iç ve dış kodları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/07/2025
Erdoğan, Bahçeli, Öcalan ve Barrack’ın çeşitli açıklamaları, birbirini bütünleyen ve açılımın iç ve dış kodlarını ortaya koyan mesajlardan oluşmaktadır.
Açılımın bu dört aktörünün mesajlarının analizinden, şu çıktılara ulaşıyoruz:
ABD’nin ‘yeni Ortadoğu‘ dizaynı
1) Açılımın Suriye’de rejim değişikliğiyle paralel dış boyutu, Türkiye’de rejim değişikliğini “tamamlama” hedefli iç boyutu var. Washington açılımın iç boyutunda Ankara’ya destek veriyor, Ankara açılımın dış boyutunda ABD’nin “yeni Ortadoğu” planına uyum gösteriyor. Böylece CHP’ye operasyon ile SDG’ye meşruiyet, iki taraflı kazanca dönüştürülüyor.
2) ABD Büyükelçi Tom Barrack’ın beş ayrı yazıda incelediğim açıklamaları, ABD’nin bölgede İran’a karşı bir Türk-Kürt-Arap cephesi inşa etmek istediğini ortaya koyuyor. “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu” inşa edebilmenin yolu bu cepheden geçiyor.
3) Tom Barrack, Lozan’ı, Sykes-Picot ve Sevres ile birlikte ele alıp, “cetvelle çizilmiş” sınırların yanlış olduğuna işaret etti. ABD Büyükelçisi böylece “haritanın yeniden çizilmesi” amacını ortaya koymuş oldu. Yine Barrack’ın bölge için “Osmanlı millet sistemi”ni önermesi de o amacı bütünlüyor.
Erdoğan’ın Türk-Kürt-Arap ittifakı
4) Erdoğan, son açılım konuşmasında, defalarca “Türk-Kürt-Arap” ittifakına işaret etti. Dahası Erdoğan bunu bir kaç defa da Türkiye sınırlarını aşarak, Irak ve Suriye’yi de kapsayacak şekilde vurguladı.
5) İktidarın bir süredir “Misakı Milli’nin tamamlanması“ amaçlı söylemleri ile buna paralel olarak Halep, Kerkük ve Musul dahil Irak ve Suriye’deki şehirlere Türk plakası dağıtması, ABD’nin “yeni Ortadoğu” dizaynında pay kapma amaçlıdır.
6) İktidarın ideologları, önceki iki açılımı “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diye sunuyordu. Son açılım, “Türkiye’yi Kürtler ve Araplarla genişletme” diye pazarlanıyor.
Türk-Kürt-İslam rejimi
7) Türkiye’yi Kürtlerle ve Araplarla genişletme konusu, bazı iktidar sözcüleri tarafından “Türkiye İmparatorluğu” diye müjdeleniyor.
8) İmparatorluk olan Osmanlı’nın yıkılıp yerine ulusal-devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, açılımcılar tarafından hem Kürt sorununun hem de bölgedeki çeşitli sorunların kaynağı gibi gösteriliyor. Panzehrinin ise yeni-Osmanlıcılık olduğunu savunuyorlar.
9) Yeni-Osmanlıcılığı, hem içeride hem dışarıda “Sünni Müslüman” mezhepçiliğine dayandırıyorlar. (Şii İran’a karşı, Sünni Türk – Sünni Kürt – Sünni Arap ittifakı).
10) AKP-MHP koalisyonu, başkanlık sistemi yoluyla Türk-İslam sentezine dayalı bir rejim değişikliğine başlamıştı. Şimdi de Türk-Kürt-İslam sentezi ile bu değişikliği sürdürmeyi ve devletin dönüşümünü tamamlamayı hedefliyorlar.
CHP’ye operasyonun geniş anlamı
11) Rejim değişikliğinin tamamlanmasının önünde, “herşeye rağmen” kurucu parti CHP engeli var. Üstelik CHP, son yerel seçimden birinci parti olarak çıktı ve ilk genel seçimde Erdoğan’ın artık kaybedeceği görülüyor.
CHP’nin yerel seçimde birinci parti olmasını sağlayan faktörlerden biri de çeşitli illerde DEM’le kurduğu kent uzlaşısıydı. Erdoğan açılım hamlesiyle CHP-DEM ortaklığını bozmayı ve DEM’i AKP-MHP ittifakına eklemleyerek, sınırsız başkanlık yolunu açacak yeni anayasayı çıkarabilmeyi amaçlıyor. Erdoğan’ın son konuşmasında “AKP-MHP-DEM” ittifakına işaret etmesi, açılım taviziyle bunun belli ölçülerde sağlandığına işaret ediyor. Ancak, DEM’in Cumhur İttifakına eklemlenmesi demek, Kürt seçmenin Erdoğan’a oy vereceği anlamına gelmiyor!
12) Türk sermayesi bütün gövdesiyle açılımın arkasındadır. Sermaye grupları, sıra sıra açıklama yaparak sürece desteklerini ilan ettiler. Cumhuriyetin devrimci atılımlarına karşı DP çatısı altında buluşan burjuvazi-toprak ağalığı ittifakı, Türkiye’yi Atlantik sistemi içinde adım adım Siyasal İslamcılığa teslim etti, şimdi de “yüzyıllık parantezin” kapatılmasını destekliyor.
13) Erdoğan, Bahçeli, Öcalan ve Barrack’ın açıklamalarının özeti şudur: Bu bir Kürt açılımı değildir, bu, 1923’le hesaplaşma açılımıdır. Kuşkusuz 1923’çülerin de hesabı olacaktır. Türk ile Kürt’ün, yine, birlikte emperyalist planları bozacağı günleri yaşayacağız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Temmuz 2025
Devlet-PKK barışı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/07/2025
Türk basınının önemli bir kısmında olay şöyle resmedildi: 1984’te, Eruh-Şemdinli baskınlarıyla terör saldırılarına başlayan PKK, 11 Temmuz’da silah bırakarak “Türk-Kürt barışının” önünü açtı!
Oysa bu doğru değil.
Resmi devlet belgelerinde de sıkça yapıldığı üzere PKK’yi 1984’e pozisyonlamak, PKK’nin 1984 öncesinde, özellikle 70’lerin ikinci yarısında Türkiye’nin doğusunda Türk ve Kürt sosyalistleri katletmesini, bölgeden sosyalist örgütleri tasfiye etmesini perdelemek anlamına geliyor.
Bugünü “Türk-Kürt barışı” diye sunmak ise ilkinden daha vahim bir hataya neden oluyor. Türk ile Kürt savaşmadı ki barışsın! Yarım yüzyıl süren teröre rağmen, aynı şehirdeki, aynı mahalledeki, aynı apartmandaki Türk ile Kürt birbirine düşman olmadı. (Dünyada daha azıyla iç savaş yaşanmış ülkeler var.)
Dolayısıyla bu bir Türk-Kürt barışı değildir, devlet-PKK barışıdır.
Öcalan’ın 2013’teki talimatı
30 PKK’linin silah bırakması ve devamında 30 kişilik gruplar halinde sıra sıra diğerlerinin de silah bırakacak olması, meselenin esası açısından bir anlam ifade etmiyor. Zira PKK’nin ana gövdesi, geride kalan yıllar içinde adım adım Suriye’ye geçti; PKK PYD/YPG’leşti, SDG’leşti.
Öcalan, önceki açılım sürecinde, 2013’te, Türk devlet yetkilisinin önünde, Sırrı Süreyya Önder’le talimat iletiyor Kandil’e. “Artık asıl mücadele alanı Suriye’nin kuzeyidir” diyor Öcalan, “örgüt oraya geçsin” diyor…
Ve Sırrı Süreyya Önder, daha sonraki bir görüşmede talimatın sonucunu aktarıyor Öcalan’a: “Sizin Suriye hakkında serzenişlerinizi Kandil’le paylaştık. (…) Şu anda on bin, on beş bin arasında bir gücün orada bulunduğunu, bunu çok kısa bir zaman içerisinde yirmi binli rakamlara doğru evirebileceklerini aktardılar.”
Öcalan yanıt olarak şöyle diyor: “Otuz bin de olabilir, kırk bin de olabilir.” (Abdullah Öcalan, İmralı Notları, s.68).
Ve oluyor. 70 bin kişilik bir güçten bahsediyor Öcalan aylar sonraki bir başka görüşmede.
Erdoğan ve Öcalan’ın kırmızı çizgileri
Kaldı ki o açılımın kesintiye uğramasının nedeni de esas olarak Suriye’nin kuzeyidir. Yine devlet yetkilisinin önünde yapılan heyet-Öcalan görüşmelerinden aktarayım.
Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Erdoğan’la görüşmelerini iletiyor Öcalan’a. Şöyle demiş Erdoğan: “Tek bir kırmızı çizgim var. O da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.”
Öcalan’ın yanıtı ise şöyle: “(Sinirlenerek) Sen de ona söyle. Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir.” (İmralı Notları, s.179)
Bu durumda sormamız gerekiyor: İdlib’de ABD ve Türkiye destekli gruplar, 27 Ekim’de başlayacakları Şam’a yürüyüşün son hazırlıklarını yaparken, ve Bahçeli 1 Ekim’de DEM’lilerle tokalaşıp ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun” diyerek bu süreci başlatırken, Erdoğan mı yoksa Öcalan mı kırmızı çizgisinden taviz veriyordu?
Perdenin arkası
Evet, PKK’nin silah bırakmasına elbette aklı başında hiç kimse itiraz edemez. Ama perdenin önünde gösterilenle yetinmeyip, perdenin arkasında aslında ne olduğunu sorgulamak geleceğimiz açısından, Türk-Kürt birliği açısından çok önemlidir. Üç gün önce “siyaset yapan HDP/DEM’e” bile tahammül edemeyen, partilerini kapatmaya çalışan, milletvekillerini TBMM’den kovmak isteyen Cumhur İttifakı ne oldu da üç gün sonra 180 derece pozisyon değiştirdi? Bunu sorgulamak, her açılımdan sonra ortaya çıkan yeni “düşmanlıkları” önlemenin gereklerindendir.
Dış gelişmeleri içeride kullanarak iktidarını sağlamlaştıranların ve bunu yeni müttefiklerle devleti ve rejimi dönüştürmekte kullananların hesaplarını çözümleyebilmektir esas olan. Bu nedenle bu yazıyı, lütfen “Yeni Ortadoğu için yeni PKK” başlıklı önceki yazımla birlikte okuyunuz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Temmuz 2025
Yeni Ortadoğu için yeni PKK
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/07/2025
Türkiye ve komşularında, Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecek önemde görüşmelerin yapıldığı zorlu bir hafta yaşanıyor: Suriye’de ABD ve Fransa’nın gözetiminde Şam ile SDG/YPG görüşmesi, Lübnan’da ABD Büyükelçisi Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma görüşmeleri, Türkiye’de Öcalan’ın mesajı ve açılım görüşmeleri, Irak’ın kuzeyinde PKK’nin silah bırakma töreni…
Dört ülkede yaşanan bu gelişmelerin hepsi birbiriyle ilgili, ABD’nin yürütücülüğünde ilerliyor ve aslında merkezinde İsrail var.
ABD ve Fransa var, Türkiye yok
ABD, 10 Mart’ta Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara ile SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi’yi masaya oturtmuş ve bir anlaşma imzalatmıştı. 26 Nisan’da ise PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG ile Barzanilerin Suriye kolu ENKS “Kürt Ulusal Konferansı”nı toplamış ve birlikte “ademi merkeziyetçi bir bölge” hedefi belirlemişlerdi.
İşte bu gelişmenin ardından Şam ile SDG yeniden masaya oturdu dün: Suriye Cumhurbaşkanı Şara başkanlığındaki heyetin karşısında, SDG/YPG Komutanı Mazlum Abdi dışında, örgütün Dışilişkiler Eş başkanı İlham Ahmed, Kuzey ve Doğu Suriye Temsilciliği Eş Sözcüleri Foza Yusif ve Abid Hamid Mihbaş yer aldı.
Taraflar arasındaki müzakere, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Fransa’nın Suriye Özel Temsilcisi Jean-Baptiste Febvre gözetiminde yapıldı.
Peki taraflar Suriye’de 2. perdeye neden ihtiyaç duydular? Çünkü SDG 10 Mart anlaşmasının bazı maddelerinde değişiklik istedi, ABD de o değişiklikleri onayladı.
Öcalan’ın mesajı ve silah bırakma
Suriye’de bu görüşme olurken, aynı gün Öcalan’ın yedi dakikalık görüntülü mesajı servis edildi. PKK’ye yine silah bırakma talimatı veren Öcalan “Son günlerde bölgede yaşanan gelişmeler, attığımız bu tarihi adımın önemini ve aciliyetini açıkça teyit ediyor” dedi.
Öcalan’ın bu açıklamasının servis edilmesinden önce DEM heyeti önce Öcalan’la, ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüştü.
Türkiye’de bu görüşmeler yapılırken, Irak’ın kuzeyinde de PKK’nin silah bırakma töreni için hazırlık yapılıyordu. DEM Parti, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de bir grup PKK’linin silah bırakacağını açıkladı.
Burada kritik konu, bizzat Öcalan’ın talimatıyla, PKK’nin zaten ana gövdesinin parça parça Irak’tan Suriye’ye geçtiği gerçeğidir.
Barrack’ın Hizbullah’ı silahsızlandırma planı
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi sıfatıyla Şam’daki Şara-Abdi görüşmesinde gözetmenlik yapmadan önce, Lübnan’ın başkenti Beyrut’taydı. Barrack Beyrut’a, “Hizbullah’ı silahlansızlandırma planı”yla gitmişti.
Lübnan basınına bakılırsa, Barrack temaslarından bir sonuç alamamış görünüyor. Zira Lübnanlı yetkililer kendisine özetle “İsrail‘in geri çekilmesi ve silahın devletin tekelinde toplanması adımları eşzamanlı olmalı” mesajı verdiler.
İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu
Görüleceği üzere bölgedeki tüm bu gelişmeler birbiriyle bağlantılıdır ve yürütücüsü de ABD’dir.
ABD, “İsrail hegemonyasında yeni bir Ortadoğu” dizayn etmeye çalışıyor. Washington’a göre İran bu projenin önündeki engel. Bu nedenle bölgede İran’a karşı bir Türk-Kürt-Arap ittifakı oluşturmaya çalışıyor.
Arka planda ise daha küresel bir strateji var: ABD, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru’nu (IMEC) hayata geçirmeye çalışıyor. İsrail, bu koridorda merkezi bir rol oynuyor. Trump, “Gazze Planı” üzerinden İsrail’in rolünü daha da yükseltmeye çalışıyor.
ABD açısından İran’ın etkisizleştirilmesi, Çin’in önünün kesebilmesinin ve IMEC’in hayata geçirebilmesinin kolaylaştırıcısı durumunda….
Kısacası ABD barış diyerek savaşı örgütlüyor, silah bırakma adı altında “silahlıları” yeni cepheye transfer ediyor. Yani PKK, ABD için artık SDG’dir.
Ankara ise bu gelişmeler karşısında “ikili bir yol” izlemeye çalışıyor. “Planın içinde kalarak planı çıkarlara uyarlayabilmek” diye özetlenecek bir taktik bakış bu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Temmuz 2025
Tahrik
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/07/2025
Son dönemde en sık karşılaşılan “suçlamalar”ın başında şu iki “tahrik” geliyor: “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ve “suç işlemeye tahrik.”
Bu iki suçlama, kimin tahrik ettiğine ve kimlerin tahrik olduğuna göre değişiyor elbette:
Örneğin pek çok muhalif aktör ve gazeteci bu “tahrik” suçunu işlemekten tutuklandı ama ortada onların tahrikine kapılıp şiddet eylemine başvuran kimse yoktu. Ama tersine bazı siyasal İslamcı çevreler sosyal medyadan LeMan’ı hedef göstererek kitleyi “tahrik” ettiler ve kitle tahrik olup binayı kuşattı, içlerinde “yakalım” diyen bile oldu, iki gün boyunca binanın önünde laikliği hedef aldılar, Mustafa Kemal Atatürk’ü hedef aldılar, kendilerine uzatılan mikrofonlara “Kemalistleri bu topraklardan sileceğiz” bile dediler. Ama yargı hiç harekete geçmedi!
Örneğin CHP Genel Başkanı Özgür Özel, halkı sokağa çağırdığı için suçlanıyor. Oysa onlarca mitingde alanlara ve sokaklara çıkan milyonlar, şüpheli birkaç vaka hariç, hiç tahrik olmadı. Hatta muhalif kitle, Özgür Özel’i kastederek, “Biri, sokak köpeklerini sokağa çağırmakla tehdit ediyor” diyen AKP MKYK Üyesi Av. Mücahit Birinci’nin tahriklerine bile kapılmadı; sokaklara dökülüp Birinci’yi “ısırmaya” kalkmadı!
Sokak eylemleri
Düzenin iktidarları, dünyanın her yerinde halkın sokakta olmasından, işçinin alanda olmasından korkarlar. Alanlara, sokaklara çıkılmaması için her türlü ideolojik baskıyı uygularlar; bir süre sonra “öteki” görmeye başlarlar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da sokakta olanlara karşı şöyle bir ideolojik baskı mekanizmasına başvurmuş: “Vatandaşım, sokak eylemlerinin ancak bölücülere, darbecilere hizmet edeceğini biliyor.”
Mevcut sokak eylemlerinin “bölücülere ve darbecilere hizmet etmediğini” vatandaş da Erdoğan da biliyor. Hatta sokağa çıkanlar daha birkaç yıl önce bu ülkede Erdoğan’ın hukukunu savundu ve bir darbenin bastırılmasında canı pahasına rol aldı. Şehit ve gazi olanların içinde elbette AKP’li olmayanlar da vardı.
Ülkeyi savunma suçu!
Mesleğimizin yüz aklarından Timur Soykan’ı da gözaltına aldılar, tutuklamaya sevk ettiler (Yazımı gazeteye teslim ettiğimde sevk işlemi sonuçlanmamıştı.)
Sevgili Timur yine bir sabah belediye başkanlarının “silkeleme operasyonu” ile gözaltına alınmasına sosyal medyadan tepki göstermişti.
Timur’un şu mesajı, TCK Madde 214/1’e göre “suç işlemeye tahrik” sayılmış: “Halk ya bu baskıya boyun eğerek rejimin kölesi olacak ve daha da yoksullaşacak ya da özgürlüğünü, haklarını, ülkesini savunacak.”
Böylece halkın “özgürlüğünü, haklarını ve ülkesini savunması” suç ilan edilmiş oluyor! Timur Soykan da halkı “özgürlüğünü, haklarını ve ülkesini savunmaya” tahrik etmiş oluyor!
Gerçek en sonunda kazanır
Ekranlar karartılıyor, gazetecilerin kalemleri ellerinden alınmaya çalışılıyor, gazete ve TV’ler otosansüre zorlanıyor, toplum haber alma hakkından mahrum edilmeye çalışılıyor. Demokrasi durağında çoktan inmiş olanlar, kalan ifade özgürlüğünü de tırpanlıyor.
Yapılan suçlamalar ve verilen cezalar incelendiğinde, gün geçtikçe “iktidarın eleştirilmesinin bile suç kapsamına alınmaya çalışıldığını” görüyoruz. Bu amaçla en çok başvurdukları suçlamalardan biri de “halkı yanıltıcı bilgi yaymak” suçlaması. Her vatandaşın gelir-gideriyle gayet nesnel ölçebildiği “ekonomi kötüye gidiyor” saptaması bile, bu kapsamda, “yanıltıcı bilgi” muamelesi görüyor!
Her eleştiriyi susturmaya, her etkili kişiyi tutuklamaya çalışıyorlar. Ama önemle belirtelim: Herkesi tutuklamaya kalkmakla iktidarların korunamadığı da bir tarihsel gerçekliktir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Temmuz 2025
LeMan’ın altın madalyaları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/07/2025
“Yeni Ortaçağ”, pek çok yönüyle, “Eski Ortaçağ”dan daha geri…
Dün Soner Yalçın Nefes’te anımsattı. Osmanlı Şeyhülislamı Zekeriyazade Yahya Efendi, 17. yüzyılda, yani Eski Ortaçağ’da, Türkçesiyle şu şiiri yazmıştı: “Camide iki yüzlüleri bırak, ikiyüzlülük etsinler / Meyhaneye gel ne ikiyüzlülük var ne de ikiyüzlü”
Yeni Ortaçağ’ın siyasal İslamcıları ve dincileri, Osmanlı Devleti’nde üç kez Şeyhülislamlık yapmış Zekeriyazade Yahya Efendi’yi, bugün olsa Türkiye Cumhuriyeti’nde yakarlardı!
Çünkü onlar Müslüman değil Siyasal İslamcılar, çünkü dindar değil, dinciler!
Laiklik dindarların güvencesidir
Laiklik, bugün asıl Türkiye’nin dindarlarının güvencesidir. Zira Yeni Ortaçağ’ın dincileri, dindarlara bile tahammül etmiyorlar; dün dindar Konca Kuriş’e tahammül edememişlerdi, bugün etek boyları nedeniyle İmam Hatip liseli kızları hedef alıyorlar.
Siyasal İslamcılık böyledir: “Kimsenin kılık kıyafetine karışılmasın” diyerek sözde “demokrasicilik” üzerinden türbancılık yaparlar ama sonra türbansızları adım adım hedef almaya başlarlar; etek boyuna, elbisenin kolsuzluğuna karşı çıkmaya başlarlar. Daha vahimi, gittikçe türbanı da yetersiz bulup, türbanlıları çarşafa girmeye zorlarlar.
Çünkü türban başından beri Siyasal İslamcılar için bir başörtüsü değildi, Müslüman kadınların örtünme meselesi değildi, davaları için bir siyasal araçtı!
LeMan’ın Gazze karikatürleri
Açıkça belirteyim: LeMan dergisi, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma karşı çok başarılı bir karikatür yayıncılığı yaptı. Filistinlilerin haklı davasını savunan ve İsrail’e tepki gösteren sayısız karikatürleri, LeMan’ın altın madalyalarıdır.
LeMan’ın son karikatüründen, yani bombaların altında ölüp melek olmuş Muhammed ve Musa’nın Filistin’in gökyüzünde selamlaşmalarından “Peygambere hakaret” sonucu çıkarmak, en hafifinden art niyettir.
Dahası bunu “Plan şuydu: 30 Haziran’da mahkeme olumsuz karar verseydi CHP Taksim’e çıkacak ve Leman’ın provokasyonunu protesto edenlere saldıracaktı” diye savunmak, saf kötülüktür, komploculuktur. Zira LeMan’ın karikatürü 26 Haziran tarihliydi.
Emperyalizmin İslamcılık operasyonları
LeMan’ın karikatüründen İslam’a düşmanlık sonucu çıkaran ama İsrail’in İran’a attığı füzeleri “Şii vuruyor” diye alkışlayabilen kafa, elbette dindar değil, dincidir, mezhepçidir.
Emperyalizmin 19. yüzyılın sonlarında başlattığı, 20. yüzyılda Soğuk Savaş ile ilerlettiği ve 21. yüzyılda Büyük Ortadoğu Projesi içinde geliştirdiği “İslamcılık” operasyonlarını çözümleyebilmek, Müslümanlar açısından kritik önemdedir.
ABD emperyalizminin İhvan’la (Müslüman Kardeşler) ilişkisi, coğrafyamızda antikomünizme ve antiemperyalist milliciliğe karşı “Siyasal İslamcılığın” beslenmesi, Yeşil Kuşak projesi kapsamında Afganistan’da SSCB’ye karşı El Kaidelerin kullanılması, Gladyo Hizbullahı, IŞİD, Nusra, HTŞ…
Müslümanların, dindarların sorgulaması gereken işte bu ilişkilerdir.
Türkiye’nin avantajları
Evet, Türkiye’nin yaşadığı Malatya, Maraş, Çorum, Sivas/Madımak vahşeti ile emperyalizmin İslamcılık operasyonu ve onun Gladyo aygıtı arasında derin bir ilişki var.
Ama tüm bunlara rağmen yine de şunu söyleyebiliriz: Emperyalizmin 200 yıllık İslamcılık operasyonlarından, geniş coğrafyamızda en az etkilenen ülke yine de Türkiye’dir.
Çünkü Türkiye’nin bir Cumhuriyet Devrimi vardır, çünkü Türkiye’nin laikliği vardır, Çünkü Türkiye’nin Alevileri vardır, çünkü Türkiye’nin Arap İslamcılığından ve İran İslamcılığından daha hoşgörülü bir Anadolu Müslümanlığı birikimi vardır.
Bunun kavranması “devlet adamları” açısından kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Temmuz 2025
NATO’nun bir geleceği var mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/07/2025
Lahey’deki son NATO liderler zirvesine gidilirken, Atlantik ailesinin önündeki en önemli soru şuydu: Trump’ın ABD’si ile Avrupa ilişkileri nasıl olacak? Atlantik’in iki yakası arasındaki NATO bağı gevşiyor mu?
ABD’nin müttefiki AB’ye uyguladığı yaptırımlardan, ABD’nin AB’ye dayattığı ve şimdi arkasında durmaktan geri adım attığı Ukrayna savaşına kadar pek çok sorun, NATO içinde NATO’nun geleceği konusunu sorgulatıyor.
Hatta bu konunun en az sorgulandığı ülkelerin başında da ne yazık ki Türkiye geliyor. Türkiye’nin komünistleri ve sosyalistlerinin NATO karşıtı pozsiyonu, önümüzdeki yıllarda çok daha iyi anlaşılacaktır.
Transatlantik’in “yüzde 5” bağı
Lahey’da NATO ülkelerinin savunma harcamalarını yüzde 5’e yükseltmeyi kabul etmesi, ABD-Avrupa ilişkilerini şu aşamada “bağlayan” konu oldu. Trump’ın bu dayatmasını kabul eden Avrupalılar, gerçi bir yönüyle Washington’a yeni bir haraç ödemiş olacaklar ama bununla “Rusya’ya karşı ABD şemsiyesi” kiralamayı sürdüreceklerini düşünenler çoğunlukta…
Kısa sonuç bildirisindeki olmayanlar, örneğin “baş rakip” ilan ettikleri Çin’e yer vermemeleri, örneğin Rusya’nın müdahalesine temel gerekçe olan Ukrayna’nın NATO üyeliğine bu kez atıf yapılmaması, stratejik planda bir geri adıma işaret ediyor.
AB içinde iki Avrupa
Gelelim ABD-AB ilişkilerine ve NATO’nun bu ilişkileri koruyup koruyamayacağına…
AB içinde uzun zamandır başını Paris-Berlin ekseninin çektiği “ABD’den stratejik özerk olma“ anlayışı vardı. Bu anlayışın gereği olarak bir “Avrupa Ordusu” oluşturmayı da tasarlıyorlardı. ABD’nin kışkırttığı ve dayattığı Ukrayna savaşı, AB’deki bu stratejik özerklik arayışını kısmen zayıflattı ama ortadan kaldırmadı.
Diğer yandan AB içinde Polonya’nın Baltık, Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz ülkeleri ile AB içindeki Batı Avrupa’ya karşı bir merkez olma iddiası da var. AB’den çıkmış İngiltere’nin de bir çeşit “küçük Avrupa ittifakı” görerek işbirliği yaptığı bir proje bu…
Crosetto: NATO’nun varlık nedeni kalmadı
Bir de AB içinde “kafası karışık” ülkeler var. NATO’nun geleceği, stratejik özerklik, Avrupa Ordusu vb konularda net tutumu olmayan ya da tutumu sık sık değişen ülkeler…
Bunların başında da İtalya geliyor.
Örneğin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Parlamentonun üst kanadı Senato Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, şöyle dedi: “NATO’ya paralel bir Avrupa savunması oluşturmanın hata olacağını düşünüyorum” (AA, 24.6.2025).
Oysa…
Başbakan Meloni’nin bu çıkışından bir kaç gün önce, İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto bambaşka bir çıkış yapmıştı. Padova’daki bir sempozyumda konuşan Crosetto şöyle dedi: “NATO’nun artık var olma nedeni kalmadı. Bir zamanlar dünyanın merkezi Atlantik Okyanusu idi, şimdi bütün dünya” (AA, 20.6.2025).
AB içinde “NATO’dan ayrı savunma“ görüşü
ABD’nin AB’ye karşı tutumu, bir süredir Avrupalı siyasetçiler tarafından sorgulanıyor. Özellikle ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Avrupa’yı “azarlayan” o konuşması, pek çok Avrupalı siyasetçi tarafından hâlâ sindirilmiş değil.
Avrupa Parlamentosu (AP) içindeki pek çok isim Trump’ın Avrupa’ya yaklaşımını sorguluyor. Örneğin AP’nin en büyük grubu olan Avrupa Halk Partisi Başkanı Alman muhafazakâr Manfred Weber, Euroactiv’e verdiği bir röportajda, “Trump yönetiminin kendilerini itip kakmasına izin vermeyeceklerini” belirtti (Harici, 26.6.2025).
Lahey’deki NATO liderler zirvesine de değinen Weber, “zirvede ortaya çıkan mesaj, transatlantik işbirliğinin sürdürülmesi” dedi ve ama ekledi: “Avrupa, NATO içinde kendi savunma temeline ihtiyaç duyuyor.”
Alman CSU kökenli Manfred Weber, bu amaçla “Avrupa güvenlik mimarisinin kurulması” çağrısını yineledi.
Türkiye sorunu stratejik düzeyde ele almalı
Kısacası yıllar önce Fransa’nın “beyin ölümünün gerçekleştiğini” saptadığı NATO’nun geleceğinin gerçekten olup olmayacağının daha fazla sorgulanacağı yeni bir sürece giriyoruz.
Türkiye’nin siyasetçilerinin ve aydınlarının bu nedenle meseleyi, stratejik düzeyde ele alması gerekiyor. Soğuk savaş şablonlarından çıkarak, Crosetto’nun yukarıda işaret ettiğim konuşmasındaki “yeni merkez” gerçeğine göre “güvenlik mimarisi” konusunun kapsamlı ve çok boyutlu bir şekilde ele alınması gerekiyor.
Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Temmuz 2025
Trump’ın silah bağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/06/2025
NATO’nun son liderler zirvesini, “kısa bildiri, yüksek savunma” diye özetleyebilmek mümkün.
Kısa sonuç bildirileri, nadiren her şeyin yolunda olduğuna ama genellikle işlerin yolunda olmadığına işaret eder. Lahey’deki zirve de işlerin NATO açısından pek yolunda olmadığına işaret etti.
Öncelikle NATO, son yıllarda sonuç bildirilerinde sürekli yer alan bazı konuları, bu yıl sonuç bildirisine almayarak, bu alanlarda geri adım attığını göstermiş oldu. Ki o konulardan bazıları, NATO 2030 stratejik konseptinin de önemli başlıklarıydı. Bu nedenle Trump’ın ikinci döneminin bu ilk NATO liderler zirvesinde, “NATO stratejisinden geriye çekilmeye“ işaret edebiliriz.
Çin bu kez bildiride ‘baş rakip’ değil
Örneğin Çin, daha önceki NATO belgelerinde, “kurallara dayalı düzeni tehdit etmekle” suçlanıyordu, “mücadele edilecek baş rakip” görülüyordu. Lahey’deki sonuç bildirgesinde Çin yok.
NATO liderlerine göre, NATO’ya karşı iki tehdit var: Rusya ve terörizm. Üstelik Rusya “acil tehdit” olmak yerine “uzun vadeli tehdit” olarak görülüyor.
NATO liderler zirvesinin son yıllardaki değişmez Asya-Pasifik ortak-konuklarının bu kez zirvede olmaması önemliydi. Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi ABD’nin Çin’e karşı Asya-Pasifik stratejisinde temel dayanakları olan ülkelerin liderlerinin yokluğu ve yerine dışişleri bakanlarının yan oturumlardaki varlığı dikkat çekiciydi.
Ukrayna NATO desteğini kaybediyor
NATO liderler zirvesinin bir diğer çarpıcı farklılığı da Ukrayna meselesiydi. Zelenski bu yıl daha önceki ilgiyi göremedi, üstelik öncesinde “Rusya, NATO topraklarını hedef alacak, Rusya’ya karşı NATO’yu savunuyoruz” gibi iddialarda bulunmasına rağmen.
Evet, daha önce baş konuk olarak ağırlanan Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski bu yıl zirvenin hiçbir resmi toplantısına katılamadı.
Diğer yandan sonuç bildirisinde de Ukrayna’ya daha hafif bir destek açıklanmış oldu. Üstelik ifade, NATO’nun kurumsal desteği yerine, NATO ülkelerinin tercihsel desteğine işaret eder nitelikteydi.
Ayrıca NATO-Ukrayna Konseyi de bu yıl liderler düzeyinde değil, dışişleri bakanları düzeyinde ve çalışma yemeği formatında yapıldı.
Ve en önemlisi: Rusya’nın müdahalesinden önce başlayan ve sonuç bildirilerinde her yıl yer alan “Ukrayna’nın NATO üyeliğine” atıf yapılması, bu yıl kesintiye uğradı!
NATO’nun babacığı
Zirvenin en önemli sonucu, ABD Başkanı Trump’ın isteğiyle NATO ülkelerinin savunma harcamalarını yüzde 5’e çıkarmayı kabul etmeleriydi.
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin, Trump’ın isteğini gerçekleştirmek için nasıl çalıştığını ve ülkelerin nasıl kabul ettiğini Trump’a müjdelemesi, Trump’ın da Rutte’nin müjdesini zirve öncesi sosyal medyasında paylaşması, öncelikle ikilinin çapsızlığına işaret ediyordu. Öyle ki bu çapsızlığı, Rutte’nin Trump’ın küfürbazlığını “Babacık sert bir dil kullanmak zorunda” diyerek savunması türünden bir başka çapsızlık izledi.
Buna ek olarak NATO aile fotoğrafı çekimi sırasındaki tokalaşmalar ve mimikler de Atlantik’te ciddi bir “devlet adamı erozyonu” yaşandığına işaret ediyordu.
Trump’ın iki yönlü taktiği
Evet, NATO liderleri, Trump’ın baskısıyla, savunma harcamalarını Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) yüzde 5’ine çıkarmayı kabul etti. Karara göre bunun yüzde 3.5’u doğrudan askeri harcamaları, yüzde 1.5’u da altyapı savunma harcamalarını oluşturacak. 2029’da gözden geçirilecek hedefe, 2035’te ulaşılacak. (Bazı ülkeler açısından bunun kağıt üzerinde kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.)
Peki Trump neden NATO ülkelerinin savunma harcamalarını yüzde 5’e çıkarmalarını istedi? NATO neden silahlanıyor? Büyük savaşa mı hazırlanıyor?
Daha ziyade Trump’ın ABD ile Atlantik müttefikleri arasındaki bağı, silah bağıyla korumak istediğine işaret ediyor bu karar. Böylece ABD silah şirketleri hem NATO ülkelerine silah satacak, hem de ABD “silah bağı” üzerinden Avrupa üzerindeki denetimini sürdürecek.
Sonuç bildirgesinde yer alan “savunma sanayi işbirliği” ve “savunma ticareti önündeki engellerin kaldırılmaı” maddesi, kuşkusuz en çok ABD şirketlerine yarayacak. Zira savunma payını yüzde 2’den yüzde 5’e çıkaracak NATO ülkelerinin çoğu, bu artışı ancak ve ancak ABD silahı alarak artırabilir. Çoğunun fabrika kurup, kısa zamanda kendi silahlarını üreterek savunma payını artırabilmesi mümkün değil.
Trump da böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Haziran 2025