Posts Tagged Erdoğan

CIA-MOSSAD BOMBASI VE AKP’NİN SORUMSUZLUĞU

Hatay-Reyhanlı’da 45 yurttaşımızı katleden bombalı terör saldırısından sonra ekranlara fırlayanlar yine zamanlamaya dikkat çekti, yine Türkiye’nin büyümesini hazmedemeyenleri adres gösterdi… Hatta “Banyas katliamını kim yaptıysa, Reyhanlı’daki saldırıyı da o yaptı” diyenler bile oldu.

Oysa ilk dakikalarda hükümet henüz adres konusunda anlaşmamıştı: Başbakan Erdoğan saldırıyı PKK’nin geri çekilmesiyle irtibatlandırıyor, adresi “çözüm sürecini hazmedemeyenler” diye açıklıyordu. Adalet ve İçişleri Bakanları ise saldırıyı doğrudan Suriye’ye bağlıyordu.

Sonradan topluca, Suriye istihbarat örgütü El Muhaberat’ın yönlendirmesiyle THKP-C Acilciler’in yapmış olabileceğinde birleştiler.

F4’ümüzün hâlâ nasıl düşürüldüğünü, neyle vurulduğunu saptayamayanların Reyhanlı saldırısının adresini bir kaç saat içinde belirlemesi, haliyle gayriciddi görünüyor.

Her neyse, umarız gerçek adres saptanır ve 45 yurttaşımızı katledenlerden hesap sorulur!

SALDIRI KİME YARIYOR?

Bu tip saldırılarda bizi adrese götürecek ilk soru, saldırının kime yaradığıdır.

İçeride Batı destekli silahlı teröristlerle uğraşan, güneyinde İsrail’in yeni bir cephe açtığı Şam yönetimi, neden üçüncü bir cephe açmak istesin? Türkiye’nin Suriye’ye savaş açmasını Esad değil, Esad karşıtları istiyor!

Daha geniş ölçekte bakarsak eğer, ABD’nin Suriye’ye müdahale etmesini en çok İsrail istiyor! Zira ABD’nin bölgede olması, İsrail’in güvenliğinin garantisidir. ABD içinde de bu konuda tam bir ikiye yarılma durumu söz konusu. ABD devlet aygıtının bir bölümü Suriye’ye müdahaleyi açıkça savunuyor, istiyor ve hatta Obama yönetimini buna mecbur etmeye çalışıyor!

ABD içindeki bu müdahaleci kesimle İsrail devleti, şu anda omuz omuza çalışmaktadır. İsrail’in İran’ı kışkırtan ve ABD’yi müdahaleye mecbur etmeye yönelik Suriye hava harekâtları, Esad’ın kimyasal silah kullandığına dair üretilen yalanlar bu ortak çalışmanın eseridir.

SALDIRININ ZAMANLAMASI

Saldırının adresini doğru tespit edebilmemizi sağlayacak ikinci parametre ise saldırının zamanlamasıdır. Nedense medyada zamanlama açısından öncelik, Erdoğan’ın Washington ziyaretine verildi.

Oysa asıl zamanlama, ABD’nin geri adımlar atarak ilk kez Suriye konusunda Rusya’nın çizgisine geldiğini ilan etmesi ve Cenevre Bildirisi’ni esas alacak bir çözüm için ay sonunda bir konferans toplamakta anlaşmasıydı.

Dolayısıyla “kimin işine yarıyor” ve “saldırının zamanlaması” incelemelerinden çıkacak sonuç şudur: Reyhanlı’da bomba patlatanların hedefi, ABD’yi ve dolayısıyla Türkiye’yi Suriye’ye müdahaleye zorlamak ve Washington-Moskova uzlaşmasını baltalamaktır! Bu durumda bombaları patlatanlar CIA-MOSSAD’dır.

DÜŞMANLIK YAPAN, FELAKET ÜRETİR

Ancak saldırının kaynağının CIA-MOSSAD olması, AKP Hükümeti’nin sorumluluğunu azaltmaz.

Artık AKP Hükümeti’ni destekleyenler şu sorulara dürüstçe yanıt vermelidir: Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Esad’ı devirmek istemese, Başbakan “Suriye iç işimizdir” demese, Hükümet Şam yönetimine karşı savaşanların sırtını ovmasa, gece Suriye topraklarında terör estirenleri gündüz Türk topraklarında dinlendirmese, El Kaide üyelerinin sınırdan silahlı geçişlerine yol vermese, her gün açık açık bu ülkeyi hedef almasa, Reyhanlı’da bombalar patlar mıydı?

Kimse kendini kandırmasın. Türkiye’nin 900 km’lik Suriye sınırını El Kaide-PKK-ÖSO üçlüsünün fiili kontrolüne bırakan bu dış politika değişmezse, daha büyük felaketlerle karşılaşırız.

Üstelik tehlike adım adım, göstere göstere geldi: Kilometrelerce uzakta önce F4’ümüz NATO yemi yapılarak düşürüldü. Sonra sınıra 20 km’den Akçakale’ye toplar düştü. Ardından sınıra dayanıldı ve Cilvegözü Sınır Kapısı’nda bomba patlatıldı. Ve sonunda sınırdan içeride girilip Reyhanlı’da bomba patlatıldı!

Tüm bunlara rağmen AKP Hükümeti hâlâ “Ortadoğu’da sınırlar anlamsızlaşacak”, “Türkiye Kürtlerle büyüyecek”, “Yüzyıllık parantezi kapatarak yeniden buluşacağız” diyorsa ve medyadaki sözcüleri açık açık “Osmanlı Birleşik Devletleri” yazıları döşeniyorsa, artık ülke güvenliği AKP Hükümeti’nin değil, milletin sorumluğuna geçmiştir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mayıs 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

F-AK KAVGASI

HSYK’nin, 1923 hâkim ve savcıyı kapsayan kararnamesi Emniyet ve Yargı’da Cemaat ve AKP çarpışmasının tüm hızıyla sürdüğünü gösterdi. F tipi görevlilerin AKP’ye yönelik hamleleri, anlaşılan tüm engellemelere rağmen sürüyor.

Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’un haberine göre Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş’in tenzili rütbe ile Antalya Başsavcılığı’na atanmasının nedeni de yeni bir F-AK kavgası. Uludağ, Kuriş’in Başbakan Tayyip Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında Ankara’da yürüttüğü yeni bir Oslo soruşturması nedeniyle Antalya’ya sürüldüğünü yazıyor.

Onca gürültü patırtıya rağmen Cemaat’in hâlâ Oslo üzerinden AKP’yi sıkıştırmaya çalışması, kuşkusuz hem “paylaşılamayanın” büyüklüğüne hem de ABD’nin her iki oyuncusunu birbirine çarpıştırarak hizaya getirdiğine işaret ediyor.

