Posts Tagged Erdoğan

KÜRDOSFER

Financial Times yazarı David Gardner’in “çözüm sürecini” işlediği analizi, “Türkosfer” ifadesi üzerinden oldukça büyük ilgi çekti. Gardner özetle “Erdoğan, Kürtlerin arzuladığı ‘pan Kürt devleti’ yerine, Irak’ın ve Suriye’nin Kürtlerini ekonomik entegrasyonla bir ‘Türk küresi’ne yani Türkosfer’e çekmeyi planladı” diyor.

Gardner’in ilgi çeken bu analizini ayaklarının üzerinde durması için önce ters çevirmeliyiz ve şu saptamaları yapmalıyız:

TÜRK-KÜRT-YAHUDİ KOALİSYONU

1. Türkiye’nin Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyiyle entegrasyonu projesi Erdoğan’ın değil, Washington’undur. Erdoğan projenin uygulayıcılarından biridir.

2. Washington 1965’den beri dayattığı bu projeyi Türkiye’yi büyütmek için değil küçültmek ve İsrail benzeri bir karakol olmaya mecbur etmek için istemektedir. Zira ABD’nin 27 Mayıs ya da 28 Şubat’taki gibi Türkiye’nin bir kez daha hizadan çıkma ihtimaline tahammülü yoktur.

3. Asya-Pasifik’e ağırlık verecek ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları aynı zamanda birbirini de dengeleyecek Türk-Kürt-Yahudi koalisyonuyla mümkündür ancak. Böylesi bir ittifak modeli hem İran’ın bölgedeki ağırlığını dengeler hem de İsrail’in güvenliğini sağlar.

4. Bu üç saptamadan yola çıkarak hedefin dört devleti bölmek pahasına bir Kürt devleti kurmak olduğunu söyleyebiliriz. Yani Erdoğan Türkosfer’in değil, Kürdosfer’in pratisyenidir.

TÜRKOSFER’DEN KÜRDOSFER ÇIKAR

David Gardner, Türkosfer’in aslında Kürdosfer’in perdesi olduğunun farkındadır. Nitekim analizinde “Ankara’nın, Kuzey Irak’taki özerk Kürt Yönetimi ile Suriye’de PKK’nın uzantısı bir örgüt tarafından yönetilen bölge arasında ‘bir Kürt Konfederasyonu’ olasılığı ile karşı karşıya kaldığına” dikkat çekmektedir.

Gardner tıpkı “ya büyüyeceğiz, ya küçüleceğiz” ve “Musul’u alamazsak Diyarbakır’ı kaybederiz” diyen AKP kalemşorları gibi esası gizlemektedir.

Zira Musul, Diyarbakır’ı vermenin havucudur. Türkiye, önüne Musul ve Kerkük petrolleri konularak Diyarbakır’ın “bir merkez” yapılmasına “ikna” edilmektedir.

Yani Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyiyle entegrasyon yapılarak Türkosfer’in kurulduğu sanılırken, bu iki kuzeyle Türkiye’nin güneydoğusu birleşerek Kürdosfer oluşturulacaktır.

FEDERASYON ANAYASASI

Erdoğan’ın 2004’te “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” demesinden itibaren AKP’nin birinci önceliği Kürdosfer’dir.

2005’te Diyarbakır Açılımı, 2006’da Eyalet yasaları, 2007 ve 2008’de Ergenekon kovuşturmaları, 2009 ve 2010’da Kürt Açılımı, 2011’de Anayasa referandumu, 2012’de Oslo görüşmeleri ve Suriye’ye operasyon, 2013’te İmralı süreci ve Erbil’le anlaşmalar hep Kürdosfer içindi…

Bugün Akil Adamlar’dan çekilme tartışmalarına, Türksüz anayasadan başkanlık sistemine kadar sürdürülen hamleler de Kürdosfer içindir…

AKP’nin özerkliği, BDP’nin de başkanlık sistemini kabul ederek üzerinde ittifak kurdukları Yeni Anayasa taslakları artık çırılçıplak ortadadır.

AKP’nin taslağındaki Başkanlık sistemi ile BDP’nin taslağındaki “bölge başkanlığı ve bölge meclisi” önerilerinin toplamı Federasyon’dur: Türk-Kürt Federasyonu!

Ancak bu federasyon Ortadoğu’ya kan getirir, halkları birbirine boğazlatır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 2013

, , ,

Yorum bırakın

AÇILIM LAFORİZMALARI

PKK sınırdan çıkacak mı, çıkmayacak mı? Haziran’da mı çıkacak, sonbaharda mı? Silahlı mı çıkacak, silahsız mı?

Günlerdir gazeteler, televizyonlar, Salı grup konuşmaları, siyasi parti oturumları, bakanlar kurulu toplantıları, Erdoğan’ın milletvekilleriyle kapalı görüşmeleri bu soruyla meşgul.

Koca Türk devletinin tek ve en önemli gündemi bu.

Devlet açısından asıl acı olan ise şu gerçektir: Türk devleti PKK’nin önce sınırdan içeri girmesini engelleyemedi, şimdi de çıkartamıyor!

GÖMÜLECEK SİLAHLAR

Başbakan Erdoğan canlı yayında PKK militanlarına ve Kandil’deki yönetime sesleniyor: “Silahla sınır dışına çıkma olmaz. Ya mağaraya gizleyin, ya da toprağa gömün, öyle çıkın.”

Erdoğan’ın açıklaması Kandil’de tebessüm yarattı mı bilmiyoruz ancak sosyal medyada şu yoruma neden oldu: “Sonra o silahları yerinden çıkarıp ‘Ergenekon’un gömdüğü silahları bulduk’ demesinler!”

DEVLET KÖR-SAĞIR-DİLSİZ OLACAK!

Ortada Habur çadır mahkemesini de aşan bir tablo var aslında: Silahlı terörist yürüyüp sınırı aşacak, devletin güvenlik kuvvetleri de görmemek için arkasını dönecek. PKK’liler silahlarını da bir köşeye atarlarsa eğer, AKP nezdinde tam temize çıkmış olacaklar…

Habur’da da devlet soruyordu: “Neden geldiniz?”

PKK’lilerin hepsi aynı yanıtı veriyordu: “Başkan Apo’nun çağrısıyla geldik.”

Devlet “yaz kızım” diyordu: “Pişmanlık yasasından yararlanmak istediğini söylediler, serbest bırakılmalarına…”

KİM DAHA YASAL?

Abdullah Öcalan da, Murat Karayılan da çekilme için “yasa çıkarılmasını” şart koşuyorlar.

AKP’nin Adalet Bakanı Sadullah Ergin ise “çekilme için yasaya gerek yok” diyor ve savcılara meydan okuyarak “suçsa ben bu suçu işliyorum” diyor.

AKP’nin yasa tanımazlığı mı, yoksa PKK’nin “ille de yasa” demesi mi daha ironik, bilemedik.

AKP’NİN RAKAM OYUNLARI

Devletin açıkladığı rakamlara göre 2011’de 332’si içeride, 790’ı dışarıda olmak üzere toplam 1122; 2012’de 698’i yurtiçinde, 860’ı yurtdışında olmak üzere toplam 1158 PKK’li öldürülmüş!

Yine devletin açıkladığı rakamlara göre sınır dışına çıkması gereken PKK’li sayısı 1500’müş. Ancak bunların 300’ü lojistik hizmeti yapanlarmış, bir kısmı eline silah almamış, bir kısmı çocuk yaştaymış… Yani sınır dışına çıkması gereken PKK’li sayısı en fazla 800 kadarmış!

İşte bütün bu kavga kıyamet 800 PKK’linin sınır dışına çıkıp çıkmayacağı üzerinden kopuyor.

Ancak 800 PKK’li sayısı, son iki yılda içeride 1030, dışarıda 1650 olmak üzere toplam 2680 öldürülen PKK’linin üçte birinden bile az. Bu durumda ya bu “çekilme” meselesi hikâye, ya da devletin açıkladığı rakamlar hikâye…

Öldürülen PKK’li sayısı açıklanırken AKP’ye büyüme rakamları hazırlayanlar, “çekilme” rakamları açıklanırken AKP’ye enflasyon rakamları hazırlayanlar devreye sokuluyor anlaşılan…

ŞEYH UÇMAZ, MÜRİT UÇURUR

Güneri Civaoğlu sağlam yerden dinlediğini belirterek anlatıyor: “İmralı’da Abdullah Öcalan’la konuşan BDP milletvekilleri, hatıra olarak Öcalan’dan imza almışlar. O milletvekilleri daha sonra Kandil’e gittiler. Orada gösterdikleri kâğıt üzerindeki hatıra Abdullah Öcalan imzasını Kandil’dekiler öpmüşler.” (Milliyet, 3 Nisan 2013)

Bu kadar da olmaz dedirten bu hikâye kuşkusuz doğrudur. Zira BDP Eş Başkanı Gülten Kışanak’ın TBMM grup toplantısında söylediği şu sözler ancak şeyh-mürit ilişkisiyle açıklanabilir: “Öcalan’ın doğum günü olan 4 Nisan, Kürtlerin de doğum günüdür, hepimizin doğum günüdür.”

Artık TBMM adına İmralı’ya bir pasta gönderirler! Mumlar da AKP’den…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Nisan 2013

, , , ,

Yorum bırakın

AÇILIMDAN BEYAZ KÜRTLERE: KÜSİAD

Öcalan’ın 1999’da Türkiye’ye teslim edilmesi iki önemli gelişmeye neden oldu: Birincisi Irak Kürdistanı’nın kurulmasının önündeki Türkiye direncinin zayıflamasıydı. İkincisi de Amerikancılığın Türk devleti içerisinde yeniden kuvvet kazanmasıydı.

İşte ABD bu iki kazanımın üzerinden Erbil merkezli Kürdistan’ın kuruluşunu hızlandırdı; üstelik Türkiye’yi de işe katarak!

KÜRDİSTAN TV’DEN GÜLEN OKULLARINA

Örneğin, Kürdistan TV kuruldu. Teknik donanımı Turkish Daily News gazetesinin sahibi, Turgut Özal’ın manevi oğlu ve Tansu Çiller’in danışmanı İlnur Çevik tarafından sağlanan Kürdistan TV, Şubat 1999’da yayına başladı.

Ekim 1998’de Zaho’da Pentagon tarafından TSK’nin desteğiyle kurulan Askeri Akademi’nin çalışmaları hızlandırıldı. Akademide Pentagon’un Özel Savaş subayları ile 40 Türk Özel Kuvvetler Komutanlığı personeli çalışıyordu. Peşmerge subay, zaman zaman eğitim için Silopi’deki Tugay’a getiriliyordu. Peşmergelerin bir bölümünün maaşını da Türkiye ödüyordu. Hatta bir süre sonra peşmerge başına 60 dolar olan maaşın 100 dolara çıkarılması için Barzani Ankara’yla pazarlığa bile tutuştu.

Beyaz Saray’ın aktardığı paralarla İngilizce ve Kürtçe eğitim veren okullar kuruldu. Bağdat’taki Kürt öğretim üyeleri Erbil’deki Selahaddin Üniversitesi’ne çekildi. Türkiye’den de pek çok öğrenci, yıllar içinde burslu olarak Selahaddin Üniversitesi’nde okudu. İlerleyen yıllarda Fethullah Gülen de, ABD’nin teşvikiyle Barzani’yle anlaşıp Kürdistan’da ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim kurumları hayata geçirdi.

KİT’İ MİT KURDU

Türk Telekom’un verdiği teknik destekle Irak Kürdistanı’nın telefon haberleşme sistemi kuruldu. Savaş öncesi var olan telefon şebekesi onarılarak, haberleşme yaygın hale getirildi.

CIA’nın Kasım 1998’de temelini attığı Kürdistan İstihbarat Teşkilatı (KİT), hızla organize edildi ve geliştirildi. KDP ve KYB üyelerinden oluşturulan KİT personelinin bir bölümü İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki CIA merkez üssünde, bir bölümü de Türkiye’de MİT bünyesinde kurslardan geçirildi.

Kürdistan’ın emniyet örgütü de yine Türk Emniyet Genel Müdürlüğü örnek alınarak oluşturuldu. Asayişi ve trafiği denetleyen birimler meydana getirildi. Askeri üniformaya benzeyen resmi üniformalar hazırlandı, resmi araçlar tahsis edildi.

Kürdistan’ın yargı sistemi de hızla oluşturuldu.

KÜSİAD, KÜRTCELL, COLA KURDA

Tüm bunlar Irak Kürdistanı’nın inşası içindi…

Şimdi Irak Kürdistan’ın Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açılması ve Türkiye’ye doğru genişletilmesi aşamasındayız. İşte Erdoğan’ın 2005’teki Diyarbakır açılımı, 2009’daki Kürt açılımı ve 2013’deki Büyük Kürdistan açılımı bu proje içindir.

2009’daki Kürt açılımı Kürtçe TV’yi, Kürtçe kursları, Kürtçe savunma hakkını doğurdu… Ya 2013’te başlayan Büyük Kürdistan açılımı?

Wall Street Journal’dan öğreniyoruz ki, Kürt Sanayici ve İşadamları Derneği yani KÜSİAD faaliyete geçmek üzere!

Selahaddin Çölçınar 2009’da Kürt açılımı başlayınca Türk Patent Enstitüsü’ne (TPE) başvurmuş ve bu ismi tescillemiş. 2013’te Büyük Kürdistan açılımı başlayınca da 20 işadamıyla birlikte İstanbul merkezli derneği hayata geçirmek üzere Valilik ve Emniyet’e başvurmuş.

Yine Wall Street Journal’dan öğrendiğimize göre TPE Bijicell ve Kürdicell’in başvurusunu da onaylamış. Ayrıca Kürtcell ve Cola Kurda da izin bekliyormuş.

BÖLME VE PARÇALAMA AÇILIMI

Böylece Erdoğan-Öcalan ortaklığından beyaz Kürtlere KÜSİAD,  zenci Kürtlere ise tarikat mensupluğu ve İslamcılık düşmüş oldu!

Bir de Washington’un TÜSİAD ve KÜSİAD’ı buluşturduğu ortak nokta var tabii: Ortadoğu’da kurşun olmak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Nisan 2013

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BAŞKANLIK İÇİN EYALET SİSTEMİ

Başbakan Erdoğan “bunlar tarih bilmiyor” dedikten sonra ekliyor: “Eyalet yapısı güçlü kalkınmayı getirir. Osmanlı’da Lazistan, Kürdistan eyaletleri var. Güçlü bir Türkiye eyalet sisteminden korkmamalıdır. Siz eyalet sisteminde de üniter yapıyı muhafaza edebilirsiniz. Azınlıklar ve eyalet sistemindeki hoşgörüyü yakalamış değiliz. Coğrafi bölgeler açısından değerlendirip eyaletin adını koyabiliriz. Biz de olaya bu şekilde yaklaşabiliriz. Bu böyle olacak diye konuşmuyorum. Bu yaklaşımı güçlü bir Türkiye için konuşuyorum.” (CNN Türk, 29 Mart 2013)

Erdoğan haklı, biz bu tarihi bilmiyoruz… Biz okuduğumuz ve öğrendiğimiz tarihi anlatalım.

OSMANLI’DA 3 AYRI İDARİ SİSTEM

600 yıllık Osmanlı devletinin idari yönetimini üç evreye ayırabiliriz:

1. 1299-1362: Osmanlı devleti Sancak sistemiyle yönetiliyordu:

2. 1362-1864: 1. Murat döneminde Eyalet sistemine geçildi. Daha doğrusu sistem aslında “Beylerbeyliği” sistemiydi.

3. 1864-1922: Osmanlı devletinin dağılmasına ve eyaletlerin daha kolayca kopmasına neden olan Beylerbeyliği sisteminin yerine, daha merkeziyetçi Vilayet sistemine geçildi.

Bu arada önemle belirtelim. Erdoğan’ın “Osmanlı’da Lazistan, Kürdistan eyaletleri vardı” demesi de tam olarak doğru değildir. Çünkü Osmanlı’da Trabzon ve Diyarı-bekr Beylerbeyliği vardı.

Resmi olarak ise Bedirhan Bey’in isyanıyla 1847’de kurulan ve 20 yıl ömrü olan bir Kürdistan eyaleti vardır.

Özetleyecek olursak Osmanlı devleti Eyalet sistemi içinde dağıldı, son 60 yılda ise Vilayet sistemine geçerek çöküşü durdurmaya çalıştı.

TÜRK-KÜRT FEDERASYONU

Erdoğan’ın kendine göre bir tarih anlatması ise şu hedefi gereğidir: Başkanlıkla idare edilecek eyalet sistemli bir Türk-Kürt federasyonu!

Kuşkusuz bu hedef, hem yeni değildir, hem de doğrudan Erdoğan’a ait değildir. ABD, projesini önce Özal’a şimdi de Erdoğan’a uygulatmaktadır.

Bu gerçek arşivlerdeki şu açıklamalara da yansımıştır:

1.  Erdoğan 1993 yılında, İkinci Cumhuriyet tartışmaları kapsamında kendisine sorulan, “Bu değişim süreci içerisinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı gruplar, insanlar, milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse ne olacak?” sorusuna şu yanıtı veriyordu: “Onun kararını halk verecek. Bu durumda belki eyaletler sistemi benzeri bir şey olabilir.” (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993)

2. Erdoğan, belediye başkanı olduktan ay sonra İstanbul’a Şehremini sistemini yani Osmanlı belediyecilik modelini öneriyordu. (Milliyet, 23 Mayıs 1994)

AKP’NİN EYALET YASALARI

3. Erdoğan başbakanlığının birinci yılı dolduğunda da eyalet sistemini savunuyordu. Katıldığı TV programında başkanlık sisteminden bahsedince, Fatih Altaylı “bunun uygulanabilmesi için eyalet sisteminin de olması gerekmiyor mu?” diye soruyordu. Başbakan Erdoğan bunun üzerine, “Eh tabii o zaman ona uygun bir yapılanma olmalı. Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur” diyordu. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

4. Öte yandan Erdoğan hükümetlerinin çıkardığı Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kalkınma Ajansları yasası, Bütünşehir yasası gibi pek çok yasa da fiilen eyalet sistemine aşama aşama geçme yasalarıydı.

Nitekim 81 vilayeti olan Türkiye, aynı zamanda 25 eyalete (kalkınma ajansına) bölünmüş durumdadır.

AKP’nin 25 kalkınma ajansı ile BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın ilan ettiği “biz 20-25 bölgeden oluşmuş özerk yönetim bölgeleri istiyoruz” hedefi aynıdır.

Kalkınma Bakanlığı’na bağlı bu ajansların başındaki Valiler, merkezden bağımsız olarak komşu ülke eyaletleriyle, özerk bölgeleriyle anlaşma yapabilmektedir. Örneğin başında Hakkâri Valisi Muammer Türker’in bulunduğu Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı DAKA, geçmişte Kuzey Irak’ta Mesut Barzani’yle “sınır kapısı” müzakere etmişti. (Sabah, 21 Ocak 2012)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mart 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

BAŞKANIN TÜM ADAMLARI

Öcalan’ın “çekilme” şartlarından biri de Akil Adamlar heyeti…

Ancak önerinin yeni olmadığını, Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun da bu öneride mutabık kaldığını önemle vurgulamalıyım.

Öcalan bu önerisini Aralık 2007’de ortaya atmıştı: “Akil adamlar komisyonu kurulmalıdır. Bu akil adamların kimlerden oluşacağı çok önemli… Ben sadece biz seçelim, bizim seçtiğimiz insanlardan oluşsun demiyorum. Devletin de seçeceği kişilerden oluşan bir komisyon olur. Örneğin İlter Türkmen olabilir. Bu komisyona Aahtisari gibi, ki özellikle onu öneriyorum, insanlar bulunmalı. Bunlar gelip benimle de görüşürler.”

Ardından Kılıçdaroğlu, Öcalan’ın Akil Adamlarını, bir Y-CHP önerisi olarak gündeme getirdi. Hatta daha da ileri gitti ve PKK’yle MİT’in değil, Akil Adamların görüşmesi gerektiğini savundu. (Haber Türk TV, 7 Haziran 2011)

ÖCALAN’IN VE DEVLETİN AKİL ADAMI: AAHTİSARİ

Marti Aahtisari, Öcalan tarafından Akil Adam olarak önerildikten sonra AKP ve CHP tarafından Türkiye’ye davet edildi.

Aahtisari Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Ana Muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’yla görüşerek sadece Öcalan’ın değil, devletin de Baş Akil Adamı kabulü gördü.

KANDİL’İN AKİL ADAMI: İLTER TÜRKMEN

Ardından Murat Karayılan, Cumhurbaşkanı Gül adına röportaja gelen Hasan Cemal’e Kandil’in Akil Adamı’nı açıkladı: İlter Türkmen!

MİT’i CIA’ya bağlayan General Behçet Türkmen’in oğlu İlter Türkmen, 12 Eylül rejiminin Dışişleri Bakanı yapılmıştı. Türkmen’in kimliği Türk heyetinin bir Moskova ziyaretinde de gündeme gelmişti

Yıl 1974. Yer Kremlin. Sovyetler Birliği Yüksek Prezidyum başkanı Potgorni, TBMM Başkanı Kemal Güven’e İlter Türkmen’i parmağı ile işaret ederek, “sizin bu büyükelçiniz Amerikan casusudur” diye bağırır. Heyette yer alan milletvekillerinden Necdet Evliyagil, yanında oturan Türkmen’e “Bu nasıl iş? Cevap ver” der.

Ancak Türkmen’in vereceği bir cevabı yoktur!

BDP’NİN AKİL ADAMI CHP’DE: TANRIKULU

Sonra BDP’nin Cengiz Çadar, Hasan Cemal, Sezgin Tanrıkulu gibi Akil Adam önerileri oldu.

“Gölge CIA” olan Stratfor’un TR705 kodlu istihbarat kaynağı Sezgin Tanrıkulu, bilahare Akil Adam kontenjanından CHP’ye girdi, milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı oldu.

AKP’NİN AKİL ADAMI: HİLMİ ÖZKÖK

AKP’nin en önemli Akil Adamı ise Hilmi Özkök’tü. Gerçi Özkök, Erdoğan’a bağlılığının sürekliliği nedeniyle pozisyonunu şöyle tanımlıyordu: “Akil değil makul adamım!”

Böylece Özkök, karşı devrimdeki rolü nedeniyle aslında AKP için “makul” olduğunu sergilemiş oluyordu!

İSRAİL’İN AKİL ADAMI: HİSARCIKLIOĞLU

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun ismi önce İmralı sürecinin Akil Adamı olarak gündeme geldi.

Ancak İsrail’in özrü sırasında ortaya çıktı ki, 17 Mart’ta Kudüs Tahkim Merkezi’nin Eş Başkanı ilan edilen Hisarcıklıoğlu meğer Suriye’ye karşı İsrail-Türkiye cephesi kurulmasında da Tel Aviv’in Akil Adamı olarak görev almış!

AB’NİN AKİL ADAMI: BEJAN MATUR

Eski Zaman yazarı Bejan Matur ise Alman Der Spiegel’e yazdığı bir makalede PKK’ye akıl vererek, Akil Adam olduğunu göstermiş oldu.

Matur AKP’nin her an çark edebileceği uyarısı yaparak sürece, örneğin AB gibi bir garantör gücün yetkili olmasının şart olduğunu savunuyor.

ABD’NİN AKİLADAMI: EGE CANSEN

Hürriyet yazarı Ege Cansen ise “ihanet önerileri” listesinde üst sıralar için yarışacak şu öneriyi yaptı: “PKK değil, bölgedeki (Güneydoğu’daki) güvenlik güçleri geri çekilsin!” (Hürriyet, 27 Mart 2013)

Tüm okurlarını şaşırtan Cansen, bu dudak uçuklatan önerisiyle kendiliğinden Atlantik’in Akil Adamlığına terfi etti.

AKP’NİN AKİL ADAMI: YALÇIN AKDOĞAN

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan ise bu karşı devrim sürecinin nasıl tamamlanacağını belirtiyor: “Tarihle, geçmişle hesaplaşmadan, sorgulamadan, yüzleşmeden kronik meseleler aşılamaz.” (Yeni Şafak, 27 Mart 2013)

Akdoğan’ın tarih dediği Atatürk’tür, Cumhuriyet’tir, Kurtuluş Savaşı’dır, Kemalist Devrim’dir; kökleri kazınmadan, milletin hücrelerinden sökülüp atılmadan nihayete erilmez!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mart 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

TÜRKSÜZ BARIŞ OLMAZ!

AKP ile PKK’nin ve Erdoğan ile Öcalan’ın “barış” süreci nasıl hayata geçecek diye merak edenlere haberi verelim: Batman’daki Atatürk heykelin altındaki “Ne mutlu Türküm diyene” yazısı kaldırılıp, yerine “yurtta sulh, cihanda sulh” yazılmış!

Herhalde şöyle düşünmemizi istiyorlar: ‘Türk’ çıkınca, ‘barış’ gelir!

KOMŞULARA PKK KURŞUNU

Ortada dönen “barış” palavrasına rağmen aslında Türk Mehmet ile Kürt Mehmet’in ABD ve İsrail adına cephelere sürülmek istendiğini anlatıyoruz kaç gündür. Üstelik bunu da Erdoğan ile Öcalan arasındaki mutabakata dayandırıyoruz.

Ne diyordu Öcalan örgütüne: “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var.”

Abartılı sayılar bir yana, Öcalan bu mesajıyla “yeni Ortadoğu” için PKK’nin “yeni görevini” ilan ediyordu.

Geri çekilme dedikleri işte budur!

PKK NAMLUYA NASIL SÜRÜLECEK?

Peki, “geri çekilme” nasıl olacak?

Hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın “geri çekilme düzenli olacak” sözlerini ciddiye almıyoruz. Hükümetin basındaki sözcüleri ise şöyle bir takvim açıklıyorlar: “1. Temmuz sonuna kadar sınır dışına çekilme. 2. Temmuz-Eylül arası yasal düzenlemelerin yapılacağı hazırlık süreci. 3. Eylül ortası 31 Aralık tarihleri arası ise silahların bırakılması ve dağdan iniş süreci.” (Yeni Şafak, 25 Mart 2013)

Ancak Hasan Cemal’e konuşan Murat Karayılan, -AKP’nin hamlelerini görebilmek için- şimdiden öteleme yaptı ve “geri çekilme sonbahara sarkabilir” dedi.

Geri çekilmeye ilişkin en somut açıklama ise AKP hükümeti yerine Barzani hükümetinden geldi. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin sözcüsü Sefin Dizai, “her PKK’li kendi ülkesine çekilecek” dedi.

Yani İran vatandaşı olan PKK’li İran’a, Suriye vatandaşı olan PKK’li Suriye’ye ve Irak vatandaşı olan PKK’li Irak’a çekilecek!

Böylece Öcalan’ın, daha doğrusu Washington’un PKK’ye verdiği İran, Irak, Suriye görevleri başlamış olacak!

Yani “geri çekilme” değil, PKK’nin bölge ülkelerine sevk edilmesidir söz konusu olan.

PKK GÜNEYDOĞU’YA YERLEŞECEK!

Ayrıca şu soru da anlamlıdır: Her PKK’li, vatandaşı olduğu ülkeye gidecekse, Türkiye vatandaşı PKK’liler ne olacak?

PKK’nin 3’te 2’sinin Türkiye vatandaşı olduğu düşünülürse, sınır dışına çekilmekten ziyade Kuzey Irak’taki PKK varlığının aynı zamanda Türkiye’ye yerleşmesi mi gündeme gelmiş olacak?

Oslo süreci müzakerelerinde bu sorunun yanıtı vardı aslında. Öcalan avukatları aracılığıyla yaptığı kimi açıklamalarda da değinmişti: PKK, demokratik özerk bölgenin öz savunma gücü olacak!

GÜNEYDOĞU’YA DİNİ RESTORASYON

Başlarken “barış” süreci nasıl hayata geçecek diye sormuş ve Batman’daki “ne mutlu Türk’üm diyene” yazısının yerine “yurtta sulh, dünyada sulh” mesajının konulmasına dikkat çekmiştik.

Bitirirken de şunu soralım: Peki Öcalan’ın Nevruz konuşmasında yer alan İslamcılık, mezhep, tarikat, cemaat mesajları nasıl hayata geçecek?

Onun da yanıtı oluşmaya başladı: Diyarbakır Dicle Üniversitesi kampüsüne 4. Cami yapılmaya başlamış!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN’A HAMAS GÖREVİ

Başbakan Erdoğan, İsrail’in “özründen” rant yaratmaya çalıştığı konuşmalarından birinde Washington ve Tel Aviv’e sesleniyor: “Hamas’ı masada kabul et!

Sanırsınız Hamas’ın en önemli hedefi İsrail’le masaya oturmak da, Tel Aviv ayak sürüyor…

Buradan anlıyoruz ki, “özür” ile birlikte Erdoğan’a bir de Hamas görevi verilmiş!

ARAP BASINCINI GİDERMEK

Hamas görevi Suriye hedefinin bir parçasıdır. Şöyle ki, Suriye ve dolayısıyla İran hedefine kilitlenen İsrail’in, Filistin sorununun yarattığı ağırlıktan olabildiğince kurtulması gerekiyor. İsrail’in Türkiye-Katar-Suudi Arabistan ittifakına açıktan dâhil edilmesinin karşılığında ortaya çıkacak Arap basıncının giderilmesi gerekiyor.

Filistin sorununda kimi çözüm adımlarının konuşulması ve Hamas’ın masaya çekilmesi, hem bölgedeki kimi ülkeleri tarafsızlaştıracak hem de Atlantik cephesinin elini güçlendirecektir.

Nitekim Obama’nın İsrail ziyareti ile dünyaya verilen “ABD bağımsız bir Filistin devletini destekliyor” mesajı tam da bu amaçladır.

HAMAS’I İRAN’IN ETKİSİNDEN ÇIKARMAK

İşte burada Erdoğan’a büyük roller düşüyor. Obama Erdoğan’dan, Hamas’ı İsrail’i tanımaya zorlamasını istiyor.

Peki, Erdoğan bu görevi nasıl yerine getirecek?

Aslında bu, Erdoğan’ın yabancı olduğu bir görev değil. Örneğin İsrail’in Gazze’ye saldırdığı Kasım 2012’de de Hamas sert yanıt verince Erdoğan yine göreve çağrılmıştı. ABD AKP’den Hamas’a baskı yapmasını istemiş, hatta Obama bir açıklamasında “Hamas’ın durdurulması Erdoğan’ın sorumluluğunda” bile demişti!

O süreçte bir yandan İsrail ile Mısır, Hamas’ın silahsızlandırmasını konuşurken, bir yandan da İran devreye girerek Hamas’a manevra alanı yaratmıştı. O mücadele, Hamas ile El Fetih’in “yakınlaşmasıyla” sonuçlanmış, Türkiye ve Mısır bunu kendi hanesine yazmaya çalışırken, Hamas İran’a teşekkür etmişti!

ERDOĞAN’IN ‘KOLAYLAŞTIRICI’ ROLÜ

Atlantik cephesinin yol haritasına göre Hamas İran’ın etkisinden çıktıkça; birincisi 1967 sınırlarını kabul edecek, ikincisi İsrail’le masaya oturacak ve üçüncüsü de İsrail’i resmen tanıyacak!

İşte Erdoğan bu üç adımlık yol haritasını Meşal üzerinden Hamas’a kabul ettirecek isim olarak İsrail’in “özrünü” hak etti!

Zaten Erdoğan, Hamas konusunda uzun bir süredir İsrail’in elini güçlendiriyordu. Meşal’in Türkiye ziyaretine gösterilen sahne ve perde arkası tepkilerin farklılığı sırasında da iyice belirginleşmişti ki, İsrail için Erdoğan büyük kolaylaştırıcıydı.

Erdoğan, Atlantik cephesinin Suriye’ye açtığı savaş koşullarında da Sünni müttefikleriyle birlikte Hamas’ı Batı adına kontrol etmeyi sürdürdü:

1. Hamas’a Şam’daki ofisini kapatması için ağır baskı uygulandı. Erdoğan o süreçte de görevliydi ve Meşal üzerinden Hamas’ı Şam’ı terk etmeye zorladı. Sonunda Hamas ofisini Şam’dan Katar’a taşımak zorunda kaldı!

2. Katar Emiri Hamad Bin Halife el-Sani, Gazze’yi ziyaret eden ilk Arap lideri oldu. Kuşkusuz ziyaret ABD ve İsrail izinliydi… Ağır ekonomik sorunlar altındaki Gazze ve Hamas, Katar’ın dolarlarıyla “yumuşatılacaktı.” Karşılığında da Hamas’ın, ABD’nin terör örgütü listesinden çıkarılması müzakereye açılacaktı.

ERDOĞAN’IN YOLU

İsrail ile Suriye arasında arabuluculuğa soyunarak yola çıkan Erdoğan’ın dört yılın sonunda İsrail’le birlikte Suriye’ye sefere hazırlanma noktasına gelmesi, bakalım İslamcı çevrelerde bir soru işareti yaratacak mı? Yoksa Filistin davası da Amerikan ılımlı İslamcılığına kurban mı edilecek?

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mart 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

ORG. ÖZEL ÇANAKKALE ZAFERİ’Nİ SULANDIRIYOR

Herhalde Başbakan Erdoğan Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’e “Çanakkale mesajını yumuşak tut, çünkü ben Çanakkale Zaferi konusunu muhalefeti eleştirmeye ve Suriye politikama alet etmeye çalışacağım” demiş olmalı… Yoksa bir Genelkurmay Başkanı’nın Çanakkale mesajı böyle sığ, böyle içeriksiz, böyle uyduruk olmazdı!

Org. Özel’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sitesinde yayımlanan, Fethullah Gülen ile Bülent Arınç’ı gözyaşına boğma potansiyeli taşıyan şu mesajına bakın: “Çanakkale Savaşı, sadece tarafların birbiri ile kanlı mücadelesi olmayıp, farklı kültür ve dünya görüşlerine sahip devletlerin birbirlerini tanımasına vesile olmuştur. Bu nedenle, muharebelerin yapıldığı Gelibolu Yarımadası, dost ve düşman her iki tarafın genç evlatlarının kıyasıya mücadele ettiği, savaşın acımasızlığına rağmen, yardımlaşma duygusunun da ön plana çıktığı, kalıcı dostlukların kurulduğu bir yer olmuştur.

Nerdeyse zafer kazandık diye emperyalist devletler ile onlar adına savaşa katılanlardan  özür dileyecek!

Sanki Çanakkale’de emperyalist bir saldırıya karşı vatan savunması yapılmadı da, iki ayrı ordu kader kurbanı oldu!

MESAJDAKİ ERDOĞAN İZİ

Öte yandan Necdet Özel’in Çanakkale Savaşı için “farklı kültür ve dünya görüşlerine sahip devletlerin birbirini tanımasına vesile olmuştur” sözlerinin aşırma olabileceği, hatta doğrudan başbakanlık katında yazılmış olabileceği de ihtimal dâhilindedir. Zira oldukça tanıdıktır!

Başbakan Erdoğan, 13 Nisan 2011 günü Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada tarihe ibretle geçen şu konuşmayı yapmıştı: “Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur.”

Yani Başbakan Erdoğan Haçlı Seferleri için “iki dinin birbirini tanımasına vesile olmuştur” derken, Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel de Çanakkale Savaşı için “farklı devletlerin birbirini tanımasına vesile olmuştur” diyor!

“Yüreği insan sevgisiyle böylesine pırpır eden” iki isim, “tanışmak için bu kadar kana gerek var mıydı” sorusuna da bir zahmet yanıt bulsalar ya!

İMZALANAN AKİTLERİN BEDELİ

Peki, Erdoğan ve Özel bu açıklamaları neden yapıyorlar? Kuşkusuz cahillikten ya da saf bir insan sevgisinden değil, mecburiyetten!

Anımsayalım, NATO’nun Libya’ya müdahalesi gündeme gelince Başbakan Erdoğan esip gürlemişti: “NATO’nun ne işi var Libya’da?”

Sonra kendisine imzaladığı kimi akitleri göstermiş olmalılar ki, tarihe geçecek şu manevrayı yapmıştı: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir.” Böylece dünya yeni bir patent ve tescil kurumu kazandı, Erdoğan da koltuğunu!

Ya Org. Necdet Özel’in mecburiyeti nereden geliyor?

Birincisi, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner ve üç kuvvet komutanı tarihe onurla geçecek toplu istifaya imza atarken, o Jandarma Genel Komutanı olarak silah arkadaşlarına katılmamış ve en üst rütbeli olarak Erdoğan ve Gül tarafından önce Kara Kuvvetleri Komutanı sonra da Genelkurmay Başkanı yapılmıştı.

İkincisi, Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yendiği emperyalist devletlerin “müttefiki” olmanın ve onlar adına Afganistan’da, Lübnan’da, Libya’da görev yapmanın mecburiyetidir.

Çünkü Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yendiği İngiltere ve Fransa’yla birlikte 90 yıl sonra Libya’ya saldırmayı, ancak Çanakkale’yi sulandırarak genç subaylara anlatırsınız!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Mart 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

HALEPÇE DERSLERİ

Bugün bu coğrafyanın acılar tarihinde önemli bir yer tutan Halepçe Katliamının 25. yıldönümü…

16 Mart 1988’de Irak’ın Halepçe kasabasında 5 bin Kürt’ün uçaklardan atılan kimyasal gaz bombalarıyla öldürülmesinin üstünden çeyrek asır geçti. Ancak Halepçe’nin siyasi etkileri hâlâ sürüyor. Üstelik insani etkileri, sakat doğumlarla, kimsesizliklerle, kişisel anılarla her gün varlığını sürdürüyor…

HALEPÇE’DE NE OLDU?

Halepçe Katliamı, İran-Irak savaşının da dönüm noktasıydı. İki ülke bu katliamdan birkaç ay sonra ateşkes ilan etti. Ancak bu coğrafya yararına hâlâ dersler çıkarılmadığı görülüyor.

Gelin önce katliamı kısaca anımsayalım ve bugüne bir projeksiyon tutalım: İran günlerce Halepçe’yi top atışına tuttu. Ardından kendisini destekleyen Celal Talabani’ye bağlı peşmergelerle birlikte Halepçe’ye girdi. Halepçe sakinlerinin büyük bölümü Baas rejimine karşı olduğu için İran’ın işgalini sevinçle(!) karşıladı. Bunun üzerine Irak Halepçe’ye (emperyalist laboratuvarlarda üretilen) zehirli gaz bombaları attı. Katliamda İran askerleri de öldü. Ardından Irak, Halepçe’yi İran’ın elinden geri aldı.

KÜRTLER AÇISINDAN DERS

Kürtler bulundukları ülkeye bağlılık göstermeli ve rakip ülkenin çıkarlarına alet olmamalıdır.

Baas rejimine karşı olmak adına büyük bir savaşta diğer devleti desteklemek her şeyden önemlisi tarihe zor temizlenecek bir “ihanet” kimliği bırakır.

İran Kürtleri İran’ı, Irak Kürtleri Irak’ı, Suriye Kürtleri Suriye’yi ve Türkiye Kürtleri Türkiye’yi savunmalıdır!

Ve tüm Kürtler emperyalizme karşı bölgeyi savunmalı; bölgedeki iç çelişkilere karşı emperyalizme alet olmamalıdır.

IRAK AÇISINDAN DERS

Saddam Hüseyin’in ve Baas rejiminin 1991’de ve 2003’te ABD’ye yenilmesinin nedenlerinin başında kendi Kürtünü kaybetmesi gerçeği vardır.

Bu gerçek, Türkiye, İran ve Suriye için de alınacak tarihi bir derstir.

İRAN AÇISINDAN DERS

İran, Irak’la savaşında üstünlük sağlamak adına Kürtlerden yararlanmaya kalkmış ancak tarihe aynı durumla karşılaşma kozu vermiştir! Üstelik o koz artık bölge ülkeleri yerine emperyalist devlet ABD’nin elindedir. Washington’un İran’a karşı geliştirdiği “çözme planlarının” hepsinde, en başta İran Kürtlerinin isyana teşvik edilmesi vardır.

SURİYE AÇISINDAN DERS

İran gibi Suriye de geçmişte Kürt kartını kullanarak komşularına karşı üstünlük arayışına girmiştir. Ancak bu coğrafyada bir kartı kullanıma açmak, en sonunda daha büyük olan kuvvete yani ABD’ye yarar. Nitekim PKK, ABD’nin bölgedeki kartı haline gelmiştir.

Bağdat’ın tarihindeki Halepçe Katliamı ile Şam’ın ve hatta Ankara’nın tarihindeki kimi bastırma harekâtları bazı benzerlikler taşımaktadır. Bu üçünden çıkarılacak en önemli ders şudur: Yanlış yöntemle doğru iş yapılmaz! Ve o yanlışlık tarihe daha büyük yanlışlıkları taşır…

TÜRKİYE AÇISINDAN DERS

Dün İran’ın ve Suriye’nin yaptığını maalesef bugün Türkiye yapmaktadır: AKP Hükümeti Bağdat’a rağmen Erbil’le, yani alınmamış derslerin sonucunda ABD’nin yarattığı “özerk bir devletçikle” ilişki kurmaktadır.

Ayrıca İmralı zabıtlarında ortaya çıkmıştır ki, Erdoğan ile Öcalan’ın mutabakatında artık PKK’nin bölge ülkelerine karşı kullanılması da vardır.

BATI ASYA BİRLİĞİ

Geçen haftasonu Ankara’da yapılan “YeniNATO ve özelleştirilmiş savaş: Suriye örneği” isimli uluslararası sempozyumda Aydın Çubukçu anlattı. Bir toplantıda görüştüğü İranlı bir diplomat şöyle demiş: “Kürtler bu coğrafyada Türkiye’de, İran’da, Irak’ta, Suriye’de yaşıyor. Kürtler bu coğrafyada Türklerle, Farslarla ve Araplarla yaşıyor. Kürtler bu özellikleri nedeniyle son yüzyılın birlikte yaşama kültürüne en çok sahip olan halkıdır.”

Evet, gerçekten de Kürtlerin bu zorunlu durumu, onlara bu coğrafyada tarihi bir “yapıştırıcı” rolü vermiştir. Ankara, Tahran, Bağdat ve Şam Kürtlerin bu özel durumunu bölge adına bir avantaja dönüştürme becerisi gösterdiği oranda emperyalizmi alt edecektir!

Dört başkentin oluşturacağı Batı Asya Birliği, Kürtlere, bulundukları ülkeleri bölmek pahasına peşinde oldukları “statüyü”, bu kez bölmeden getirecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Mart 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

İKİ CÜZDAN, İKİ LİDER

ABD’nin siyasal bir güç olarak gerileme sürecine girdiğinin en önemli işaretlerinden biri de yönetememe sorunu olarak ortaya çıkıyor.

Şöyle ki, ABD, 10 yıllık “ulus inşa etme” dönemi içinde işgal ettiği Afganistan ve Irak’ta başta olan her iki isimle de sorunlu bir ilişki yaşıyor. Ancak diğer yanda da Türkiye örneği var…

Gelin bunu iki model olarak inceleyelim:

1. MODEL LİDERLER

ABD’nin işgal ettiği Afganistan’da Taliban’ın yerine başa getirdiği Hamid Karzai, 2004 yılından beri devlet başkanı…

Ancak Hamid Karzai, ABD’nin atadığı devlet başkanı olmasına rağmen, gittikçe Washington’un çıkarlarına mesafe koyan bir yönelime girdi. Hatta işin ironik tarafı, Karzai son günlerde Washington’u, Taliban’la işbirliği yapmakla suçluyor!

Kuşkusuz bunda ABD’nin siyasi geri çekiliş süreci ve Asya’nın yükselişi önemli yer tutuyor.

Benzer durum Irak’ta da geçerli. ABD işgali altında Allavi, Caferi ve Maliki yönetimlerinin sırasıyla hüküm sürdüğü bu ülke, artık Washington’dan değil, Bağdat’tan yönetiliyor. Öyle ki, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin bir numaralı gerekçesi olan “Kürdistan” konusunda bile Washington, Bağdat’ı dikkate almayan adımlar atamıyor.

Maliki yönetimi, Irak’ı bir milli devlet olarak yeniden inşa ediyor. Hatta diyebiliriz ki, Irak şimdi ikinci milli devlet olma hamlesi yapıyor. Bağdat’ın hedefi “Iraklı” kimliği yaratmak!

Burada Karzai ve Maliki’nin sınıfsal konumu da önem kazanıyor.

Maliki’yi, kendinden önceki başbakanlar Allavi ve Caferi’den daha farklı kılan öncelikle sınıfsal konumudur. Allavi ve Caferi Irak’ın burjuvasıyken, Maliki, orta sınıftan.

Hatta Maliki, şimdiki siyasal rakipleriyle de sınıfsal konumu bakımından ayrı düşmektedir. Örneğin Musul’un önemli bir Sünni Arap ailesine mensup olan Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, 24 milyar dolara hükmediyor!

Kuşkusuz Karzai’yi, Afganistan içinde varlıklı olarak değerlendirebiliriz. Ancak feodal bir ülke olan yani üretim ilişkilerinin kapitalizm öncesine dayandığı bir ülkede, hele de Gayri Safi Milli Hasılası 7,5 milyar dolar seviyesinde olan bir ülkede, Karzai’nin varlığını, Nuceyfi’yle kıyas bile demeyiz!

2. MODEL LİDERLER

ABD’yle ilişkileri bakımından ikinci modelin en önemli aktörü ise Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Siyaseten Erdoğan, işgal edilmemiş bir ülkenin başbakanı olmasına rağmen, ABD’ye işgal edilmiş ülkelerin başbakanlarından daha bağımlıdır.

Burada ayrımı ortaya koyan belirleyici faktörlerin başında kuşkusuz Erdoğan’ın da sınıfsal kimliği gelmektedir. Her ne kadar Başbakan Erdoğan kendisini “zenci Türk” diye nitelese de, ekonomik varlığı onu bal gibi “Beyaz-Türk-Sünni” (BTS) yapmaktadır.

Amerikan hâkim sınıflarının temsilcileri bildiğiniz gibi “White (beyaz), Anglo-Sakson (Irk), Protestan (mezhep)” kelimelerinin baş harfi olan WASP’a mensupturlar. Erdoğan da bir BTS olarak son tahlilde Koç ve Sabancı’nın temsil ettiği sınıfın önde gelenlerindendir.

Kuyumculuktan başbayiliğe ve gemi sahipliğine uzanan ekonomik varlığı, Erdoğan’ı en zenginler sınıfına sokmaktadır.

Erdoğan’la paralellik gösteren diğer iki lider ise Mısır Cumhurbaşkanı Mursi ve Tunus Cumhurbaşkanı Gannuşi’dir. Üçü de Müslüman Kardeş olan bu isimler, ülkelerindeki ekonomik piramidin en tepesindedirler.

Erdoğan’ı ayrıca “ülkeyi pazarlamak” alt başlığı içinde İtalya Başbakanı Berlusconi ile aynı kefeye, ancak bindiği şeyden düşmek kategorisi içinde de ABD Başkanı Bush ile aynı kefeye koyabiliriz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Mart 2013

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın