Posts Tagged Colin Powell
Fidan’ın HTŞ’ye İsrail tavsiyesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/04/2025
Şam’ı ziyaret eden dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a Washington’un taleplerini sıralıyordu: “Şam; direniş eksenine destek vermemeli, Hizbullah’la ilişkisini askıya almalı, Filistinli grupların Suriye’de temsilcilik açmasına izin vermemeli, Golan Tepeleri’nin işgaline karşı uluslararası kamuoyu oluşturmaya çalışmamalı, çözümü ABD-İsrail-Suriye üçlü müzakeresinde aramalı, İsrail ile ilişkilerini iyileştirmeli.”
Esad’ın ABD’ye yanıtı kısa ve net oldu: “Hayır.”
Sachs’ın açıkladığı o belge
ABD’li ekonomi profesörü ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı Başkanı Prof. Dr. Jeffrey Sachs, Antalya Diplomasi Forumu’nda, eski NATO Başkomutanı Org. Wesley Clark’tan aldığı belgeyi anımsatınca, ben de Powell’ın Şam ziyaretini anımsadım.
Clark’ın verdiği belgeye göre ABD beş yılda yedi savaş hedeflemişti ve Suriye de o hedeflerden biriydi. 2004 Irak direnişi, 2006 Hizbullah’ın İsrail’i vurması ve 2008’de Putin’in Batı’ya Gürcistan’dan verdiği yanıt, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ni geciktirdi. Washington Suriye operasyonunu 2011’de “Operation Timber Sycamore” adıyla başlattı.
Ayrıntılarını “Suriye’nin Sevr’i: Amerikan Koridoru”nda yazdım. ABD operasyon için bir bölge cephesi kurdu. Cephenin en kilit ülkesi Türkiye’ydi. Türkiye muhalif gruplara ev sahipliği yapacaktı, sınırlarını açıp dünyanın dört bir tarafından Suriye’ye cihatçıların akmasını sağlayacaktı, topraklarında ABD’nin muhalif gruplara “eğit-donat” programı uygulamasını sağlayacaktı vb.
ABD’nin BOP Eş Başkanlığını yürüten Erdoğan hükümeti, böylece “Yeni Osmanlı” hayaliyle ABD-İsrail’in planına eklemlendi.
İsrail’in Suriye’deki hedefi
İsrail, emperyalist ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakoludur. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile İsrail’in “Büyük İsrail” projesi örtüşüyor.
Suriye’de Esad’ı hedef alan Atlantik operasyonu boyunca, İsrail de kendisine biçilen rolü sergiledi; istihbarat, suikast, sabotaj ve silah depolarının vurulması gibi alt operasyonlarla Esad yönetimini ve Suriye Ordusunu zayıflatıp, muhaliflerin işini kolaylaştırmaya çalıştı.
Bu dönemde Eski İçişleri Bakanı Gedeon Sa’ar ile emekli asker Dr. Gabi Siboni’nin İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü için hazırladığı “Suriye Devletini Bölmek” başlıklı rapor, Tel Aviv’in hedefini ortaya koyuyordu: “Suriye’nin İsrail için tehdit olmaktan çıkması için Esad’ın devrilmesi ve dört parçalı (Nusayriler, Dürziler, Kürtler ve Sünni Araplar) federal Suriye’nin kurulması.”
8 Aralık’ta Esad’ın devrilerek El Kaide kökenli HTŞ’nin Şam’da iktidar olması, İsrail’in o hedefine giden yolda bir virajın daha aşılması demekti.
AKP’nin Suriye politikası İsrail’e yaradı
Kısacası AKP Hükümeti’nin izlediği çizgi, Suriye’de İsrail’in önünü açtı. İktidar bu gerçeği perdelemek için “İsrail-Esad ortaklığı” yalanına bile sarılmış durumda.
İşte Prof. Dr. Jeffrey Sachs’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki “savaş Esad yüzünden çıkmadı” özetli belgeli ve ABD-İsrail ikilisini mahkum eden konuşması, bu nedenle iktidarı rahatsız etti; günlerdir Sachs’ın açıkladığı gerçeklere karşı “tez üretmeye”, Esad karşıtlıklarını sergilemeye devam ediyorlar.
Gerçek ortada: İsrail, 8 Aralık’tan önce sadece Golan Tepeleri’ndeydi; HTŞ’nin iktidarında ise işgal ettiği toprakları genişletti ve “çıkmayacağım” diyerek adım adım yerleşiyor.
’HTŞ İsrail’le anlaşmak istiyorsa…’
Geniş analize gerek yok. Gerçek basit ve sadedir her zaman.
2011’den önce Beşar Esad Türkiye’nin dostuydu. Adana Mutabakatı ile terör baskılanmıştı. Suriye’de İsrail yoktu. Esad İsrail karşıtı bölgesel cephenin önemli bir aktörüydü.
8 Aralık 2024’ten sonraki Suriye: ABD, PYD ile HTŞ arasında anlaşma sağladı. PKK/PYD, SDG olarak Suriye devletine ortak oluyor. İsrail Suriye topraklarını işgal edip yerleşmiş durumda; kuzeyde Kürtlere, güneyde Dürzilere destek veriyor. Federal Suriye hedefine ulaşmak için, 8 Aralık’tan önce hava operasyonlarıyla önünü açtığı HTŞ’yi bu kez baskı altında tutmaya çalışıyor. ABD yaptırım kartı üzerinden HTŞ ve Suriye devletini İsrail’i tanımaya zorluyor.
AKP mi? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 4 Nisan’da Reuters haber ajansına verdiği röportajda şöyle diyordu: “Suriye İsrail ile belirli anlaşmalar yapmak istiyorsa bu onların işidir.”
Powell “İsrail’i tanı ve anlaş” diye Esad’ı tehdit etmiş, “hayır” yanıtı almıştı. 20 yıl sonra Şam’da Esad yok, HTŞ var ve AKP HTŞ’ye “istiyorsan İsrail’le anlaş” diyor.
Esad’ı neden yıktılar?!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Nisan 2025
FİKRET CİLA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/09/2013
Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila manşetten haykırıyor: “2003 yılındaki Abdullah Gül – Colin Powell gizli anlaşmasını açıklıyoruz.”
Haliyle heyecanlanıyoruz. Zira Gül’ün yıllar önce, 24 Mayıs 2003’te Vatan yazarı Sedat Sertoğlu’na itiraf ettiği bu “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmayı sorgulayan gazetecilerden biriyiz.
Ancak okumaya başlayınca, bir haberle değil, bir örtüyle karşılaştığımızı anlıyoruz. Zira Fikret Bila’nın açıkladığı anlaşma, o anlaşma değil. Üstelik Gül anlaşmasının “2 sayfa 9 madde” olduğunu itiraf ederken, Bila anlaşmanın “3 sayfa, 3 madde ve 17 prensipten” oluştuğunu iddia ediyor.
Dahası Gül, anlaşmayı Powell’ın Türkiye’yi ziyaret ettiği 2 Nisan 2003’te yaptığını söylüyordu. Oysa Bila’nın anlaşma diye yayımladığı İngilizce belgeler 7 Nisan 2003 tarihini taşıyor.
Peki, Fikret Bila bir hata mı yapmıştı? Zira bu konulara en vakıf gazetecilerin başında geliyordu…
Gelin en iyisi, önce yayımlanan belgenin ne olduğunu netleştirelim:
ANLAŞMA DEĞİL TUTANAK!
Fikret Bila’nın yayımladığı 7 Nisan 2003 tarihli belge bir anlaşma değil, tutanaktır. Üstelik muhatabı ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’dir. Şöyle ki Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Abdullah Gül ile Colin Powell’ın görüştüğünü ve bir anlaşmaya vardığını tutanağa geçmiş ve o anlaşmaya bağlı olarak yapılacak bazı işler oluğunu “prensipler listesi” adı altında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne göndermiş!
Yani aslında gerçekte olan şuydu: Gül, kendisinin de itiraf ettiği gibi Powell ile 2 Nisan 2003 günü “2 sayfalık 9 maddelik” bir anlaşma yaptı. O anlaşmaya bağlı olarak yapılacakların bir bölümü, 5 gün sonra, 7 Nisan 2003 günü tutanakla ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne bildirdi. Muhtemelen “17 prensip listesinin” diğer muhatabı olan Genelkurmay Başkanlığı’na da benzer bir tutanak gönderildi.
Peki, Fikret Bila gibi deneyimli bir gazeteci böyle bir hata yapar mıydı? Bila gibi belge uzmanı bir gazeteci “3 sayfalık, 3 maddelik, 17 prensipten” oluşan tutanağı, 10 yıl sonra “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmaymış gibi sunar mıydı?
Hayır demeyi çok isterdik!
GİZLİ ANLAŞMAYI TEMİZLEME GAYRETİ
Peki, o zaman Fikret Bila bu haberle ne yapmak istemişti? Amacı neydi?
Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni, anlaşmada 10 yıldır iddia edilen “suçların” olmadığını güya kanıtlamış oldu. Bunu da açık açık yazmış. Konuyu 10 yıldır gündemde tutan Doğu Perinçek’in ismini vermeden, Perinçek’in açıkladığı 9 maddeyi sıralamış ve özetle şöyle demiş: O iddialar meğer anlaşmada yokmuş!
Yani şunu demeye getirmiş: Abdullah Gül 10 yıldır söylenildiği gibi Türkiye zararına kötü bir anlaşmaya imza atmadı. Kanıtı da işte burada…
Kanıt dediğinin başka şeyler olması, asıl belge yerine başka belge ve anlaşma yerine tutanak yayımlaması, kuşkusuz Fikret Bila’nın parlak kariyerini kirletmiştir.
CİLALI GÜL ÇALIŞMASI
Artık yeni soru şudur: Fikret Bila, neden Abdullah Gül’ü parlatmaya ihtiyaç duydu? Deneyimli gazeteci Bila soyadını Cila yapan bir işe neden imza attı?
Yoksa Fikret Bila’nın “cilalı Gül” çalışması, ABD’nin yeni hükümet planıyla mı ilgili?
Ve de Milliyet, “2 sayfalık 9 maddelik” anlaşmanın ıslak imzalısının ortaya çıkma ihtimaline karşı önlem alınmasında mı kullanıldı?
Bu sorular mutlaka aydınlanacaktır; üstelik yakın zamanda…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Eylül 2013
AKP-PKK ORTAKLIĞI: MUHAFAZAKÂR BÖLÜCÜLÜK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/05/2013
Obama’nın Erdoğan’a “çözüm süreci” ve “yeni anayasa” konusunda güçlü destek verdiğini genel açıklamalarından biliyoruz ancak “tam olarak” ne dediğini bilmiyoruz! Zira ne Türkiye’nin Washington Büyükelçisi, ne de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, Beyaz Saray’daki 3+3 toplantısına sokulmadı. Böylece görüşme notları Türk devletinin arşivine girememiş oldu.
AKP’nin 11 yılda “gelenekselleştirdiği” bu durum nedeniyle artık ikili anlaşmalar devletle devlet arasında değil, iktidar partisiyle devlet arasında imzalanmış oluyor. Haliyle hizmet akdinin ötesine geçememiş oluyor.
Abdullah Gül’ün Colin Powell’la imzaladığını söylediği “2 sayfalık 9 maddelik” sözleşme türü anlaşmanın içeriği nasıl bir süre sonraya ortaya çıktıysa, bir gün Obama ile Erdoğan’ın 16 Mayıs 2013 tarihli anlaşması da ortaya çıkacaktır!
Gerçi Obama’nın Erdoğan’ı neye zorladığının işaretleri açık seçik ortadadır:
DİYARBAKIR YILDIZ VE MERKEZ
BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’da düzenlenen “Demokratik Kurtuluş ve Yaşam” panelinde bakın ne diyor: “Kürdistan gerçeği 21. Yüzyılın gerçeğidir. Ve Ortadoğu’nun parlayan yıldızıdır.” (ANF, 18 Mayıs 2013)
Eminim çoğunuza tanıdık gelmiştir bu sözler:
Tarih 16 Şubat 2004. Başbakan Erdoğan, kısa bir süre önce ABD Başkanı Bush’la görüşmüş ve yeni yol haritasını kamuoyuna benimsetmek üzere Kanal D ekranlarına çıkmış. Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında bakın ne diyor Başbakan Erdoğan: “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi var ya, işte o proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız, bir merkez olabilir.”
Bu sözler, Washington’un Ankara’ya dayattığı stratejinin özetiydi.
Nitekim Erdoğan o stratejiye uygun olarak 2005’te Diyarbakır Açılımı’nı, 2009’da Kürt Açılımı’nı, 2013’te de Öcalan Açılımı’nı başlattı. Türkiye’nin bölünmesi anlamına gelen bu açılımların mevzi kazanabilmesi için de direnecek potansiyel kuvvetlerin Ergenekon tertibiyle etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu.
Kaldı ki pek çok AKP yetkilisi de, açılımla Ergenekon davası arasında doğrudan ilişki olduğunu saklamıyor!
OBAMA’NIN FEDERASYON ANAYASASI İSTEĞİ
Yeni Anayasa, Kürt Açılımı’nın sonuçlarından biri olacaktır ve Obama o nedenle Yeni Anayasa için bastırmaktadır.
Yeni Anayasa, Türk-Kürt federasyonunun anlaşması olacaktır o nedenle parlamenter sistem yerine federasyona özgü başkanlık sistemi için bastırılıyor, o nedenle anayasadan Türk’ün çıkarılmasına uğraşılıyor!
Burada da AKP ile PKK – BDP arasında yoğun bir işbölümü vardır. Anımsayalım: BDP’li Hüsamettin Zenderlioğlu TBMM Çözüm Komisyonu’nda konuşuyor: “Bana dendi ki, ‘sen Türk bayrağı düşmanısın’, ben de dedim ki, ‘ben bayrağı yanımda taşıyorum, eğer öyle olsaydı atar, yanımda taşımazdım’.”
Normalde Türkiye’yi yöneten iktidar partisinin bir milletvekili bu sözler karşısında o milletvekilini kutlar, Türk Bayrağı’nı sahiplenmesi noktasında onu cesaretlendirirdi.
Ama o da ne? AKP’li Çözüm Komisyonu üyesi Mehmet Metiner, BDP milletvekiline sözleri nedeniyle kızıyor ve şöyle diyor: “Ne Türk bayrağı, Türkiye bayrağı! Her şeyi Türkleştiriyorsunuz!”
O komisyondan nasıl bir “çözüm” çıkacağını varın siz düşünün artık!
AKP’nin BDP’yi “her şeyi Türkleştirmekle” suçladığı bir siyaset dünyası, ibretliktir, trajiktir, sanaldır ve gayrimeşrudur!
AKP İLE PKK’NİN İŞBÖLÜMÜ
Erdoğan ile Öcalan ya da AKP ile PKK işbölümünü anlamak bakımından bir örnek daha vererek bitirelim bugünkü yazımızı:
AKP’nin sık sık medyada çarpıcı çıkışlarıyla yer alan ateşli milletvekili Mehmet Metiner bildiğiniz gibi Kürt etnisiteli bir Türk’tür. Nitekim AKP’den önce HADEP’in Genel Başkan Yardımcısı’ydı.
BDP’nin en ateşli milletvekillerinden Altan Tan ise iktidar partisinin selefi olan Refah Partisi’ndeydi.
Hatta bir ara ikisi birden Refah’ta, ikisi birden HADEP’te ve aynı anda biri Tayyip Erdoğan’ın biri de Melih Gökçek’in yanındaydı!
Netice itibariyle, Öcalan’ın “İslam ortak çatısı” mesajı verdiği şu günlerde, Metiner ve Tan’ın şahsında “muhafazakâr bölücülük” hem AKP’de, hem BDP’de hayat bulmaktadır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Mayıs 2013
ABDULLAH GÜL’E 10 SORU
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 08/05/2012
Çankaya, “Cumhurbaşkanına sorun” diye halkla ilişkiler çalışması yürütüyor. Vatandaşların Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e internetten sorduğu binlerce soru içinden 10’u seçiliyor. Gül soruların sahipleriyle Çankaya Köşkü’nde buluşuyor…
Seçilen sorular içinde medyanın en ilgi gösterdiği şöyleydi: “Sizi hep tebessümle görüyoruz ekranlarda. Çok öfkelenip sinirlendiğinizde ne yaparsınız?”
Abdullah Gül’ün yanıtı şu olmuş: “Her insanın yaratılıştan bir fıtratı vardır. Dolayısıyla insanlar bu konularda rol yapmazlar; rol yaparlarsa yapmacık olur. İnsan ne ise odur. Herkes bazen öfkelenir; ama bazıları da benim gibi kendini zorla kontrol ederek öfkesini içinde tutar.”
KİNDAR NESİL
Kimi korkak demokratlar bu yanıtın üzerine atladı, “devlet güler yüzlü de olabilirmiş işte” diyerek aslında Başbakan Erdoğan’a gönderme yaptı. Başbakan’ın kendilerine parmak sallamasından korkan, Başbakan’ın kendilerini patronlarına şikayet etmesinden ürken bu kişilerin Erdoğan’dan korkup Gül’e sarılması, kuşkusuz bir “ileri demokrasi” görüntüsüdür.
Öfkeyi sürekli içe atmakla kin tutmak arasında bir ilgi olup olmadığı da kuşkusuz incelenmesi gereken bir sorundur. Bu soruya verilecek bilimsel yanıtla da hem şu meşhur “kindar nesil” meselesine hem de Erdoğan’dan başlayarak AKP yönetiminin genel öfke sorununa inilebilir.
Konuyu uzmanlarına bırakıp geçiyoruz ve Gül’e soru meselesine dönüyoruz.
POWELL’LA ANLAŞMANIZ YASAL MI?
Ve Cumhurbaşkanı Gül’e, belki sorulanlar arasında da olan ama seçmediği bazı konuları soruyoruz:
1.) Dışişleri Bakanı olarak dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la 2 Nisan 2003’de “2sayfalık 9 maddelik” bir anlaşma yaptığınızı ağzınızdan kaçırdınız.
“Ağzınızdan kaçırdınız” diyoruz, çünkü varlığını ancak siz Vatan’dan Sedat Sertoğlu’na söylediğinizde öğrendiğimiz bu anlaşmanın maddelerini, tüm ısrarlarımıza rağmen nedense hiç açıklamadınız.
Ayrıca biz araştırdık ama bu anlaşmanın kaydına hiçbir devlet kurumunda rastlayamadık. Sizin var dediğiniz ama devlette olmayan bu anlaşma acaba yasal mıdır?
2.) Başkomutanı olduğunuz ordumuzun, savaşlarda bile esir alınamayacak sayıda komutanı şuanda tutuklu… Başkomutan olarak kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
3.) Başkomutanı olduğunuz ordumuzun en seçkin subaylarına yöneltilen suçlamaların kimi delillerinin, sonradan “sehven” dosyaya girdiği ortaya çıktı. Subaylarınıza bu çamuru atanlara hesap soracak mısınız?
ZEKERİYA ÖZ’DEN MEMNUN KALDINIZ MI?
4.) İsmet Berkan’dan öğrendik. Daha ortada Ergenekon operasyonu yokken, size getirilen kimi konularla ilgili “bulun bir savcı, delillendirin” demişsiniz. Zekeriya Öz’den memnun kaldınız mı?
5.) Vekilinize, yani siz yurtdışına çıktığınızda makamınıza vekâlet eden devletin iki numarasına, yani dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç’a suikast planlandığı iddia edilerek başkomutanı olduğunuz ordumuzun kozmik odalarına, yani temsil ettiğiniz devletin en mahrem yerine girilmişti, çeşitli evraklara el konulmuştu…
Milliyet’ten Mehmet Yılmaz’ın da ısrarla sorduğu bu suikast işi ne oldu? Aradan bunca zaman geçmesine rağmen suikast iddiasıyla tek bir kişi bile tutuklanmadı. Yoksa suikast iddiası yalan mı çıktı? Öyleyse kozmik odalara bu iddiayla girilmesinin üzerine gidilmeyecek mi?
6.) Aradan iki yıl geçti… Ancak KPSS sorularını çalanlar bir türlü bulunamadı. Devlet Denetleme Kurulu’nu, bu çeteyi bir türlü bulamayan beceriksiz kurumları incelemesi için harekete geçirecek misiniz?
7.) Deniz Baykal’a kaset komplosunu kimin ya da kimlerin yaptığı aradan geçen iki yıla rağmen bulunamadı. Oysa Ergenekon iddianamesine bakılırsa başında olduğunuz devlet, yüz yıl önceki kimi suçların bile sorumlularını bulabiliyor(!)
Peki, Baykal kasetinin faili neden bulunamıyor? Keza MHP yöneticileriyle ilgili kasetlerin faili de hâlâ yargı önüne çıkarılamadı?!
PKK’YLE MÜZAKERELERDE SİZİN TEMSİLCİNİZ KİM?
8.) Kürt Açılımı’nı 8 Mart 2009 tarihinde Tahran’a giderken, yolda “çok güzel şeyler olacak” diyerek siz başlatmıştınız. O zamandan beridir herkes birbirinin etnik aidiyetini, soyunu sopunu merak eder oldu. Siz sonuçlardan memnun kaldınız mı? Ayrıca “çok güzel şeyler olacak” dediğiniz için soruyorum, 3 yılın sonunda güzel neler oldu mesela?
9.) MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın devletin değil ama Başbakan Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Oslo’da PKK’yle pazarlık masasında yer aldığı ortaya çıktı. Kürt Açılımı’nı başlatan makam olarak sizin bu müzakerelerdeki temsilciniz kim acaba?
10.) Uludere’de 34 yurttaşımızın ölümünde istihbaratı kimin verdiğini hükümete ve Genelkurmay Başkanlığı’na defalarca sorduk. Size de bu vesileyle bir daha soralım dedik: Uludere’de istihbaratı kim verdi?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Mayıs 2012
İKİ RESİM, İKİ ABD
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/10/2011
SEKİZ YIL ÖNCE
Tarih 5 Şubat 2003. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell BM Genel Kurulu’nda, Irak’ta kitle imha silahları olduğunu iddia ediyor ve “kanıt” gösteriyor. Powell önce biyolojik laboratuarların olduğu yerlerin işaretlendiği bir haritayı gösteriyor, ardından da Iraklı bir generalle bir albayın arasında geçen konuşmanın kasetini sunuyor Genel Kurul’a… Powell elinde tuttuğu en güçlü “kanıt” olan minik şarbon şişesini de tüm dünyanın gözüne sokuyor!
Aslında Powell’ı BM Genel Kurulu’nda dinleyen hiç kimse, kanıtlara inanmıyor… Ama neredeyse hiç kimse de net bir biçimde “yalan” diyemiyor. Çünkü tüm dünya biliyor ki, ABD Irak’a saldıracak! Çünkü gücünün doruğunda olan ABD’nin onaya ihtiyacı yok! O yüzden de Powell’ın kanıtlarına inanmayanlar, inanmış gibi yapıyorlar.
SEKİZ YIL SONRA
Tarih 12 Ekim 2011. Washington, İran’ın ABD’deki Suudi Arabistan Büyükelçisi’ne suikast planladığını iddia ediyor. ABD’nin
iddiası, “komedi”, “Hollywood filmlerini aratmayacak senaryo” diye değerlendiriliyor. Yani ABD’nin iddiasına bu kez hiç kimse inanmıyor ve sekiz yıl öncekinden farklı olarak herkes inanmadığını dile getiriyor.
Washington’un düştüğü berbat durumu şu tablodan daha iyi hiçbir şey anlatamaz: ABD Başkanı Barack Obama, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Ulusal Güvenlik Danışmanı Thomas Donilon, Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns ve Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müsteşarı Wendy Sherman bir araya gelip görev bölüşümü yapıyorlar ve telefonlara sarılıyorlar. Ve dünya başkentlerini arayarak, muhataplarını iddialarına inandırmaya çalışıyorlar. Hiç değilse İran’a karşı ABD’nin yanında olmasını istiyorlar!
DÜNYA ABD’DEN KORKMUYOR
Peki, bu iki resim arasındaki fark neden kaynaklanıyor? Daha sekiz yıl önce ABD’nin yalanlarına inanan, inanır görünen devletler, bugün neden Washington’a inanmıyorlar ve neden inanmadıklarını açıkça söyleyebiliyorlar?
Çünkü artık ABD’den korkmuyorlar, New York’un ekonomik yaptırımlarından çekinmiyorlar, Washington’un siyasi baskılarını umursamıyorlar, Pentagon’un silahlardan ürkmüyorlar!
KİSSİNGER’IN ‘NAZİK’ İTİRAFI
İki resim arasındaki fark, yeni resmi ortaya koyuyor. O resimde ABD’nin inişe geçtiği ve çökmeye başladığı görülüyor.
ABD’nin Zbigniev Brzezinski ile birlikte iki büyük politika yapıcısından biri olan Henry Kissinger, durumu daha nazikçe
ifade ediyor: “Ortadoğu’da baskın olan Washington, şimdi geri çekilmiş durumda…”
Kissinger’ın, “kişisel olarak ABD’nin bütün bunların sonunda toparlanacağına ve daha farklı bir konuma geleceğine inanması” ise yalnızca iyimser bir temenni olarak kalıyor satır aralarında…
OBAMA’NIN ŞANSI ERDOĞAN
Yalnız Kissinger’in ABD’nin yenilgisini kabullenen bu açıklamalarında, bizi ilgilendiren çok daha önemli bir konu var.
Kissinger, ABD’nin geri çekildiği Ortadoğu’da, çıkarlarını farklı oluşumlar içinde korumaya devam etmesi gerektiğini belirtiyor ve “bütün bu değişim ve oluşumlarda Türkiye’nin oynayabileceği çok önemli roller olduğunu” savunuyor!
Kissinger çok haklı: Bölgede ABD’nin artık “belirleyici” tek dayanağı Türkiye’dir. Ve Barack Obama’nın en büyük şansı Recep Tayyip Erdoğan’dır!
Erdoğan’ın dokuz yıldır iktidarda kalabilmesi de ABD’nin bu ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
POWELL’IN İTİRAFININ ANLAMI
Bu arada sekiz yıl önce dünyaya yalan söyleyen Colin Powell, 11 Eylül 2011 günü bir açıklama yaparak, BM Genel Kurulu’ndaki o konuşmasından çok pişman olduğunu söylüyor. Irak’ta kitle imha silahlarına rastlanmadığını, çünkü kendisinin kandırıldığını savunuyor.
Tıpkı Kissinger’ın açıklaması gibi Powell’ın itirafı da, yeni resme, yani ABD’nin çöküşüne işaret ediyor. Çünkü ancak yenilen
kuvvetlerin temsilcileri arınma ihtiyacı duyar, itiraf eder!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Ekim 2011
ABDULLAH GÜL’E TELAFER GÖREVİ OTELDE VERİLDİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 19/09/2004
ABD SALDIRISINI PERDELEME, TÜRKMENLERİ BÖLME, DİRENİŞİ KIRMA
A. Gül’e Telafer görevi otelde verildi
Henri Barkey Washington’daki otel buluşmasında Gül’e sorar: “ABD’nin Türkmenlere yönelik operasyonu karşısında Türkiye’nin pozisyonu ne olur?” Gül’ün yanıtı, özetle, hükümetinin Kürt federe devletine karşı olmadığı şeklindedir. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki gizli toplantıda Gül’ün yanıtından şu sonuç çıkartılır: “TSK sinirlenmekten öteye geçemez.” Ve Gül görevi gereği; ABD’nin Tel Afer’deki saldırısını perdeler, Türkmenleri Şii-Sünni-Kerküklü-Musullu,Tel Aferli diye böler; direnişi kırar.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Dergisi
19 Eylül 2004
Başbakan Tayip Erdoğan’ın Ocak 2004’teki Amerika ziyareti sırasında bir ara Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, heyetten ayrılarak, Washington’daki bir otelde Henri Barkey ile görüşür. Barkey, Gül’e ABD’nin Türkmenlere yönelik bir operasyonu karşısında Türkiye’nin pozisyonun ne olacağını iskandil eder. Gül, Barkey’e verdiği yanıtta özetle, AKP’nin Kürt federe devletine karşı olmadığını anlatır.
Barkey, Gül’le bu buluşmanın ardından gece Adams Morgan’da bir Türk’e ait Cities adlı lokantaya gider. Kendisini orada Cengiz Çandar, İlnur Çevik, Aslı Aydıntaşbaş ve Behram Salih beklemektedir.
Barkey, Gül’le yaptığı görüşmeyi KYB temsilcisi Behram Salih’e aktarır.
Masada ayrıca Irak’ın kuzeyindeki havaalanı işi de bağlanır. Komisyon 60 milyon dolardır! İlnur Çevik’in aldığı havaalanı işinde Cengiz Çandar da küçük ortaktır. Behram Salih’in üzerinden Kuzey Irak’ta bağlanan havaalanı işiyle ilgili resmi prosedürleri de Abdullah Gül halledecektir.
Akşam Otel’de başlayan süreç, gece lokantada neticelendirilir. AKP hükümeti Kürt federe devletine karşı çıkmayacağını, TSK’nın “bağımsız” Kuzey Irak operasyonunun engelleneceğini, ABD devleti adına Henri Barkey’e iletir.
Kukla devletin ilanına yönelik adım adım hareket edilecek ve bu girişime karşı koyma kararlılığındaki TSK’da hükümet yoluyla pasifize edilecekti.
Yani bir ay önce, Aralık 2003’te Dubai’de imzalan 8.5 milyar dolarlık kredi anlaşmasıyla şarta bağlanan durum bir kez daha teyit edilmişti. Dubai’de, yüksek faizle Türkiye’ye verilecek borcun şartı, TSK’nın Kuzey Irak’a girmemesiydi.
‘TSK SİNİRLENMEKTEN ÖTEYE GEÇEMEZ’
Operasyon öncesinde TSK’nın durumu son bir kez daha ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki “gizli toplantıda” ele alınır. 28 Mayıs 2004’te ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Türkiye’yle ilgili gizli bir toplantı yapılır. Toplantıda üzerinde durulan konu, Amerika’nın Kuzey Irak’taki kukla devlet girişimine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin nasıl tepki vereceğidir. Toplantıda yer alan Henri Barkey, Gül’le ABD devleti adına otelde yaptığı görüşmeden notları aktarır. ABD Dışişleri Bakanlığındaki toplantıda, AKP Hükümetinin Kürt federe devletine karşı olmadığı, Kuzey Irak’taki gelişmeler karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “sinirlenmekten” öteye gidemeyeceği sonucu çıkar.
STRATEJİ DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMAK
Washington’dan dönen Başbakan Tayip Erdoğan, 15 Mart’ta Kanal D’de, Fatih Altaylı’nın programında stratejiyi açıklar: “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız”
Stratejinin anlaşması ise ilk AKP hükümetinde, Abdullah Gül Başbakanlığı döneminde imzalanmıştır. Başbakan Abdullah Gül, ABD Dışişleri Colin Powell’la, 2 Nisan’da gizli mutabakat imzalar.
Abdullah Gül’e bu strateji için özel operasyon görevi ise Ocak 2004’teki Henri Barkey aracılığıyla otelde verilir. Görev, Kukla devlet ilanı için Türkmen bölgesinin temizlenmesi esnasında uygulanacaktır. Gül-Powell mutabakat zaptında bu durum şu maddeyle yer alır: “‘Kürdistan’ sınırları içinde kalan ve özellikle Kerkük, Musul ve Süleymaniye’deki Türkmenler ABD tarafından güvenli bir şekilde başta Bağdat ve diğer güney Irak şehirlerine nakledilecek. ABD yetkilileri göç edecek olan tüm Türkmenlere iş olanakları sağlayacak.”
İşte Abdullah Gül, bu görevi, ABD’nin Telafer’de Türkmen kıyımı sırasında perdeleme, bölme ve direnişi kırma şeklinde yerine getirir.
İşte Gül’ün telafer’e ilk bomba düştüğü andan itibaren yerine getirdiği görevi:
TELAFER’DE TÜRKMEN KIYIMI
3 Eylül’de başlayan Tel Afer’e yönelik Amerikan saldırısı karşısında Hükümet, bir hafta boyunca hiçbir girişimde bulunmadı. Amerika’nın Tel Afer’e yönelik saldırısı 3 Eylül’de başladı. Ulusal Kanal 4 Eylül’de saldırıyı Türkiye kamuoyuna duyurdu. 5 Eylül’de İşçi Partisi İstanbul’da nöbet eylemi başlattı. 6 Eylül’de Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı koltuğunda oturan Abdullah Gül’e Tel Afer’e yönelik saldırı soruldu. Abdullah Gül, olayın Türkmenlerle ilgisi olmadığını ileri sürdü.
Aydınlık, Hükümet’in Tel Afer’deki gelişmeler karşısındaki vahim tutumunu ortaya koyan çok daha ciddi bir bilgiye ulaştı. Tel Afer’deki Amerikan operasyonu ile ilgili istihbarat bir buçuk ay önce Ankara’ya ulaştı. Ancak hükümet hiçbir girişimde bulunmadı.
YENİ IRAK ORDUSU: PEŞMERGE KUVVETİ
Aynı günlerde, şimdi bombalanan Tel Afer kentinde önemli bir açılış vardı. Yeni Irak Ordusu’nun üç tümeninden kuzeydekinin açılışı yapılıyordu. Tümen, stratejik bir bölge olan Tel Afer’e bağlı Kesik’e konuşlandırılmıştı. Tümenin KDP’li komutanı, açış konuşmasında, “artık sınırlardan gelecek saldırılara karşılık verebileceklerini” söyledi. Peşmerge komutanın kastının ne olduğu açık: Türkiye ve Suriye’den gelen “tehdit”.
DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NA VERİLEN TALİMAT:
BASINI YÖNLENDİRİN
Ulusal Kanal’ın yayınları ve İşçi Partisi’nin nöbet eylemi, bir hafta susan basının olayın üzerine gitmesini sağladı. Bunun üzerine Gül, Tel Afer konusunda sert bir görüntü vermeye çalıştı. Saldırı başladıktan hemen sonra gazetecilerin soruları üzerine, “Olayın Türkmenlerle ilgisi yok” açıklaması yapan Dışişleri Bakanlığı birden tutum değiştirmiş gibi görünüyordu.
Aydınlık’a ulaşan bilgi, bunun tamamen bir görüntüden ibaret olduğunu ortaya koyuyor. Gül Baltık turundayken, “Türkiye’nin konuyla ilgili ABD nezdinde girişimde bulunması için kendisinin talimat verdiği konusunda basının yönlendirilmesini” istiyordu.
Daha sonra Abdullah Gül’ün Amerikan Dışişleri Bakanı Powell’la görüştüğü açıklandı. Gül Powell’a “Tel Afer’deki durum gözden geçirilmezse Irak’ta işbirliğini keseriz” dediğini açıkladı.
AMERİKAN BÜYÜKELÇİLİĞİ’NİN AÇIKLAMASI
Ancak Amerikan Büyükelçiliği kaynakları, Gül’ün açıklamasındaki sözlerini basından duyduklarını, ayrıca operasyonla ilgili bilgilerin Türkiye’de olduğunu söylüyordu. Aslında bu yanıt, bir yandan Türk Dışişleri Bakanı’nı yalancı durumuna sokuyor, bir yandan da Gül’ün zaten operasyonun içinde olduğunu ortaya koyuyordu.
Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi Eric Edelman, 15 Eylül’de bazı gazetelerin Ankara Temsilcilerini toplayıp, Tel Afer saldırısından Hükümet’in haberi olduğunu açıkladı. Edelman, Tel Afer operasyonunda AKP hükümetinin ABD ile ortak hareket ettiğini açıkladı. Amerikalı yetkili, “Tel Afer operasyonu konusunda Türk hükümeti ile yoğun alışveriş ve işbirliği yapılmıştır” dedi.
Edelman, gerek Florida Tampa’daki Türk birimi gerekse Irak’taki Türk irtibat timleri bu konuda haberdar edilmiştir” diye konuştu. Edelman, Türk Özel Timlerinin Musul ve Tel Afer’de bulunduğunu söyledi. Edelman’ın yanısıra Amerikan Büyükelçiliği kaynaklarının yaptığı açıklamalarda da benzer vurgular vardı. Amerikalılar, olayın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onayı dahilinde olduğunu ileri sürdü.
ABD’DEN TÜRKMENLERİ KONTROL ALTINA ALMA ÇAĞRISI
Abdullah Gül, ABD’ye karşı sert bir görüntü vermeye çalışırken, işin perde arkasını ortaya koyan bir başka bilgi, Amerikan yetkililerinin Türkiye’den bir talebiyle iyice açığa çıkıyordu. Aydınlık’ın geçen haftaki sayısında yer alan bu haberde Dışişleri kaynaklarına dayanarak şu bilgi veriliyordu:
“Dışişleri kaynaklarının verdiği bilgiye göre, Türkiye olayla ilgili ABD nezdinde girişimde bulununca, Amerikan tarafı kentte topyekün bir direnişe kalkışan Türkmenlerin direnişi durdurmaları için Türkiye’nin girişimde bulunmasını istedi.”
ABD’nin talebi olarak yansıyan bu bilgi, aslında Abdullah Gül’ün başından beri üstlendiği rolün en önemli kanıtlardan biriydi. Çünkü Abdullah Gül, daha saldırının üçüncü gününde Tel Aferlilerin tepesine Amerikan uçaklarınca salkım bombaları yağdırılırken, saldırının Şii Türkmenlere yönelik olduğu bilgisini sızdırıyordu. Gül ve ekibi, Türkmen örgütlerini de baskı altına almaya çalıştı. Türkmen Cephesi temsilcileri de bu baskı sonucunda Gül’ün yaptığı açıklamaya benzer görüşleri basına verdi.
Gül, bu tutumuyla bir yandan Türkmen örgütleri arasında nifak yaratıyor, bir yandan da Türkmenler arasında Tel Aferli-Kerküklü, Şii Türkmen-Sünni Türkmen gibi ayrımlarla bölme faaliyeti yürütüyordu.
KENTİN GÜVENLİĞİ PEŞMERGELERE GEÇTİ
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan, “Tel Afer’in idaresinin Türkmenlere verilmesi” gerektiğini söyledi ama; Amerikan güçleri bunu dikkate almadı. Tel Afer’de, daha şimdiden KDP peşmergelerinin devriye gezmeye başladığı kaydediliyor.
Hükümet, Türkiye’nin Tel Afer konusundaki hassasiyetlerinin Amerika tarafından dikkate alındığını açıklamıştı ama kentin güvenliği KDP peşmergelerine devredildi.
Aydınlık’a yerel kaynaklardan ulaşan bilgiye göre, şu anda Amerikan Ordusu kentin dışına çıktı. Ancak Amerikan Ordusu içinde görev yapan 600 CIA peşmergesi şehrin içinde bulunuyor. CIA peşmergelerinin özelliği keskin nişancılık eğitimi almış olmaları. Bu konuda özel olarak İsrail’de eğitildikleri bilgisi veriliyor.
Amerikan planına göre, Tel Afer’in güvenliğini, peşmerge ağırlıklı Irak Ordusu sağlayacak. Ayrıca, 15 Ekim’e kadar 5 bin peşmergenin aileleriyle birlikte Tel Afer’e yerleştirileceği belirtildi.
KUKLA DEVLET’İN SINIRLARININ GÜVENLİĞİ İÇİN
İşte bu gelişme, saldırının gerçek hedefini de ortaya koyuyor. Amerikan işgalinin başından itibaren kentte hakimiyet oluşturamayan Amerikan güçleri ve peşmergeler, “çıbanbaşı” olarak gördükleri Tel Afer “tehlikesi”ni bertaraf etmeye karar vermişlerdi. İşin esas püf noktasında, Amerika’nın Irak’ın kuzeyinde tahkim etmeye çalıştığı Kukla Devlet’in konumu bulunuyor. Tel Afer, Amerikancı Kukla Devlet’in “potansiyel sınırları” içinde “Türkmenlerin kurtarılmış bölgesi” gibi duruyor. Amerika, Tel Afer saldırısıyla Kukla Devlet’in sınırlarını güvence altına almaya çalışıyor.
GÜL-POWELL ANLAŞMASININ 3. MADDESİ
Gül’ün Tel Afer operasyonundaki rolünü kanıtlayan en önemli olgulardan biri Amerikan Dışişleri Bakanı Powell ile yaptığı, kendi tarifiyle 2 sayfalık 9 maddelik anlaşma. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, 13 Temmuz’da partisinin İstanbul İl Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında ABD’yle AKP Hükümeti arasında gizli bir mutabakat yapıldığını açıkladı. Perinçek’in açıkladığı Gül-Powell mutabakatının üçüncü maddesi şöyleydi:
“ ‘Kürdistan’ sınırları içinde kalan ve özellikle Kerkük, Musul ve Süleymaniye’deki Türkmenler ABD tarafından güvenli bir şekilde başta Bağdat ve diğer güney Irak şehirlerine nakledilecek. ABD yetkilileri göç edecek olan tüm Türkmenlere iş olanakları sağlayacak.”
Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell 2 Nisan’da Türkiye’ye gelmiş ve Gül’le görüşmüştü. Daha sonra da basının karşısına çıkmışlar ve soruları yanıtlamışlardı.
Yaklaşık bir ay sonra, Gül, Powell’la yaptığı görüşmenin perde arkasını Vatan gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu’na anlatıyordu. Gül, 24 Mayıs 2003’te Gül Sertoğlu’na şunu söyledi: “Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vuruyor) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”
Perinçek’in basın toplantısında açıkladığı mutabakatın bir kısmı uygulamaya sokuldu, bir kısmıysa uygulamaya çalışılıyor.
Mutabakatın diğer maddeleri de şöyle:
– Türk askeri Irak’ın kuzeyinden çekilecek.
– Türk ordusu bundan böyle hangi gerekçeyle olursa olsun, sınır ötesi harekâtta bulunmayacak.
– PKK/KADEK’e karşı Türkiye devletinin egemenlik alanı içinde yapılacak askerî harekâtlar için, ABD askerî makamlarına haber ve bilgi verilecek, izin alınacak.
– Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askerî makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa, ABD hükümeti, “Kürt halkına karşı şiddet kullandığı ve soykırımı uygulandığı” çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecek.
– Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askerî harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askerî birlik verecek.
– Türk ordusunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD’nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecek, özellikle tank ve ağır silahların miktarı düşürülecek, savaş uçağı sayısı sınırlanacak, bütün silah ve cephane bundan sonra ağırlıklı olarak kısa menzilli taktik savunma kavramına göre ayarlanacak, Türkiye’de bulunan ABD ve NATO irtibat subaylarının görev alanları ve yetkileri genişletilecek.
– Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve sözümona ‘Kürdistan’ adı verilen kukla devlet, resmen ilan edildikten sonra, Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin, kukla devletin kuruluşunu “savaş nedeni” sayan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak.
– Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkacak.
– PKK/KADEK yasallaştırılacak.
– Kamu Reformu Yasası ve yeni Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılacak, Türkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek.
– Dört yılda aşamalı olarak federasyona geçiş: Türkiye, dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terkederek, federasyona geçecek.
– Kıbrıs’ta Denktaş devredışı bırakılacak ve Annan Planı küçük değişikliklerle uygulanacak.
– Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçuş alanı daraltılacak, sık sık ortaya çıkan “it dalaşı” sorunu Yunanistan rahatsız edilmeden çözülecek.
– Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecek ve iyileştirilecek, sınır ticaretinde Ermeniler lehinde düzenlemeler yapılacak, Ermenilerin Türkiye’ye gezilerindeki bazı kısıtlamalar kaldırılacak.
NEDEN TEL AFER?
- Tel Afer bölgesi Irak’ın kuzeyinde en stratejik noktalardan biri olarak tanımlanıyor. Tel Afer, hem Suriye hem de Türkiye sınırına çok yakın bir bölgede bulunuyor. Şehir merkezinde 300 bini aşkın nüfusun tamamına yakını Türkmenlerden oluşuyor.
- Kerkük-Yumurtalık boru hattının güzergahında yer alan Tel Afer’in 23 kilometre kuzeyinde Kesikköprü adı verilen mevkide boru hattının istasyonu bulunuyor.
- Tel Afer’in hemen kuzeyindeki Ayn Zalah’da ise Musul petrollerinin işlendiği bir rafineri bulunduğu belirtiliyor. Tel Afer ve Musul arasında kalan topraklarda petrol kuyuları da bulunuyor.
- Tel Afer ayrıca, Türkiye’nin savaşın çok öncesinden itibaren Kuzey Irak’taki Kukla Devlet’in ekonomik kaynaklarını kesmek için gündeme getirdiği ancak ABD’nin engellediği ikinci sınır kapısının da güzergahında yer alıyor.
- Amerikan güçleri Bağdat’a girdikten üç gün sonra Tel Afer’e de girdiler. Barzani’ye bağlı Peşmergeler Musul’la birlikte Tel Afer’e de 11 Nisan 2003’te girdi. Ama özellikle Irak’ın kuzeyindeki Kerkük ve Musul gibi kentlerde bile belli ölçüde siyasi hakimiyeti sağlayan KDP e KYB unsurları Tel Afer’de bunu sağlayamadı.
TELAFER BOMBALANIRKEN
GÜL “KÜRDİSTAN HAVAYOLLARI” TEKLİFİNİ KONUŞUYORDU
ABD’nin Tel Afer’deki Türkmen kıyımı sırasında Ankara’nın Kuzey Irak’tan iki ayrı konuğu vardır. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ABD’nin saldırısını “Türkmenlerle ilgisi yok” açıklamasıyla perdelemeye çalıştığı saatlerde, aynı zamanda bu iki isimle de görüşmeler yapıyordu.
Ziyaretçilerden ilki, KDP’nin iki numaralı ismi Necirvan Barzanii; ikincisi ise KYB lideri Celal Talabani’dir.
Gül önce Necirvan Barzani ile görüşür. Bakanlıktan çıkan Barzani, “Kürdistan Havayolları için Türk hava sahasının açılmasında, Türk hükümeti bize yardımcı olacak!” der. Barzani konuşurken, Tel Afer’de Türkmenlerin üzerine bomba yağıyordur!
Gül daha sonra Celal Talabani ile görüşür. Talabani’nin yaptığı açıklama da Barzani’nin ki kadar dikkat çekicidir. Talabani, Gül’e şu teklifi sunar: “Türk kamyon şoförleri bizim istediğimiz güzergahtan geçerse, konvoyun güvenliğini sağlarız.”
Ankara’daki “rahatsız” çevreler, iki açıklamayı da, Gül’ün Henri Barkey’e söylediği, “hükümetimiz Kürt federe devletine karşı değildir” şeklindeki açıklamasının sonucuna bağlıyorlar.
POWELL-GÜL GİZLİ MUTABAKATI YÜRÜRLÜKTE – KUKLA DEVLET İNCİRLİK’TEN KORUNUYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları on 18/01/2004
POWELL-GÜL GİZLİ MUTABAKATI YÜRÜRLÜKTE
Kukla devlet İncirlik’ten korunuyor
Erdoğan-Gül ikilisi, ABD tezkeresi 1 Mart’ta reddedilince, “gizli mutabakat”la tezkereyi TBMM’nin etrafından dolanarak uygulamaya koydular. 23 Haziran kararı, ABD için sadece rotasyon değil, esas olarak kukla devletin korunması anlamına geliyor. ABD’nin gündeminde, rotasyonun ardından, “operasyonel kuvvet”le İncirlik’ten bölgeye müdahale planı var. ABD, Türkiye’nin batısından kuzeydoğusuna kadar uzanan bölgelere üs kurarak ülkemizi kuşatıyor…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Dergisi
18 Ocak 2004
Türk Milletinin ve TBMM’nin iradesi, 1 Mart tezkeresini reddederek ABD askerlerinin Türkiye’yi işgaline geçit vermeyince, Erdoğan-Gül ikilisi 3 Kasım seçimlerinin diyeti olarak “gizli mutabakat” imzaladı ve bu mutabakat doğrultusunda hazırladığı gizli kararlarla, ABD adına TBMM’nin etrafından dolanarak tezkereyi dolaylı kabul ettiler.
Erdoğan-Gül ikilisi, Türkiye’nin milli politikalarını hiçe sayarak, ABD ile imzaladıkları “gizli mutabakat”ın gereklerini Washington yönetimi adına yerine getirdiler… Özellikle Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’in 15-19 Haziran tarihli ABD ziyareti, mutabakatın birçok maddesinin yürürlüğe konulması kapsamında değerlendiriliyor.
TARİH TARİH, GİZLİ MUTABAKAT
Tarih 2 Nisan 2003: Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la “gizli mutabakat” imzaladı.
Tarih 24 Mayıs 2003: Gül, Powell’la yaptığı görüşmenin perde arkasını Vatan gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu’na anlattı: “Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”
Tarih 26 Haziran 2003: Ulusal Kanal muhabiri Özer Çetinkaya, Gül’e Sedat Sertoğlu’na verdiği röportajı hatırlattı ve “ABD’yle yapılan gizli anlaşmayı” sordu. Gül, “Böyle bir şey dediğimi hatırlamıyorum” yanıtını verdi.
Tarih 13 Temmuz 2003: İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, partisinin İstanbul İl Merkezinde düzenlediği basın toplantısıyla “gizli mutabakat”ı açıkladı.
Tarih 17 Temmuz 2003: Abdullah Gül, Filistin Dışişleri Bakanı Nebil Şaat’la görüşmesinin ardından basınla yaptığı sohbet sırasında şöyle diyor: “Tezkerenin reddinden sonra Powell’ın Türkiye’ye yaptığı ziyarette bölgede yapılması gerekenleri beraber kararlaştırdık.”
ROTASYON BAHANE, NİHAİ AMAÇ KONUŞLANMA
ABD, 1 Mart 2003 tarihinden sonra, Türkiye’ye asker konuşlandırma amacından vazgeçmedi. ABD’nin Almanya’da bulunan 90 bin askerini Türkiye’ye yerleştirmek istediği, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Marc Grossmann’ın 9 Aralık 2003 tarihli Türkiye ziyaretinde de gündeme geldi.
ABD askerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi için bulunan pratik yol; “Rotasyon, transit geçiş, geçici operasyonel kuvvet bulundurma” adı altında başta İncirlik olmak üzere bazı havaalanı ve limanların kullanılmasıydı. Gül-Powell gizli mutabakatının 5. maddesi yürürlüğe konulmalıydı: “Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askerî harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak.”
ABD’nin amacı Kukla Devleti koruyacak ve Ortadoğu’da operasyon yapacak “geçici kuvvet” bulundurmak; nihai amacı Türkiye’ye asker yerleştirmek; bahanesi ise “rotasyon”!
Erdoğan-Gül ikilisi, 5. maddenin yürürlüğe konulması için “1 Mart tezkeresinin dolaylı kabulü” anlamına gelen 23 Haziran 2003 tarihli 5755 sayılı gizli kararı çıkardılar. Bu kararın gizliliği 16 Kasım 2003’te kaldırıldı ancak Resmi Gazetede yayımlanmadı. Bakanlar Kurulu’nun 5755 sayılı “Gizliliği kaldırılmış kararı” şöyle: “BM Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü teyit eden istikrar ve güvenliğin sağlanması, yeniden yapılanması ve bu ülkeye insani ve diğer yardımların ulaştırılabilmesine ilişkin 22 Mayıs 2003 tarihli ve 1483 sayılı kararının uygulanmasına ilişkin faaliyetler kapsamında, Genelkurmay Başkanlığı’nca belirlenecek ilkeler ve usuller ile tespit edilecek liman, havaalanı, tesis ve üslerin söz konusu kararda amaçlar doğrultusunda dost ve müttefik ülkelerce askeri malzeme, teçhizat ve personel nakli de dahil lojistik destek maksadıyla, bu kararname tarihinden itibaren 1 yıl süre ile kullanılmasına izin verilmesi 23 Haziran 2003 tarihinde kararlaştırılmıştır.”
ERDOĞAN TOPU GENELKURMAY’A ATTI
Erdoğan-Gül ikilisi, konu kamuoyuna yansıyana kadar suskun kaldı! ABD basını, İncirlik’in “rotasyon”a 1 Ocak 2004’te açıldığını, 7 Ocak’tan itibaren rotasyonun başladığını yazınca Hükümet yetkilileri “olağandışı bir durum olmadığını” söylemekle yetindiler. Öyle ki, Başbakan Tayip Erdoğan, 11 Ocak’ta gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında topu Genelkurmay Başkanı’na attı. Basına yansıyan gelişmelerin resmi açıklama olmadığını söyleyen Erdoğan, resmi açıklamanın Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılacağını açıkladı. 12 Ocak 2004 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısının en önemli gündem maddesi, konunun kamuoyuna “nasıl yutturulacağıydı?” Toplantı sonrasında basının karşısına çıkan Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek, konuyu 1483 sayılı BM kararına dayandırdıklarını belirtti: “1483 sayılı BM kararı çerçevesinde alınmış bir Bakanlar Kurulu kararıdır. Bunun gereğinin, ilke ve usullerinin tespiti de Genelkurmay Başkanlığımıza bırakılmıştır. Tartışılan konunun özü, Anayasa’nın 92. maddesi ve BM’nin 1483 sayılı kararı ve Bakanlar Kurulu kararıdır…” Bakan Çiçek, bir gazetecinin “Bakanlar Kurulu kararının 1 Mart tezkeresinden ne farkı var?” sorusuna, “Çok fark var. O gün, 1483 sayılı karar yoktu. O Meclis’in yurt dışına asker göndermesi, yabancı ülke askerlerinin başka ülkelere Türkiye üzerinden geçmesiydi. O zaman BM kararı yoktu” karşılığını verdi. Çiçek, Anayasa’nın 92. maddesi uyarınca bu konuda bir Meclis kararına ihtiyaç olmadığını iddia etti. Ulusal Kanal’ın “asker konuşlandırılacak mı?” sorusuna Bakanlar Kurulu Sözcüsü Cemil Çiçek “hayır” yanıtını verdi.
HÜKÜMET, KARARI MİLLETTEN SAKLADI
Peki, hükümet, imzaladığı bir kararın arkasında neden duramadı? Topu neden Genelkurmay’a attı? Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan Erdoğan’ın topu kendisine atmasına rağmen neden 5 gün boyunca resmi açıklama yapmadı, 16 Ocak’a kadar sustu?
- 23 Haziran 2003 Bakanlar Kurulu kararı, hükümetin “yok” dediği “gizli mutabakat”ın 5. maddesinin yürürlüğe konulması.
- Hükümet bu nedenle, kararın gizlilik süresi kalktığında, yani 16 Kasım’da, kararı Resmi Gazete’de yayımlatmadı.
- Kararın içeriği hukukumuza aykırı. BM Güvenlik Konseyi’nin 22 Mayıs 2003 tarihli 1483 sayılı kararı; a) Irak’ın toprak bütünlüğü ve bağımsızlığının korunması yolunda b) güvenlik ve istikrarının sağlanması için c) insani yardım yapılmasını istiyor. Oysa, Irak’ın uluslararası hukuk çerçevesi içinde fiilen işgal altında olduğu bir durumda, işgali sürdürecek olan Amerikan askerilerine transit geçiş sağlamak, “insani yardım” olmayıp, tam tersine 1483 sayılı kararın ihlalidir.
- Hükümet, TBMM’yi by-pass ederek imzaladığı kararla, Anayasa’nın 92. maddesini ihlal etmektedir. Türkiye’de yabancı asker bulundurma yetkisine izin verme, 92. maddeye göre TBMM’nindir. Dışişleri yetkilileri ise 92. maddenin “… yabancı ülke askerlerinin Türkiye sınırları içinde bulundurulması …”nı kapsadığını, ancak ABD askerlerinin “Türkiye’de gecelemeden, uçak değiştirilmesini gerektirecek süre kadar bulunup, transit geçeceklerini” iddia ediyorlar. Hükümet’in hukuk dışı uygulamasına kılıf bulma yönünde yapılan bu açıklamalara, daha 1.5 yıl önce Türkiye’nin başbakanı olan Bülent Ecevit şu çarpıcı yanıtı verdi: “ABD askerlerinin Türkiye’ye kaşı kullanılmayacaklarına nasıl güvenebiliriz?”
AKP’NİN İNCİRLİK SAVUNMALARI
AKP Grup Başkanvekili Sadullah Ergin’in 12 Ocak 2004 tarihli açıklaması: “Askerler transit geçiş için İncirlik Üssü’ne inip, buradan transfer edilecekler. Burada tezkere içeriğiyle ilgili bir konu yok. Şu anda Boğazlar’dan da transit geçen bir takım şeyler var”
Aydınlık Başbakan’a soruyor: Ülkenin tartıştığı en önemli güvenlik sorununa Grup başkan vekilinizin gayrıciddi tutum sergilemesini nasıl değerlendirdiniz?
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 13 Ocak 2004’te “gizli kararı” şöyle savundu: “BM’nin üye ülkelere mecbur ettiği çerçeve içerisinde imkanlarımızı üye ülkelere açmıştık. Irak’ın istikrarına, güvenliğine ve Irak’a insani yardım yapacak ülkelere Türkiye imkanlarını açmıştı”
Aydınlık soruyor: BM sizi nasıl mecbur edebilir? BM, gizli kararı imzaladığınız tarihte, örneğin Güvenlik Konseyi üyesi olan Suriye’yi niye mecbur etmedi?
İNCİRLİK, ABD’NİN YALNIZCA ROTASYON YAPACAĞI BİR ÜS MÜDÜR?
İncirlik Üssü, ABD’nin 1. Körfez Savaşı sonrasında kukla devleti oluşturmak için, 36. paralelin üstünü, yani Irak’ın kuzeyini askeri yollarla korumuştu. Geçen 13 yıllık süre, ABD’nin İncirlik Üssü’nü kullanarak, PKK’ye silah ve yardım malzemesi dağıtmasından, İncirlik’ten kaldırdığı uçaklarla TSK helikopterlerini taciz etmesine kadar pek çok örnekle dolu.
İncirlik’in ne anlama geldiğini, ABD’nin kukla devlet için aktör rolü verdiği IKYB’nin Bölgesel Yönetim Sorumlusu Behram Salih açıkça itiraf etti: Salih, 12 Ocak 2004’te NTV’ye verdiği demeçte Irak’ta federal bir yapı tesis edilmesi gerektiğini söyledi ve şöyle devam etti: “Komşumuz Türkiye’nin, Türk dostlarımızın bunu anlaması çok önemli. Irak zaten bölünmüş durumda. Ortada bir Kürdistan var… Amerikalıların ve İngilizlerin, İncirlik’ten bize sağladığı koruma ile Irak’ın geri kalanından zaten bağımsızız.”
Behram Salih, Kerkük’ün coğrafi, tarihi olarak ve nüfus yapısı bakımından Kürdistan’ın bir parçası olduğunu iddia etti ve gerekirse bunun için referanduma gidilmesini istedi.
ABD açısından İncirlik’i kullanmanın rotasyondan daha çok şey ifade ettiğini bizzat ABD’li yetkililer açıklıyor. ABD’nin Avrupa’daki Hava Kuvvetleri Komutanı Robert Folesong, 14 Ocak 2004’te yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Bu bizim için hem stratejik, hem de askeri olarak önemli. İncirlik’in Amerikan ordusuyla bağlantılandırılmasının bizim için yararının büyük olacağını düşünüyorum”
Kaldı ki, ABD’nin tek niyetinin rotasyon olmadığını açıkça ortaya koyan bir başka gelişme, Washington’un Ankara’dan Konya Üssü’nü de istemiş olması. Ulusal Kanal, 13 Ocak 2004’te, ABD’nin İncirlik’in yanı sıra Konya’daki hava üssünü de eğitim amaçlı kullanmak için talepte bulunduğunu gündeme getirdi. Habere göre, ABD, NATO kapsamında olmayan Konya Havaalanını Türkiye ile imzalanacak “özel bir mutabakatla” kullanmak istiyor. Ulusal Kanal’ın haberinden 3 gün sonra, ABD yetkililerinden itiraf geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Adam Ereli, 16 Ocak 2004’te “ABD Türkiye’de İncirlik dışında bir üs daha kullanmayı düşünüyor mu?” sorusuna şu yanıtı verdi: “Dünya genelinde ABD askeri gücünün yeniden yerleştirilmesiyle ilgili bir düzenlemeye gidiyoruz. Bu düzenlemenin dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye üzerinde de etkisi olacak.”
ABD’NİN TÜRKİYE’Yİ KUŞATMA VE KUKLA DEVLETİ KORUMA ÜSLERİ
ABD, son bir ayda, batıdan başlayarak kuzeydoğuya kadar Türkiye’yi kuşatacak şekilde askeri konuşlanma yapıyor.
Batı’dan kuşatma
Balkan Bilgi Ağı, ABD’nin Balkanlarda 100 bin kişilik bir gücü sürekli faal tutmak için Bulgaristan, Romanya ve Makedonya’da yeni üsler açtığını duyurdu.
Güneybatıdan kuşatma
Kıbrıs Rum Kesimi’nde yayımlanan Kipros Simera gazetesi, 12 Aralık 2003 tarihinde, ABD’nin İspanya’daki Maron Hava Üssü’nü Kıbrıs’a taşıyacağını açıkladı. Kipros Simera gazetesi, İngiltere’nin Kıbrıs’taki iki üssünden biri olan Agratur’un “ABD’nin ölüm üssü haline geleceğini” belirterek, “NATO üsleri Girit ve İncirlik’le birleşecek” ifadesini kullandı.
ABD’nin İspanya’daki üssünü Kıbrıs’taki İngiliz Agratur üssüne taşıma kararını değerlendiren KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, ABD’nin Türkiye’yi kontrol etmek için adaya askeri kuvvet getirdiğine dikkat çekti. Denktaş, Kıbrıs’taki ABD üssünün Türkiye’yle birlikte Ortadoğu ülkeleri ve Rusya için de bir tehdit oluşturacağını vurguladı.
Güneydoğudan kuşatma
6 Ocak’ta Ulusal Kanal’a değerlendirmelerde bulunan askeri bir uzman, ABD ve İsrail’in, Türkiye’nin ulusal güvenliği için Irak’ın kuzeyinde operasyon yapmasını ne pahasına olursa olsun engellemek istediğini, ABD’nin bu amaçla İncirlik kadar stratejik konumda olan K.Irak’taki üslerine son dönemde takviye yaptığını açıkladı. Askeri uzmana göre Telafar ve Musul’daki eski havaalanlarını askeri üsse dönüştüren ABD, üslere ağır bombardıman uçakları getirdi.
Kuzeydoğudan kuşatma
Gürcistan’daki ABD destekli darbenin ardından, Kafkaslardaki ABD askeri varlığının hissedilir oranda arttığı ve var olan üssün güçlendirildiği bildirildi.
23 Haziran 2003’te çıkarılan bu gizli kararın 9 gün sonrasında, 4 Temmuz 2004’te, Irak’ın kuzeyinde Türk askerinin kafasına çuval geçirildi. Ancak karar yırtılıp çöpe atılmadı!
ABD, İspanya’daki üssünü Kıbrıs’a taşıma kararı aldı. Denktaş uyardı: “ABD üssü Türkiye için tehdit oluşturur.” Ankara’dan tek bir tepki gelmedi!
1.5 yıl önceki Başbakan Ecevit uyardı: “ABD, Türkiye’yi Akdeniz ve güneydoğudan baskı altına aldı. Aynı zamanda her türlü amaç için kullanabileceği koskoca bir orduyu ‘operasyonel’ adı altında Türkiye’ye yığmaktadır.” Türkiye’nin savunma ve güvenliğinin zaafa uğratılmasına, devletin ilgili kurumlarından tek bir tepki gelmedi!
İncirlik konusu gündemdeyken, IKYB’li Behram Salih açıkladı: “Amerikalıların, İncirlik’ten bize sağladığı koruma ile Irak’ın geri kalanından bağımsızız.” Irak’ın kuzeyinde “kırmızı hat”tı korumaya yönelik tek bir açıklama gelmedi!
Anayasa ihlal edilerek, Hükümetin Amerikan askerini dolaylı olarak ülkemize kabul etmesine, devletin merkezi kurumlarından tek bir tepki gelmedi?
Hükümet, Türk milletini gerçekdışı açıklamalarla oyalarken, 3 günde 700 Amerikan postalı yurdumuzu çiğnedi! Daha nereye kadar???
—–
İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK:
”Gizli Mutabakat’ın İncirlik’ten başka maddeleri de var”
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, 15 Ocak 2004’te Partisinin İstanbul İl Merkezi’nde bir basın toplantısı yaparak, AKP hükümeti ile ABD arasında yapılan Gizli Mutabakatın İncirlik dışındaki hükümlerini bir kez daha açıkladı. Perinçek, 13 Temmuz 2003 günü yaptığı basın toplantısında Gizli Mutabakatı madde madde açıkladığına dikkat çekerek kamuoyuna şu bilgileri verdi:
İncirlik’in Amerikan Ordusu’na açıldığını öğrenmek için, dört gün önceki Wall Street Journall’in haberini beklemeye gerek yoktu. 13 Temmuz 2003 günü yaptığım basın toplantısında açıklamıştım. ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Gül arasında 2 Nisan 2003 günü yapılan görüşmelerde iki sayfalık ve 9 maddelik bir mutabakat metni kabul edilmişti. İncirlik’in ABD savaş uçaklarına açılması taahhüdü o mutabakatta bulunuyordu. Gül, bu gizli antlaşmayı Sedat Sertoğlu’na itiraf etmişti.
Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’in 15-19 Haziran 2003 tarihleri arasındaki Washington temasları, Gizli Mutabakat zemininde yürütülmüştür. Ziyal’in temaslardan sonra Dışişleri Bakanlığı’nda yaptığı özel toplantıda, verdiği bilgiler de Gizli Mutabakat ile aynı yöndeydi.
Erdoğan-Gül hükümeti, 23 Haziran 2003 tarihli Gizli Kararnameyi bu mutabakat metnini esas alarak kabul etti. 11 Türk subay ve astsubayının bir ABD bölüğü tarafından Süleymaniye’de esir alınmasından sonra, hükümet ile ABD hükümetinin yetkili kıldığı üst düzey yöneticiler arasında çok gizli görüşmeler yapıldı ve daha kapsamlı bir mutabakata varıldı.
Genelkurmay’ın 13 Temmuz 2003 günlü basın toplantısında da belirttiğim üzere, Gizli Mutabakat’tan haberi vardır. Bazı noktalara itiraz ettiği belirtilmekteydi. Genelkurmay’ın razı edilmesi işlemi, bu nedenle 30 Ağustos sonrasına bırakılmıştı. 13 Temmuz 2003 günü yaptığım basın toplantısında, ABD ile Türkiye arasındaki Gizli Mutabakat’ı 14 maddede özetleyerek kamuoyuna açıkladım ve 16 Temmuz 2003 günü TBMM üyelerine yazdığım bir mektupla tek tek bütün milletvekillerine bildirdim. Gerek basın toplantımda gerekse milletvekillerine yazdığım mektupta, Gizli Mutabakat’ın 5. maddesi gereği, Erdoğan hükümetinin, İran'a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askerî harekâtlarda, ABD'ye şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlama taahhüdü altına girdiği belirtiliyordu.
Gizli Mutabakat maddelerin çoğu hayata geçirilmektedir ve önümüzdeki dönemde hepsi tekrar tekrar kamuoyunun önüne gelecektir.
GİZLİ MUTABAKATIN ÖZETİ
1.Türk askeri Irak'ın kuzeyinden çekilecek.
2.Türk ordusunun sınır harekâtlarına son verilecek.
3.PKK/KADEK'E karşı Türkiye içinde yapılacak askerî harekâtlar için, ABD askerî makamlarına haber ve bilgi verilecek, izin alınacak.
4.Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK'ya karşı ABD'nin onayını almadan askerî harekâtta bulunursa, Türkiye'ye ambargo ve askerî yaptırım uygulanabilecek.
5.ABD'nin İran ve Ortadoğu harekâtlarına aktif destek verilecek.
6.Türk ordusunun asker ve silah gücü indirilecek.
7.Irak'ın kuzeyinde ilan edilecek kukla devlet, Türkiye tarafından resmen tanınacak.
8.PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.
9.PKK/KADEK yasallaştırılacak.
10.Hazırlanan Yerel Yönetimler Yasasıyla belediyeler özerkleştirilecek.
11.Türkiye'de dört yıl içinde aşamalı olarak federasyona geçilecek.
12.Kıbrıs'ta, Denktaş "Arafat modeli" uygulanarak devredışı bırakılacak ve Annan Planı küçük değişikliklerle uygulanacak.
13.Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçuş alanı daraltılacak.
14.Ermenistan'a yönelik kısıtlamalar kaldırılacaktır.
GİZLİ MUTABAKATIN TEMMUZ AYINDA AÇIKLAMADIĞIM MADDESİ
13 Temmuz 2003 günü yaptığım basın toplantısında, gizli görüşmeler ve Gizli Mutabakat hakkında “bugün açıklanmasını uygun bulmadığım” maddeleri ilerde açıklayacağımı belirtmiştim. O zaman kamuoyunda ve özellikle Türkmenler arasında bir telaş yaratmaması için, şu maddenin açıklanmasını ileri tarihe bırakmıştım:
Kuzey Irak’taki Kürdistan sınırları içinde, özellikle Kerkük, Süleymaniye ve Musul’da yaşayan Türkmenler, ABD tarafından güvenli biçimde Bağdat'a ve Irak'ın diğer bölgelerine taşınacak, onlara taşındıkları yerlerde iş olanakları sağlanacak.
KUKLA KÜRT DEVLETİNE BEKÇİLİK İNCİRLİK'TEN YAPILIYOR
1990 sonrası Türkiye hükümetleri, ABD ve İsrail’in Kuzey Irak’ta bir kukla devlet kurmalarına destek olmuşlardır. Ortadoğu’da ikinci bir İsrail işlevi gören bu devlet, şimdi genişleme aşamasına gelmiştir. ABD ve İsrail için vazgeçilmez olan bu kukla devlet, ancak güneye ve kuzeye doğru genişleyerek varlığını sürdürebilir.
Genişlemenin birinci aşaması, artık uygulanmaktadır. Kukla devlet, güneye petrole, Kerkük’e doğru genişletilmektedir. ABD, bu uygulamanın güvenliğini İncirlik’ten sağlamaktadır. İncirlik, bugün Irak'ın toprak bütünlüğünü, Irak halkını ve Irak Türkmenlerini vuran bir merkezdir. İkinci aşama, kuzeye, yani Türkiye'ye doğru olacaktır. Bunun hazırlıkları da başlamıştır.
İncirlik üssünün ve ABD’nin Türkiye’den istediği diğer askerî kolaylıkların tek bir amacı vardır: Kuzey Irak’taki Kukla devletin bekçiliğini yapmak ve genişleme operasyonunu yürütmek. Tayyip Erdoğan yönetimi, İncirlik’i ABD’ye açarak ve diğer askeri kolaylıkları sağlayarak, açıkça Türkiye'nin bölünmesine, bilerek hizmet etmektedir. Tayyip Erdoğan yönetimi, Türk Ceza Kanununda tanımlanan en ağır suçu işlemektedirler.
BU İKTİDARDAN KURTULMAK YAKICI SORUN
Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisi, ABD tarafından iktidara getirildikleri günden beri Türkiye'yi içerden vurmaktadır. Bu ihanet mutabakatını kabul eden ve uygulamaya geçen iktidar meşruluğunu kaybetmiştir. Bu iktidar, 28 Mart 2004 yerel seçimlerinde yeni
mevziler elde ederse, Türkiye'yi bölmeye hizmet eden Gizli Mutabakatları uygulamada yeni bir atağa geçecektir. Bu iktidardan kurtulmak, Türkiye için varlık yokluk sorunudur.
DERHAL MİLLİ HÜKÜMET
Türkiye'nin ABD'den gelen tehdide karşı bütün kuvvetini ve imkânlarını harekete geçirmesi, ertelenemez bir görevdir. Bunu başarmak için milli bir hükümetin kurulması şarttır.
—-
ABD ASKERLERİNİN BİZE KARŞI KULLANILMAYACAĞINA NASIL GÜVENİLİR?
DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, 13 Ocak 2003’te yaptığı yazılı açıklamada, “ABD, Türkiye’de 60 bin asker görevlendirecekmiş. Ama bu güç Türkiye’de yerleşik bir askeri güç olarak değil, sadece ‘operasyonel’ nitelikte olacakmış. O nedenle de Türk Hükümeti’nin Meclis’den izin almasına gerek olmayacakmış” ifadelerini kullanarak şunları kaydetti:
“Diyelim ki Amerikan yönetiminin iddiası doğrudur. Ama Irak işgal edildikten sonra yanı başımızda o kadar büyük bir askeri güce gereksinme var mıdır? 60 bin kişilik gücün, Türkiye’ye karşı da kullanılmayacağına nasıl güvenilir? Gerçek şu ki, Türkiye ile Amerika arasında tek kanatlı bir pazarlık yapılmıştır ve bu pazarlıkta Amerika tüm isteklerini kabul ettirmişken Türkiye herhangi bir haklı isteğini gündeme bile getirmemiştir. Tam tersine, Amerika, Türkiye’nin Kıbrıs’taki haklı isteklerini gözardı etmektedir. Bir yandan da Türkiye’nin güneyinde bir Kürt devletini adım adım kurdurmaktadır. Böylece hem Akdeniz’de hem de Güneydoğumuzda Amerika, Türkiye’yi ağır baskı altına almaktadır. Bunları yaparken de gereğinde her türlü amaç için kullanabileceği koskoca bir orduyu ‘operasyonel’ adı altında Türkiye’ye yığmaktadır. Buna karşılık Türkiye, Kuzey Irak’la ve Kıbrıs’la ilgili haklı isteklerini bile gereğince gündeme getirememektedir.”
—-
ABD ASKERLERİNİN NE KADAR KALACAĞINA KİM KARAR VERECEK?
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, 13 Ocak 2004’te CHP Gurubu’nda yaptığı konuşmada, İncirlik Üssü’nün kullanılması ile ilgili kararnamenin hukuki niteliğinin tartışmalı olduğunu, Anayasal dayanağının bulunmadığını bildirerek, Danıştay’ın kararnameyi iptal edebileceğini söyledi. Baykal, “Hükümet her zaman olduğu gibi hukuku, Anayasal gerekleri dikkate almadan, üstelik gizli kapaklı halkın dikkatinden kaçırarak olup bitti içine girdi ve bunda da suçüstü yakalandı” diye konuştu. “Anayasa’nın Türkiye’ye yabancı asker gelmesi ya da asker gönderilmesinin TBMM kararına bağlı olduğunu kesin bir şekilde hüküm altına aldığını” belirten Baykal konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ne kadar kalacağına kim karar verecektir, neye göre karar verecektir? Hüküm çok net ve açıktır. Merasim gereği gelecek bandolar dışında tek bir asker bile olsa en kısa süre için de olsa Türkiye’ye geliş TBMM’nin kararına bağlıdır.” BM’nin 1483 sayılı kararının da böyle bir işleme izin vermediğini söyleyen Baykal, Danıştay’ın “Hukuki niteliği tartışmalı” bu kararnameyi iptal edebileceğini savundu.
—-
HÜKÜMET, TBMM ÖNÜNDE HESAP VERMELİ
DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, 14 Ocak 2004’te yaptığı açıklamada, Hükümet’in İncirlik’i Meclis’ten ve milletten saklayarak yabancı silahlı kuvvetlere açtığını belirtti. AKP’nin BM Güvenlik Konseyi’nin Irak’la ilgili kararının arkasına saklandığına işaret eden Ağar, “karar, Irak’ta silahlı müdahalede bulunan güçlere değil, Irak halkına insani yardım talebini içermektedir” dedi. Anayasa’nın 92. maddesini hatırlatan Mehmet Ağar, Türkiye topraklarına yabancı askerlerin gelişine sadece Meclis’in izin verebileceğini vurguladı. Hükümetin vahim bir hata işlediğini kaydeden DYP lideri, “Hükümet’in Meclis önünde hesap vermesini bekliyoruz.” dedi.
—-
AMERİKAN CUMHURİYETİ ÇÖKÜYOR
Amerikalı siyaset bilimci Prof. Dr. James Petras, 11 Ocak 2004’te, Halkevleri, Mülkiyeliler Birliği ve Cosmopolitik dergisi tarafından ortaklaşa düzenlenen “Emperyalizm, Küreselleşme veDireniş” konulu konferansta konuştu.
ABD’nin, Irak’taki askeri kayıpları ve savaşın ekonomik maliyetinin yüksekliği nedeniyle İran, Suriye ve Küba gibi ülkelere savaş açma cesaretinin pek kalmadığını savunan Petras, “ABD belli bölgeleri işgal edebiliyor ama bu bölgeleri yönetecek yönetimleri oluşturamıyor” dedi. ABD için asıl sorunun, dışarıdaki emperyal askeri operasyonların aşırı genişlemesi ve bu operasyonların maliyetinin aşırı artmasından değil, iç ekonomiden kaynaklandığını ifade eden Petras, “ABD imparatorluğu dışarıda genişler ve yükselirken, Amerikan Cumhuriyeti içeride çöküyor” dedi. ABD’nin büyük bir bütçe ve dış ticaret açığı bulunduğunu belirten Petras, ABD’nin bu açığı ve askeri operasyonların maliyetini, Çin ve Japonya başta olmak üzere dışarıya satılan hazine bonoları ile içeride eğitim, sağlık ve emeklilik başta olmak üzere sosyal hizmetlerdeki hakların kısıtlanmasından elde edilen kaynaklarla karşıladığını bildirdi. “ABD halkı da askeri operasyonları finanse etmek için sömürülüyor” diyen Petras, halkın bu duruma, eski komünizm tehdidinin yerini alan “sürekli uluslararası terörizm tehdidi” ile ikna edildiğini, “herkesin yatağının altında bir Bin Ladin olduğunu düşündüğünü” savundu. ABD’de “sürekli turuncu, kırmızı alarmlar verildiğini, sürekli uçakların kaçırılıp binalara intihar saldırıları düzenleneceği sanısına yol açan bir atmosfer oluşturulduğuna” dikkat çeken Petras, “Uluslararası terörizme karşı savaş kavramı, ABD’de sürekli düşen yaşam standartlarının, askeri harcamaların artmasının ve ABD’nin Orta Doğu’da yayılmasının meşrulaştırılması için kullanılıyor” dedi.
—–
BARZANİ’YE SUKİAST HABERLERİ
7 Mart 2003 tarihli Özgür Politika gazetesinde, Mehmet Özgül imzalı yazıda, Türk Genelkurmay’ının KDP lideri Barzani’ye suikast yapacağı iddia edilmişti. Özgür Politika’da provokasyon amacıyla yazılan iddia, zamanlama açısından da dikkat çekmişti. 7 Mart 2003, ABD’nin Irak’a saldırısının hemen öncesi ve Türkiye’nin K.Irak konusunda alacağı tutumu tartıştığı dönemdi. Yazının ilgili bölümünü hatırlatalım: “Güneylilerin Türk devletinin gerçek niyetini anlamasında ve tepkilerini yoğunlaştırmasında geçenlerde gözaltına alınıp tutuklanan Türkmen Güvenlik Daire Başkanı ile birlikte ele geçirilen bir sabotaj ve provokasyon timinin verdiği bilgilerin de rolü var. Bu provokasyon timinin, Türk ve Irak istihbarat birimlerinin birlikte gizli operasyonlara girişeceği, Türk Genelkurmayı’na bağlı özel birimlerin Güney Kürdistan’da kitlesel katliamlar planladığı, KDP Lideri Mesut Barzani’ye suikast yapılacağı, yabancı ajans ve basın mensuplarının öldürülerek provokasyon yaratılacağı gibi bir dizi tertip peşinde olunduğunu itiraf ettikleri bildiriliyor.”
Bir yıl önceki iddialar, benzer bir süreçte yeniden piyasaya sürüldü. ABD ve İsrail’in arkasında olduğu bilinen pek çok Ortadoğu internet sitesi, “Barzaniye suikast” haberleri yayınladı.
Aynı süreçte Türk basınında da dikkat çeken bir senaryo gündeme geldi. Güneri Civaoğlu, 31 Aralık 2003 tarihli Milliyet gazetesindeki köşesinde bu senaryoyu okurlarına aktardı: “2004 baharının ilk günleri… Irak karışmış. Irak’taki İngiliz kuvvetleri, Basra kenti dışında kontrolü tamamen yitirmişler. Şiilerin isyanı yayılıyor. Günde en az 30 intihar saldırısı ile ABD kuvvetleri bunalmıştır. Bağdat ve çevresine sıkışmıştır. KDP Başkanı Mesud Barzani, ocak ayında bir bombalı saldırıyla yaşamını yitirmiştir. Meydan, her nabza şerbet veren Celal Talabani’ye kalmıştır. ABD, Kürtleri destekleyen İsrail tarafından etkisiz hale getirilecektir.Artık sahne, cumhuriyetin ilanını amaçlayan Talabani ve onun önünü kesmek için anlaşan Türkiye–İran-Suriye’nindir. Ve Ankara’dan işaret gelir, her şey 48 saat içinde başlar, tamamlanır. Dohuk-Akra hattı artık Türklerindir. İran kuvvetleri ise Erbil ve Süleymaniye’yi Talabani güçlerinden temizlemişlerdir. Kerkük ise Arap–Türkmen çoğunluğun kontrolüne geçmiştir. Talabani, İsrailli uzmanlar yardımıyla kaçırılmıştır. Kuveyt’tedir. Avrupalılar, BM’yi devreye sokmuşlardır. BM, ABD’nin karşılık vermesini önlemek üzere, Irak’ta düzeni, Barış Gücü ile kendinsin sağlayacağını ve kısa sürede Irak’ı Iraklılara bırakacak planını açıklamıştır. Bu bir senaryodur. Duyarlı alanlara yakın “M5 Dergisi”nde yayımlandı. Özetle yansıttım. Burası Orta–Doğu… Ama Atatürk’ün laik Türkiye’si çöl kumlarının rüzgarları, güneş ışınlarıyla, şeriatla, üfürükle, tekkelerle oluşturduğu bir ‘serap’ ülkesi değil.”