15 aydır süren bu çarpışmanın kritik dönemeçlerini hatırlayalım:

FİDAN’DAN SONRA SIRA ERDOĞAN’DA

1. Başbakan’ın tam da ameliyatla bir süre ortalardan kaybolduğu süreçte, 7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan KCK davası kapsamında ifadeye çağrıldı. Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Oslo’da PKK ile masaya oturan Fidan’ı soruşturmak, kuşkusuz Başbakan’ı soruşturmak demekti.

Fidan ve ifadeye çağrılan diğer MİT’çiler, AKP kalkan oluşturacak bir yasa hazırlayana kadar MİT binasından çıkmadı. Böylece AKP, ilk F tipi soruşturmayı savuşturmuş oldu.

Başbakan Erdoğan operasyonun arkasındaki gücü “paralel devlet” diye tanımladı ve “Hakan Fidan’dan sonra bana geleceklerdi” dedi.

2. Soruşturmayı başlatan Savcı Sadrettin Sarıkaya görevden alındı, yerine özel yetkili savcı Adem Özcan atandı.

3. Savcı Adem Özcan, AKP’nin çıkardığı yeni yasa gereği soruşturma için Başbakan’dan izin istedi ve 9 ay boyunca yanıt bekledi. Özcan’ın ikinci bir yazı yazacağı öğrenilince, Terörle Mücadele Savcılığı’ndan sorumlu Başsavcıvekili Oktay Erdoğan, dosyayı Özcan’dan aldı!

CEMAAT ERDOĞAN’I DİNLİYOR

4. AKP, F tipi ilk hamleyi atlattıktan sonra, şu sorunun peşine düştü: Soruşturmayı Erdoğan’ın ameliyatlı olduğu döneme getirerek AKP’nin müdahalesini engellemek isteyen Cemaat, yalnızca birkaç ismin bildiği sağlık sorununu nereden biliyordu?

MİT hemen böcek araştırması yaptı. Başbakan’ın AKP Genel Merkezi’ndeki odasında da, Meclis’teki makam odasında da, hatta evinin altında ofis olarak kullandığı bölümde de böcek bulundu.

5. Bu gelişme üzerine bir süre sonra Başbakanlık koruma polisleri baştan sona değiştirildi! Hatta yeni ekibin göreve başladığı ve eski ekibin eşyalarını toplayıp odaları boşalttığı ilk gün, yumruklaşmaya varan kavgalar oldu.

6. Ankara’da Memur Suçlarını Soruşturma Bürosu’nda görevli savcı Murat Demir, Başbakanlık’ta yaşanan koruma kavgası için soruşturma açtı. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş, Başbakanlık Koruma Dairesi Başkanı Ramazan Bal ile dört koruma hakkında İçişleri Bakanlığı’ndan soruşturma izni istedi.

MİT’TEN EMNİYET’E BASKIN

7. Hürriyet’ten Tolga Şardan’ın haberine göre, böcek olayının ardından Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişleri, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’nde inceleme yaptı. Müfettişlerin, tüm dinleme kayıtlarını da incelediği iddia edildi.

8. AKP’nin MİT’i ile Cemaat’in Emniyet İstihbaratı arasında mücadele sürerken dikkat çeken bir şey oldu. Fethullah Gülen, Gaziantep’teki terör saldırısı ile Uludere’de Mehmetçikleri taşıyan minibüsün devrilmesi nedeniyle bir mesaj yayınladı. Gülen’in taziye mesajında MİT iması vardı! (Vatan, 22 Ağustos 2012)

9. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, MİT Müsteşar Yardımcısı Muhammed Dervişoğlu hakkında haksız mal varlığı davası açtı.

ATALAY F TİPİ KALEMLERİN HEDEFİ

10. F tipi kalemler, Hakan Fidan operasyonundan bir sonuç alınamayınca, bu kez Beşir Atalay’a yöneldiler. Atalay’ın İran yanlısı olduğu, KCK tutuklamalarını engellediği yazıldı.

11. İddiaya göre Başsavcıvekili Murat Esen, göreve atandıktan sonra devraldığı dosyalardan birinin eksik olduğunu gördü. Dosya Hüseyin Görüşen’in makamında bulunan özel kasada bulundu. Dosya gizli bir Oslo soruşturmasıydı; üstelik Başbakan Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan “şüpheli” olarak yer alıyordu!

Esen, Erdoğan ve Atalay’la ilgili bölüme hızla takipsizlik kararı verdi, Fidan’la ilgili bölümü ise yetkisizlik kararıyla İstanbul’a gönderdi. İstanbul takipsizlik kararı vererek soruşturmayı kaldırdı.

Gizli Oslo soruşturmasının sahibi olduğu iddia edilen Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş de tenzili rütbe ile Antalya’ya gönderildi.

F-AK KAVGASI TÜRKİYE’YE DEĞİL, ABD’YE YARIYOR

ABD, AKP ile F tipi Cemaat’i birbirine vuruşturarak sadece iki oyuncusunu sürekli hizalamış olmuyor, aynı zamanda Türkiye’yi bölge politikalarına uyumlu olmaya mahkûm ediyor.

AKP ile Cemaat arasındaki çelişmelerden medet umanlar ve o çelişmelerin pususuna yatanlar, enerjilerini esas çözüme yani Milli Merkez’e vererek, 15 aydır süren bu F-AK kavgasından, F tipi operasyonlardan, Ergenekon tertiplerinden, CHP ile MHP’nin kasetlerle dizayn edilmesinden, İran ve Suriye’ye düşmanlıktan, Barzani ile birlikte Irak’ı bölmeye çalışmaktan, PKK ile müzakerelerden, bölünme anayasası girişimlerinden toptan kurtulmaya odaklanmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mayıs 2013

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

İSRAİL’LE FLÖRT, PKK’YLE BALAYI

Muhafazakâr medyanın, İsrail’in Suriye’ye saldırmasını “Esad’ın işine yarıyor” diye yorumlaması kuşkusuz ülkemizdeki İslamcı hareketlerin konumu açısından utanç vericidir. “Esad’ın her İsrail saldırısından sonra avuçlarını ovuşturduğunu” iddia eden muhafazakâr medya, aslında bir tek Atlantik cephesinin çıkarlarının savunulmasını muhafaza ettiğini sergilemiş oldu.

Muhafazakâr medyanın iki günlük bu psikolojik savaş çalışmasının ardından nihayet Başbakan Erdoğan sahneye çıktı ve İsrail’in Suriye’ye saldırmasını “Esad’ın eline altın tepsi içinde sunulan koz” olarak niteledi!

Yazılanlar kuşkusuz psikolojik savaş merkezlerinin nasıl çalıştığını anlamamız bakımından bir laboratuvar hizmeti gördüyse de, esas olan bu topraklarda neden büyük bir anti-emperyalist İslamcı hareketin oluşamadığını çözümleyebilmektir.

ABD’NİN STRATEJİK AKTÖRLERİ

Bugün İsrail’in saldırıları üzerine yürütülen psikolojik savaş çalışması, dün de PKK için yapılıyordu. AKP Hükümeti PKK’nin Esad’ın kartı olduğunu iddia ederek, Suriye düşmanlığına yandaş arıyordu.

Artık bir AKP-PKK balayı yaşandığı için o argümanlar rafa kaldırılmış, yerine İsrail konmuştur. Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, tabanlarındaki İsrail karşıtlığını Suriye karşıtı politikalarına malzeme yapmaya uğraşmaktadırlar.

Oysa tablo oldukça nettir:

1. ABD, AKP ile Suriyeli teröristleri Şam karşıtlığında askeri bölük haline getirmiştir.

2. ABD, AKP ve İsrail’i, özür üzerinden Suriye ve İran karşıtlığında birleştirmiştir.

3. ABD, AKP ve PKK’yi Kuzey Irak’ı Kuzey Suriye üzerinden Akdeniz’e bağlama ve Diyarbakır’ı BOP’ta merkez yapma projesinde yan yana getirmiştir.

4. ABD, AKP ile Barzani’yi Bağdat ve Maliki karşıtlığında birleştirmiştir.

5. ABD, “AKP-PKK-Barzani-İsrail” dörtlüsünü Büyük Ortadoğu’da Amerikan Konfederasyonu kurması için aynı cepheye sokmuştur.

6. ABD, bir Türk-Kürt-Yahudi cephesi kurarak, Arap ve Fars’ın üzerine sürmeyi hesap etmektedir.

Tüm bu operasyonların Türkiye açısından karşılığı ne peki? Birincisi AKP’yi iktidar koltuğunda tutmak, ikincisi de AKP’ye petrol ve doğal gaz verip, TSK’ye boru bekçiliği yaptırmak.

ATLANTİK CEPHESİNİN SORUNLARI

Peki, kısmen ilerlemesine rağmen bu senaryolar gerçekleşebilecek mi?

ABD açısından durum: Asya-Pasifik merkezli strateji belirleyerek Ortadoğu’daki işlerini model ortaklarına devreden Washington açmaz içinde. Çünkü model ortak sonuca gidemiyor. Ayrıca Obama yönetimi ile yeniden Ortadoğu’ya girmek isteyen kesimler arasında ciddi bir iç mücadele var. Obama Suriye’ye girmesi baskılarını önce “kimyasal silah kullanımını” kırmızı çizgi ilan ederek savuşturdu. Bu yönde haberler servis edilince bu kez kırmızı çizgiyi “sistematik kullanım” şeklinde güncelledi. BM’de Şam yönetiminin değil, Suriyeli teröristlerin kimyasal kullanıldığının saptanması, ABD’nin bu iç mücadelesinin bir yansımasıydı.

İsrail açısından durum: Bir karakol devleti olan İsrail, ABD’nin Asya-Pasifik merkezli stratejisi nedeniyle kalkanından oldu; AKP’nin varlığıyla teselli bulmaya çalışıyor. İsrail içinde kimi kuvvetler ABD’yi yenide bölgeye çekecek hesaplar içinde. Washington’un Tel Aviv’e rağmen İsrail’in Suriye’ye saldırdığını duyurması bu hesaplara dayanıyor.

PKK açısından: Öcalan’ın AKP’ye payanda olması ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a mesai arkadaşlığı yapması, örgütün yayın organlarına üstü kapalı yansıyacak düzeyde bir rahatsızlık yarattı. PKK’nin ideolojik kalemlerinin İsmail Beşikçi’ye bile savaş açabildiği bu yeni süreç kaygıyla izleniyor. Erdoğan-Öcalan projesinin Kürtleri Ortadoğu’da kurşun yapacağı gerçeği kaygıları daha da büyütüyor.

AKP açısından durum: ABD’nin model ortağı olan AKP Hükümeti, iki yıldır Esad’ı deviremediği için sıkıntılı. Zira problem sürdükçe hem sığınmacıların yarattığı sorunlar büyüyor, hem de Türkiye içinden yükselen tepkiler etkili olmaya başlıyor. 16 Mayıs’ta Washington’a gidecek olan Erdoğan, Obama’dan hem Suriye için hem de içerdeki muhalefete sert baskı uygulayabilmek için destek isteyecek.

Sonuç olarak Atlantik cephesinde sıraya dizilenler açısından işler hiç de iyi gitmiyor! Yani ABD’nin İsrail’le flört ettirdiği ve PKK’yle balayı yaşattığı AKP, sadece büyük bir utanca imza atmıyor, aynı zamanda sonunu da getiriyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mayıs 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’NİN FATİH SULTAN MEHMET’E İHANETİ

Bildiğiniz gibi AKP Hükümeti ve İstanbul Valiliği 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkılamasın diye Galata Köprüsü’nü araç ve yaya trafiğine kapattı. Ancak köprü girişine barikat kurmanın yeterli olmayacağını düşünmüş olmalılar ki, köprünün ortadaki iki kanadını açarak aldılar önlemi…

Görüntü haliyle basının ilgisini çekti ve köprünün 43 yıl sonra ilk kez kapatıldığı şeklinde haberleştirildi. Ancak bu bilgi doğru değildi. Zira Yeni Galata Köprüsü zaten 1992’de yapılmıştı.

MEĞER KÖPRÜ’NÜN KANATLARI ÇALIŞIYORMUŞ

Köprünün araçlara ve yayalara kapatılması, 1 Mayıs önlemini bir kenara bırakırsak, biz denizcileri oldukça mutlu etti. Çünkü köprüyü yayalara ve araçlara kapatmak, gemilere açmak anlamına geliyordu ve biz gemi mühendisleri köprü gemilere açılabilsin diye yıllardır mücadele ediyorduk.

Zira Haliç’teki Haliç, Camialtı ve Taşkızak tersanelerini atıl hale getirmenin bir aracıydı bu Köprü. Devlet, Köprü’nün kanatlarının açılamadığını iddia ederek bu tersaneleri elden çıkarmaya çalışıyor, biz gemi mühendisleri ise “açılabilir” diyerek bastırıyor, davalar açıyor ve Fatih’in tersanelerinin yaşatılabilmesi için mücadele ediyorduk.

Köprü’nün kanatları en son 1998’de açılmıştı. Bu mücadelenin öyküsünü Haliç Tersanesi’nde işçilik, mühendislik ve son olarak da müdürlük yapan Ali Can ağabey çok iyi bilir. Biz de Yönetim Kurulu Üyesi olduğumuz 2008 yılında Gemi Mühendisleri Odası olarak düzenlediğimiz Haliç Tersaneleri’yle ilgili bir panelde dinlemiştik kendisinden.

GMO’NUN EVECİT’E MEKTUBU

Öykü aslında ibretliktir. Köprü’yü yapan firma kanatların açılmasını engelleyen “arızanın” giderilmesi için devletten para istiyor, devlet ise “senin sorunun” diyerek ödeme yapmıyordu. Bu tuhaf inatlaşma ise tersanelerde gemi yaptıran ve gemisini Haliç’ten çıkaramadığı için teslim edemeyen firmalara büyük kayıplar oluşturuyordu. Davalar açıldı, bilirkişiler inceledi ancak sorun bir türlü aşılamadı.

Dönemin GMO Başkanı Tansel Timur, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e 2000 yılında bir mektup yazarak tarihi sorumluluğunu hatırlatır: “Gemilerini karadan yürüten Fatih’in kurduğu tersanelerin, bir köprü kanadının –üstelik 21 yüzyıl eşiğinde- açılamamasına bağlı olarak kapatılma sürecine sokulmuş olmasını, gelecek kuşaklar anlamakta zorluk çekecekler ve bu günlerin tarihi ve kültürel mirasa saygı açısından değerlendirilmesinde olumsuz örnekler olarak dikkate alacaklardır. Türkiye, açmayı beceremediği köprü kanadına, en büyük iki tersanesini feda etme lüksüne sahip değildir.”

AKP’Lİ ŞAHİN’İN 13 YIL ÖNCEKİ SORUSU

Bugünün iktidar milletvekili ve AKP’nin ileri gelenlerinden Mehmet Ali Şahin de Fazilet Partisi milletvekili olduğu 2000 yılında Devlet Bakanı Yüksel Yalova’nun yanıtlaması için TBMM Başkanlığı’na sorar: “1000 kişinin çalıştığı Haliç ve Camialtı tersanelerinin faaliyetleri niçin engelleniyor? Şehir Hatları İşletmesi ve İstanbul Deniz Otobüsleri’nin gemilerini tamir ettirmek için yaptıkları müracaatlar niçin kabul edilmiyor? Niçin dış ülkelerden gelen siparişler kabul edilmiyor?”

Şahin’in Bakan olduğu, Meclis Başkanı olduğu yıllarda da durumun değişmediğinin altını çizerek dönemin Devlet Bakanı Yüksel Yalova’nın verdiği yanıta göz atalım: “Galata Köprüsü kapaklarının açılmaması nedeniyle yapımı tamamlanan gemilerin Haliç dışına çıkarılamaması ve yeni gemi alımı yapılamaması sonucu bu tersanelerin mevcut iş hacminin önemli ölçüde daraldığı dikkate alınarak, Haliç ve Camialtı Tersaneleri için satış dışı alternatiflerinin geliştirilmesi ve Türkiye Gemi Sanayi A.Ş’in tasfiyesine ilişkin çalışmalara süratle başlanması yönünde temennide bulunulmaktadır.”

FATİH’İN MİRASINA SAHİP ÇIKAMADIK!

Şahin’in ve partisinin iktidar olduğu sonraki yıllarda ise bırakın kapakları (kanatları) açmak için bir girişimde bulunmalarını, tersine tersaneleri fiilen kapattıklarına şahit olduk. Hatta Gemi Mühendisleri engel olmasa, Tersaneler ya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Sinan Çetin’e “film platosu” yapsın diye ya da Rahmi Koç müzesini genişletsin diye verilecekti.

Kanuni’nin bir TV dizisindeki harem görüntüleri için fırtınalar koparan Başbakan Erdoğan’ın Fatih’in 557 yıllık tersanelerine sahip çıkmaması fakat her iki oğlunu da “gemicik” sahibi yapması, kuşkusuz tarihe kara bir leke olarak şimdiden geçmiştir!

Haliç’teki Bizans zincirleri nedeniyle gemilerini karadan yürüten Fatih’in torunlarının, Haliç’teki köprünün kanatları açılmıyor diye onun tersanelerini kapatması, beceriksizlikten öte tarihe ihanettir!

Daha da büyük ihanet ise “açılamayan” kanatların, 1 Mayıs’ta işçiler Taksim’e çıkmasın diye ansızın açılabilmesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mayıs 2013

, , , , , , , , , , , , , ,

1 Yorum

APOYASA

AKP’li yetkili anayasa konusunda gelinen noktayı şu sözlerle özetliyor: “Başkanlık sistemi parti kararımız. Eğer Başkanlık sistemi, yeni anayasa önünde engel ise diğer maddelerde bir uzlaşma olursa parlamenter sistem ile yolumuza devam edebiliriz. Başkanlık sisteminden çekilme şartımız uzlaşmadır.” (Radikal,3 Mayıs 2013)

Yani AKP, CHP’ye “Anayasa’ya ortak ol, Başkanlık’tan vazgeçelim” diyor!

Bu veciz ifade, medyada estirilen “CHP sürece destek vermezse biter” yayınlarını, yani AKP ve yandaşlarının ansızın ortaya çıkan CHP sevdasını açıklıyor.

Zira AKP çok iyi biliyor ki, CHP’yi bu sürece ortak etmeden, sürece meşruiyet kazandıramaz!

ANAYASA MEYDAN SAVAŞI

Öcalan Erdoğan’a “al başkanlığı, ver özerkliği” demişti; Erdoğan da Kılıçdaroğlu’na “Anayasa’da uzlaşalım, başkanlığı erteleyelim” demiş oluyor.

Kuşkusuz bu sonuç, hem Yeni Anayasa’nın aslında Apoyasa olduğunu hem de Erdoğan’ın Anayasa Meydan Savaşı’nın ilk üç muharebesini kaybettiğini ortaya koyuyor. Ancak savaş sürüyor.

Atlantik cephesinin bölünme anayasası ya da Apoyasa’da kaybettiği muharebeleri ve mevzileri inceleyelim:

1. Anayasa’yı bir yılda çıkartacaklardı, yapamadılar!

2. Türksüz anayasa yapacaklardı, yapamadılar!

AKP, her ne kadar tanımları ve ifadeleri sulandırdıysa da, yoğun tepkiler nedeniyle hazırladığı taslağa Türk ifadesini koymak zorunda kaldı. Hatta AKP bu konuda, taslağına “Türkiye ahalisi” gibi ifadeler koyan CHP’nin bile ilerisine konumlandı.

Daha da ilginci ise PKK’nin tavrıydı. PKK’nin iki numarası Murat Karayılan bile Tük milletini oluşturan milliyetlerin tek tek yazılması halinde, anayasada “Türk milleti” ifadesinin bulunmasından rahatsız olmayacaklarını ilan etti. (Ezgi Başaran, Radikal, 26 Nisan 2013)

3. Türk tipi başkanlık sistemi getireceklerdi, yapamadılar! Türk tipi başkanlık, bir sultanlık rejimiydi ve sultan sadece yürütmenin başı değil, fiilen yasamanın da, yargının da başıydı.

Ancak tepkiler AKP’yi bu konuda da geri adım atmaya mecbur etti. Erdoğan önce yarı başkanlık, sonra partili cumhurbaşkanı, son olarak da “başkanlıktan vazgeçebiliriz” mevziisine geriledi.

MİLLİ MERKEZ’İN BAŞARISI

Her üç konuda da AKP’nin karşısına esas olarak Milli Merkez dikildi. Milli Merkez hem siyasal faaliyetleriyle Erdoğan-Öcalan anayasasının karşısında bir tepki örgütledi hem de 12 Eylül anayasasının gerçek karşıtı olan milli anayasayı yurt çapında yaptığı 153 toplantı ile oluşturdu.

Başbakan Erdoğan’ın İşçi Partisi’ni, Doğu Perinçek’i ve Milli Merkez’i açıktan hedef almasının esbabı mucibesi buradadır.

Milli Merkez’in varlığı aynı zamanda CHP içindeki ulusalcıların da elini güçlendirmiştir. Ulusalcılar Yeni CHP içine yuvalanan ve üst yönetime yerleşen neo-liberal kesimlere karşı Türkiye’yi kararlılıkla savunurken, Milli Merkez’in yarattığı rüzgârdan beslenmiştir.

CHP’NİN TARİHİ GÖREVİ

Milli kuvvetler ile gayri millî kuvvetleri Anayasa Medyan Savaşı’nın ön muharebelerinde karşı karşıya getiren sürecin analizi ve doğru okunması, asıl savaşın kazanılması için zorunluluktur.

Artık Türkiye için kritik bir dönemece girilmiştir ve CHP’ye büyük görev düşmektedir. Şöyle ki, CHP’nin AKP’nin yaptığı pazarlığa razı olmaması, ilk üç muharebenin ardından asıl savaşı kazanmayı da kolaylaştıracaktır.

CHP bilmelidir ki, AKP’nin “anayasada uzlaşırsak, başkanlıktan vazgeçeriz” demesini kabul etmek Türkiye’yi bölünme sürecinden çıkarmaz!

CHP’nin yapması gereken Erdoğan ile Öcalan’ın anayasasına da, başkanlık sistemine de, özerklik hamlelerinde de toptan karşı çıkmaktır!

Çıkmazsa Kılıçdaroğlu, Erdoğan ve Öcalan’ın girişimlerine meşruiyet sağlamış olur.

Ancak bitirirken altını çizerek belirtelim: CHP’nin AKP’ye parlamentoda sağlayacağı bu meşruiyet, Türk milleti nezdinde asla geçerli olmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mayıs 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

PERİNÇEK’İN HAYALETİ

Perinçek sendromu yaşayan Erdoğan’ın İP korkusunu açığa vurduğu dünkü grup konuşması muhtemelen tüm psikologların ilgisini çekmiştir.

Meğer 15 Aralık 2012’de Erdoğan’a “Bizi duvarların içine hapsettiğinizi sanıyordunuz değil mi?” diye soran ve “Silivri duvarının önüne kurduğunuz barikatınızı yıkan bizdik” yanıtı veren Perinçek, haklıymış!

Meğer Silivri’ye esir edilen yiğit devrimcinin hayaleti, TBMM koridorlarında Erdoğan’ı korkutuyormuş!

ERDOĞAN’IN DAYANDIĞI KUVVET

O korku Erdoğan’a bol İP’li cümleler kurdurtmadı sadece; bir de itiraf getirdi: “Ortada BOP diye bir şey kalmadı. Bu proje, Sayın Bush zamanda başlamıştı, başlamasıyla bitişi bir olmuştur. Bunun üç tane dönem içinde görevlendirilmiş ülkesi vardı; İtalya, Türkiye, Yemen. Üçünün çalışma alanı farklıydı.”

Hani Erdoğan BOP’un eş başkanı değildi?

Kendinden güçlüyü –Kerry örneğinde olduğu gibi- alttan alan ama kendinden zayıfı –çiftçi örneğinde olduğu gibi- azarlayan Erdoğan’ın BOP eş başkanlığı da gücün varlığına göre değişiyor.

Örneğin Erdoğan, Amerikan askerleri Irak’tayken 40 farklı yerde 40 kere “Ben Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım” diyerek övünüyordu.

Ancak Amerika Irak’ta yenilip de çekilmeye başlayınca Erdoğan bu kez şöyle demeye başlamıştı: “Ellerine bir kâğıt almışlar, bu proje ABD’nin projesidir diye. Bunu ispat etsinler her şeye varım. Eğer ispat etmezlerse namussuz ve alçaktırlar.”

Amerikan askeri varlığına göre konumlanan Erdoğan’ı, bu kez Perinçek’in hayaleti korkuttu ve konuşturdu!

PAZARLIK YOK, ABD’NİN TALİMATI VAR

Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında dikkatimizi çeken bir başka açıklaması da yemin billah edercesine “PKK ile pazarlık yapmadıklarını” belirtmesiydi.

İlginç olan, Ahmet Türk’ün de Erdoğan’ı doğrulaması ve “pazarlık yapılmıyor” demesiydi.

Haliyle insan merak ediyor: AKP ile PKK hiç pazarlık yapmadan, hiç taviz vermeden, birbirini üzmeden neden öpüştü, neden barıştı?

Zira çok değil daha 6 ay önce Erdoğan Öcalan’ı asmaktan bahsediyordu, PKK’li teröristle kucaklaşan BDP milletvekilleri için fezleke hazırlatıyordu, Zerdüşt diyerek Kürtleri aşağılamaya kalkıyordu…

Ya Öcalan’a ne demeli? Dün korkuyla “devletimin hizmetindeyim” derken, bugün hangi cesaretle “AKP benim sayemde iktidar oldu” diyebiliyor?

Tüm bu tablonun, tüm bu tükürdüklerini yalamalarının tek bir sebebi var: Obama’nın beyzbol sopası!

O sopa Erdoğan ile Öcalan’ı “hiç pazarlıksız” el ele tutuşturabildi!

Çünkü ikisi adına kararlar alındı, al-ver kontratları bağlandı!

OBAMA’NIN SOPASI MI, MİLLETİN TOKADI MI?

Ancak Erdoğan’ın asıl korkusu şimdi başladı: Milli Merkez korkusu.

Çünkü Milli Merkez’de Erdoğan’ın “ananı da al git” dediği çiftçi var, sanatına ucube dediği heykeltıraş var, fabrikasını sattığı işçi var, coplattığı öğrenci var, “onunla bizi meşgul etmeyin” dediği Fazıl Say var, “koyun” dediği Demirel var, hayaletinden korktuğu Perinçek var!

Çünkü Milli Merkez’de; “Suriye’ye düşmanlık yaptırtmam” diyen Hataylı var, “Hepimiz Kubilayız” diyen İzmirli var, “Batı Asya Birliği’nin tutkalıyım” diyen Diyarbakırlı Furkan var…

Erdoğan’ın Akillerine bayrak gösteren Kocaelili var, “şehit evlatlarımın hakkını helal etmiyorum” diyen Kütahyalı var, Akillere fırça atan Konyalı Kemal dede var…

Milli Merkez’de Jön Türk geleneğinin şimdiki temsilcisi TGB var…

Milli Merkez’de “Atatürk’te birleşen” ve “Türksüz Anayasa yaptırtmam” diyen vatanseverler var…

Milli Merkez’de “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” diyen millet var!

NOT: 1 Mayıs bayramınız kutlu olsun.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mayıs 2013

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

BORU KARDEŞLİĞİ

Reuters, Kuzey Irak petrolünü Türkiye’ye getirecek boru hattının bitmek üzere olduğunu müjdeliyor!

Hattın Dohuk’a kadar ulaştığı, yüzde 80’inin Türk müteahhitler tarafından yapıldığı ve Genel Enerji’nin, enerji naklinin 2014’te başlayabilmesi için işleri hızlandırdığı vurgulanıyor.

Irak Kürt Bölgesi Petrol Bakanı Aşti Havrami, boru hattının başlangıçta gaz nakli için tasarlandığını, ancak petrol nakledecek şekilde de dönüştürüleceğini belirtiyor.

Enerji Bakanı Taner Yıldız da Havrami’yi doğrulayan bir açıklama yapmıştı geçen hafta. Yıldız, Kuzey Irak petrolünü Türkiye’ye getirecek yeni boru hattının çözüm sürecinin ölçülebilir ilk sonucu olacağını söylemişti. (Sabah, 20 Nisan 2013)

BİRLEŞTİREN BORULAR

Bölgedeki siyasal gelişmeleri doğru saptamak, kuşkusuz bölgeye borular düzleminden de bakmayı gerektiriyor. O düzlemden bakınca da bölgede iki ayrı boru projesi olduğu görülüyor: Bölgenin boru projeleri ile Atlantik’in boru projeleri.

Bölgenin “birleştiren” boru projeleri:

1. Irak petrollerini Türkiye’ye ulaştıran mevcut Kerkük-Yumurtalık boru hattı. Bu boru hattı Irak ile Türkiye’yi birbirine bağlıyor.

2. İran gaz ve petrollerini, Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz’e ulaştırmayı amaçlayan boru hattı. 5 bin 600 kilometrelik hattın anlaşması imzalandı ancak Atlantik’in Suriye’ye terör savaşı açması üzerine proje hayata geçemedi. Bu boru hattı İran, Irak, Suriye ve Lübnan’ı birbirine bağlayacaktı.

BÖLEN BORULAR

Atlantik’in “bölen” boru projeleri:

1. Kuzey Irak petrollerini Bağdat’ın izni dışında Türkiye’ye getirmeyi hedefleyen proje. Anlaşma 17 Mayıs 2012’de Neçirvan Barzani ile Başbakan Erdoğan arasında yapıldı. Bu hat ile Barzanistan’ın Türkiye’ye bağlanması hedefleniyor. Böylece Irak bölünmüş olacak.

Öte yandan Kuzey Irak petrolleri için ABD ve İngiltere’nin Türkiye’ye de pay vererek bir konsorsiyum kurdukları konuşuluyor. Bu konsorsiyumda ABD’nin payının yüzde 45, İngiltere’nin payının yüzde 30 ve Türkiye’nin payının da yüzde 25 olduğu söyleniyor.

2. 13 Temmuz 2009’da imzalanan Nabucco projesi. Proje Türkmenistan, Azerbaycan ve Kuzey Irak gaz-petrollerini Avrupa’ya taşımayı amaçlıyordu. Bu da yine Irak’ın bölünmesi demekti. Ancak Rusya Mavi ve Güney Akım projeleri ile Nabucco’yu geçersiz hale getirtti.

3. İsrail gazını Türkiye üzerinden Batı pazarlarına ulaştırmayı amaçlayan İsrail-Ceyhan boru hattı. İsrail’in Türkiye’den dilediği özür, aynı zamanda bu hattın güvenliğinin rüşvetidir. Bu hattın güvenliği, Suriye’nin bölünmesinden geçiyor!

4. Katar gazının, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye güzergâhından Türkiye’ye ulaştırılması için düşünülen gaz boru hattı projesi. Bu projenin hayata geçmesi için yine Suriye’nin bölünmesi gerekiyor! ABD bu proje ile Suriye’ye karşı Türkiye-Katar-Suudi Arabistan koalisyonu kurmuş oldu.

AKP VE PKK’YE BORU BEKÇİLİĞİ GÖREVİ

Kuşkusuz boru hattı ABD’nin nihai hedefi değildir. Nihai hedefi, Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru ya da Büyük Kürdistan kurmaktır. Böylece Türkler, Araplar ve Farslar arasına ikinci bir İsrail karakol devleti sokmuş ve bölgeyi bölmüş olacaktır.

Boru, ABD’nin, tarafları bu nihai hedefe mecbur etmesinin aracıdır. Boru, Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmanın ve Türkiye’ye doğru genişletmenin silahıdır.

ABD bu silahın kullanılabilmesi için hem AKP ile PKK’yi masaya oturttu hem de İsrail’in Türkiye’den “özür” dilemesini sağladı.

Böylece ABD, “AKP hükümetini, PKK’yi, Barzanistan’ı ve İsrail’i” bölgede “boru kardeşliği” ile birleştirmiş oldu!

Barzanistan ve İsrail boruya gaz ve petrol verecek, Erdoğan ve Öcalan da borunun güvenliğini sağlayacak!

Sonuç olarak AKP hükümetinin 2009’da ilan ettiği Kürt Açılımı da, 2011’de girdiği Suriye karşıtlığı da ve 2013’te başlattığı “çözüm” süreci de, ABD’nin çıkarları ve İsrail’in güvenliği gereğidir. Medyada estirilen “barış” ve “çözüm” rüzgârları ile “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” şeklindeki pembe tablolar ise bu emperyalist planın maskesidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

GENÇ PKK’LİLER RAHATSIZ

Siirt ve Mardin il Emniyet Müdürlüğü, ortak bir operasyon yaparak 3 genci, “PKK’nin dağ kadrosuna katılmak üzereyken” yakalamış! Adıyaman24.com’um haberine göre polis ikisi 21, biri 15 yaşındaki üç genci sorguladıktan sonra ailelerine teslim edecekmiş!

Haberin neresinden tutsanız elinizde kalır… En iyisi AKP’nin “çekilme başlıyor” müjdesine tezat oluşturan bu haberi yandaş kalemlerin yorumuna havale etmek.

‘ÖCALAN YANINDAKİ MAHKÛMLARDAN RAHATSIZ’

Yalnız bu tip tuhaf haberler gittikçe artıyor. Örneğin birini Başbakan Erdoğan patlattı: “Öcalan’ın yanına adam da verdik. Kendi istediği isimler olmasına rağmen, yanındakilerden rahatsız, gitmelerini istiyor.” (Hürriyet, 18 Nisan 2013)

Öcalan’ın rahatsız olduğu isimlere bakın: Öcalan’ın tecrit koşullarının kaldırılması için 2005’te ölüm orucuna yatan Şeyhmuz Poyraz. Öcalan yakalandığında kendini yakmaya kalkan Bayram Kaymaz. Tuzla Tren İstasyonu’nu patlatan Cumali Karasu. Bingöl’de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yakalanan Hasbi Aydemir ve TİKKO üyesi Hakkı Alkan.

Öcalan, kendisi için ölüme yatan, kendisi için bedenini yakmaya kalkan, kendisi için ölüme koşan bu isimlerden neden rahatsız?

ÖCALAN MİT’LE NE GÖRÜŞÜYOR?

Belki de yanıtı şu haberdedir: “MİT ile Öcalan arasındaki müzakereler diğer mahkûmlarca duyulma ve ortam dinlemesine karşı, kullanılmayan üç koğuşun ortak alanı avluda yürütülüyor.” (Vatan, 15 Şubat 2013)

Öcalan “yoldaşlarının” duymasından çekineceği neler konuşuyor olabilir MİT’le?

Zira Başbakan Erdoğan’a göre “pazarlık yok”, BDP’ye göre “barış konuşuluyor”, ABD ve AB’ye göre “çözüm” geliyor… O zaman bu gizem ne?

MİT ÖCALAN’A GÜVENCE VERDİ

Öcalan’ın MİT’le bu yakın mesaisinin Kürtler arasında bir “rahatsızlık” yarattığını biliyoruz.

Örneğin kardeş Mehmet Öcalan’ın ağabeyinin ağzından yaptığı “MİT samimi” açıklaması, büyük tepki çekmişti. (Hürriyet, 5 Nisan 2013)

Ancak buna rağmen Öcalan, MİT’le yakın mesaisinin önemine vurgu yapmayı sürdürüyor. Örneğin Kandil’e yazdığı son mektupta da şöyle diyor: “MİT güvence verdi.” (Milliyet, 20 Nisan 2013)

Tüm bu olgulara bakılırsa Başbakan Erdoğan gerçeği tersyüz ediyor olmalı. Yani Öcalan yanındaki mahkûmlardan değil, olsa olsa mahkûmlar Öcalan’dan rahatsızdır!

KAMER ÖZKAN GERÇEĞİ

6 Nisan tarihli “MİT’ten MİT’e Öcalan” başlıklı makalemizde, PKK’nin kuruluş hazırlığı olan bazı toplantılarını, daha sonra “MİT ajanı” diye suçladıkları Kamer Özkan’ın evinde yaptıklarını yazmıştık. Toplantıları doğrulayan ama Kamer Özkan’ın “MİT ajanı” olmadığını, PKK’lilerin bu iddiasının yalan olduğunu belirten önemli bir bilgi notu ulaştı elimize. Hiç yorumsuz takdirinize sunuyoruz:

Kamer Özkan 12 Mart döneminde (1971) Aydınlıkçı oldu.1972 yılındaki bölünmede İbrahim Kaypakkaya ile birlikte ayrıldı. TİKKO içinde yer aldı. 1972 yılından PKK tarafından öldürüldüğü 1993 yılına kadar Tunceli’de dağda kaldı.

“1975 yılında ‘Apocular’ olarak ortaya çıkan grubun ilk beş kişilik çekirdek kadrosunun içindeydi. Ama çok geçmeden 1975 veya 1976 yılında, grubun devrimci olmadığını görerek ayrıldı. Sonraki yıllarda çoğunluğunu Tuncelilerin oluşturduğu ‘Tekoşin’ adlı örgütün kurucuları arasında oldu. PKK ile aralarında zaman zaman silahlı çatışmalar yaşandı. Bir seferinde Kamer Özkan kendisini pusuya düşüren PKK’lılardan birini öldürerek kurtuldu.

Kamer Özkan 1980 sonrasında da PKK ile birkaç silahlı çatışma daha yaşadı. 1991 ya da 1992’de gene kendisine kurulan bir pusudan yaralı olarak kurtuldu.

“Son olarak 1993 yılında Tunceli Merkez Gömemiş ve Erdoğdu köyleri arasındaki bölgede kalabalık bir PKK’lı grup tarafından pusuya düşürüldü ve öldürüldü.

Kamer Özkan halkına bağlı, yiğit bir devrimciydi. 21 yıl boyunca neredeyse yalnız başına dağda barınabilmesinin açıklaması da budur.”

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Nisan 2013

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

TAYYİP ERDOĞAN ERGENEKONCU OLDU!

Her ne kadar basında yeterince yer almasa da, AKP’nin “Akil Adamlar” hamlesinin “çözüm sürecine” bir tuğla ekleyemediği görülüyor.

ÇÖZÜM DEĞİL ÇÖZÜLME SÜRECİ

Tersine, her gün yürütülen “çözüm sürecine büyük destek” haberlerine rağmen “Akil Adamların” temasları, AKP’de bir “çözülme sürecinin” başladığını resmediyor.

Durumun vahametinden olsa gerek, kimi Akil Adamlar, kendilerine atfedilen büyük rollere karşın şunları yazmaya başladılar: “Görevimiz ne nasihat, ne izahat… Toplumun nabzını tutmayı amaçlıyoruz.” (Hüseyin Yayman, Hürriyet, 15 Nisan 2013)

Başbakan Erdoğan Akil Adamları “psikolojik harekât” görevlileri diye nitelediği için haliyle insan merak ediyor: Göreviniz ne nasihat ne de izahat ise Akil Adam sıfatına ne gerek var? Mesele nabız tutmaksa, “anket adamları” insin sahaya!

Ancak meselenin nabız tutmak olmadığını biliyoruz. Akil Adamların tek görevi, AKP ile PKK’nin anlaşmasını ve ABD’nin bu iki aktörü Ortadoğu’ya sürmesini, yani bölgeye savaş açmalarını “barış” diye halka yutturmak!

AKİL ADAMLAR ZORDA

Ama “akil akilden üstün” olsa gerek, halk bu tezgahı yutmuyor!

Örneğin Akil Adamlar İç Anadolu’da üniversiteye gidiyor fakat salona öğrencileri almıyorlar. Böylece Genç Türklerin tepkilerinden korunmuş olacaklarını sanıyorlar. Ama bu kez, örneğin Karaman Üniversitesinde olduğu gibi, genç akademisyenlerden yiyorlar zılgıtı.

Ya da Konyalı Kemal Dede’den yiyorlar fırçayı…

Karadeniz’e açılan Akil Adamlar, tepkiden kaçınmak için “elçiye zeval olmaz” kıvamında “biz postacıyız” demek durumunda kalıyorlar!

Ege’ye gidenler de “utanıyorlar” ama görevdir deyip, sıkılmıyorlar!

Sonra hükümet yeni bir çare(!) buluyor: Bölgelere Akil Milletvekilleri diye bir grup daha sürülecek!

Akil Adam Deniz Ülke Arıboğan NTV ekranından özetle uyarıyor: “Sakın böyle bir heyet göndermesinler, sonra biz hükümetin akili muamelesi görürüz!”

ERDOĞAN’IN TONYUKUK ANITI ZİYARETİ

“Çözülme süreci” o denli etkili olmaya başlıyor ki, Başbakan Erdoğan, yeni reçeteler arıyor. Örneğin Ergenekoncu oluyor!

Başbakan Erdoğan’ın Salı grup toplantısındaki konuşmasının merkezinde Moğolistan ve Tonyukuk Anıtı ziyareti vardı. Konuşmasına bakılırsa, ziyaretin tek amacı TBMM kürsüsünden “aslında ben de milliyetçiyim” diyebilmekmiş.

Nitekim grup konuşmasından bir gün önce yandaş basında bu yönde yazılar yayımlanarak “psikolojik harekât” yürütülmeye başlanmıştı.

Örneğin Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi şöyle yazıyordu: “Başbakan’ın Tonyokuk Abideleri önünde verdiği fotoğraf, çözüm sürecinin önünü kesmek için milliyetçiliği kullananlara, Ergenekon’un doğduğu topraklardan verilmiş en güzel cevaptı.” (Yeni Şafak, 15 Nisan 2013)

PAPAZ OLAN HER ŞEY OLUR!

Kuşkusuz Erdoğan’ın “Ergenekon topraklarından cevap vermesi” ve Ergenekoncu olması(!) bizi şaşırtmadı.

Zira Başbakan 2002’de ortaya çıkan 1995 tarihli bir kasetinde şöyle diyordu: “Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki.” (Milliyet, 30 Mayıs 2002)

Papaz elbisesi giyen Erdoğan, gerekirse Ergenekoncu da olur elbette!

Ama papaz elbisesi yakışır da, Ergenekonculuk üzerinde sırıtır.

Zira Erdoğan her şeyi olur ama asla Ergenekoncu olamaz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2013

, , , , ,

Yorum bırakın

PKK’Yİ ARTIK ERDOĞAN YÖNETİYOR

Son bir aydır ısrarla yazıyoruz: AKP-PKK “barışının” sahibi ABD’dir. “Barışın” nedeni ABD ve İsrail’in Ortadoğu çıkarlarıdır. İsrail’den gelen “özür”, “barışa” bölgesel cephe yaratmak içindir. “Barışın” taktik hedefi önce Suriye, sonra da İran’dır. “Barışın” stratejik hedefi Türkiye’dir; Türkiye’nin küçültülüp, Büyük Kürdistan’ın kurulmasıdır.

Yani “Amerikan barışı” aslında bölgeye açılan savaştır. Gerisi laftır, hikâyedir!

Dolayısıyla ortada bir Türk-Kürt barışı ya da kardeşlik projesi yoktur. Ne vardır? Türk ve Kürt’ü Ortadoğu’da ateşe sürmek, Arap ve Fars’a düşman yapmak vardır.

Yazdıklarımıza inanmayanlar, Amerikan barışının sözcülerinden Aysel Tuğluk’un üç gündür Radikal’de yazdıklarını okusunlar.

PKK’YE SURİYE VE İRAN GÖREVİ

Aysel Tuğluk açıkça söylüyor: “Bölge üzerine politika yapan ve bölge gücü olan hiç kimse silahtan arınmış bir PKK seçeneğine hazır değil.”

Tuğluk üstelik basında yazılanların da yalan olduğunu belirtiyor: “Dolayısıyla silahsızlanma meselesi zannedildiğinin aksine İmralı’daki tartışmaların merkezinde değil, böyle bir talep de yok.” (Radikal, 10 Nisan 2013)

Peki, Erdoğan ile Öcalan PKK’nin silahsızlanmasını konuşmuyorsa, neyi konuşuyor? Onu da ertesi gün yazmış Tuğluk: “PKK’nin ne olacağına dair soruya verilecek cevap konusunda açık yürekli olmak gerekiyor. En az önümüzdeki çeyrek asır boyunca Kürtlerin var olduğu her yerde PKK de çeşitli biçimlerde olacak. Suriye’de bir süre daha silahlı; İran’da yakın gelecekte tekrar silahlı; Avrupa’da kurumsal vs. PKK, Türkiye’de de çeşitli biçimlerde olacak. Ancak Öcalan’ın yeni dönem kurgusunda PKK’nin silahlı güçlerini Türkiye siyasal sahasının dışına geri dönüşsüz biçimde çıkarmak var.” (Radikal, 11 Nisan 2013)

Ne diyordu Öcalan İmralı zabıtlarında: “Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin.” (Milliyet, 28 Şubat 2013)

Yani anlayacağınız ABD asıl şimdi silahlandırıyor PKK’yi; Suriye’ye ve İran’a saldırması için büyütüyor, Erdoğan’ın denetimine veriyor! (PKK bu nedenle bölünmeye gebedir.)

ERDOĞAN PKK’Yİ SURİYE ÜZERİNE SÜRDÜ

Nitekim PKK’yi silahlandırma ve bölgeye sürme operasyonu aslında çoktan başlatılmıştı. “PKK’nin Esad’ın kartı olduğunda” ısrar edenler, umarız birincisi PYD’nin Suriye güvenlik güçlerine saldırıya geçmesini ve ikincisi de Erdoğan’ın Kırgızistan’dan söylediği şu cümleyi doğru okurlar: “Türkiye’den Suriyeli olan PKK’lilerin bir kısmı Suriye’deki gelişmeler arttıkça geçmişlerdi.” (Hürriyet, 11 Nisan 2013)

Erdoğan çok açıkça PKK’nin, kendisine verilen “Esad’ı yıkma” görevinin bir parçası olduğunu söylemiş oluyor.

Yani artık PKK’yi ABD adına Erdoğan yönetiyor!

TSK’YE İSRAİL SİGORTASI

Kuşkusuz ABD, PKK’nin askeri varlığına dayanarak bölgeyi dizayn edemez! ABD’nin bölge planlarının olmazsa olmaz şartı asıl TSK’nin kullanılmasıdır! ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, bu nedenle Erdoğan ve Davutoğlu’na “Ergenekon ve Balyoz’da kantarın topuzu kaçıyor, Türk Ordusu bize lazım” mesajı vermiştir. (Savaş Süzal, Yeni Çağ, 9 Nisan 2013)

TSK’yi bölgeye sürmeden planlarını gerçekleştiremeyeceğini bilen ABD, anlaşılan Ergenekon tertipleriyle karargâhına diz çöktürülen Ordu’nun kıvama geldiğini ve yeni 1 Mart tezkere sürprizleriyle karşılaşmayacağını düşünmektedir.

Ancak bunun en önemli sigortalarından biri, Türk ve İsrail ordularına “ilişki” sağlamaktır.

İşte ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel de bu ilişkiyi sağlamak üzere Türkiye’ye geliyor: “Hagel’in ziyareti sırasında Türkiye ve İsrail arasındaki askeri işbirliğinin güçlendirilmesi, savunma antlaşmalarının imzalanması ve beraber tatbikat yapması konuşulacak. Suriye’deki iç savaşın da gündemde olması bekleniyor.” (Milliyet.com.tr, 13 Nisan 2013)

PLANI 8 NİSAN BOZAR!

Peki, tablo bu denli karanlık mı? Bu plan yıkılamaz mı?

8 Nisan’dan bakınca ben aydınlık görüyorum… 8 Nisan’da barikatı yıkan millet, Türk’üyle, Kürt’üyle bu planı da er geç yıkacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Nisan 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın